Doç. Dr. Asım Cüneyd Köksal ile kütüphane sohbetleri

İlim Dergisi son sayısında İbrahim Türkan’ın Doç. Dr. Asım Cüneyd Köksal ile yaptığı önemli bir söyleşiye yer verdi. Kitaba, kütüphanelere, teknolojinin gelişmesiyle değişen okuma alışkanlıklarımıza dair önemli tespitlerin yapıldığı söyleşiyi alıntılıyoruz.

Doç. Dr. Asım Cüneyd Köksal ile kütüphane sohbetleri

Doç. Dr. Asım Cüneyt Köksal örnek bir akademisyen. Bu yıl TÜBA ödülüne layık görülen Asım Cüneyt Köksal, 29 Mayıs Üniversitesi Uluslararası İslam ve Din Bilimleri Fakültesi’nde çalışıyor. Kendisi çok şanslı bir akademisyen zira merhum Asım Köksal’ın torunu. Diğer dedesi de yazar merhum Fehmi Kuyumcu’dur. Asım Cüneyt Köksal hocayla İbrahim Türkan’ın kitap, okuma, akademi, İslami ilimler odağında yaptığı ve İlim Dergisi’nde yayınlanan uzun sayılabilecek röportajını önemine binaen Halil Arslan alıntıladı.

Kitapla ilk tanışıklığınızı hatırlıyor musunuz? Buna dair bizimle paylaşabileceğiniz bir anınız var mı?

Kitapla ilk tanışmamı tabii bariz bir şekilde hatırlamıyorum. Evimizde kendimi bildim bileli kitaplar vardı. Rahmetli dedemin yazdığı eserler, edebiyat ve dini içerikli kitaplardan oluşan bir kitaplığa sahiptik. Okumayı kendim sökmüştüm. O zamanlarda okuma-yazma öğreten bir televizyon programı vardı. Beş yaşındaymışım, ilkokuldan önce okumayı öğrenmişim. İlkokulda da derslerden sıkılırmışım, öyle anlatıyorlar. Dolayısıyla kitapla ilk tanışıklığıma dair bir şey söyleyemem. Ama kendimi ilk bildiğim andan itibaren kitapla devam edecek bir hayata gözlerimi açtığımı söyleyebilirim.

Ailenizin kitapla arası nasıldı? Kitapla tanışmanızda onların etkisi, desteği var mıydı?

Dediğim gibi zaten bir kitaplığımız vardı. Bunun yanı sıra iki dedem de yazardı. Bu önemli benim için. Mustafa Asım Köksal dedemi tanırsınız. Diğer dedem Fehmi Kuyumcu merhum o da yazardı, araştırmacıydı. Yedi Güzel Adam olarak bildiğimiz o insanların dostu, ağabeyi konumundaydı. Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören gibi şahsiyetlerin… Mavera ekibinde idi, bu mecmuada yazıları neşredildi. Tasavvufi bir meşrebe sahipti. Onu 13 yaşımda kaybettim. Kitaplığının çoğu değilse de bir kısmı bana intikal etti. Zengin bir kütüphanesi vardı.

Sonra hem Asım dedem hem Fehmi dedem nedeniyle daktilo ile teşrîk-i mesâim oldu. O zamanlar kendimi yazar gibi hissetmeyi sevdiğimi hatırlıyorum. Sonra 9 yaşımda bir kitap yazma kararı aldım. Peygamberimizin hayatına dair kitap yazacaktım dedemin çalışmalarından mülhem. Deftere yazıyorum. Tabii konu bitti defter bitmedi. Peygamberimizin hayatını çocuklar için anlatan bir seri kitap vardı o zamanlar, Seyyid Kutub ile A. Cude es-Sehhar’a ait. Oradan ve dedemin İslâm Tarihi’nden okuyup deftere özetledim. Defterin kalan kısmını da “İslâm İlmihali” yaptım. 1985-1986 yıllarında tamamladığım bu defteri hâlâ muhafaza ederim.

Rahmetli Fehmi dedemin benim yaşıma uygun kitaplar hediye etmesi de benim üzerimde etkili olmuştur. Çok titiz bir insandı, seçiciydi. 8, 9 ve 10 yaşlarımda bana uygun kitaplar seçer getirirdi. Jules Verne’in kitaplarını, yazarının hayal gücü çok geniştir, benim de hayal gücümü genişletir düşüncesiyle bana getirirdi. Onlarla benim kendime ait kitaplarım oldu. Daha sonra bu kitaplık yavaş yavaş zenginleşti.

Kendi paranızla aldığınız ilk kitap ya da size ciddi bir etki bırakan ilk kitap hangisi?

Bunun cevabı kolay değil. Sanırım 89, 90 yıllarından itibaren almaya başladım. Ondan önce de Altın Yayınevinin çocuk kitapları vardı. Onları gider alırdım kendim. Yavuz Bahadıroğlu’nun Sunguroğlu serisi falan… Altın yayınevinin ciltli çocuk kitapları serisi vardı. İşte Robinson Crusoe’dan Polyanna’ya kadar her türlü klasik eser… Jules Verne… Deniz Altında Yirmi Bin Fersah… Kaptan Grant’ın Çocukları… Onlardan bir dizi var elimde. Hâlâ kitaplığımda saklarım. Bunları harçlığımla gider alırdım. Ama tabii tam tarihini hatırlamam mümkün değil. 10 yaşlarında falandım.

