banner17

Dil üzerine ne öğrettilerse eksik!

Adnan Karakaş'ın H. Rahmi Göktaş'ın dil/zihin yaklaşımı ile ilgili önemli yazısını gokekin.com'dan ç-alıntılıyoruz.

Dil üzerine ne öğrettilerse eksik!

Runa Simi: Dil-zihin ve anlam ya da bu iş senin bildiğin gibi değil

Hüseyin Rahmi Göktaş, Runa SimiTek başına bir şey ifade etmiyor gibi görünen harfleri hep sevimli bulmuşumdur. Harflerin böylesi gizemli halleri, bana, her nedense insanın tükenmeyen yalnızlığını, varoluştan gelen yoksunluğunu, tatmin olmazlığını hatırlatır. Harf ve insan; hiçliğin ürküntüsünün sınırlarını çizdiği koruma çemberinde birbirlerine tutunarak varlık alanlarına damga çakan iki varlık. İnsan, anlamları seslerinde içkin harfleri bir araya getirerek kendini ifade edebilir ancak. İfade etme, kendini gerçekleştirme. Harfler, kendini gerçekleştiren insanın ayaklarına imkânlarını sunabildiği ölçüde yer edinir, varlığa gelir.

Harf, sesle mevcudiyet kazanır. Kendisini vücuda getiren ses, genel geçer kabulün tersine harfin bir anlam taşıdığına işaret eder. Harf, anlamını sesten alır. Bize pek tanıdık gelmeyen bu iddiayı bir adım daha ileri taşımak da mümkün: Harf, anlamın en yalın halidir. İnsan ile harf arasında örülen duvar, harfin en yalın anlam katmanında bulunma özelliğinden ileri gelir. Çünkü insan, gerçekte hem harflerin, hem de şey’lerin yalın haline yabancıdır. Bir ‘şey’i tanımaya başlamamız, o ‘şey’in ancak yalın halinden uzaklaşmasıyla, üzerine bir şeyler örtmesiyle imkân dâhiline girer. Çünkü zihin böyle işler, bu işleyiş biçimiyle de insan ile ‘şey’ler arasındaki ilişkiyi belirler.

Böylece asıl konumuza, dil-zihin-anlam alanına girmiş bulunuyoruz. Hüseyin Rahmi Göktaş, “Runa Simi –insan dili-” adlı eserinde dil-zihin-anlam gibi son derece karmaşık, karmaşık olduğu oranda da zor bir alanın kodlarını çözmeye çalışıyor. Biz de Göktaş’ın dil-zihin-anlam ile ilgili çözümlemeleri üzerine biraz kafa yoracağız. Ancak söz konusu eserde işlenen özgün tezler, işimizin pek de kolay olmayacağına işaret ediyor. Önce zorluğun nedenini açıklayalım:

Paul Valery
Paul Valery

İnsan Dili

Paul Valery, “Özetlenebilen şey ölmüştür” der. Bu özlü söz, giriştiğimiz işin zorluk derecesini idrak etmemize yarıyor. Söz konusu zorluğa önümüzde duran tezin, zihnin gerçekleştirdiği işlemle o işlemi açıklama çabasının aynı şey olamayacağı iddiasını da eklemek gerekiyor. O halde, bu işe nereden başlamalı? Nereden başlarsak başlayalım, şunu kesinkes biliyoruz: Zihindeki işlem, bilinç düzeyinde takip ediliyor olsa bile, takip edildiği biçimiyle aktarılamamış. Biz okuyucu olarak bu tezi aktarıldığı biçimiyle algılayamıyor, zihinde işleyemiyoruz; işleyemediğimiz gibi aktaramıyoruz da. O halde doğru soru ‘Nereden başlamalı?’ değil, ‘Ne yapmalı?’ Valery’den yola çıkarsak özetlemenin doğru olan bir yanı yok. Geriye tek seçenek kalıyor: Bilinç düzeyinde takip edilebilirliği, bir vasıta olarak kullanmak. Ama yine de zihnin neden olduğu zorunlu ironi insanla, sanki oyun oynuyor. Öyle ya, anlaşılanın asla aktarılan olamayacağı bilgisine karşın insan böyle bir çabaya neden girişsin? Zihinde olup biten bütün işlemleri, aynı anda, bilinç düzeyinde takip edebilme yeteneğine sahibiz de ondan. İşte aktarmayı mümkün kılacak bir ve tek imkân.

