Demirkubuz'un eksiği İsmail Güneş'in filminde!

Enver Gülşen: ‘İsmail Güneş’in Ateşin Düştüğü Yer filmi, aslında Demirkubuz’da eksik olanı ifşa ediyor: Güzellik arayışını…’

Demirkubuz'un eksiği İsmail Güneş'in filminde!

İsmail Güneş’in “Yer Üçlemesi’nin son filmi olana “Ateşin Düştüğü Yer”, Mayıs ayında vizyona girmişti. “Yer Üçlemesi”nin ilk iki filmi ise “Gülün Bittiği Yer” (1999) ve “Sözün Bittiği Yer” (2007) idi. Sitemizde de Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması kitapları ve genel olarak sinema üzerine kendisiyle röportaj yaptığımız Enver Gülşen, kendi blogunda derinlikli bir tahlil yazısı yayınlamış “Ateşin Düştüğü Yer” hakkında… Enver Bey’in o yazısını ç-alıntılıyoruz.

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER 

Robert Bresson, bir söyleşisinde film yapma amacının, belki Allah’ın adını bile anmaya ihtiyaç duymadan, O’nu “anlatmak”, “göstermek” olduğunu ifade etmişti. Teşbih menzilinde Allah’ın, isimlerinin tecellileriyle “bilinmesi”, tenzih menzilinde O’nun, benzetilenlerin hiçbirisi olmadığı “bilgisiyle” tevhid edilince, Allah hakkıyla “müşahede” edilmiş olur. Sanat, formların sonsuza ulaşmak istediği bir düzeyi temsil eder. Formlar, tecellilerle Allah’ın ayetlerini temâşâ ettirirken, hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Allah’ın “varlığının” bilinmesine vesile olabilir. Bu yüzden sanatın formları kendi içine kapalı değil, Allah’a ulaşan bir sonsuzluk inşasına imkân tanımalıdır.

Sanat ve onun ebediyete ulaşma açısından en marifetli son üyesi sinema, form veya dil hâline dönüştürürken, o form veya dilden kaçışın da imkânlarını bünyesinde taşır. Filmin, kadrajına aldığı “hayat parçası”, hem o hayat parçasıdır, hem de kendinden çok daha başka ve yüksek bir hakikat düzeyini işaret edebilir. Bu ikili yapısıyla sinema, bir yandan hayatı, bir tecelli olarak temâşâ ettirirken, öte yandan, hayatın gizlerine nüfuz edip, varolanlardan hareketle Varlık’a yönelme potansiyelini bünyesinde barındırır.

Bir ananın, yavrusuna şefkati ve yavrusu uğruna canını verebileceği sevgisi; bir âşığın, maşukuna olan ve hem âşığı hem de maşuku, bulunduğu konumdan çok yükseğe taşıyan aşkı; bir babanın, kızına olan şefkati, sevgisi ve onu gözünden bile sakınmasındaki korumacılığı… Bu duygular, hem kendilerini, hem de kendileri dışında, onlara bunu veren Kaynağı işaret ederler. Bir sanat eserinde, ama özellikle sinemada, bizatihi “duygusallığın” kendisine teslim edilmediği sürece, bu duygular, insanın manevi olarak yükselmesi ve aranan “güzelliğin” ifşa edilmesine vesile olabilirler.

Duygusallığa “kapılmak” ve teslim olmak, insanın yatay düzlemdeki duygulanımlarının, dikey düzleme ulaşmasına engel olur. Bir yanda kendi içerisine kapanan ve kendini, sadece kendiyle ya da yatay düzlemdeki başka boyutlarla açıklayan “form”; diğer yanda sadece kendisi olmayan, ân ile ebediyetin kavuştuğu “Allah’ın kâinatı ve insanı yarattığı ebedi şimdi”yi tefekkür ve temâşâ ettiren form… Film sanatı açısından bakıldığında, ilki, tür sineması içinde kalır ve genellikle yatay ile dikeyin kesişme noktasına ulaşamaz; ikincisiyse duyguları bir binek olarak kullanabilir ama o bineğin vasıta olduğunun farkına varır. İlkinde genellikle vasıtanın kendisi önemlidir ve bu, çoğunlukla bir tür pornografiye varır ya da o vasıta yoluyla başka bir yatay düzlem “mesajını” amaçlar. İkincide önemli olan vasıta değil dikey düzlemdeki hedeftir.

