Cemil Meriç'e Tanıl Bora ne diyor?

Hece dergisinin Cemil Meriç Özel Sayısı'nda yer alan Tanıl Bora eleştirisi yine aynı derginin sonraki ayında bir karşı eleştiriyi yanında getirdi..

Cemil Meriç'e Tanıl Bora ne diyor?

11705

Tanıl Bora Hece'nin Cemil Meriç Özel Sayısı'nda bir metin yazmıştı. Yazı içerik olarak Cemil Meriç'i yargılayan bir yapıya sahipti. Hece'nin 158. sayısında, yani Tanıl Bora'nın yazısından sonraki sayısında Celal Fedai'nin söz konusu yazıya karşı bir "karşı yazı"yı kaleme aldığını görüyoruz.

Celal Fedai "İndirgeyici Algılama ve Karikatürize Etme" ara başlığıyla aslında neye karşı olduğunu bir kaç kelimeyle bize vermiş oluyor. 

Sevenleri bilir; Cemil Meriç ne bir deneme yazarıdır, ne bir araştırmacı ne de bir edebiyatçıdır (sadece). Cemil Meriç'in tam olarak tarifi mümkün olsa, eleştirisi de mümkün olabilir.. İmkansız mümkünlükler üzerine daha çok uzun konuşabilir, yazabilir, çizebiliriz.

İyisi mi, el değmeden Celal Fedai'nin yazısını aynen sizlere sunalım:

 


 

 

Cemil Meriç-Tanıl Bora; Tutarlılık-İndirgeme

 

İnsan, olacaksa, kendisi için, kendisine rağmen,

kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde (…)

gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle

 araştırmak, bulur bulmaz da, ne pahasına olursa olsun,

 kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır;

aslında ‘çölde feryat eden’ biridir o,

çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur”*

Ortega y Gasset

  

Tanıl Bora’nın Hece dergisinin Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç adlı özel sayısındaki: “Cemil Meriç: Tutarsızlığın Verimi”[1] yazısını okuyunca, ‘adına siyaset denen bir tarz bulut kümesinin gölgesinin, düşünce hayatımızın üzerine düşmeye devam ediyor olmasını gördüğüme şaşırdım’, diyebilmeyi isterdim. Hayatımızın üzerindeki bu gölge, şu meşhur ‘üç tarz-ı siyaset’ fonunu ardımıza aldığımız günden beri hemen hemen hiçbir şeyi göz aydınlığı içinde görmemize müsaade etmedi; bugün başka başka fonlar, aynı aydınlıktan bizi uzak tutmaya devam ediyor. Yaşamımız yıkıntılar içinde… 11707

Oturup çay içtiğimiz bir yeşilliğin dibinden taşıtlar geçiyor. Kafamızı kaldırdığımızda zihin çarpıklığının her türden yapılarıyla göz göze gelebiliyoruz. ‘Bu resmin içine bizi hapseden nasıl bir zihin işleyişi olabilir?’ diye sorduğumuzda, kimileri bunun muhafazakâr ideolojilerin ürünü olduğunu, kimileriyse aksine Batıcı ideolojilerin bizi bu hale getirdiğini söyleyecektir. Cevap ne olursa olsun, durumumuz budur. Hayatımız yıkıntılar içinde geçiyor. Düşünmek ve yaşamak için onca emek verirken aynı emeği veren başkalarını anlamaya çalışma yetimizi kaybediyoruz. Başkalarının halindeki, düşüncesindeki eksiği görmeye öyle kaptırıyoruz ki kendi indirgememizi göremiyoruz.

