Cenneti arayan adam

Mustafa Kutlu'nun Yeni Şafak gazetesinde 31 Temmuz 2019 tarihinde yayınlanan "Cenneti arayan adam" başlığını taşıyan yazısını alıntılıyoruz.

Cenneti arayan adam

Mahya Yayınları ülkemizde de tanınan Ziyaüddin Serdar’ın Cenneti Arayan Adam-Septik Bir Müslümanın Yolculuğu adlı eserini yayımladı (3. bs. Mart 2019). İbrahim Kapaklıkaya’nın güzel çevirisi ile bu kitap düşünen çevrelerde ilgi uyandıracaktır.

Ziyaüddin Serdar 1951 Pakistan doğumlu. İngiltere’de büyüdü, Londra’da City Üniversitesinde fizik ve iletişim bilimleri okudu. Elliden fazla eser, pek çok dergi yayımladı. Radyo ve TV programları yaptı. Çıkardığı Inquiry (1984) dergisinin Türkiye temsilcisi hatırladığım kadarı ile Ahmet Kot idi. Z. Serdar ilk gençliğinden itibaren nerede bir İslâmî oluşum varsa gidip gören, anlamaya çalışan, bu arada entelektüel dostları ile uluslararası yayın faaliyeti yürüten, Tebliğcilerden Şeyh Nazım’a, Ebubekir es-Sufî’den İhvan’a, Farukî’den İran devrimine, Cemaat-ı İslâmî’den (Babası bu partiye mensuptur) Usame b. Ladin’e Malezya’ya ve Atlas ile Enver İbrahim’e sık sık Türkiye’ye uzanan seyahatler araştırmalar, deneyimlerle zenginleşen bir yolculuğu sergilemiş. TV Yayıncısı olduğundan panoramik, rahat okunan bir kitap yazmış. Ülkemizin İslâmî mahfilleri anlatılan her kişi ve olaydan haberdardır. Yaşı yetenler maziye dönüp bir muhasebe yapabilir. Gençler için ders alınacak popüler düşünce tarihi sayılır.

İslâmî nokta-i nazardan imal-i fikr etmeye çalışanlar, geleceğe dönük araştırma yapanlar kitaba bigane kalmamalı.

Aşağıya Ziya’nın Malezya tecrübesinden bir bölüm aktarıyorum. Anlayana:

“Televizyonda ilk kez canlı yayınlanan savaş olan Körfez Savaşı sona erdi. Tüm savaşlar gibi, galibi ve mağlubu kesin belli olmayan, boşlukta bir sürü soru bırakan, gelecek için çözülmemiş sorunlar yumağıyla dolu bir savaş olarak bitti. Tıpkı tüm savaşların bitişi gibi.

İşimize devam etmek için Malezya’ya döndüm. Çok kültürlü gerçek bir İslami cennetin burada kurulabileceği inancıma titizlikle sarıldım.

Malezya bir kez daha İslam’ın dünya kültürü ana yoluyla birleştirilebileceği bir kavşak, Müslüman ülkelerin izleyebileceği örnek bir yol olabilecekti. Endülüs gibi başkalarının farklılığının takdir edildiği ve akışkan kimlik anlayışlarının geliştirildiği örnek bir ülke olmalıydı. Eğer elli yıllık “kalkınma” bize bir şey öğrettiyse, o da Malezya’yı diğer ülkelere model oluşturmasında ekonomik gücün temel faktör olacağının aşikâr olduğuydu. Bütün doğru söylemler ve en adil yeniden dağıtım niyetleri ve politikaları, ciddi ve iyi yönetilen başarılı bir ekonomi olmaksızın, istihdam üretemez, masaya yiyecek koyamaz ve yoksullara daha iyi yaşam şartları sağlayamaz. Toplum kesimlerine paylaştırılabilmesi için, önce ortada bir pasta olması gerekir. Bu açıdan da Malezya, bol doğal kaynakları, eğitimli, adapte olabilen işgücü ve ekonomik kalkınmaya planlı yaklaşımıyla en iyi aday gibi görünüyordu. Enver, klonlanıp benzeri çıkmadığı sürece, güç merkezine doğru gittikçe ilerleyen, müstakbel lider konumunu koruyordu. Seçenekleri ve fikirleri tartışmak için sık sık kütüphanesinde toplanıyorduk. Ona ilginç projeler götürüyor, belli konularda en iyi tavsiye ve düşüncelerimizi sunuyor, konuşmalarına katkıda bulunuyor ve onu ilgilendiren konuları araştırıyorduk.

