Cin ve şeytan vardır

"Hadis karşıtlarının her konuda aklı ileri sürmesine bakanlar, İslâm dininin aklı dışladığını zannederler. Bu yüzden de vahyi ön planda tutanların, “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?" şeklindeki âyet-i kerîmeleri görmezden geldiğini ileri sürerler." Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir'in yazısı.

Cin ve şeytan vardır

Hadis karşıtları cinlere ve şeytanlara dair hadisleri kabul etmiyorlar. Müslümanların son derece güvendiği Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim gibi kaynaklarda şeytanlar hakkında verilen bilgilerin uydurma olduğunu ileri sürüyorlar. Gayb âlemi hakkında bilgileri varmış gibi ahkâm kesiyorlar. O keskin zekâlarıyla, bu bilinmeyenler dünyasının derin meselelerini çözüveriyorlar!

Şimdi şeytan ve cin konusunda bilinmesi gereken doğruları ele alalım.

Şeytanların ve Cinlerin Ayrı Bir Dünyası Vardır

Dinimiz bizden, Kur'ân-Kerîm ve hadîs-i şerîflerde anlatılan "gayb"e îmân etmemizi ister.

Gayb, akılla ve beş duyu ile bilinemeyen ve sadece Allah Teâlâ tarafından bilinen âhiret, melek, cin ve şeytan gibi gerçeklerdir. Cenâb-ı Hak gayb konularında peygamberlerini vahiy yoluyla bilgilendirmiştir.

Dine inanan ile inanmayanı, yani mü'min ile kâfiri birbirinden ayıran gayba îmândır. Bunun içindir ki İslam düşmanları gayb konularına îmân edilmesini istemezler. Allah, melek, âhiret, cennet, cehennem gibi konularda hep şüphe tohumları eker, mü'minlerin îmânını sarsmaya çalışırlar.

Gaybdan geldiğimizi, gayba doğru gittiğimizi ve dört bir yandan gayb ile kuşatıldığımızı görmezden gelirler. Gayb hakkında bildiklerimizin, denizden bir damla bile olmadığını fark etmezler.

Cin ve şeytan inancına işte bunun için karşı çıkar, bu konulardaki en güvenilir hadîs-i şerîfleri kabul etmezler onları akla aykırı bulurlar.

Hadis karşıtlarının her konuda aklı ileri sürmesine bakanlar, İslâm dininin aklı dışladığını zannederler. Bu yüzden de vahyi ön planda tutanların, “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?" şeklindeki âyet-i kerîmeleri görmezden geldiğini ileri sürerler.

İslam dini, elbette akla değer verir. Ama o küheylânın başıboş bırakıldığı zaman neleri kırıp dökeceğini iyi bildiği için, onu dizginlemeyi uygun görür.

Aklı yaratan yüce kudret, akıldan içinde yaşadığı şu âlemi dikkatle gözlemesini, bilinmeyen kanunlarını keşfetmesini, Kâinâtın Rabbi'nin bu âlemi kendisinin emrine verdiğini fark etmesini ve bu keşiflerin sonunda dünyaya niçin gönderildiğini anlamasını ister.

Allah Teâlâ insana, nelere bakması ve dikkat etmesi gerektiğini hatırlatarak şöyle buyurur:

"Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış?

Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikilmiş? Yere bakmazlar mı, nasıl düzlenmiş?"[1]

Allah Teâlâ, insana verdiği aklı, etrafına daha dikkatli, daha delici nazarlarla bakmaya teşvik ederek şöyle buyurur:

"Göklerde ve yerde neler var, bir bakın!"[2]

 Böylece yüce Rabbimiz, yarattığı aklı, göklerin ve yerin muhteşem saltanatına bakmaya davet eder.[3]

Ay'a, Güneş'e ve yıldızlara olduğu kadar, yerin derinliklerine de bakmasını ister.

Gayb konularında yapılması gereken, Kur'an ve Sün net çizgisinde yürümek ve onların verdiği bilgiye îmân etmektir.

Gayb konuları akıl için karanlık sahadır. Bu konuda sadece akli rehber edinen, uçuruma düşmekten kurtulamaz.

Allah Teâlâ, cinleri yaratmış ve bizden onların varlığına îmân etmemizi istemiştir. Cinler âlemi, insanların ve meleklerin âleminden tamamen farklıdır.

Cinlerin özel bir yaratılışı vardır ve gözle görülmezler. Zaten onlar gözle görülmedikleri için kendilerine "cin” adı verilmiştir.

Cinlerin kâfirleri vardır, mü'minleri vardır.

Cinlerin kâfirlerine “şeytan" denir. İlk yaratılan şeytanın adı "İblis"tir.

Cinler gayb konularından biri olduğu için, biz cinler âlemini akılla değil, vahiyle biliriz. Çünkü Allah Teâlâ gayb bilgisini sadece kendine ayırmış, gayb aleminin kapısını kullarına kapatmıştır.

Akil gayb konusunu bilemez; ama şunu bilir:

Cin ve şeytanın var olması mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ sonsuz kudretiyle istediği her şeyi yaratabilir.

