banner17

Çete dağıldı... Üşüyoruz!

Maceralarımızı yitirdik. Artık hangi cekete iliştirilmişsek o rengi alan çiçekleriz. Sorusuz, düşsüz… Necip Tosun'un 'Resimler'ini ç-alıntılıyoruz.

Çete dağıldı... Üşüyoruz!

Kitabı bir dağıtımcıda görmüş, elime almış, biraz incelemiştim Cağaloğlu’nda. Galiba ilk karşılaştığım öykü de buydu rastgele sayfaları çevirirken. Ayaküstü bir çırpıda okudum. Epey etkilenmiştim anlatılanlardan bu öyküde, üsluptan. Sanırım o zaman ben de “aynaları kırıp, oraya dönmek” istiyordum. Ama sorun şu ki bir “ora”m yoktu; bakılacak resimler, hatırlanacak olaylar, dostluklar, ihanetler, savruluşlar…  İşte o kitap, daha çok ’80 ve öncesi dönemin hatıralarından, yaşanmışlıklardan beslenen Küller ve Uçurumlar Necip Tosun’un, Hece Yayınları'ndan çıkan bu kitabındaki ‘Resimler’ öyküsünü ç-alıntılıyoruz:Necip Tosun -Küller ve Uçurumlar

RESİMLER

Dünya ve ihanet, ışıltılarla, renk cümbüşleriyle dokunuyor efsanelerimize. Ateş kırmızısı renkler saçarak dağılıyoruz. Sonra her şey solmuş resimler olarak kucağımızda kalıyor. Geride çırpıntılı bir deniz hatırlıyoruz sadece, kıyıya vurmuş beyaz köpükler. Başka hiçbir şey. Ve soruyoruz: Biz hangi kimdik? Nereden nereye savrulduk? Ama yine de insan aldanışlarına son yok. Bu sorudan hemen sonra gördüğümüz kamp ateşine coşkuyla koşuyoruz. O saat kendimizden geçiyor, ateşin etrafında dönüyor, dönüyoruz. Ağaçlar dönüyor, ilişkiler dönüyor, arkadaş sohbetleri dönüyor, biz dönüyoruz. Sonra kamp ateşinin alevleri yükseliyor, efsanelerimizi yutuyor. Ve her şey bu ateşin içinde hapsolurken, biz tenhalaşıyoruz. Belleğimizdeki düşsel resimler donuyor, ilişkiler dilsizleşiyor, ıssızlaşıyoruz. Hiçbir şeyi kendi gibi göstermeyen bu alacakaranlıkta, her şeyi kıra döke ilerliyoruz. Kırılmadık hiçbir şey kalmıyor geriye; gece, kent, dostluklar. Ve biz her gün kekremsi, yapışkan sabahlardan, yitik, savruk akşamlara ulaşıyoruz, sadece ona. Işıltılar, sahte parıltılar, aşka hazır ruhlarımızı çekip alıyor, ıssızlaşıyoruz. O vakit yaşamın ritmi gidiyor, biz gidiyoruz, efsanelerimiz gidiyor.