Buraya, İstanbul’a 86 yılında taşındık. 90 yılından itibaren düzenli kitap alımları yapmaya başlamıştım. Haftada en az bir gün giderdim Cağaloğlu’na. O civarı karış karış ezberlemişimdir. Sonra İstiklal Caddesi’ndeki kitapçılar ile Kadıköy sahafları da uğrak yerlerim arasına girdi.

İlk etkilendiğim kitaplardan birisi, Herbert George Wells’in Görünmeyen Adam isimli kitabıydı. Jules Verne’in bazı kitaplarından etkilendiğimi hatırlıyorum. Kaptan Grant’ın Çocukları… Gülten Dayıoğlu’nun kitapları, Enid Blyton diye bir yazarın yine maceracı, sürükleyici kitapları vardır. Çocuklar kitapta bir gizemi çözerler. Bunlar hoşuma gitmişti hatırlıyorum. Çakırcalı Mehmet Efe, Yörük Ali Efe gibi destansı kitapları ilgiyle okumuştum.

Kitap okuyanların farklı dönemlerde farklı türlere merak sardığı olur. Siz bu türden bir süreçten geçtiniz mi?

İnsanın fiziksel gelişimi gibi entelektüel bir gelişim süreci de oluyor. Uzmanlık alanı dışında ilgi duyduğu alanlar olabiliyor. Ben edebiyata her zaman meraklı olduğumu hatırlıyorum. Yani düzyazı, bilhassa roman ve hikâye. Gerçi Osmanlı şiiriyle ilgili bir kitap çevirim de var, şiirle, bilhassa klasik şiirle de meşgul oldum. Edebiyat tarihi, hatırat, biyografi türündeki eserleri de çok severek okurum. Bunlara her zaman ilgi duydum. Önemli insanların hayat ve hatıraları daima ilgimi çekmiştir.

Vakit buldukça bu alandaki okumalarımı elimden geldiğince rafine etmeye çalıştım. Ciddi bir edebiyat okuyucusu olmaya gayret ettim. Diğer yandan felsefe ve tarih benim için ayrılmaz birer ilgi dalı olmuştur. İki alan da kitaplığımın önemli bir bölümünü kaplar. Sosyal bilimler de öyle. Nihayet dergisinde çıkan bir yazımda şöyle demiştim: “Okuma hızı ile satın alma hızı arasındaki dengeyi hâlâ kuramamış, satın alınacak kitaplarda alan daraltması yapmayı hâlâ becerememiş biri olarak, Borges’in Babil Kitaplığı hikâyesindeki gibi tüm evreni bir kütüphane olarak tasarladığım söylenemezse de, yaşadığım yerleri bir nevi kütüphaneye çevirmek istediğim dile getirilecek olsa bunun pek de yanlış olmayacağını düşünüyorum.” 40 yaşımı geçtim, hâlâ alanımı daralttım diyemiyorum. Bundan sonra da daha fazla şu alanlara yöneleceğim diyemem herhalde. Kitaplığımda İslami ilimlere dair fıkıh, fıkıh usulü, kelam, tasavvuf, tefsir ve hadisle ilgili kitaplar var. Tefsir ve hadisle alakalı kitaplarım diğer alanlara göre daha zayıftır.

Türk Edebiyatının klasiklerinden Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Fahim Bey ve Biz, Tutunamayanlar, Üç İstanbul gibi eserleri yirmili yaşlarımda okuyup çok sevmiştim. Dostoyevski ve Tolstoy gibi klasik yazarları da yine aynı yıllarda okumuştum. Batı edebiyatında zekâ ve mizahı harmanlayan yazarları çok severim. Italo Calvino, Umberto Eco, Gilbert Chesterton, Borges, Fernando Pessoa, Giovanni Papini, Gustav Meyrink, Stefan Zweig gibi kendilerine mahsus tavırları olan yazarlar çok hoşuma gider. Bunların eserleriyle 2000’lerin ortalarında tanıştım, yaklaşık on beş sene önce. Bu yazarların kitapları çıktıkça almaya ve okumaya devam ediyorum. Okumak isteyip de henüz fırsat bulamadığım yazarlar arasında Roald Dahl, Kazancakis, M. Bulgakov, D. Buzzati, Boris Vian, Kurt Vonnegut, Italo Svevo gibi isimler var. Bunların epey kitabını topladım fakat çalışmalarım arasında bunları da okumak için fırsatlar kolluyorum.

Sosyal bilimlerde de yüzyıla yön vermiş yazarların kitapları kitaplığımın mutena bir köşesini teşkil eder. Sosyal bilimlerin farklı alanlarından klasikleşmiş eserler, hangi alana ait olursa olsun, iyi bilimsel çalışma nasıl yapılır, bir problem farklı disiplinler arasında nasıl takip edilir bunu bana göstermiştir. Pierre Bourdieu, Richard Sennett, Clifford Geertz ve Antony Grafton’un çalışmaları, Koselleck’in Kavramlar Tarihi, Anderson’un Hayali Cemaatler, Hirschman’ın Tutkuar ve Çıkarlar, Ginzburg’un Peynir ve Kurtlar, Peter Berger’in Kutsal Şemsiye ve diğer eserleri, elbette E. Said’in Şarkiyatçılık’ı benim açımdan böyle ufuk açıcı kitaplardır.