Üzerine düşündüğümüz olgu zihin ise, düşünce edimine başlamak için elimizde başka bir verinin olması zorunludur. Soru şudur: Bu veri ne olmalıdır? Söz konusu veri, mesela, “bir” olabilir mi? Düşünmenin başlangıç noktası ve bunun başka düzleme aktarılabilme özelliği göz önüne alındığında “bir” uygun bir veri gibi görünüyor. Çünkü sayı olarak bir, anlam düzleminde “var”ın karşılığına da denk düşüyor. Şimdiye kadar anlattıklarımız, gelişigüzel ele alınmış bir veri izlenimi uyandırmış olmasına karşın, aslında, ‘bir’ bilinçli bir tercihe dayanır. Çünkü ‘bir’, her şeyden önce, bir başlangıç noktasıdır. ‘Bir’i; 2, 3, 4, 5… takip eder. Ama varolan algı başka türlü işlemektedir. Mevcut algının mahiyetini anlayabilmek için sözgelimi 5’ten bire, hatta birin öncesine doğru makarayı geri saralım: 4, 3, 2, 1, 0… Daha da geriye gitmek istediğimizde sayıların önüne eksi işareti koymak gerekir. Fakat burada duralım ve sıfırın nereden geldiğini, neyi simgelediğini kavramaya çalışalım. Başlangıç noktası olarak ‘bir’den önce tanımsız ve tanımlanamaz bir boşluk olduğunu biliyoruz. Ancak hangi ölçütle bu boşluğun sıfır olduğuna kanaat edilmiş? Gerçekte sıfır, ikinin yerine kurulan “içeriksiz” ve “kurgusal” bir ‘değer’dir. Tıpkı eksinin kurgusal ve içeriksiz hali gibi. Çünkü 1, 2, 3… tersten sayıldığında ortaya …3, 2, 1, 2, 3… şeklinde bir tablo çıkar. Yani sıfır olarak adlandırılan yer, ikinin asli konumudur. Sayıların ‘bir’e göre konumlarına bakarak bu sonuca varabiliyoruz. Peki, ikinin yerine neden sıfır denilmiş? Çünkü ‘bir’ aynı zamanda anlamın en yalın halini; anlamın insana en yabancı halini ifade eder. Herhangi bir şeyi, bir’e yakınlığına göre tanırız. Dolaysıyla sıfırın varlık nedeni için, “bir’in içinde bulunduğu anlamsızlığa” –yalın anlama- son vermek şeklinde açıklık getirilebilir. İki’yi, bire göre bulunduğu konumdan tanırız. Peki ya bir’i tanıma ölçütümüz nedir? Bu soru, sıfır olarak cevaplandırıldığı andan itibaren “matematiğin içeriksiz (…) anlamsız ve erdemsiz” dünyasında yaşam başlar. Bir’den önce bir’i anlamlandıran bir boşluğun, anlamı mümkün kılan boşluğun olduğu yadsınamaz ancak o kavranılan ama tanımlanamayan boşluğu adlandırmaya çalışmak aynı zamanda ‘bir’ dışında başka bir başlangıç tasarlamak anlamına gelir. Bu boşluk tanımlandığı andan itibaren, ‘bir’ konumunu yitirir, anlam ölçütü kaybolur. Artık özel ve öznel kodlamalar, kurgusal anlamlar kelimelere sirayet eder ve dile getirilen şey, yalın olanın yitimi nedeniyle anlam düzleminde ‘içten pazarlıklı’ bir aktarıma neden olur, “özü sözü bir olmak” ifadesi hükümsüzleşir. Dolaysıyla sıfır temel alınarak inşa edilmiş sistem, aynı zamanda anlamı mümkün kılan boşluğu sıfır olarak tanımlamış olur. Bu durum ise, “insanlık için büyük bir hata”dan başka bir şey değildir.

Başlangıç noktasının ‘bir’ olarak alınmaması -sıfır olarak kabul edilmesi, anlamın eksik aktarılmasına da neden olur. Başlangıçtan değil de, herhangi bir noktadan başlatılacak anlam aktarmasında eksiklik olsa bile, bu arızi bir duruma işaret eder ve anlam aktarmasını sağlayan yapının özünde bozulmaya yol açmaz. Sözgelimi üç’ten başlatılacak bir anlam aktarımında bir sorun yaşanmaz. Çünkü üç ile diğer bir üç arasındaki ilişki bir’le anlam kazanmaktadır; her iki üç de, bir’e göre bir konuma sahiptir ya da bir –başlangıç noktası-, üç’te içkindir ve üçten başlatılacak bir anlam arayışı üç’te bitirilebilir. Fakat anlam aktarımını mümkün kılan yapıyı sıfırdan başlatmak, o yapının boşlukta taşınabilirliğini, zemine gereksinim duymazlığını kabullenmektir. Çözümleyen açısından, kurgusal bir anlam içerse de, anlamı taşıyan yapının varlık nedeni, niyeti asla çözülemez bir niteliğe bürünür. Çünkü sıfırın boşluğu veya hiçliği çağrıştıran özelliği, anlam taşıyıcı yapıya belirsizlik yüklemiştir. Çünkü yapının varlık nedeni, yapıda içkin değildir ve yapıyı çözümlemede ihtiyaç duyulan sabit ölçüt ortadan kaldırılmış, böylece anlamın kendisi yok edilmiştir.