Arkadaşlarımızın her birisi bir köşe başını tutmuş, güvenlikteyiz

Bazen nasıl sürüklendiğimizi bile bilmediğimiz bir akşam sefasında, körfezin mavi sularına dalıp gidiyoruz. Uzakta, karanlık sularda süzülen gemileri seyrederken birden silik, soluk görüntüler dökülüyor belleğimize: Bizi erkenden terk edip giden arkadaşlarımızın duvardaki resimlerine yağmur yağıyor. Arkadaşlarımızın her birisi bir köşe başını tutmuş, güvenlikteyiz. Biz, elimizde ölen arkadaşlarımızın afişleri, boyalar, huşu içerisinde sokağı bize dönüştürüyoruz, kalbimize. Arkadaşlarımız duvarlardan bize bakıyorlar, mahzun ve gururlu. Onlara imreniyoruz. Islak zeminde kırmızı boyalar afişlere akıyor, her yer kırmızı: Arkadaşlarımız kanıyor. Saçlarımıza, gözlerimize yağmur yağıyor. Küçücük yüreğimiz ölümü nasıl da hafife almış, metanetle bakıyoruz resimlere. Kırık ama asla yılgın değiliz. Kendimizden geçmiş efsanelerimize koşarken, sanki birden ayağımız kaymış, bir çimenlikte cam kırıkları batmış ayağımıza. Bir at vurulmuş, bir güvercin kendini otobüs camlarına vurmuş, o kadar. Başka hiçbir şey değil. Ulu çınarlar gibi yaslanmışız dostluklara, asla ayrılmayacak tayfalar gibi. Biz bu görüntülere dalıp gitmişken, bir kahkaha, zihnimizde flu olarak beliren bu resimleri de alıp götürüyor. Ve biz yeniden huzurlu ve sessiz ama bir o kadar da yitik ve savruk hayatımıza dönüyoruz.

Bazen de bir şeyler yakalarız umuduyla şehrin en olmadık yerinde buluyoruz kendimizi. Ya üçüncü sınıf bir kahvede ya da bir çınaraltında. Yitip gitmiş bir şeyler arıyoruz, kalbimizi rahatlatacak üç beş görüntü. Yani bu parıltılar içinde yaşarken bile ruhumuzun niçin uysal ama mutmain olmadığını anlamaya çalışıyoruz. Ama sadece birbiriyle ilintisiz görüntüler çıkıyor karşımıza, birbirinden kopuk, anlamsız şeyler. Önce bir bekar evi sıcaklığı hatırlıyoruz, sonra şimdi söylendiğinde bile sulugöz metinleri çağrıştıran, paylaşılan horlanmışlıklar, itilmişlikler. Ve doyumsuz arkadaş sohbetleri. Ama hiçbirini anlamlandıramıyoruz, sisler boğuyor bu görüntüleri, arkadaş sohbetlerini boğuyor, dostlukları boğuyor. Sonra marazlı kalbimizle arıyoruz, arıyoruz. Ama hiçbir şey, hiçbir görüntü, yaşadık diyebileceğimiz bir geçmişi onaylamıyor. O vakit her şey havada kalıyor, film kopuyor. Ve biz iyice ıssızlaşan kalbimize yeniden dönüyoruz.

Artık hangi cekete iliştirilmişsek o rengi alan çiçekleriz

Şimdi burada, eskitilmiş, yitirilmiş bir hayatla, bütün adreslere koşmuş bir gönülle, burada, bütün yenilgilere rağmen, sadece özlüyorum; o masumiyeti, teslimiyeti, sonuna kadar güveni. Biz ne zaman büyüdük, o umutlar ne zaman uçtu. Patlayan flaşlarla dağıldı efsanelerimiz. Işıklardan ışıklara savrulduk, ateşlerden karanlıklara. Artık o sisli uçurumlarda kimse bize el sallamıyor, ellerinde meşaleler, atlılar geçmiyor yanımızdan. Çete dağıldı, üşüyoruz. Bizi evinde saklayacak insanlar da kalmadı. Sokaktayız. Bize dünyalar keşfettiren kitaplar, şimdi sahafların ucuz reyonlarında oradan oraya savruluyor. Ve ben her gördüğümde, ille de alıyorum bu kitapları, yeniden, yeniden. Sanki bir güzelliği yeniden diriltiyor, bir geçmişe yeniden sahip çıkıyormuş gibi. Ama ne mümkün, her şey uçup gidiyor. Artık her şehirde ismini söyleyebileceğimiz ne bir kitapçı, ne bir dost var. Yolculukların tadını da sırrını da çoktan unuttuk. Bazen kendi kendime soruyorum: O güzelim şeyleri biz mi yitirdik, onlar mı aldı elimizden? Efsanelerimizi biz mi kararttık, onlar mı koparıp aldı elimizden? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir tek şey var: Maceralarımızı yitirdik. Artık hangi cekete iliştirilmişsek o rengi alan çiçekleriz. Sorusuz, düşsüz… Şimdi burada, coşkusunu yitirmiş bir yürekle, sadece özlüyorum.