Tanıl Bora’nın, andığım yazısında, bu yetisini kaybetmekten bir sıkıntı duyduğunu hissetsem; elim kaleme gitmez, bu yazıyı yazmazdım. Düşünen kişiyi anlamaya çalışmayan, düşünceyi de anlayamaz. Bu noktada öncelik düşüncede değil düşünen kişidedir. Burada da yazım boyunca bunu iyice anlamaya, aklımda tutmaya çalışacağım. Şiir üzerine, edebiyat üzerine yazdıklarım düşünceyi, düşünen kişiyi anlamaya çalışmayanlarca polemik sınırları içinde algılanmanın kolaycılığına kurban gitmekteyken, bir de burada böyle bir duruma bahane vermek istemezdim ama yıkıntılar içinde olmayı kabullenemesem de çayı seviyorum.

‘Öteki’nin Bileni Olmak İnsana Neyi Bildirir?

Bilenler biliyor, Tanıl Bora bir siyaset adamı değil. Onu Türkiye’de sağ düşünce üzerine yaptığı ısrarlı çalışmalarıyla tanıyoruz. Futbol üzerine yazılarını bir yana bırakırsak çalışma alanının büyük bölümünü sağ ideolojiler oluşturuyor. Bir sosyalist olarak Türkiye’de böyle bir alanı çalışmak doğrusu heyecan verici olsa gerek. Daha çalışmanızın başında, kendinizi konu maddenize göre öteki olarak konumlandırdığınız bir zihin yapısı var ve işe bakın ki o ötekinin günden güne sizin zihin dünyanıza değilse bile hayat alanlarınıza galebe çalması söz konusu. Türkiye’nin, hatta dünyanın son yirmi yıllık gerçeği en azından bunun böyle olduğunu söylüyor. Şu durumda hayat alanınıza galebe çalana karşı zihin alanınızın bir sosyalist olarak fethedilemediğinin güvenine daha çok sığınacaksınız, demektir. Bu da sizde düşünce savrulmalarına yol açabilir. Tutarsızlıklar yakanızı bırakmayabilir. Tarihin dışına itilmiş bir düşünceyi savunabiliyor olmak kolay değildir. Çilecilik gerektirir her şeyden önce. Nitekim Türkiye’de, sosyalist düşünce içinde yer alan (bir iki şairi dışarıda tutuyorum) pek çok kişi son yirmi yılda, gündelik siyaseti yorumlamanın dışında, futbol gibi, feminizm ve yeşiller hareketi gibi birkaç alanda güven bunalımını atlatmaya çalışmaktan öte bir çaba geliştiremedi.[2] Bunda bana göre, sosyalizmi, Roger Garaudy’nin algısıyla değil de Frankfurt Okulu’nunkiyle algılamanın payı büyüktü. Eleştirel Teori, hiçbir zaman tüm yeryüzünün birikimine açılmadı. Böyle bir niyeti de taşımadı zaten. Onlar için varsa yoksa Avrupa’ydı. II. Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa’da oluşacağı öngörülen ‘huzur’, onlara yetmişe benziyordu. Zaten kendileri de birer entelektüel olarak düşünmek için gerekli sükûnete kavuşmuşlardı. Oysa Garaudy, düşünme gücünü eylemden ayırmayı ve giderek düşünme edimini karşıtlarındaki zaaflara odaklanarak dondurmayı, düşüncenin haysiyetine sığdıran biri hiç olmadı. Düşünmek onun için ötekilerde olduğu gibi entelektüel bir tatmin nesnesi değildi. Bu da ona Cemil Meriç gibi, kendine has bir patetiklik verdi. Hakikate yol alırken insanın büyük eşlikçisi kendine has patetikliğinden başkası değildir çünkü. Onun için, dışındaki dünyayı izah eden düşüncenin, içindeki dünyayı izahta yetersizliği apaçıktı. Sosyalizmin, tıpkı kapitalizm gibi insanın iç dünyasından veremediği haberi de görmezden gelmedi. Bu değerli macera Türk sosyalistlerinin görmezden geldikleri bir yara hâlâ. Frankfurt Okulu gerçeği ise entelektüel tatmin için gerekli oyalanmaya muhayyel bir model. Bu bakımlardan Frankfurt Okulu’nun macerasının, Türkiyeli sosyalistlerin kimisi için tabir caizse ‘taşrada Avrupa havası’ tattırdığını söylemek mümkün. Bilhassa Defter ve Birikim dergileri çevresi, Frankfurt Okulu’nun düşünme mantığından başka basın yayın organizasyonunu da kendilerine model aldı. Bu çevre, kuşkusuz düşünce hayatımıza son derece değerli katkılarda bulundu. Hâlâ da bulunuyor. Ne var ki, burada, Tanıl Bora’nın Cemil Meriç okuması bağlamında ele alışımızdan da görülebileceği gibi bu katkılar, bir çeşit entelektüel nobranlığa, halini dışarıdan algılamaktan uzak, kendini beğenmişliğe, indirgemeciliğe ve düşünme gücünde donmaya gelip dayanmışa benziyor. Tanıl Bora’nın zihin işleyişindeki sorunu Ahmet İnsel’de ya da siyasî mülahazaları hep aynı kürsüden, aynı özgüvenle yapan bir başkasında da görmek mümkün. Bunun örnekleri burada konumuz dışı olsa da aynı örnekler, konumuz olanın görünürlüğünü bizim için, retoriği maharetle kullanarak muğlâklaştırabiliyor. Sosyalist düşünce ne yazık ki bugün Türkiye’de düşünce alanda sağ ideolojileri etüt etmekle yetiniyor. Bunu yaparken de gönül rahatlığı ile kapitalist düşünce ile işbirliğine girebiliyor. Bu noktada yıpratılan şey İslam’sa bunda bir sorun yok gibi görünüyor.    