Ateş denizinde mumdan gemilerle ilerlemeye çalışan âşığın hâli gibidir babanın durumu

İsmail Güneş’in son filmi Ateşin Düştüğü Yer, yatay “duygulanım düzlemi”nin dikey hâl ve hakikat düzlemiyle kesiştiği yerde duruyor daha çok. Görünürde, töreye uyarak “kirlenmiş” olan küçük kızını “öldürerek” temizlemek isteyen bir babanın hikâyesidir, filmin odağına aldığı. Ancak asıl mesele, bir babanın kızına duyduğu şefkat; bir kız çocuğunun, babasının korumasına duyduğu ihtiyaç ve sınırsız sevgi; bir kız çocuğunda, “kirlenmişliğin” tezadı olarak bulunan lekesiz masumiyet ve aşk ile ulaşılabilecek olan menzillerdir. Yüreği yumuşamasın diye, “infaza” götürdüğü kızının gözüne dahi bakmaktan korkan babanın, yollar gidildikçe yüreğine düşen korla birlikte ilahi bir yönü olan nedamet ile affetmeyi ve kızına olan sınırsız sevgisini yeniden fark etmesi, babayı “dua makamına” çıkarır.

Dua makamı ki, Allah’ın her şeye muktedir olduğuna kayıtsız şartsız inanmaktır. Bu makamda, insan, Yaratıcısı ile “konuşur” ve kalbinin küllenmiş merhamet toprakları bir ateş denizine dönüşür. Ateş denizinde mumdan gemilerle ilerlemeye çalışan âşığın hâli gibidir babanın durumu. İçindeki kor ateş onu yakıp bitirirken, bir mum gibi yüreğinde sakladığı, kızına olan şefkat ve sevgisini eritmeden o ateşten geçirmeye çalışır.

Tarkovsky’nin Offret (Kurban) filmindeki dua sahnesinin samimiyeti vardır babanın kızının hayatı için Allah’a olan yakarışında. Filmin belki de en etkileyici bölümü olan dua sahnesi, hem filmin tümünün içinde anlam kazanacağı yer, hem de oradan hareketle her şeyin yeniden giysilerine bürüneceği çıkış noktası olur. Baba, aslında merhametsiz değildir. Nefsinin ve ondan bir cüz olan gururunun perdeleri, sevgisi ve güzelliğinin önünde set olmuştur. Gerçi kızına olan öfkesinde bile onu “koruma” duygusu hiç eksik değildir. Ama o koruma sahih bir dua ile temsil edilmeyince öldürücü olabiliyordur işte… Babanın nefs ve gururunun perdelerini yırtıp içinde saklı olan güzellikleri açması ve affetmeyi, ama bir hakikat arayışı çabası olarak affetmeyi öğrenmesi için çok yollar geçmesi gerekecektir…

Sadelik ve sessizlik içinde, içe doğru bir nedamet ve fıtrat yolculuğudur filmde söz konusu olan

İsmail Güneş, son derece “tehlikeli” bir “yolculukta” – hem filmin içindeki, hem de filmin konusundaki yolculukta- “duygusal pornografi” tehlikesini bertaraf ederek, büyük oranda hakikat peşindeki birinin yoluna çeviriyor dikkatini. Hakikat yolunda olmak, fıtratın peşinde olmaktır. Güzelliğin yolunda olmak… Ateşin Düştüğü Yer filmini, Babam ve Oğlum gibi filmlerden ayıran temel özellik, Babam ve Oğlum gibi filmlerde rastladığımız pornografik duygusal ajitasyonu değil, inceliklerin içerisinde gizli olan güzellikleri arıyor olması bana kalırsa. Aşırı gösterişçi bir oyunculuk ve ard arda patlayan ajitasyon değil, özellikle ikinci yarısında ortaya çıkan sadelik ve sessizlik içinde, içe doğru bir nedamet ve fıtrat yolculuğudur söz konusu olan.