Sıfırdan başlatıldığında boşluğa düşen, zeminini kaybeden ve anlam yitimine uğrayan bir yapı üzerine düşünüyoruz. İşte cevap verilmesi gereken bir soru daha: Bu yapı, taşıyıcısı olduğu anlamı nereden almaktadır? Tekrara düşme kaygısı duymadan, anlamın ana kaynağı harflerdir, denebilir. Hatta ‘harfler, anlamın en yalın halidir’ iddiası da tekrar edilebilir. Harf ile anlam arasındaki bu ilişki farklı şekillerde dışa yansır. Yalın anlamı yalnızca tekseslilerde bulabiliriz. K, t, s tek sesleri bu duruma örnek verilebilir. Sözgelimi s tek sesinin ıslıkla ilgisi açık. Islık ise; başka birine, yani ikinci bir kişiye ulaşma, yani ben’in dışına sesini duyurma arzusunu ifade eder; dahası böyle bir işlev yüklenir. S’den türetilen ş, ç ve z harflerinin her biri, içerdikleri anlamı bulundukları her kelimeye taşırlar. Ş’nin işteşlik anlamını, “karşılıklı iki”yi; Ç’nin belirsiz bir çokluğu; Z’nin uzaklığı ama belirli bir uzaklığı ifade etmesi gibi… S tek sesi, aynı zamanda ben’i, yani bir’i de ifade eder. Çünkü ç, ş ve z tek sesleri s’ye göre bir konum edinmişlerdir. Sesli harflerin işlevi burada bir soru işareti gibi karşımızda duruyor. Tekseslileri kullanmaya yardımcı oldukları oranda işlev görürler, sesli harfler. Tüm bu örnekler farklı dillerde, o dillerin yapısına göre geçerlilik gösterirler. Güney Amerika yerlilerinin kullandığı Runa Simi’den, İngilizce’den, Arapça’dan veya diğer dillerden bu ilkeyi doğrulayan sayısız örnek getirilebilir.

Parçalanmamış Zihin

Bilinç düzeyinde sürdürülen süreksiz takiple zihnin karmaşık yapısını çözmek, anlamak mümkün. Peki ama zihinle doğrudan iletişim nasıl sağlanır, zihinle muhatap olma nerede başlar? Çünkü “bilinç düzeyi”nden söz ediyorsak “bilinç düzeyi” diye adlandırdığımız yerle zihnin farklı yerler olduğunu da kabul etmiş oluyoruz. Dahası bilinç düzeyi dediğimiz yer, zihinle doğrudan iletişime geçmenin nerede başladığı sorusunu sormamıza imkan tanıyor ve eğer bu sorunun bir cevabı varsa yine bu yer sayesinde o cevaba ulaşacağız demektir. Zihin adı verilen şey, şey’lerin bilgisinin konumlandırıldığı yer olarak da tanımlanabilir. Ancak bu bilgi olduğu gibi değil, zihinde yer edinmek için işaretçilere ihtiyaç duyar. İşaret, yani dil. İnsanoğlunun konuştuğu bütün dillerde zihni doğrudan işaret eden bir işaretçi, mutlaka vardır. Dil dediğimiz andan itibaren aslında zihne göndermede bulunan işaretçilerden söz ediyoruzdur. Ama genel itibariyle dolaylı yoldan işaretçi işlevi taşıyan dil, içinde, doğrudan zihni işaret eden işaretçi/ler de bulundurur. Daha da önemlisi böyle bir niteliğe sahip olmayan dil ölmüş bir dildir. Zihinle doğrudan muhatap olmamıza imkan tanıyan işaretçi, bütün dillerde O’dur. O, hem zihnin kendisini ifade eder hem de zihinde konumlandırılmış bütün bilgileri-anlamları. Konumlandırma işlemi veya anlamların önem derecesi özne tarafından yine O üzerinden yapılır; dolayısıyla konumlandırmada O, hem zemin hem de o zeminde bulunan her şeyi işaret eden çift yönlü bir işlev yüklenirken bilgilere/anlamlara önem atfetmeyi özneye bırakmış olur. Zihni doğrudan muhatap almamız ve bilgi-anlam’ların öznel konumlanıyor oluşu, karşıtlık ilişkisini veya diyalektik mantığın kodlarını çözümlememizi de mümkün kılar. Karşıtlık ilişkisi, gerçekte, anlamların zihinde konumlanışına ilişkin açıklanamaz belirsizlikler taşır. Karşıtlık ilişkisinde konumlandırma neye göre yapılır? Sözgelimi Hegel’in efendi-köle ilişkisinde kim kime göre konumlanmıştır? Bir kısırdöngü içinde dolanıp durmamıza neden olan diyalektiğin temel meselesi, konumlandırma işleminde gerçek sabitenin, O’nun hesap dışı bırakılmış olmasıdır. Çünkü gerçekte efendi köleye, köle efendiye göre konumlanmaz. Konumlandırma işlemi O’ya göre, o üzerinden yapılır ve bu işlem efendi ile köleyi birbiriyle ilişkisiz-birbirinden bağımsız iki farklı anlam olarak konumlar. İki anlam arasındaki zıtlık ilişkisi, O’ya göre konumlanmış zıtlık zeminin oluşmasıyla ancak mümkün olur, efendi ile köle ilişkisi bu zeminin oluşmasıyla başlar.