Bunun dışında hukuk felsefesi ve düşüncesi ile ilgili kitapları hususi bir gayretle toplarım. Aynı şekilde klasik ve modern felsefî eserleri. Tarih olarak Osmanlı tarihine özel ilgi duyuyorum. Fakat Orta Çağ, Avrupa ve dünya tarihine dair de kitaplığımda birkaç raf tutacak eser var.

Okuma listesi hazırlayıp önermek bildiğimiz bir şey, fakat sizin özenle hazırladığınızı belirttiğiniz liste 1704 kitaptan oluşuyor. Bu dikkat çekici. Bunun yanı sıra bilimden edebiyata kadar çok zengin bir içerik söz konusu. Öncelikle böyle bir liste hazırlama fikri nereden çıktı?

Bu liste esasında yeknesak bir liste değildir. Önce ilahiyatçılar için 99 tane sosyal bilim kitabından oluşan bir liste hazırlamıştım. Bunları okumanın özellikle akademiye devam edecek ilahiyatçılar için, içinde yaşadığımız dünyayı daha iyi tanıyabilmek adına çok önemli olduğu kanaatine vardım. Tabii ilahiyatçılar toplumun önemli bir kesimini teşkil ediyor bugün. İslamî ilimlerle iştigal edenler yaşadıkları dünyayı bilmezlerse büyük eksiklik yaşar ve başkalarına da yaşatırlar. Özellikle İslam hukuku ve kelam ile uğraşanlar, tarihsel bir kazı yapmış gibi oluyorlar. Tarihi çalışma yapmak önemli bir şey, fakat yaşadığımız dünyayı kavramamak hakiki anlamıyla İslam hukukçuluğu ve kelamcılık yapamama gibi bir neticeyi getiriyor. Modern devlet denen olguyu tanımıyorsak, milliyetçilik olgusunu incelememişsek, ekonominin tarihinden bîhabersek, toplumsal cinsiyet alanında yapılan çalışmalara gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmışsak, klasik kitapları hatmetmiş de olsak çağın insanına söyleyecek bir şeyimiz olmuyor.

Kısacası kendi lokal muhafazakarlık anlayışını, içinde yetiştiği küçük mahalle değerlerini İslâmın ta kendisi zanneden insanlar yerine, İslâmı da insanlığın kendi devrindeki tecrübesini de hakkıyla idrak eden insanların yetişmesine kendi çapımda katkıda bulunmak için bu minvalde bir liste hazırlamıştım. Öğrencilerimden de tavsiye kitaplar soran çok oluyordu. Sonrasında bu listeyi geliştirdim. Her alanla ilgili okunabilecek, okunmaya değebilecek kitaplardan bir liste oldu. Öyle birinci kitaptan başlanıp sonuna okunsun diye hazırlanan bir liste değil, her alanla ilgili seçme eserlerin bulunduğu geniş çaplı ve birden fazla amaca yönelik bir liste oldu. Sürekli yeni yayınlarla güncellenmesi gereken bir listedir bu.

Bu bağlamda yirmi-otuz kitaplık listeler hazırlayıp, öğrencilerin ve genel okuyucunun eline vermek sizce doğru bir şey mi? Ya da nasıl olmalı?

Bir kere okuma listesi hazırlama konusunda ukalaca tavırlara girmemek lazım; “İyi kitap zaten iyi kitabı getirir, okumak isteyen adam okuyacağı kitabı bulur. Ona liste hazırlamaya gerek yok” kabilinden laflarla, sizi ciddiye alıp bir şeyler öğrenmek isteyen insanları tersleme hakkınız yok. İsmet Özel’in bir sözüne nazire olarak şöyle bir tvit yazmıştım: “‘Ne okumamı tavsiye edersiniz?’ Bu sevimli soru kimi zaman karşıma çıkar. Okumayı gerçekten ciddiye alan ve bilenler bu soruya gerek duymaz, ciddiye almayanların sorusu da ciddiye alınmamalı. Ama bir de üçüncü grup var: Henüz işin başında, tecrübeye ihtiyacı olan potansiyel iyi okurlar.”

Şimdi çok akıllı, zeki öğrencilerimiz var. Ama belli bir fauna içerisinde yetişmiş, büyümüşler. Bilmiyorlar, okumamışlar veya çok yavan kitaplar okumuşlar, çevrelerinde yalnız onları görmüşler. Bu memlekette yaşayan her okur-yazarın okuması gereken bazı eserler vardır, bunlardan haberleri yok mesela. Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, M. Cemal Kuntay, Ziya Gökalp, İsmet Özel, Cemil Meriç, Erol Güngör, Kemal Tahir, Nurettin Topçu’nun belli kitapları gibi. Bu gibi yazarlar ve kitaplardan 20-30 kitaplık bir liste hemen çıkıyor. Kişinin dünya görüşü, ideolojisi ne olursa olsun, bu toplumda yaşıyorsa, bu toplumu anlaması için bunları okuması gerekir.