Dilerse, topraktan bazı varlıklar yaratır. Onları yeryüzünde, havada ve suda yaşatır.

Dilerse, ateşten bazı varlıklar yaratır. Onları da hava da, ateşte ve yeryüzünde yaşatır. Bütün bunları yapmak O'nun için kolaydır.

Gayb âlemi vardır ve bütün peygamberler ümmetleri ne bunu haber vermiştir. Bu sebeple her Müslüman gayb âleminin varlığını kabul etmek zorundadır. Hiç kimse, “Ben gayb âlemini göremiyorum” diye onu inkâr edemez.

Akil her şeyi bilemez, bilmediği şeyleri de inkâr ede mez. Cinler âlemi gayb konularından olduğu için bu âlem de olup bitenler akılla değil, nakille yani vahiy ile bilinir.

Cinlerin varlığını Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler bildirmiştir. Cinler âlemi, Kur'an ve hadisin bildirdiği kadar bilinir.

İşte bu sebeple cinlerin varlığını inkâr eden kimse vahyi ve peygamberi inkâr etmiş olacağı için dinden çıkar.

Cinler Hakkındaki Ayetler

Allah Teâlâ cinlerin var olduğunu birçok âyet-i kerîme de şöyle bildirmiştir:

"Ben cinleri ve insanları, yalnız Bana kulluk etsinler diye yarattım."[4]

"(Ey Resûlüm!) Bir zaman da, Kur'an'ı dinlemeleri için, cinlerden bir topluluğu sana yönlendirmiştik. "[5]

“Allah, insanı, ateşte pişmiş gibi kupkuru çamurdan yarattı. Cinleri de saf bir ateş alevinden yaratti. "[6]

Cinler Hakkındaki Hadisler

Cinlerin var olduğunu bildiren sahîh hadîs-i şerîflerden biri şudur:

"Abdullah ibni Abbas'ın haber verdiğine göre, hicret ten önceki günlerden birinde, bir sabah vakti Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem, birkaç sahâbîsi ile Ukâz semtine doğru gidiyordu. O günlerde şeytanların semâdan haber alması engellenmiş, semaya çıkmak istediklerinde üzerlerine alevler atılmaya başlanmış, bunun üzerine kavimleri cinlere:

"Semadan haber almanıza engel olan herhalde yeni bir olay vardır. Yeryüzünü dolaşın da, bunun sebebini öğrenin!” deyince, şeytanlar yeryüzüne dağılmışlardı. Ukâz'dan geçen bir grup şeytan, ashabına sabah namazı kıldıran Efendimizin okuduğu Kur'an'ı dinleyince: “Semadan haber almanızı engelleyen işte budur” dediler ve kavimlerinin yanına gidince:

"De ki: Bana, cinlerden bir topluluğun Kur'an dinlediği ve sonra da şöyle dediği vahyedildi: 'Biz harikulade bir Kur'an dinledik. O doğru yola iletiyor; biz de ona iman ettik Artık Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız”[7] dediler iste o zaman Allah Teâlâ da Peygamber aleyhisselama Cin süresini inzal buyurdu."[8]

Cinler âleminin varlığını, yukarıdaki âyet-i kerîmeler den ve hadis-i şeriften öğrenmiş olduk. Şimdi bir durum değerlendirmesi yapalım:

Bazı kimseler, tıpkı yapılacak bir futbol maçını hangi takımın kazanacağı konusunda görüş bildirirken yaptıkları gibi son derece rahat bir üslûpla cinlerin ve şeytanların varlığı yokluğu konusunda fikir beyân ediyorlar. Hâlbuki cinlerin var olduğunu Kur'ân-Kerîm bildirdiği için, onların varlığına inanmak, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın var olduğuna inanmak gibidir. “Allah yoktur” demek ne kadar akil ve iz’an dışıysa, cinlerin olmadığını söylemek de öyledir.

Cin ve şeytanın varlığı hakkındaki bu ön bilgilerden sonra, onlar daha geniş bir şekilde tanımaya başlayabiliriz.

Cinler Melekler Gibi ‘’Ruhani Varlıklar’’ Değildir

Başlıca üç âlem vardır:

İnsanlar âlemi, melekler âlemi, cinler âlemi. Bunu vahiyden öğreniyoruz.

Peki, cinler neden yaratılmıştır? Bunu bize Kur'ân-ı Kerîm şöyle anlatıyor:

 “Daha önce de cinleri, bedenin gözeneklerine işle yen zehirli ateşten yarattık. "[9]

"Allah cinleri saf bir ateş alevinden yarattı."[10]

 Peygamber Efendimiz de bu konuda şu bilgiyi veriyor:

“Melekler nûrdan, cinler zehirli ateşten, Adem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratılmıştır. "[11]Cinlerin yaratılış özellikleri hakkında başka ne biliyoruz?