Zeki Demirkubuz’un son filmi Yeraltı’nın sonunda filmin karakteri “ben neden iyi olamıyorum?” diye soruyordu. Kanaatime göre, bu soru ve ona “verilemeyen” cevaplar Demirkubuz’un tüm sinema macerasını tanımlıyor. Demirkubuz’da eksik olan, güzellik görme yönündeki çaba. Dostoyevski’yi adeta belden ikiye ayırarak, belden aşağısının temsil ettiği “nefsî tutku”, “şehvet”, “kötülük” ve “karanlığı” sinemasına yâr eden Demirkubuz, Dostoyevski’nin bir hakîm olarak “yukarıya” ve “dünyayı kurtaracak güzelliğe” olan susuzluk ve yönelimini görmezden geliyor.

Film, fıtrî olanın keşfi üzerinden, o fıtratı Veren’e yönelmeye çabalaması açısından oldukça değerli bir konumda duruyor

Güneş’in Ateşin Düştüğü Yer filmi, aslında Demirkubuz’da eksik olanı ifşa ediyor: Güzellik arayışını… İsmail Güneş, bir “cinayet” ve “öfke” hikâyesi içinde; “kötülüğün, arkasında güzellik ve iyiliğin gizli olduğu bir ‘ters ayna’ olmaktan başka bir değeri yoktur” anlayışına dayanarak, bu “kötülükler” içinde gizli olan ve insan fıtratına ait olan güzelliğin peşine gidiyor. Bir babanın gözünden sakındığı kızını ölüme götürmesi fıtrî olan değil, şeytanî olandır. Affetmenin ve merhamet ve şefkat içinde gizli olan Rahmanî nefesin farkında olan bir yönetmen bakışı, bu şeytanî süreci Rahmanî olanla ters yüz edebilecek olandır…

Zeki Demirkubuz’un tüm sinema macerasında belki fellik fellik aradığı, ama bir türlü bulamadığı yön bu. “Neden bir türlü iyi olamıyorum?” sorusunun cevabı, “dua makamı”nın teslimiyetine erişip erişememekte gizli bana kalırsa. Dua makamı, teslimiyet içinde, kötülük, günah ve yanlışların ardında, tövbe, iyilik ve güzelliğin aranması ve o güzellikleri verecek olanın Rahman ve Rahim olanın Varlığına sığınmak demektir.

Ateşin Düştüğü Yer, bir babanın şefkatle sevdiği ve kılına zarar gelmemesi için canını verebileceği kızına olan fıtrî sevgiyi araştırıyor. Üstelik bu sevgiyi, tam da tersi bir duygu üzerinden açmaya çalışıyor. Öfke ve sertlik üzerinden hareket ederek, merhamet ve şefkate ulaşmaya çalışıyor. Film, fıtrî olanın keşfi üzerinden, o fıtratı Veren’e yönelmeye çabalaması açısından oldukça değerli bir konumda duruyor. Duygusal ajitasyona oldukça açık bir meseleden, değerli ve “sessiz” bir çıkışa imkân tanıyor.

Ateşin Düştüğü Yer’in estetiği üzerine birkaç kısa not:

Ateşin Düştüğü Yer estetik açıdan, özellikle iç mekânlarda kesintisiz çekimlerle dikkat çekiyor. Zamanın, hâl ve fıtrat sinemasına katkısı üzerine düşündüğümüzde, bu “kesintisizliğin” filmin içinde yüzdüğü ruh hâline katkı yaptığını düşünebiliriz. Ancak, bu noktada kameranın yeri ve kullanılışı ile ilgili birkaç tespit ve eleştiri yapmak gerekiyor.