Şimdi öğrenci bunlardan bir kısmının adını bile bilmiyor. Ama tavsiye ettiğin zaman alıyor, okuyor, istifade ediyor ve zamanla kendi yolunu buluyor. Şimdi bu mizaçta kimselere de “kitap listesi diye bir şey olmaz, sen kendi yolunu bulmalısın” deme hakkımız yok. Bahsettiğim, bu memlekette yaşayan her insanın okuması gereken kitaplar hemen hemen 100’ü bulur. Böyle bir liste de hazırlanabilir.

Herkesin okuması gereken kitaplar, ilahiyatçıların okuması gereken kitaplar, sosyal bilimcilerin okuması gereken kitaplar… Bunları birincil kitaplar, ikincil kitaplar diye de ayrıca ayırabiliriz, farklı sahaların insanları farklı amaçlara yönelik listeler hazırlayabilirler. İnsanların daha çok okumasını ve toplumumuzun daha çok kitap okuyan bir topluma dönüşmesini istiyorum. Kolaycı laflarla, basit çözümlerle, hamâsî formüllerle, sloganlarla tatmin olmak yerine zihnî çaba göstermeyi önemseyen, insan olmanın gereğini daha çok duyumsayan insanların çoğalmasını arzu ediyorum. Bu emeği onun için verdim.

Bunca yıllık tecrübeden sonra illa bazı özeleştirileriniz, pişmanlıklarınız olmuştur. Yeniden okumaya başlayacak olsaydınız neleri farklı yapardınız? Ne şekilde bir okuma programı belirlerdiniz?

Az da olsa keşke buna emek vermeseydim dediğim kitaplar var tabii, fakat bunlar çok azdır. Şöyle bir şey var; kitaplarla ciddi şekilde iştigal eden insanda, bir kitabın kalitesini henüz okumadan da anlayabilecek bir meleke gelişir. Son yirmi senede Türkiye’de yayıncılık ciddi anlamda gelişti. Daha kaliteli kitaplar yayınlanıyor. İşin içine banka sermayelerinin girmesi gibi etkenler de çok etkili olmuştur. Bu şekilde kaliteli kitapların iyi çevirilerle yayınlanması yaygınlaştı. Bu da Türk kültür hayatına ivme kazandırdı. Şimdi iyi kitap okumak isteyen insanın önünde hiç olmadığı kadar seçenek var. Kısacası okuyacağım kitap hakkında daha evvelden bilgi sahibi olma fırsatım - eskiye nazaran daha fazla bir şekilde- doğmuş oldu. Bu işin bir tarafı.

Diğer tarafı ise; ciddi okuma yapmaya daha çok, daha da çok vakit ayırabilseydim diyebilirim. Hayat bütünüyle verimli geçmiyor malum, geçmişe dönerek şimdiki aklımla daha verimli geçirecek yöntemler denemek isterdim. Şunlar yerine bunlara emek verseydim, şu şu kitapları şimdiye kadar okumuş olsaydım dediğim eserler var elbette. Üzüldüğüm şey budur. 18-20’li yaşlarda okuduğum birtakım kitaplar var, adlarını saymama lüzum yok. Onların yerine daha kaliteli şeylerle vaktim geçirseydim dediğim oluyor.

Sinemanın ortaya çıkışı tiyatroyu, fotoğraf makinesini icadı da resim sanatını ortadan kaldıracak zannediliyordu bir zamanlar, fakat tiyatro da resim de kendi içerisinde gerçekleştirdikleri yapısal değişikliklerle hayatta kalmayı başardılar. Bu bağlamda e-kitaplar ve dijital okuma imkânları hem ekonomik hem de pratik olarak okuyucuyu matbudan soğutuyor. Siz bu işin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Pdf çıktı diye kitaplar yok olmayacak tabii. Yeni bir teknolojinin eskisinin yerini alabilmesi için tamamen onun yerine geçebilmesi, bizi ondan tamamen müstağni kılması gerekir. Umberto Eco’nun Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın diye bir eseri var. Bu duruma örnek verecek olursak; daktilodan bahsetmiştik sohbetin başında. Doksanların başlarında elektronik daktilo diye bir şey çıktı. Bilgisayar klavyesi gibi yumuşak klavyeye sahip. Ben de bir tane almıştım. Bir satır yazıyorsunuz, bir satıra kadar onun küçük bir ekranı vardı, onu düzeltebiliyordunuz, sonra enter tuşuna bastığınızda o satırı tıkır tıkır kâğıda geçiriyordu. Elektronik daktilonun ömrü kısa sürdü. Neden? Çünkü bilgisayar teknolojisi bizi ondan tamamen müstağni kıldı. Yüzlerce sayfa metni kâğıda dökmeden tashih edebilme, yeniden yazabilme, farklı versiyonlarını muhafaza edebilme olanağı sağlıyor.

Ben mesela rahmetli dedemin nasıl yazdığını gördüm. 60’lardan kalma sert tuşlu bir daktiloda yazıyordu. Her sayfada birçok dipnot kullanıyor, bunları doğal olarak manuel düzenlediği için bazen metin ile dipnotlar standart A4 kağıdına sığmıyor. Bu durumlarda dipnotları başka bir kâğıtlara yazıp esas kâğıdın altına yapıştırır, onu rulo yapar falan öyle saklardı. Bu bir sürü zaman kaybıydı.

