Çeşmeler

Nihad Sami Banarlı Sebil’in 16 Ocak 1976 tarihli sayısında çeşmelerin ve suyun şiirimize yansımalarını kaleme almış.

Çeşmeler

Çeşme kelimesinin aslı Farsça’dır. Vaktiyle, pınar demek, su kaynağı demekti. Bu sözün göz manasındaki çeşm kelimesiyle ilgisi vardır. Halk dilinde şiddetle ağlamayı ifade eden ‘’iki gözü iki çeşme’’ deyimi, bu sebeple, birkaç türlü güzeldir. Divan şiiri lisanında da gözyaşı ile çeşmenin yan yana getirilmesinde “çeşm” ile “çeşme” tenâsübünün hissesi görülür.

Fuzuli, seven erkek ızdırâbı karşısındaki kadın neş’e ve işvesini, bu yüzden ve bir “Ş” alliterasyonu için en güzel çeşmelerden akan sular kadar ahenkli söylemişti:

Leyli işi işve vü girişme

Mecnun gözü yaşı çeşme çeşme

Yine Fuzulinin “Su Kasidesi” bizim şiirimizde kelimelerle inşa edilmiş böyle bir çeşme “akar su” mimarisidir.

Akarsulara kelimelerle yapılan bu âbideye mukabil, yüz yıllarca bilhassa Türk-Osmanlı mimarları yine su için mermerden kasideler inşa ettiler. Bu sebeple su sevgisi karşısında Fuzuli’nin şiiri ne ise aynı sevgi önünde mesela Sultan Ahmed çeşmesiyle Tophane Çeşmesi’de o’dur.

San’at tarihimizde, yüz yıllarca, şiir, resim, hat san’atı ve mimari, bir defa da çeşmelerimizde birleşti: Çeşmelerimizde Türk kemerleri, çeşmelerimizde kabartma gül, lale, meyve resimleri vardır. Çeşmelerimizde süslemeler bu manada sular çeşmelerimizde onların inşası için en tanınmış şairlerimiz tarafından söylenmiş tarih şiirler ve bunların yine en tanınmış hatt sanatkarlarımızca yazı şekline sokulmuş terennümleri seslenir.

Bütün bunlar, ya bir dağ başında, oradan gelip geçecek gazilere, su vermek için yahut bir şehir, bir kasaba köşesinde o semt halkının ihtiyaçlarını gidermek için kurulmuş “çeşme” adlı âbidelerde birleşir. Cami ve şadırvan çeşmeleri, Müslüman-Türk temizliğinin, Hakkın divânına yönelirken uğradığı, yıkanıp serinlediği durak yerleridir. Suların aktığı taşlarda ince yosunlar bu çeşmelere daha yeşil bir dini renk verir. Eskiden, eski saray ve konaklarda bir de oda çeşmeleri vardı ki yalnız eski Türk temizliğinin veya abdest almayı kolaylaştırdıkları için, eski Türk imanının akışına vasıta değildirler. Bunlar, aynı zamanda bir oda bir çeşme ile nasıl süslenir? Sorusunun da ev mimarisi, sivil mimari sanatı bakımından şahane cevaplarıydı.

Üsküdar’daki Üçüncü Ahmed Çeşmesi’nin üzerinde Nedim’in bir şiiri vardır. Bu dokuz beyitlik şiir çeşmenin Sultan Ahmed’le veziri İbrahim Paşa tarafından inşaa ettirilişine bir kaside ve bir tarihtir. Fakat aynı çeşme üzerinde bizzat Sultan Ahmed’le İbrahim Paşa’nın müştereken söyledikleri bir tarih beyti daha vardır ki; bu beyti bir hatt sanatı şaheseri halinde de sülüs yazıla bizzat Sultan Ahmed yazmıştır:

Didi Han Ahmed ile İbrahim tarihin

Suvardu âlemi dest-i Muhammetle Cevadullah…

Bir çeşme mimarisinde birleşen bu şiir, resim ve yazı sanatına bir de hazreti Peygamber’in adı niçin karışıyor? Bunu Peygamberin mucizeleriyle İslam imanındaki su sevgisini ve yanmışlara su vermenin zevkini yakından bilenler anlar.

Sultan Üçüncü Ahmed’in daha tanınmış bir çeşmesi, İstanbul’daki Üçüncü Ahmed çeşmesidir. Bunlar başta İstanbul olmak üzere, eski Türk-Osmanlı şehirlerini her bakımdan süsleyen, bir nevi, âbide çeşmelerdir. Bir meydan ortasında böyle yükselen böyle çeşmelerin dört yüzüne onları şiirden hatt ve yontma sanatına örülmüş birer kuşak gibi saran tarih kasideleri yazılır.

Üçüncü Ahmed çeşmesinde ayrıca bizzat Sultan Ahmed tarafından söylenmiş ve hatt sanatına yine bizzat Sultan Ahmed tarafından geçirilmiş daha meşhur bir tarih beyiti vardır:

Tarihi Sultan Ahmed’in cari zebân-i lüleden

Aç besleyenle hiç suyu Han Ahmed’e eyle dua

Bu beytin son mısraı, eski edced hesabıyla çeşmenin tamamladığı Hicri 1141 tarihini gösterir.

Fuzuli, Su Kasidesi’nin Hazreti Peygambere seslenerek söylediği:

Çeşme-i vaslın vere’den teşne-i idare su

İlahi güzelliği susamış olan benim, bu susuzluğumu sana kavuşmanın çeşmesi dindirsin” diye bitirir. Ve çeşmenin yalnız medeniyetimizde, yalnız tarihi su sevgisiyle birleşmiş, tarih Türk temizliğinde ve mimarimizde değil, edebiyatımızda böyle su gibi akıp giden şiirleri, sayfaları sayısızdır.

Nedim Lale devrinde, Sadabatta yapılmış çeşmeyi Nev-peyda adlı bir çeşmeyi musluk yerine konulmuş ve mermerden yontulmuş bir ejderha basındaki manalı güzelliği şiirine işlemeden geçemez. Ejderha ağzından zehir yerine insana ebedi hayat veren o güzel suyun akışı için şu mısraları söyler:

Mâ-i teslim içelim çeşme-i Nev-peydâ’dan

Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan

Gidelim serv-i revânım yürü Sadâbad’e

Edebiyatımızda bu şiirler mimarimizde bu çeşmeler ne oldu? Faruk Nafiz “Çoban Çeşmesi”nde sanki bununda cevabını söyler. Çünkü eski çeşmelerde eski şiirler gibi eski aşkların terennümleriyle; eski sevdaların söz yerine taşa işlenmiş mısralarıydı ve çoban çeşmesi (şair), bunun için şimdi böyle konuşuyordu:

Ne şair yaş döker ne âşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar:

Beyhude seslenir beyhude çağlar

Bir sola bir sağa çoban çeşmesi!

Bununla beraber, yine İstanbul imarında ihya edilen çeşmeler yollarımızda birer nefis sanat yadigârı değil aynı zamanda birer aziz tesellidir ki; Görülebilen ve anlayabilenler için göz ve gönül dolduruluyorlar.

Nihad Sami Banarlı, “Çeşmeler”, Sebil (Siyasi, Edebi, Tarihi haftalık gazete), 16 Ocak 1976.

Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2019, 22:46
YORUM EKLE

banner19

banner13