Kur'ân-Kerîm bize, cinlerin de kalbi, gözü ve kulağı olduğunu şöyle bildiriyor:

“And olsun ki Biz, cinlerden de, insanlardan da pek çok cehennemlikler yarattık. Çünkü onların kalpleri vardır, anlamazlar; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar. "[12]

Kur'ân-ı Kerîm, cinlerin sesi olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ şeytana şöyle buyurdu:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle baştan çıkar."[13]

Hadis-i şeriflerden bu konuda daha başka bilgiler öğreniyoruz. Buna göre cinler de yer ve içer. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler kendi yaratılışlarına uygun gıdaya nasıl ihtiyaç duyarlarsa, cinler de kendi yaratılışlarına uygun gıda ile beslenir.

Bir gün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem, su bulunmayan bir yerde, büyük abdest ihtiyacını gidermek istedi. Temizlenmek için de Ebû Hüreyre radıyallahu anha, taş toplayıp getirmesini söyledi ve ona: "Kemik ve tezek getirme!" buyurdu. Kemik ve tezeğin-cinlerin gıdası olduğunu söyledi.[14]

Allah'ın Resûlü, bir hadis-i şerîfinde, şeytanın sol eliyle verdiğini ve içtiğini haber verdi, sonra da: "Hiçbiriniz kesinlikle sol elle yemesin ve içmesin”[15] buyurdu.

Ayet ve hadislerden öğrendiğimiz gerçekleri burada tekrar hatırlayalım:

Cin ve şeytanın gözü, kulağı, kalbi ve sesi olması, ayrıca sol elle yiyip içmesi onların melekler gibi rûhânî var bar olmadığını açıkça göstermektedir. Yiyen, içen ve evlenen bir varlığın rûhânî olduğu söylenebilir mi?

Allah Teâlâ hurilerden söz ederken:

"Onlara hiçbir insan, hiçbir cin eli değmemiştir"[16] buyurmaktadır. Eli olan bir varlık rûhânî olabilir mi?

Tekrar edelim ki cinler ve şeytanlar gayb âlemine ait varlıklardır. Onların varlığı da, özellikleri de ancak âyet ve hadislerle bilinir.  Ayet ve hadisler bu varlıkların yediğini, içtini ve evlendiği bildiriyor. Bu da onların rûhânî varlıklar olmadığını göstermektedir.

Cin ve Şeytan Çeşitli Şekillere Girebilir

Yukarıda okuduğumuz âyet ve hadislerden öğrendiğimize göre, cin ve şeytanın yaratılışı insanın yaratılışından farklıdır.

Allah Teâlâ onları, çeşitli şekillere girebilecek kabiliyette yaratmıştır. Bu konudaki hadis-i şeriflerden birine göre, güneş şeytanın iki boynuzu arasından, yani tepesinden do gar, onun için de güneş doğarken namaz kılınmamalıdır.[17]

Hadis karşıtları bu hadisi akla aykırı buluyor ve şeytan konusundaki hadislerin birbiriyle çeliştiğini ileri sürerek şöyle diyor:

Burada şeytanın boynuzlarının semaya kadar uzandığı söylenmekte, bir başka hadiste ise şeytanın insanın vücudunda kan gibi dolaştığı[18] bildirilmektedir. Bu iki hadisin birbiriyle çeliştiği açıkça görülmektedir. Birinci hadise göre şeytan dünyadaki her şeyden daha büyüktür. İkinci hadise göre ise, o kan gibi akışkan ve son derece küçük olabilmektedir. Böyle şey olamaz!

Ve şöyle diyorlar: Bir çelişki de şu: Güneş şeytanın boynuzları arasından doğsa bile, bu, Allah için namaz kılmaya niçin engel olsun?

Burada hadis karşıtlarına şunu sormak gerekir: Siz gerçekten Kur'ân-Kerîm'e inanıyor musunuz? Eğer inanıyorsanız, Kur'ân-Kerîm cinlerin "haber dinlemek için göğe çıktıklarını ve orada oturacak yerler bulup oturduklarını, fakat onlardan kulak hırsızlığı yapmak isteyenlerin parlak bir alev topuyla kovalandıklarını” haber vermektedir.[19]

Demek ki cinler, göğe çıkabilecek bir yapıda yaratılmıştır.

Görüldüğü üzere, Peygamber aleyhisselâmın verdiği bilgi Kur'ân-Kerîm'in verdiği bilgi ile çelişmemektedir. Kur'ân-Kerîm'e gerçekten inanan bir kimse, hadis-i şerîflerde bildirildiği üzere, şeytanın kimi zaman genç, kimi zaman ihtiyar, bazen köpek, bazen ateş şekline girmesini, kimi zaman insan vücudunda kan gibi dolaşmasını da kabul eder. Bunu kabul etmeyen, Kur'an-ı Kerim'e de inanmıyor demektir.