Şimdi klasik veya elektronik daktilonun bilgisayar yanında devam etmemesi, bilgisayarın bizi ondan tamamen müstağni kılması sebebiyledir. Pdf teknolojisi ise, tıpkı sinemanın tiyatroyu, televizyonun da sinema ve tiyatroyu ortadan kaldırmaması gibi, kitabı ortadan kaldıracak değildir. E-kitap veya pdf teknolojisi bize bazı faydalar sağlıyor. Dijital kütüphane kurabiliyoruz, harici bellekte büyük sayılarda kitabı saklıyoruz, bu insana güven sağlıyor. Bilimsel araştırmalarda da büyük fayda sağlıyor, özellikle seyahatlerde birçok kitap taşımak yerine kaynak kitapları pdf halinde kullanarak araştırmalarımızı kolaylaştırdığı inkâr edilemez. Ama böyle bir külliyatın el altında olması demek yüzlerce sayfayı bilgisayar ekranından okumanın güzel olduğu anlamına gelmiyor. Ekrandan okumak kitap okuma hissini vermiyor. Ve kitaptan okumak doğal bir şey. Onun altını çizmek, tekrar açıp bakmak vs. E-book readerlarda veya bilgisayar ekranında başka rahatlık ve imkânlar bulunmakla birlikte bu söylediğim doğallık yok.

Türkiye’de kütüphaneleri ve kütüphaneciliği nasıl görüyorsunuz? Bizzat gözlemlediğiniz eskiler artılar neler öğrenmek isteriz?

Hakan Erdem isimli bir tarihçi var, bilirsiniz. Bir röportajını okumuştum. Yaşadığı bir olayı aynen şöyle anlatıyordu: “Neredeyse 20 sene önce İsrail'de bir üniversitede ders verdim. Ziyaretçi hoca olarak gitmiştim, etrafı dolaştırırken kütüphaneye de götürdüler. Kütüphaneci, çoğunlukla olduğu gibi yardımsever bir adam... Biraz utana sıkıla ‘Siz şimdi İstanbul'dan geliyorsunuz’ dedi. O sırada Boğaziçi Üniversitesi'ndeydim. ‘Biz burada biraz mahrumiyet yaşıyoruz. İsrail'in en büyük üniversitesi de değiliz. Az kitabımız var ama burada bulamadığınız kitapları bir hafta içinde temin ederim.’ ‘Kaç kitabınız var?’ dedim. ‘4 milyon!’ dedi. Bundan mahcubiyet duyuyor ve dahası, bir imparatorluk merkezinden geliyoruz ya, çöl ortasındaki bir kütüphane 4 milyon kitap toparlamışsa bizim herhalde 15 milyon falan kitabımız olması lazım diye düşünüyor.”

Bu olay 20 yıl evvel yaşanmış. Şimdi 2019 yılında 4 milyonluk kitaplık bir kütüphane bir yana, bizim 1 milyon kitaplık bir kütüphaneye sahip tek bir üniversitemiz bile yok ne yazık ki. 1 milyonu geçen zannediyorum sadece milli kütüphanemiz var Ankara’daki. O da her basılan kitaptan bir nüshanın oraya verilmesi gerektiğini bildiren kanun sebebiyle.

Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 5 milyon kitap toplama gibi bir hedef var, bu memnun edici bir gelişme. Rami Kışlası için de iki yıl önce bir haber vardı, İstanbul’da bir milli kütüphane yapılacağına dair. O mesele ne oldu bilmiyorum. İnşallah bu çabalar fayda verir, ama ben dünyadan bu anlamda oldukça geri olduğumuz kanısındayım. İlim, büyük ilim, gerçek ve kalıcı ilim ancak büyük kitaplıkların olduğu bir ortamda mümkün olabilir.

Harvard Üniversitesi’nde vazife yapan Türk bir hocamız var. 2007-2008 krizinde yönetim kurulu yaptığı toplantı neticesinde, kesinlikle kısılmayacak bütçenin kütüphane bütçesi olduğu kararını almış. Bana böyle söylemişti. Harvard kütüphanesinin sadece Türkçe bölümünün 500 bin kitaptan oluştuğunu duymuştum. 500 bin kitap zannediyorum bugün Boğaziçi kütüphanesinin tamamı civarında bir rakam.

New York Halk Kütüphanesini ziyaret etmiştim. Orada 15 milyon kadar kitap vardı. Halk kütüphanesi bakın, üniversite değil. Bilimsel bir kütüphane olma iddiasında değil hani. Maalesef bu konuda çok geriyiz. Bu ciddi bir vizyon, emek ve maliyet istiyor. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin hiçbir yerinde her bakımdan müthiş bir kütüphane yok. Mesela İSAM çok önemli bir kütüphanemizdir, hizmetleri çok iyidir. Türkiye’de çok önemli bir aşamayı temsil eder. İSAM Kütüphanesi’nin hizmetleri sayesinde gerçekten ilmi araştırmaların kalitesi hem İslami ilimlerde hem de sosyal bilimlerde son yirmi senede ciddi manada artmıştır. Bunda hiç şüphe yok. Ama kitap sayısı, yeni kitapları takip etme, Avrupa ve Amerika’daki kütüphanelerle mukayese edildiğinde henüz çok eksiğiz.