Necip TosunHadi aynaları kıralım, oraya, en başa dönelim

Hadi aynaları kıralım, oraya, en başa dönelim. Mesela sisli bir Ankara sabahında gara girmişiz. Ceplerimiz adressiz. Yüzleri silinmiş kalabalıklar arasında, trende gördüğümüz düşlerden sıyrılmaya çalışıyoruz. Üzerimizde annemizin ördüğü o renkli kazak. Gördüğümüz ilk insana, utangaç, kazandığımız okulun adresini soruyoruz. Sonra o kitapçıda kırık dökük tanışıyoruz. Ardından bizi yok sayan, küçülten insan kalabalıklarına karşı birbirimize yaslanıp çoğalıyoruz.

Hadi aynaları kıralım, oraya, en başa dönelim. Mesela yüreğimizde efsanelerimiz, alanlara çıkmışız. O vakit yine vurulmuş atları düşünelim, düşleri çalınmış çocukları. Sonra efsanelerimizden kopup gelen bir eski zaman çeşmesine rastlayalım. Hemen yanıbaşına oturup, düş ülkemize sarılıp rahatlayalım. Sen, bize Osmanlıca yazıları oku, tarihimizden esintiler getir, ruhumuz gönensin.

Hadi aynaları kıralım, oraya, en başa dönelim. O bekar evine, sigara dumanları arasında büyük sözler edip düş ülkemizi kuralım. Sen yine o büyük kartona “gece yarısı başlayan bir hüzünle” şiirini yaz. Salona asalım. Sonra o kırık sesinle, sabah kahvaltısında bize şiiri oku. Hadi aynaları kıralım, oraya, en başa dönelim.

Meçhul zamanlardan fırlatılmış, künyesiz, incitilmiş çocuklar

Ama olmuyor, biliyorum. Her küçük yanlış ayrı ayrı yerlerde kristalleşerek bir bütüne doğru gidiyor. Yollar ayrılıyor. Dünya ve ihanet ışıltılarla dokunuyor, ıssızlaşıyoruz. Hayatın göz kamaştıran aldatıcılığı, gönül çarpıntılarımızı, coşkumuzu, maceramızı alıp götürüyor. Efsanelerimizin bütün yıldızları sönüyor.

Şimdi hiçbir istasyonda durmayacak bir eski zaman treninde nafile yolcularız. Sırtımızda yapışkan bir yorgunluk, bilmediğimiz istasyonları geçiyoruz bir bir. Bazen nefes almak için pencereyi açıyor, ama ışıltılı gözlerimize yağmur değiyor, ürperiyoruz. Ve biz yorgun raylarda ağır ağır ilerliyoruz. Afili ruhlarımızla bir başına, tükene tükene… Biliyoruz, artık, “öldü sanılan ve aramaktan vazgeçilen orman yitiği çocuklarız.” Meçhul zamanlardan fırlatılmış, künyesiz, incitilmiş çocuklar.

Kimbilir belki de biz hiç yoktuk. Hayal perdesine düşen sahte gölgelerdik yalnızca. Parmaklara bağlı, karanlıklarda anlaşılmaz siluetler. Hiçbir şeyi tanımlamayan, silik, tuhaf görüntüler. Birbirine yaklaşan, sonra tıpkı bilardo topları gibi aynı anda ayrı ayrı yerlere fırlayan görüntüler. Kimbilir belki de biz sadece buyduk. Karanlıkta sahte gölgeler. Sonunda ışıklar yandı ve kaybolduk.

Çete dağıldı.

Üşüyoruz.

 

Mehmet Emre Ayhan ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2015, 14:44
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20