11706Yukarıda da belirttiğim gibi Tanıl Bora’nın ilgi alanı neredeyse tümüyle sağcı ideolojiler (muhafazakârlık, dindarlık, milliyetçilik vesaire). Yazılarında, bu ideolojilere yaklaşırken sergilediği yukardan bakışı, Cemil Meriç’e karşı da sergilemeye çalışması; ilk anda konu maddesine yönelik bir alışkanlık olarak algılanabilirse de biraz düşününce bunun öyle olmadığını görmek mümkün. Çünkü Bora’nın karşısında konu maddesi olarak bir siyasal parti tüzüğü ya da örgütlenmesi yok. Ama o, Cemil Meriç’i aynen böyle ele almak niyetiyle yola çıkmışa benziyor. Düşünmek öyle bir şey olmalı ki, yolda düşünceniz değişebilsin; hiç olmazsa, olgulardan, durumlardan mürekkep bir konu maddesi ile kanlı canlı bir düşünce adamını ayırt edebilin. Tanıl Bora, buna yazısı boyunca yakın durmuyor. Onun nazarında Cemil Meriç, zamanın, mekânın, insanların daralttığı nice hallerle yüz yüze gelmemiş sanki. Bora’nın yakından bildiği örneklerle söylersek, Manchester United’ın alt yapısından yetişip genç yaşta hâkime sosyalist olduğunu değil de mikrofonlara, attığı şık gölü yorumlayan bir futbolcu sanki. Tabii star filan da değil. Attığı gol de, sosyalist ve kapitalist defans bloklarının arkasına şans eseri düşen topu yedi metre otuz iki santimetrelik kaleye yollamış sadece. O kadar… Ama aslında o, sağda mı solda mı oynayacağını bilemeyen, sol ayağının tüm maharetine karşın sol takıma giremediği için sağdan yapılan muhafazakâr hücumlara lojistik destek sağlayan, ileri uca dönük bir üçüncü dünya forveti. Tanıl Bora’nın yazı başlığını okuyan ve azıcık futbol bilgisi olan herkes, benim karikatürümün balonlarını benden daha iyi doldurabilir. Hatta Bora’nın, Cemil Meriç adının karşısına koyduğu ‘Tutarsızlığın Verimi’ yargısı, daha nice orijinal çizimlere, baloncuklara ilham da olabilir. Açıkçası Tanıl Bora’nın yazısı, zihin işleyişindeki önyargılardan ötürü karikatürize edilmekten fazlasını hak etmiyor. Ancak, onun pek ‘tutarlı yazısının verimleri’ üzerinde Cemil Meriç’in üslubunca eleştirel olmak da gerek. Belki bu sayede Cemil Meriç’in ‘verim’i az da olsa belirgin kılınabilir.