Hüseyin Rahmi Göktaş
Hüseyin Rahmi Göktaş

O’nun doğrudan zihni işaret eden niteliğine karşı; hiçbir şekilde işarete gelmeyen, gösterilemeyen bir alanın varlığından da söz edilmeli. Bu alanın varlığını anlatmak için “Ben” zamiri üzerine yoğunlaşmak gerekir. “Ben” dediğimizde zihinde bulunan veya o an anlamlandırılan kendilik bilgisi akla gelir. Bu bilgi, doğru ve fakat eksik bir bilgidir. Çünkü ben’in içinde bir hareket ettirici, ben dedirten bir başka taraf da var. Dile getirilemez, işaret edilemez ve gösterilemez bir taraf. Biz ben’in bu tarafına idrak deriz. “İdrak edeni idrak eden’ yine idrak edenin kendisidir.” Kendilik bilgisini işaret eden Ben’i harekete geçiren idrak alanı, kendisini kastederek Ben demiş olsa bile, kendilik bilgisi dışında bir şey tahayyül edilemez.

Zihni doğrudan işaret eden O’ya göre “Sen” zamirinin durumu üzerine de düşünmek gerekiyor. Çünkü Sen zamiri farklı zihin yapılarının ortaya çıkış nedenidir. Fakat önce konuyla ilgili yanılsamaya bir açıklık getirelim: Sen zamirinin iki veya üçe ayrıldığı diller, O’yu Sen üzerinden parçalamış değildir, tersine Sen’i, O üzerinden ayırmıştır. Bu bilginin önemi, zihin yapılarında görülen farklılığın nedenine açıklık getiriyor olmasından ileri gelir. O’nun iki parçadan oluştuğu dillerde eril-dişil ayırımı dikkat çeker. Bu zihnin temel yapısı kadın-erkek konumlanmasında görülür. Kişi, bu zihin yapısında kendi cinsinde olanları anlaşılır, karşı cinsten olanları anlaşılmaz bulur. Daha da önemli olan, kişi kendinden hareketle karşıdakini konumlamaz, karşıdakinden hareketle kendini konumlandırma yoluna gider. İngilizce, Almanca gibi O’nun üç parçaya ayrıldığı dilerde (erkek, kadın, nesne) ise, zihin her şeyi üçe parçalayarak algılama eğilimindedir. Bu durum teslis inancında, metinlerin giriş-gelişme-sonuç şeklinde bölümlere ayrılmasında, tez -antitez-sentez veya id, ego, süper ego örneklerinde görülebilir. O zamirinin tek parça olduğu dillerde ise algı daha bütünlüklü bir yapı gösterir. Bu tür dillerde kelimeler, zıtları üzerinden anlamlandırılmazlar. Zihnin parçalanmamış olması, “her şeyi kendi anlamı ve konumuyla tanımayı gerektirir”.