Kur'ân-Kerîm şeytanı anlatırken, onun Allah Teâlâ'ya şöyle söylediğini haber vermektedir:

"Senin kullarından bir kısmını tarafıma çekeceğim. Onları hak yoldan saptıracağım, boş ümitlerle oyalayacağım. Ben onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar. Ben onlara emredeceğim, Allah'ın yarattığı şekli değiştirecekler. "[20]

Allah Teâlâ'nın da haber verdiği gibi, şeytan bütün bunları yapmaktadır. Peki, şeytan bunları yaparken insanlar onu görüyor mu? Elbette görmüyor. Biz şeytanı görmesek bile, onun insanları hak yoldan saptırdığını ve boş ümitlerle oyaladığını nasıl inkâr edebiliriz!

Şeytan bütün bunları Allah Teâlâ'nın ona verdiği özellikler dolayısıyla yapmaktadır. Öyleyse her kılığa giren şeytanın, güneşin doğduğu hizâya kadar yükselmesine ve güneşin onun tepesinden doğuyormuş gibi görünmesine şaşmamak gerekir.

Şeytan, yaratılışı gereği bütün bunları yapabildiğine göre, pekâlâ insanın kalbine girip ona vesvese verebilir; onu kuruntulara düşürebilir; kısacası hadîs-i şerîflerde sözü edilen her şeyi yapabilir. İşte bunun içindir ki Allah Teâlâ: "insanların kalplerine kötülük fısıldayan sinsi şeytanın şerrinden" Kendisine sığınmamızı istemiştir.[21]

Bir mü'min, Allah'ın kitabında ve sahîh hadislerde cin ve şeytan hakkında verilen bilgilere, derin hayretlere düş se bile, bütün kalbiyle inanır. Meselâ Peygamber-i Zîşan Efendimiz, sahîh bir hadis-i şerîfte,[22] Arş'ı taşıyan meleklerden birinin, kulak memesi ile omuzu arasında yedi yüz yıllık bir mesafe bulunduğunu söylemektedir. Bu hadîs-i şerîf bize Cenâb-ı Hakk'ın saltanatının ne kadar muazzam olduğunu ifade etmektedir. Havsalamız kavramasa bile, Allah'ın Resûlü haber verdiği için buna bütün kalbimizle inanırız.

Burada bir geri dönüş yapalım:

Bu konuya girerken zikrettiğimiz hadis-i şerîfte iki şık vardı. Bunlardan güneşin şeytanın iki boynuzu arasından doğması meselesini açıkladık. Şimdi de, güneş doğarken neden namaz kılınmayacağını açıklamaya çalışalım.

Bazıları, güneş doğarken namaz kılınmamasını anlam siz bulmakta ve o sırada namaz kılmaya bir engel bulunmadığını ileri sürmektedir. Hâlbuki mecûsîler, yani güneşe tapanlar, güneş doğarken ona secde ederler. Nitekim Kur'ân-Kerîm, Sebe' kavminden bahsederken: "onların güneşe secde ettiklerini, şeytanın onları iyi şey yaptıklarına inandırdığını"[23] haber vermiştir.

Şeytan, mecûsilerin kendisine taptığı görüntüsünü vermek için, doğmakta olan güneşin önüne geçer. İşte Allah'ın Resûlü, ibadet eden mecûsîlere benzemeyelim diye, güneş doğarken namaz kılınmasını uygun görmemiştir.

Şeytanın Hırsız Kılığına Girmesi

Şeytanın her kılığa girebileceğini söylemiştik. Şu hadîs-i şerîf bunu açıkça göstermektedir:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Hüreyre radıyallahu anhı, fakirlere verilmek üzere toplanan yiyecekleri korumakla görevlendirmişti. Geceleyin bir adam geldi ve bu yiyeceklerden avuç avuç almaya başladı. Ebû Hüreyre onu yakaladı ve kendisini Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin huzuruna götüreceğini söyledi. Adam: “Ben fakirim, bu yiyecekleri de çocuklarıma götüreceğim” deyince, Ebû Hüreyre radiyallahu anh ona acıdı ve serbest bıraktı. Sabah olunca Peygamber Efendimiz:

"Ebû Hüreyre! Dün gece tutsağın ne yaptı?" diye sordu. O da adamın fakir olduğunu, bu sebeple kendisini serbest bıraktığını söyledi. Allah'ın Elçisi:

“O sana yalan söyledi, tekrar gelecek” buyurdu.

Gerçekten de adam yine geldi ve yiyecekleri avuçla maya başladı. Ebû Hüreyre radıyallahu anh onu Resûl-i Ekrem'in huzuruna çıkaracağını söyleyince, adam yine kendini acındırdı ve bir daha gelmeyeceğini söyledi. O da onun haline acıdı ve onu yine serbest bıraktı. Sabah olunca Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Ebû Hüreyre'ye:

“Dün gece tutsağın ne yaptı?” diye sordu. O da onun haline acıyıp serbest bıraktığını söyledi. Allah'ın Resûlü yine aynı şekilde:

“O sana yalan söyledi, ama tekrar gelecek” buyurdu.