Ürdün Fikrini, Tarihin Nesnel Dinamiği mi Doğurdu?

Tanıl Bora, 2005 yılında Ankara’nın Çankaya’sındaki Abdullah Cevdet sokağının adı etrafında kopan bir tartışma üzerinden başlıyor yazısına. Bu başlangıç, Bora’nın ilgilerinin ne denli siyaset odaklı geliştiğinin tipik bir örneği olsa da Abdullah Cevdet’in milliyetçi, muhafazakâr, dindar çevrelerce sevilmemesine karşın Cemil Meriç’in onu, düşünce gücündeki hasletlerden ötürü savunuyor oluşunu şu bakiyeye bağlaması son derece yerindedir: “Bu uzun Abdullah Cevdet bahsinin hasılâsı şudur: Cemil Meriç’i muhafazakâr kimlik damgası ile ‘tüketmek’ kolay değildir. En azından yerleşik muhafazakârlık standartları açısından…” Gerçekten de durum budur. Cemil Meriç, düşünceden ve düşünenden yanadır. Abdullah Cevdet’in yanına çok sayıda başkaları da konabilir. Fark etmez. Meriç için düşünce, insan tekleri için de medeniyetler için de başkasının üzerinde emperyal amaçlar taşımadıkça temel ayırıcı vasıftır. Batı düşüncesinin gelişkin yanlarını emperyal amaçlar taşımıyormuş gibi karşılamak, ne yazık ki yukarıda andığım sosyalist zihin yapısının bir armağanıdır Türkiye’ye. Meriç’in elinin tersiyle ittiği bu armağan, son derece besleyicidir Türk entelektüeli için. Fakat örtülemeyen bir gerçek var ki aynı armağan, Türkiye sosyalistlerinin son yirmi yılda düşünce erdemine sahip olup olmama noktasında bilhassa turnusolüdür de. Sosyalist bir Uruguaylı olarak Eduardo Galeano’nun Aynalar’ındaki şu tespitleri bir Türk sosyalistinden nice zamandır okuyamıyoruz:

“Churcill ‘in şöyle dediği anlatılır:

-Ürdün fikri kafamda ilk kez ilkbaharda, bir öğleden sonra saat dört buçuk sularında oluştu.

Gerçek şu ki, 1921 yılı Mart ayında, sadece üç gün içinde, Sömürgeler Bakanı Winston Churchill ve kırk danışmanı yeni bir Ortadoğu haritası icat ettiler; iki ülke yarattılar, onlara isim verdiler, hükümdarlarını belirlediler ve sınırlarını kumun üzerine çizdiler. Dicle ve Fırat nehirleri tarafından kucaklanan ve ilk kitapların çamurunu vermiş olan topraklara Irak dediler. Filistin’den koparılan yeni ülkenin adıysa Ürdün oldu.

Sömürgelerin isim değiştirmeleri ve Arap krallıklarına dönüşmeleri, ya da en azından öyle gözükmeleri, acil bir konuydu. İvedilik arz eden diğer bir konuysa, bu sömürgeleri bölüp parçalamaktı: emperyal hafıza en iyi yöntemin bu olduğunu söylüyordu.