İddialı bir ilmi faaliyetin altında zengin bir kütüphane yatar. Avrupa ve Amerika’daki zengin kütüphane sistemi bu anlamda çok emek ve çok para verilmiş, hayli personel istihdam edilmiş ciddi bir vizyonun ürünü. Kütüphaneler arası anlaşmalar mesela. Orada çalışan arkadaşlarımızın söylediği şey şu: “Batı’da akademisyenlerin şahsi büyük kitaplık oluşturmalarına gerek yok.” Neden? Çünkü en yakınındaki bir kütüphaneden istediği kitaba ulaşabiliyor. Ulaşamadığı kitap varsa, diğer kütüphanelerle irtibatlı olduğu için mutlaka getirtiyorlar. Başka bir ülkedeyse bile getiriyorlar. Yoksa da satın alıyorlar. Orada ben makale yazıyorum, kitap yazıyorum da istediğim kitabı aradım, ulaşamadım diye bir şey yok.

Şimdi böyle ilmi çalışmaların yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Her alandan yeni çıkan kitapları takip edip de satın almaya ciddi bütçeler ayıran bir kütüphane yok. Sadece Türkçe açısından diyorum. Diğer dilleri, tedavülde olmayan kitapları falan söylemiyorum. Kütüphaneler bunları yapmıyor. Ayrıca kütüphanede bulunan, fakat eskimiş baskıyı veya tercümeyi yeni çıkan daha iyi neşirle değiştirme de yok. Birçok kütüphane bu noktada “bizde bu kitap var, yeni neşrini almaya gerek yok” diye düşünür. Maalesef bu konuda söyleyeceğim şeyler pek iç açıcı değil.

Kitaplık sahiplerini uyuz eden bir soru vardır ya “bunların hepsini okudunuz mu?” diye. Siz buna nasıl bir cevap veriyorsunuz? Kitapların hepsi baştan sona okunmaz mı? Ne için saklanır bundan başka?

Birisine babasından büyük bir kitaplık kalmış. Hocaymış babası adamın. Kendisinin pek kitaplarla alakası yokmuş. Evin her yeri kitap dolu. Tabii gelen giden herkes soruyormuş; “hepsini okudun mu bunların?” diye. Adam bir süre sonra iyice sıkılmaya başlamış. Okudum dese yalan olacak, okumadım dese mahcup hissedecek kendisini. Bir gün bir çözüm yolu bulmuş. Kitapların hepsini yere indirmiş. Üzerlerinden atlamış. Sonra tekrar dizmiş raflara kitapları. Bundan sonra o soruyu soranlara “üzerinden bir defa geçmiştim” cevabını vermeye başlamış.

Rahmetli dedeme ben on yaşında çocukken sormuştum. Daha sonra da kimseye sormadım. Otuz yıldır kimseye böyle bir soru yöneltmiyorum. Dedemin cevabı güzeldi; ‘bunlar okuduklarımın zekâtıdır’ demişti. Bu da sevdiğim bir cevaptır.

Bu kütüphanedeki kitapların tümünü satır satır okudum demek değil tabii. Cilt cilt tefsir, hadis kitapları var kütüphanede. Okudum demek o kitabın tüm sayfalarını gördüm demek değil. Okumak böyle bir şey değil. Aynı soruyu Walter Benjamin’e sorduklarında "Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir" cevabını vermiştir ki bu da çok güzeldir. Bu tarz soruların azalmasını ümit ediyoruz. Kitaplığın ne olduğunu iyi idrak etmek gerek. İçinde 44 ciltlik İslam Ansiklopedisi’nin, cilt cilt tefsir ve tarih kitapları, derlemeler, külliyatlar bulunan bir kitaplığa sahip kimseye, hepsini okudunuz mu diye bir soru sorulmaz açıkçası. Bu türden şeyleri latife ile geçiştirmek lazım.

Bir kitaba ulaşmak için yaşadığınız ilginç anılar ve zorluklar illa ki vardır. İlk aklınıza gelenleri paylaşır mısınız?

Ali Emîrî Efendi’yi tanırsınız. Büyük bir kitap dostudur. 1924 yılında vefat etmiştir. Hiç evlenmemiş, ömrünü kitaplara adamıştır. Millet Kütüphanesi onun kitaplarıyla oluşturulmuştur. 18 bin kitap bırakmış. Bunların arasında Divanü Lügati’t-Türk’ün tek yazma nüshası gibi kıymetli eserler de vardır. Öyle bir kütüphane. Ali Emîrî memurmuş. İki ciltlik Yemen Tarihi diye bir kitabın birinci cildini temin etmiş, fakat ikinci cildini bulamamış. Araştırınca Yemen’de bir adamın elinde olduğunu öğrenmiş. Onu temin edebilmek için Yemen’e tayinini çıkartmış.