Zaman geçtikçe Malezya’nın temel çizgilerinin fark edilmesi daha güç hâle geliyordu. Bu çizgiler aynı anda hem genişliyor hem daralıyor gibi görünüyordu. Kuala Lumpur’u ziyaret etmeye ilk başladığımda, geleneksel mekânlarla dolu küçük bir kasabada olduğumu hissetmiştim. Şimdi ise bu kasaba, gözlerimin önünde küresel, postmodern bir şehre dönüşüyordu. Her yerde konut siteleri yükseliyor, yeni alışveriş ve iş merkezleri hızla yayılıyordu. Bazı mekânlar olduğu yerde dönüşüyordu; eski moda dükkânlar bir gecede aşırı pahalı tasarım ürünleri satan modern mağazalara veya uluslararası mutfak ürünleri sunan restoranlara dönüşüyordu. Kent, küresel tüketim kültürünün kurallarına adapte oldukça, yaşamın hızı inanılmaz bir şekilde artıyordu. Nereye bakarsanız, orada geleneğin geri çekildiğini, nefessiz kaldığını, modernitenin ilerlediğini, geleneksel kültür dahil her şeyi ticari mala dönüştürdüğünü görüyordunuz. Bu süreç ise, derinliği ve bakış açısını genişletiyordu. Beş yıllık dönem içinde, her şey tıpkı hiyeroglif yazıları dahil antik bir Mısır piramidine benzetilen alışveriş merkezleri gibi, yalnızca yüzeysel bir dönüşüme tabi oldu. Ekonominin büyümesi, yalnızca genel yaşam standartlarını yükseltmekle kalmadı, bazıları için olağanüstü bir zenginlik üretti. Yeni zenginler gösterişli yaşamlar sürmeye başladı; tasarımcı imzalı giysiler, pahalı aksesuarlar ve BMW veya Mercedes standart hâle gelmişti. Bu kimseler Kuala Lumpur’un gözde semti Bangsar’daki açık revaklı istiridye ve şampanya barlarını doldurmaya başladılar. Yoksullar da tamamen aynı şekilde giyiniyordu. Yalnızca giysileri ve aksesuarları “çakma”ydı; ama gerçeğinden ayırt etmek çok güçtü. Özelleştirilebilecek her şey özelleştiriliyor ve Başbakan’ın çevresinde kümelenmiş dostlarına satılıyordu. Çok fazla çaba gösterilmeden elde edilen ani zenginlik, büyük fikirler doğuruyor ve Malezya büyük, çok büyük düşünüyordu: Bu düşünceler [1998-2004 arasında] dünyanın en yüksek binası olan Petronas Towers ve dünyanın teknolojik bakımdan en gelişmiş uluslararası havaalanı şeklinde somutlaşıyordu. Bu milletin uzun süredir Guinness Rekorlar Kitabı’na duyduğu hayranlık, nihayet orada yer almalarıyla gerçeğe dönüşüyordu. Michael Jackson ve Madonna her yerdeydi. Televizyon ve sinemalar Amerikan yapımlarıyla doluydu. İstihdam alanı olarak sunulan yeni konut projeleri, eski mimari ve geleneksel Malay evlerinin yerine, iklime veya kadim ailevi ve toplumsal yaşam biçimlerine yer vermeyen monoton banliyö modernitesini getiriyordu. Herkes gittikçe hızlanarak, duramayacak kadar hızlanarak koşuyordu.”

Yayın Tarihi: 03 Ağustos 2019 Cumartesi 07:00 Güncelleme Tarihi: 02 Ağustos 2019, 11:22
banner25
YORUM EKLE

banner26