Adam ertesi gün yine gelip yiyecekleri avuçlamaya başlayınca Ebû Hureyre ona:

“Her defasında gelmeyeceğim diyor, yine geliyorsun. Bu defa seni mutlaka Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin huzuruna çıkaracağım" deyince adam ifâdeyi değiş tirdi. Şayet kendisini serbest bırakırsa, ona çok faydalana cağı bir şey öğreteceğini söyledi ve yatağına girdiği vakit, Ayetü'l-kürsî'yi okumasını öğütledi. Bunu okuduğu zaman Allah tarafından görevlendirilen bir koruyucunun onu şey tandan koruyacağını bildirdi. Bunun üzerine Ebû Hüreyre de onu serbest bıraktı. Sabahleyin yine Resûlullah sallalla hu aleyhi vesellem ona:

"Ebû Hüreyre! Tutsağın dün gece ne yaptı?” diye sordu. O da adamla aralarında geçen konuşmayı anlattı. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"Bak hele! Kendisi yalancı olduğu halde, bu sefer sana doğruyu söylemiş. Sen üç gecedir kiminle konuş tuğunu biliyor musun?” diye sordu, ardından da onun şeytan olduğunu söyledi.[24]

Hadis karşıtları bu hadis-i şerîfi de kabul etmiyor ve şöyle diyorlar:

Cinleri ve şeytanları peygamber bile göremez, Ebû Hüreyre nasıl görsün? Bir de insan Ayetü'l-kürsî'yi okuduğu halde yine de şeytanın etkisinden kurtulamıyor.

Bu iddiaya cevap vermeye çalışırken iki gerçeği hatırlatalım:

Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlardan bazı adamların cinlerden birtakım adamlara sığındığı"[25]belirtiliyor. Bu âyet-i kerîmeden cinlerin de erkekli-dişili olduğunu öğreniyoruz.

Öte yandan Cebrâil aleyhisselâmın Peygamber Efendimiz'e vahiy getirirken, bazen ashâb-ı kirâmdan Dihye bin Halîfetü'l-Kelbî'nin şekline girdiğini biliyoruz.

Bu iki gerçeği kabul eden bir kimse, nûrânî varlıkların insanlara görünebileceğini, Ebû Hüreyre radıyallahu anhın da hurmaları çalan adam kılığındaki şeytanı görebileceğini kabul eder.

Evet, Allah Teâlâ cin ve şeytanlara üstün güçler vermiştir. Nitekim Kur'ân-Kerîm'den öğrendiğimize göre, bina ustası olan ve dalgıçlık yapan şeytanlar ve cinler Hz. Süleyman'ın emrinde çalışmıştır.[26] Güçlü kuvvetli bir cin de Hz. Süleyman'a: "Daha sen makamından kalkmadan Belkıs'ın tahtını sana getiririm” demiştir.[27]565

Bu misâller, cinleri ve şeytanları peygamberlerin bile göremeyeceği iddiasının tutar yanı bulunmadığını göstermektedir.

Ayetü'l-Kürsi Şeytandan Korur

Hadis karşıtları, insan âyetü'l-kürsi'yi okuduğu halde şeytanın etkisinden kurtulamıyor, diyerek yukarıdaki hadîs-i şerîfe itiraz ediyorlar. Ne yazık ki onlar, insanın şeytandan başka düşmanlarının bulunduğunu dikkate almıyorlar. Hâlbuki insanın şeytandan daha etkili düşmanları vardır:

Nefis, bu düşmanların en etkilisidir. Dünya hevesi, insanın bir diğer düşmanıdır.

Hele bitip tükenmeyen arzu ve ihtiraslar, insanın peşini hiç bırakmayan azılı bir düşmanıdır.

İnsan âyetü'l-kürsi'yi okumak, eûzü besmele çekmek, Allah'ı zikretmek sûretiyle şeytanı kendinden uzaklaştırıyor. Çünkü Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi "şeytanın hîlesi zayıftır."[28] Fakat bu defa nefs-i emmâre devreye giriyor ve: "insana sürekli kötülüğü emrediyor."[29]

İnsanın, nefsin telkinlerini dinlemeyip onunla sürekli mücadele etmesi ve son derece azgın olan hayvani içgüdülerine karşı koyması gerekiyor. İradesini, nefsin bu gönül çelen arzu ve istekleri karşısında, son derece dayanıklı ve güçlü hale getirmesi gerekiyor.

Görüldüğü üzere insanın tek düşmanı şeytan değildir. Yukarıda saydıklarımızdan başka, bir de en az onlar kadar etkili olan “insan şeytanları" vardır. Nitekim yüce Rabbimiz Nâs süresinde: "Cin ve insandan olan bütün şeytanların şerrinden"[30] Kendisine sığınmamızı istiyor.

İnsanın Şeytanla Savaşı

İnsanın şeytanla savaşı çok eskiye dayanır. Bu savaş, şeytanın "Ben ondan üstünüm"[31]diyerek Hz. Adem’e secde etmeyi kabul etmediği ve bu yüzden cennetten kovulduğu gün başlamıştır. Şeytan da o günden sonra insana düşman olmuş, onu azdırıp baştan çıkaracağına yemin etmiştir.[32]

Şeytan, insanı baştan çıkarmak için tuzaklar hazırlamış, vesvese verme, günaha teşvik etme, fitne ve fesat çıkarma gibi yollarla insanoğluyla savaşını sürdürmüştür. Şeytanla insanın savaşı kıyâmete kadar sürüp gidecektir.