Hüseyin Rahmi GöktaşAnlamın Karşılıklı Birliği

Anlamlı en küçük birim olarak kelimelerin kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bu kabulün devasa bir yanılgı olduğuna da kuşku yok. Çünkü bir yapının anlamlı olabilmesi için, o yapıyı oluşturan tüm öğelerin bir anlam taşımaları gerekir. “Eğer bu yapı cümle ise cümleyi oluşturan kelimelerin, kelime ise kelimeleri oluşturan tekseslerin anlamlı olması zorunludur.” Aksi halde anlamsız öğelerden oluşturulan bir yapının anlamlı olduğunu iddia etmiş oluruz; ki böylesi bir iddia saçmadır. Bununla birlikte “Anlamın, işaret ettiği “şey”le doğrudan ya da dolaylı herhangi bir ilişkisi yoktur.” Kalem kelimesinin bir nesne olan kalemle ilişkisinin bulunmaması gibi. Eğer ilişki olsaydı, insanlar arasında doğrudan anlam aktarımı mümkün olurdu. Böylece dil dediğimiz iletişim aracına ihtiyaç kalmazdı. Dolayısıyla anlam dediğimiz şey insanın içindedir ve dış dünyayla bir ilişkisi yoktur. Doğrudan aktarma becerisine sahip olmadığımız için anlamı nesneler üzerinden aktarırız. Ancak her anlam aktarıma açık değildir. Şiir ve müzik, aktarıma açık olmayan anlamın sonucudur. Aşk da öyle; karşılıklı veya karşılıksız… Karşılıklı aşk, “bir anlamda birleşmedir.” Karşılıksızsa, kavrayış nesnelere yoğunlaşır. Her iki durumda da kişi için kaçınılmaz olan hal yalnızlıktır. Ve her iki halin neticesi de bir anlamda derinleşmedir. Bu durum da, anlamın karşılıklı birliğine denk gelir. Diğer bir deyişle ifade etmek gerekirse, anlamın karşılıklı birliği bir hal durumudur, konuşarak varılmış bir uzlaşma değil. Sözgelimi yemyeşil ağaçların arasında denizin masmavi sularına bakarken hayrete düşen iki kişinin, bir güzellik karşısında hayrete düşme hali anlamın karşılıklı birliğidir ama o hayret etme halinin söze dökülmesi, kaba bir uzlaşma durumundan başka bir şey olmayacaktır. Belki tam karşılamayacak ama aklıma Shakespeare geliyor: “Ey kalbim, parçalan, çünkü dilimi tutmaya mecburum”

Netice itibariyle hacmine bakıldığında ufak, taşıdığı fikirler açısından devasa denilebilecek bir eser üzerine düşündük. Düşünmenin başlangıç noktası, kurgusal bir değer olarak sıfırın ve eksinin işlevi ve bunun anlam düzleminde neden olduğu karmaşa… Zihnin yapısı ve doğrudan zihni muhatap alan bir ve tek değer olarak O, O’nun parçalı olduğu diller, parçalanmışlığın zihin yapısına etkisi ve anlamın karşılıklı birliği… Bu fikirleri doğru bulabiliriz. Bu fikirlere ısınamayıp karşı çıkabiliriz de. Eserin diliyle söylersek; yalın anlam’a yabancıyız, bu tür anlamı tanıdık bulmayız. Karşı çıkmamız, bir yerde, mevcut zihin yapısı, işleyişi ve kabulü zemininde daha anlamlıdır. Ancak gecikmeden eserle ilgili şu tespitte bulunmak gerekir: ‘Yalın fikir’lerden oluşuyor. Ve yalınlığı, yabancılığına eşit. Yani karşı çıkışın kaynağı, bilinmeze-yabancıya duyulan korku değilse sorun yok. Çünkü bu eser, mevcut paradigmanın dışında düşünmeye kapı aralayan; dünyaya, hayata ve insana ilişkin yeni bir paradigmanın oluşumu yolunda atılan bir ilk adımdır. Matematiğe dayalı bilim anlayışını sarsacak denli güçlü ve cüretkâr bir iddiadır. Ve matematiğin şekillendirdiği hayatın, katı-sert ve kırılgan dünyasına, bu olumsuzlayıcı unsurların nedenine getirilen açıklamadır. Ve bu açıklamayla gelen ferahlamadır.

Runa Simi –İnsan Dili- Hüseyin Rahmi Göktaş 103 sayfa – İz Yayıncılık

Otuzuncu Harf dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır. Biz http://gokekin.com  'dan ç-alıntıladık. 

 

Mustafa Nezihi Pesen Adnan Karakaş'tan ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2016, 14:22
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Faruk
Ahmet Faruk - 9 yıl Önce

Bilinecek Hüseyin Rahmi Göktaş'ın kıymeti ? Onun zihinle ve dil ile ilgili üretimlerini hep bir avuç insan mı ilgiyle takip edecek ? !

dunyabizim editörlerini ve GYY' sini bu özel değere verdiği hususi alaka dolayısıyle tebrik ediyorum.

banner19

banner13

banner20