Şimdi böyle insanların yanında bizim zorluktan bahsetmemiz biraz ayıp olur. Bütün ömrünü böyle bir sevgiye hasreden insanlar var. Evlenmeden, zorunlu ihtiyaçlarını asgariye indirerek. Düşünün devlet memuru maaşıyla 18 bin kitap topluyorsunuz. Ve bunlar on liralık, yirmi liralık kitaplar değil. Önemli bölümü el yazması. Birçok altın sayarak satın aldığı kitaplar var.

Özellikle eski kitap satan yerlerden bazı kitapları ısrarla takip etmişimdir. Bulduğum zaman çok memnun olduğum kitaplar vardır. İnternet kitapçılığı yaygınlaştıktan sonra sıkı takip ettiğim kitaplar vardır. Mesela Elmalılı Hamdi Yazır’ın İrşadü’l-Ahlaf diye bir kitabı vardır, vakıflara dair. Bunun 160 sayfalık bir bölümü var. Bildiğim kadarıyla sadece Atatürk Kitaplığı’nda, başka bir yerde yok. Sonra 32 sayfalık bir bölümünü sahaflardan ayrıca bulmuşlar. Yine de eser yarımdır. 192. sayfa yarım biter, zaten devamı yok. Basılmamış. Bir sitede onun 192 sayfalık bir versiyonunu bulmuştum. İslam hukukuna dair üç kitapla beraber ciltlenmiş. Bilmiyorum başka bir versiyonu var mı? Bir de çok uygun bir fiyata Ömer Nasuhi Bilmen’in Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu’nun ilk baskısını almıştım. İmzalı çıkmıştı. 6 cilt. Cildi on liraya. Ve ilk cildinde eski harflerle ithaf ve imzası vardı. Bazen böyle sürprizlerle karşılaşıyorsunuz. Tabii çok hoş oluyor.

Yine mesela Ahmet Hamdi Akseki ve Ali Himmet Berki gibi başka âlimlerden imzalı kitaplarını bulduğum oldu. Kaçırdığıma üzüldüğüm kitaplar da olmuştur. 20 sene önce kadar Beyoğlu’nda bir sahafta üç ciltlik Rıza Tevfik’in Kâmus-ı Felsefe’sini bulmuştum orijinal baskısını. Alsam alabilirdim, fiyatı makul sayılırdı. Nedense öyle bir gaflette bulundum. Bir daha öyle temiz bir baskı bulamadım. Şu an fotokopisi ile idare ediyorum.

Yine arayıp düzgün bir baskısını bulamadığım Kısas-ı Enbiya vardır Ahmet Cevdet Paşa’nın. Koca Ragıp Paşa’nın Sefîne-i Râgıb adlı eseri de hep gündemimdedir. Bunun dışında zaman zaman almak isteyip bulamadığım kitap oluyor. Sonra belki sahaf sitelerine düşebiliyor. Özellikle Nadir Kitap son zamanlarda işimizi epey kolaylaştırdı. Çünkü sahaflar arası birlik sağlıyor.

Türkiye’de az sayıda bir okur kitlesi var. Bunun da az kısmı kendi sahasının dışında okuma araştırma yapıyor. Çoğunluk akademik kaygıyla ya da görev bilinciyle salt dar alanını takip ediyor. Mesela bir hukuk öğrencisi için hangi yan dalda okuma yapmak faydalı olur? Yine mesela kelamcı için?

İslam hukuku alanında çalışanların modern hukuk alanında ciddi okumalar yapmaları gerekiyor. Hukuk bugün nasıl yürüyor? Bir hukukçu nasıl yetişiyor? Bir hukukçu meselelere nasıl bakar? Bunu bilmezse İslam hukukçusu ancak hukuk tarihçiliği yapabilir. Bir hukukçu bir mesele karşısında nasıl düşünür, nasıl akıl yürütür bunu anlayabilmesi lazım. Alanına göre fıkıh usulü çalışıyorsa, hukuk felsefesi ve genel felsefe alanında ciddi okumalar yapması lazım. Ve kelam alanında tabii... İslam hukukunun iki ana alanı var; birincisi fıkıh usulü, ikincisi füru fıkıh. İslâm hukuk tarihini de sayarak bunu üçe de çıkarabiliriz. Eğer füru fıkıh alanında, kamu hukuku gibi bir alanda çalışıyorsa veya hukuk tarihi çalışıyorsa, o zaman hukuk tarihi ile ilgili modern hukuk tarihçiliği nasıl yapılıyor, Roma ve Avrupa hukuk tarihçiliği nasıl yapılıyor, bunu bilmesi lazım. Büyük bir İngilizce literatür var, bundan faydalanması lazım. Fıkıh usulcüsü felsefeyle ve modern hukuk felsefesi ile fazlaca ilgilenmesi lazım. Bunun dışında hukuk dille de alakalı olduğu için hukuk-dil ilişkisinden hareketle dille ilgili modern nazariyeleri dikkate alması ona katkı sağlar.