Bununla beraber Allah Teâlâ, şeytana her istediğini yapma fırsatı vermemiş. Kendisine içtenlikle bağlanan mü'min kullarına zarar vermesine müsaade etmemiştir.[33]

Ancak iyilerle kötüleri, inananlarla inanmayanları birbirinden ayırmak için Fahr-i Âlem Efendimizin bildirdiği üzere, Allah Teâlâ, cennetin etrafını zorluk ve sıkıntılarla, cehennemin etrafını da şehvet ve arzularla çevirmiştir.[34]

İşte bu sebeple şeytan, kendisiyle birlikte cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilen insanın zaaflarını kullanmaya ve onu kendi tarafına çekmeye çalışmaktadır.

Rabbim muînimiz olsun.

Şeytan, Müslümanı Sabah Namazına Kaldırmak İstemez

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Biriniz uyuduğu zaman, şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere: “Gecen uzun olsun, yat, uyu!” diye eliyle vurur. Şayet o kimse uyanarak Allah'ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar. Şayet Allah'ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyuşuk ve tembel bir halde sabahlar."[35]

Şeytanın, Müslümanları sabah namazına kaldırmamasıyla ilgili bir diğer sahîh hadîs-i şerîf de şöyledir:

Bir defasında ashâb-ı kirâm, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e, sabaha kadar hiç uyanmadan, bütün gece uyuyan bir adamdan söz ettiler. Bunun üzerine Server-i Enbiyâ sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

"Öyleyse o adamın kulağına şeytan işemiştir."[36]

Hadis karşıtları, her zaman yaptıkları gibi, böyle şeylerin olamayacağını ve şeytanın uyuyan birinin ense kökü ne düğüm atamayacağını, kulağına çişini yapamayacağını söylemişlerdir.

Mâhiyeti bilinmeyen şeytanın, böyle şeyler yapamaya cağını iddia etmek nasıl bir mantıktır? Yediği içtiği bilinen şeytanın idrarını yapmadığı nasıl söylenebilir?

Allah Teâlâ şeytana, kendisine uyan kimselerle uyma yanların farklı olacağını bildirmedi mi ve ona: "Sana uyup azgınlaşanlar dışında, elbette senin, kullarım üzerinde zorlayıcı bir gücün yoktur"[37] buyurmadı mı?

İşte İki Cihan Güneşi Efendimiz dė, bu âyet-i kerîmeyi, yukarıda okuduğumuz hadis-i şerîfle tefsîr etmiş, uyuyan bir Müslüman uyanıp Allah'ı zikrettiği, ardından abdest aldığı, sonra da namaz kıldığı zaman şeytanın onun ensesine attığı bütün düğümlerin çözüleceğini, dolayısıyla şeytanin onun namaz kılmasına engel olamayacağını haber vermiştir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh ile şeytanın macerasından öğrendiğimiz üzere, mü'min yatarken Ayetü'l-kürsi'yi okumuşsa, zaten sabaha kadar şeytan ona yaklaşamayacaktır. Bir de Fahr-i Alem Efendimizin öğrettiği yatak duâlarından birini okuyarak Allah'ı zikretmişse, şeytan ona hiçbir şey yapamayacaktır.

Bir de şeytanın, yatsı namazını kılmadan yatan Müslümanı namaza kaldırmamak için, türlü oyunlara başvurduğu anlaşılmaktadır. Şeytanın oyununa gelmemek için, yatmadan önce yatsı namazını kılmalı, yatarken de kendisini sabah namazına kaldırması için Kâinâtin Rabbi'ne niyâzda bulunmalıdır.

Şunu hiçbir zaman unutmamalıdır:

Biz, yaratılmışlar âlemi hakkında, sadece Rabbimizin ve Peygamberimizin bildirdiği şeyleri bilebiliriz. Akıl ve duyularla bilinmeyen konularda akıl yürütmenin tutar bir yanı yoktur.

Esnemek Şeytandandır

Hadis karşıtlarının itiraz ettiği hadîs-i şerîflerden biri Sahîh-i Buhârî'deki şu hadistir:

"Allah aksırandan hoşlanır, esneyenden hoşlanmaz. Sizden biriniz aksırıp elhamdülillah' deyince, bunu işiten kimsenin ona 'yerhamükellah' demesi gerekir.

Esnemeye gelince, o şeytandandır. Sizden biriniz esnemeye başladığı zaman, elinden geldiğince esnememeye çalışsın. Çünkü biriniz esnediğinde, şeytan onun bu haline güler. "[38]

Sahîh-i Müslim'deki rivayete göre de Server-i Enbiyâ Efendimiz, esnemenin şeytandan olduğunu belirtmiş ve:

"Biriniz esnemeye başladığı zaman, elinden geldiğince esnememeğe çalışsın ve elini ağzına kapatsın”[39] buyurmuştur.