Öncelikle nesnesinin “hareketini” aynı hareketle takip eden kamera, zamanı o nesnenin hareketiyle kısıtlıyor. Zamanı, boşluğun (veya o boşluğu dolduran şeyin) ritmiyle hissettirmekle, ister kesintili olsun, ister kesintisiz, nesnenin hareketinin yarattığı bir duruma bağlamak arasındaki fark, zaman ile ebediyet arasındaki arabirimin genişleyip genişleyemeyeceği meselesini de belirliyor. Filmin iç mekân çekimlerinde genellikle böyle bir yöntem takip edilmiş. Bu da zamanın, nesneden bağımsız olan ebediyetle bağını zayıflatan bir işlev görüyor.

Ayrıca –belki ikinci yarıdaki yolculuk sahneleri için bir mecburiyet gibi görünse de- çok yakın yüz çekimlerinin fazla olması, filmlerin “duygusal düzlemden” manevi düzleme yükselişine engel olabilecek mahiyet taşıyor bana kalırsa. Ancak İsmail Güneş’in, bu “tehlikeyi” belki çekim yöntemleriyle değil ama genel olarak filmin tümüne sirayet eden sadelik ve sessizlikle bertaraf ettiğini ifade edebiliriz. Ancak bir eksi yön olarak, filmde müziklerin aşırı kullanımının, sentetik bir duygulanma yaratma tehlikesi taşıdığını özellikle ifade etmek gerekiyor. Küçük bir not olarak da, ara yazıların neden İngilizce ve sonra Türkçe yazıldığını anlayamadığımı ifade etmem gerekiyor.

Büyük sanatçılar, ticari başarısızlık ya da “değer görmediği” vehmiyle, yaptıkları güzel şeyleri de yapmaktan vazgeçiyor olsalardı, bugün dünya çok fakir bir yer olarak kalırdı

Zaman gazetesine verdiği bir söyleşide İsmail Güneş, Recep İvedik’in izleyicisine “bayıldığını” ve onları filmine davet ettiğini ifade ediyordu. Bence bu oldukça talihsiz bir açıklamadır ve doğrusu her çıkan kayda değer filmi sinemada izlemeyi adet edinmiş birisi olarak beni bile filmden uzaklaştırabilirdi.

Bence kültür/sanat/sinemada Türkiye’de hâlâ iktidar olan kesimleri protesto etmenin yöntemi bu değildir. Genellikle basit form tapıcılığı/taklidi ya da siyasi ajitasyonlardan ibaret olan bu kesimlerin sanat veya sinema anlayışlarına getirilecek tepki, orijinal bir film ve sanat anlayışı üzerine bitip tükenmek bilmez bir çalışma, düşünme ve üretimden geçer. Yoksa o kesime itiraz edeceğiz diye, çok daha kötüsünü bünyemize dâhil etmemize gerek yoktur.

İsmail Güneş’in bu son filminin ticarî açıdan ilk haftalarında “başarısız” olması üzerine, “demek ki böyle filmler ticarî açıdan bir yarar getirmiyormuş” tarzı açıklamalar yapan Ali Murat Güven de bu yönüyle bence hatalıdır. Zira asıl ve ısrarla yapılması gerekenler, tüm hatası, yanlışı veya “başarısızlık” ihtimaline rağmen böyle filmlerdir. İnsanın, Rahman’ın nefesiyle aydınlanmış olan fıtratına yönelen filmler… Zira büyük sanatçılar, ticari başarısızlık ya da “değer görmediği” vehmiyle, yaptıkları güzel şeyleri de yapmaktan vazgeçiyor olsalardı, bugün dünya çok fakir bir yer olarak kalırdı.

Kaynak: http://envergulsen.wordpress.com

Buğra Atlı alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 24 Haziran 2019, 11:19
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13