Kelamcı için de hakeza. Kelamcının da felsefe ile yoğun bir teşrîk-i mesâi içerisine bulunması lazım. Felsefe ile irtibatı olmazsa yine kelam tarihçiliği yapabilir ancak. Kelam ilmi hakkıyla güncellenmiş bir ilim sayılamaz. Mesela Kant sonrası son iki asırlık felsefi birikim ve gelişme kelama yansıtılabilmiş, yeni felsefeyle hesaplaşılabilmiş değildir. Hatta henüz 12-19. yüzyıllar arasındaki kelâmî tartışmaların hakkı verilmiş de değildir. Kant öncesi ve sonrası dönemlerle irtibat kurmadan, İslami ilimlerin temel ilkeleri gereği bunlarla hesaplaşmadan, bugünün kelamcısı hakkıyla bir kelamcı olamaz. Çünkü kelam felsefi bir faaliyettir.

İslâmî ilimler arasındaki eğitim ve idare açısından zorunlu olan ayırım bizim vizyonumuzu daraltmış durumdadır. Üniversitelerde işin tabiatı gereği yapılan ana bilim dalları ayrımı var. Bu biraz suni bir ayrımdır, aynı zamanda mecburidir. Fakat biz bu zorunlu ama itibârî ayrımı, hakiki bir ayrım zannettik. Tefsirci, hadisçi, fıkıhçı vs. kendi kabuklarına çekildiler. Ve İslami ilimler arasındaki bütünlüğü bu şekilde zayıflattık. Şu halde bu bütünlüğün yeniden sağlanması lazım. Bu anlamda özellikle kelam ile fıkhın ve tefsir ile hadisin aralarındaki irtibatı daha kavi tutması lazım.

Kelam ve fıkıhçının nasıl bir dünyada yaşadığımızı bilmesi için sosyal bilimlerin temel kitaplarını okuması gerekiyor. Siyaset bilim, kültür tarihi, sosyal teori, antropoloji, psikoloji gibi… Neuroscience, yani sinirbilim dediğimiz alan bugün üzerinde en fazla çalışılan ve bütçe ayrılan alanlardan bir tanesi. Bu alan bize şunu söylemek istiyor; ‘insanın özgür iradesi yoktur.’ Bakın, tamamen kelami bir problem. Ama kelam burada neuroscience ile irtibat kurmazsa, tutup klasik argümanları tekrar etmekle yetinirse, bir şey yapmış olmaz. Beyin üzerine yapılan çalışmalar çok ilerledi bugün. Tüm olan biteni maddeye indirgeyen yaklaşım hâkim durumdadır. Bilinç durumlarını yalnız sinir hücreleri ve hücreler arasındaki irtibatla açıklamak. İnsanın yapacağı şeyin beyinde birkaç saniye evvelinden belli olması sebebiyle özgür iradenin bulunmadığı savunuluyor. Bu temel kabullerimize karşı büyük bir meydan okumadır, fakat biz bununla hesaplaşacak durumda değiliz henüz. Psikolojide çok fazla alan var. Bu alanlarla irtibat kurulması lazım. Mesela kelamda eylemleri harekete geçiren güdülerle alakalı bir konu vardır vs.

Özellikle bugün dünya Batı’da oluşan bir takım düşüncelerle bir yere geldi. Son birkaç yüzyıldır, artık dünyada eskisi gibi aktör olmayan bir İslam dünyası var. Fakat kendi dışında üretilen problemlerle yüzleşmek zorunda aynı zamanda. Lisansüstü çalışma yapanların kendilerini ciddi manada yetiştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bir ilahiyat hocası duymuştum, ekonomik kriz için bir çözüm üretmiş. Demiş ki; “darphane ne diye duruyor? Madem paraya ihtiyaç var, para basın.” Mesele bu kadar basit onun için. Hocanın ürettiği fikir bu.

Kısaca şunu söyleyebiliriz: Çok kısa bir hayat yaşıyoruz. Bu 90, 100 yıl da olsa kısa. Azıcık bir tecrübe. Bu hayatın içine tüm insanlık tecrübesini sığdırmak lazım. Tüm insanlık tecrübesinin nereden nereye geldiğini nazari olarak da olsa kendimde tahakkuk ettirebilmem gerek. Ancak bu şekilde bir şeyler olabilir gibi geliyor bana. Her şeyin lübbünü alarak, çok ciddi ve seçici bir okuma faaliyeti ile gerçekleştirilebilir ancak. Maalesef bunun genel geçer bir yöntemi olmadığı gibi, bu konuda kafa yoranlar var mı bilmiyorum. Olabilir mi böyle bir şey gerçek manasıyla, ondan da emin değilim. Okumayı insanlığın tüm tecrübesini içerisine alarak yapabilir miyiz acaba? Tüm düşünce ve fikirleri çok detaya dalmadan fakat hiçbir önemli ayrıntıyı da kaçırmadan öğrenebilir miyiz? Ve bu muhassalayı daha dar dairede insânî ve İslâmî tecrübemize nasıl aktarabiliriz? Hiçbir nazarî birikimi, hiçbir disiplini, hiçbir sahici çabayı dışlayıp küçümsemeden, dışarıda bırakmadan bunu nasıl yapabiliriz? Önemli kaygılarımdan birisi de budur.

Kaynak: İlim Dergisi, Şubat-Mart 2019, sayı 34.

http://www.ilimdergisi.org/?pnum=54&pt=As%C4%B1m+C%C3%BCneyd+K%C3%96KSAL

Alıntılayan: Halil Arslan

Güncelleme Tarihi: 06 Mart 2019, 17:22
YORUM EKLE

banner19

banner13