Aksırmanın ve esnemenin fizyolojik bir olay olduğunu, bunun şeytanla ilgisi bulunmadığını söyleyen hadis karşıtları: “Allah aksırmaktan niye hoşlansın, esnemeyi niye sevmesin?" diye itiraz etmektedir.

Önce şunu belirtelim: Bu hadîs-i şerîfler, en güvenilir iki hadis kitabımızda bulunduğu için, onların sahîh olduğunda en küçük bir şüphemiz yoktur. Esnemenin fizyolojik bir olay olduğunda da şüphe yoktur.

Hadis-i şerîfteki "hoşlanmanın" ve "hoşlanmamanın” sebebine gelince:

İnsan aksırınca bedenin bütün organlar bundan olumlu mânâda etkilenir. Ağızdan ve burundan nefes boşalınca, burun yollarındaki yabancı maddeler dışarı atılır; vücut zindeleşir; böylece insanın sağlıklı olduğu anlaşılır. Kulunun sağlıklı olması da Allah Teâlâ’yı memnun eder.

Esnemenin sebebi ise, çok yemek ve karnı tıka basa doldurmaktır. Bu da insanı uyuşuk, uykucu ve tembel yapar. Bu durum şeytani pek sevindirir, hatta onun gülmesine yol açar. Allah Teâlâ ise uyuşuk ve tembel kimseleri değil, zinde ve ibadetlerini canlı bir şekilde yapan kullarını sever.

Şeytan Kimleri Etkiler?

Allah Teâlâ şeytana, kulları üzerinde her istediğini yapma imkânını vermemiştir, elhamdülillah. Bu sebeple şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü:

Onu dost edinenler ve onun tesiriyle Allah'a ortak koşanlar üzerindedir. "[40]

Demek ki şeytan, Allah'tan uzaklaşan, O'nu anıp zikretmeyen kimseler üzerinde etkilidir. Kendisinin telkinleri ne boyun eğen kimseleri kolaylıkla yanına çekebilir.

Allah Teâlâ, şeytanın ne zaman ve hangi durumlarda insanlar üzerinde etkili olacağını ve onlara zarar vereceğini bildirmiş, bunun için de bazı tedbirler almamızı istemiştir. Buna misal verelim:

Peygamber Efendimiz gece karanlığı çökerken şeytanların etrafa dağıldığını haber vermiş, o sırada çocukları dışarıda bırakmayıp eve almayı öğütlemiştir.

Ayrıca geceleyin besmele çekerek kapıların kapatılmasını istemiştir.

Yatarken besmele çekerek kandilleri söndürmeyi tavsiye buyurmuştur.

Yatarken besmele çekip su kaplarının ağzını bağlamayı, diğer kapların ağzını kapatmayı emretmiş ve şeytanın kapalı kaplara zarar veremeyeceğini bildirmiştir.[41]

Hadis karşıtları, âdetleri olduğu üzere buna da karşı çıkmış, şeytanların latîf varlıklar olduğunu, kapalı kapıların ve kapların içine kolaylıkla nüfuz edebilecek kabiliyette yaratıldıklarını söylemişlerdir.

Hadis karşıtları, bu hadislere şöyle de îtiraz etmişlerdir:

Mâdem kapıları besmeleyle kapatınca şeytan içeri giremiyor; öyleyse kapılarını besmeleyle kapatan in sanlar niçin günah işliyorlar? Mâdem besmele çektikleri için yanlarında şeytan yoktur, öyleyse niçin Allah'a karşı gelebiliyorlar? Besmeleyle kapatılan o kapıdan şeytan nasıl içeri giriyor ve onları baştan çıkarıyor? Böyle diyorlar.

Daha önce de söylediğimiz gibi, insan gaflete düşer de Allah'ı zikretmez, O'na ibadet etmezse, şeytanın iğvâsına mâruz kalır. Çünkü Allah Teâlâ böyle kimseleri değil, Kendisine ihlâsla bağlanan kullarını şeytanın etkisinden koruyacağını vâdetmiştir.[42] Öyle samimi kullar evlerinin kapısını, tencere ve tavasının ağzını besmeleyle kapatırsa, şey tan onun evine zarar veremez, mutfak eşyasının kapağını kaldıramaz, çoluğuna- çocuğuna kötülük yapamaz. Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse evine girerken ve yemek yerken besmele çekerse, şeytan kendi adamlarına: 'Burada ne geceleyebilir ne de yemek yiyebilirsiniz' der."[43]581

Kısacası, Allah'ın Resûlü ümmetine, şeytanın şerrin den korunmayı gerektiren her önemli işte Allah'ı zikretmek gerektiğini öğretmiştir.

Gece karanlığı çökmeye başladığı, şeytanların etrafa dağıldığı bir sırada çocukları eve almanın hikmeti, muhtemelen onların bu tehlikeli zamanda oyuna dalıp besmele çekmeyi unutacak olmalarıdır. O sırada çocuklar besmele çekecek olsalar, şüphesiz şeytan onlara da zarar veremeyecektir.

Besmele çekerek Allah'a sığınılmadığı vakit, Kâinâtin Rabbi, şeytana, kapalı kapının içinden geçme, örtülü kapların ağzını açma kabiliyeti vermiştir.

Buna karşılık Müslüman kuluna da eûzü besmele çektiği, âyetü'l-kürsi'yi, âmene'r-rasûlü'yü okuduğu zaman, şeytandan korunma özelliği vermiştir. Yatağına yatarken İhlas ve Muavvizeteyn sûrelerini okuduğu takdirde, şeytandan korunma imkânı lütfetmiştir.

Hadis karşıtlarının, hadis ve sünnete gönül verenleri zor durumda bırakacaklarını zannettikleri şu soruya da cevap vermeye çalışalım: Diyorlar ki: Kapılarını besmeleyle kapatan bazı in sanlar niçin evlerinde günah işliyorlar? Mâdem besmele çektikleri için yanlarına şeytan yanaşamıyor, öyleyse niçin Allah'a karşı gelebiliyorlar?

Bu sorunun cevabı şudur:

Daha önce de söylediğimiz gibi, insanın tek düşmanı şeytan değildir. Onu günah işlemeye iten çeşitli etkenler vardır.

Nefs-i emmâre bunlardan biridir. İnsanın onunla devamlı sûrette savaşması gerekir.

İnsanın bir başka düşmanı hayvani içgüdüleridir. Buna da şiddetle karşı koyması gerekir. Çünkü onu kötülük yapmaya teşvik eden nefsi, kendi bedenindedir.

 Âdemoğlunu günah işlemeye yönelten sebeplerden bir diğeri de dünyaya meyli, hevâ ve hevesidir.

Hakla bâtılın savaşı, hidâyetle dalâletin mücadelesi, mü'minle şeytan ve şeytanın dostlarının çekişmesi hiç bitmeyecek, kıyâmete kadar devam edip gidecektir. Bu sebeple bir Müslüman, düşmanlarını iyi tanımalı ve onlardan korunmak için hep uyanık olmalıdır.

Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kandemir

Dipnot:


[1] Gasiye 88/17-20.

[2] Yûnus 10/101.

[3] A'râf 7/185.

[4] Zâriyât 51/56.

[5] Ahkaf 46/29.

[6] Rahmân 55/14-15.

[7] Cin 72/1-2.

[8] Buhari Ezan 105, nr. 773, Tefsir 72/1, nr. 4921: Müslim, salat 149, nr. 449.

[9] Hicr 15/27

[10] Rahmân 55/15.

[11] Müslim, Zühd 60, nr. 2996.

[12] A'râf 7/179.

[13] İsrâ 17/64.

[14] Buhârî, Vudü' 20, nr. 155, Menâkıbü'l-Ensar 32, nr. 3860.

[15] Müslim, Eşribe 106, nr. 2020.

[16] Rahman 55/56.

[17] Buhârî, Bed'ü'l-halk 11, nr. 3273; Müslim, Müsâfirîn 294, nr. 832.

[18] Buhârî, İ'tikaf 11, 12, nr. 2038, 2039; Müslim, Selam 23-25, nr. 2174, 2175.

[19] Hicr 15/9, 16-18.

[20] Nisâ 4/118-119.

[21] Nâs 114/4-5.

[22] Ebû Dâvûd, Sünnet 18, nr. 4727; Elbânî, Sahihu Sünen-i Ebî Dâvûd, III, 156.

[23] Neml 27/24.

[24] Buhârî, Vekâlet 10, nr. 2311, Bed'ü'l-halk 11, nr. 3275, Fezâilül-Kurận 10, nr. 5010,

[25] Cin 72/6.

[26] Sâd 38/37.

[27] Neml 27/39.

[28] Nisâ 4/76.

[29] Yûsuf 12/53.

[30] Nas 114/6.

[31] A'râf 7/12.

[32] Sâd 38/82.

[33] Sâd 38/83.

[34] Müslim, Cennet 1, nr. 2822.

[35] Buhârî, Teheccüd 12, nr. 1142, Bed'ü'l-halk 11, nr. 3270; Müslim, Müsâfirîn 207, nr.

[36] Buhârî, Teheccüd 13, nr. 1144, Bed'ü'l-halk 11, nr. 3270; Müslim, Müsâfirîn 205, nr.

[37] Hicr 15/42.

[38] Buhârî, Edeb 128, nr. 6226.

[39] Müslim, Zühd 53, 57, 58, nr. 2994, 2995.

[40] Nahl 16/99-100.

[41] Buhârî, Bed'ü'l-halk 11, 14, nr. 3280, 3304.

[42] Hicr 15/ 15/40; Saffât 37/40; Sâd 38/83.

[43] Müslim, Eşribe 103, nr. 2018.

Yayın Tarihi: 03 Haziran 2022 Cuma 11:00 Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2022, 18:51
YORUM EKLE

banner19

banner26