Fransa Lübnan’ı icat ederken,  Churchill boşta gezen prens Faysal’a Irak’ın krallık tacını taktı. Ve güvenirliği tartışılır bir referandumdan çıkan yüzde doksan altılık oranla bu karar onaylandı. Kardeşi, Prens Abdullah ise Ürdün kralı oldu. Her iki hükümdar da, Arabistanlı Lawrance’ın tavsiyesiyle giderleri Britanya bütçesince karşılanan bir aileye mensuptu.”[3]

İndirgeyici Algılama ve Karikatürize Etme

Okuyamadığımız şeyler bunlar; peki okuduğumuz şeyler neler mi? Türk sağının sergüzeşti, günlük siyaset, seçimler, Kürt ve Ermeni meseleleri, futbol, yeşiller vesaire. Cemil Meriç, Galeano’nun aktardığı sömürüye bir karşılığın ancak kendiliğimiz üzerinden verilebileceğini fark etmiş ve ömrünün son yıllarını fark ettiğini kavratmaya adamıştı. Bunu Bora da tespit ediyor ama ondaki kendilik kavrayışını ve tarih yorumunu, nedense bir türlü algılayamıyor. Sanıyor ki emperyal güçlerden İngiltere ve Fransa, söz gelişi Ortadoğu’yu sadece ekonomik nedenlerle işgal etmiştir. İşin sonunda İsrail diye bir devlet filan da kurulmamıştır. Arap coğrafyası İslam karşıtı kabilelere de teslim edilmemiştir… Zulme karşı tavırda insanın düşünce ve edim gücü kendini en asil şekliyle ortaya koyar. Bu noktada kişinin Allah’a ne kadar inandığının bir önemi de yoktur aslında. Ne var ki içimizdeki bir şevk ve dışımızdaki bir sevk (birazdan bunların mahiyetini göreceğiz), düşüncenin ötesine geçmemek için düşünen kişiye, entelektüellere yakışır otağlar kuruyor. Bora bu noktada, düşünce güçlerinin tüm parlaklığına karşın, iş esasa ilişmeye geldiğinde o entelektüel otağlarda ikametle düşünce üreten iki isimden (Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek) derhal yardım alıyor:

“Evet, Avrupa’yla/Batı’yla marazî bir aşk-nefret ilişkisi varittir Cemil Meriç’te (Koçak, 1995: 241). Şüpheci ve özgür düşünceye hayrandır, bir yandan da onun mutlak hakikatin, mukaddeslerin emrinde olması gerektiğine inanır. Fakat uyuşmazlığı bu kadar “rasyonel”de koyamayız her zaman. Nurdan Gürbilek’in mükemmel analizinden destek alalım. Tarihsel materyalizmi ciddiye almasını, Avrupa tarihi üzerine yazılarında bu çizgide yol almasına karşılık, iş bu ülkenin tarihine geldiğinde “romans” , “ayartılma anlatısı” , “kadının yoldan çıkardığı erkek” hikayesine geçer (Gürbilek 2008:89). Tarihin nesnel dinamiği, Türkiye uğradığında, bir gaflet ve ihanet anlatısını tetikler. “Osmanlı mucizesiyle ilgili yorumları, bir tarih tezinden çok, okurun haysiyet yarasını onarmayı, aslında kaşıyarak yarayı daha da kanatmayı amaçlayan bir ayartılma-erkekliği kaptırma kurgusu”dur. (ay.:90) Mağduriyetin ebedi bir haklılık talebine ve güç istencine omuz verir hale geldiği yer de burasıdır Meriç’te (Açıkel 1996); diyebiliriz ki, onun faşistçe okumalara açık yeri, burasıdır.”

Buradaki şu cümle, Bora’nın sıraladığı tespitlerin arasına kattığı karikatürize etme niyetini aşikâr eden indirgeme örneklerinden biri: “Tarihin nesnel dinamiği, Türkiye uğrağında, bir gaflet ve ihanet anlatısını tetikler.” Cümle, benim futbol karikatürlerim kadar karikatürize niyetli ama gerçeklikler açısından benimkiyle taban tabana zıt. Tarihin nesnel dinamiği denilen şeyi nesnel olmaktan çıkaran öznel zihin işleyişi,  sadece Türkiye uğrağında değil her yerde; yeryüzünü, bugün bu hâle,  gaflet ve ihanetle getirdi. Gelinen hâlde ne İslam’ın ne de özü itibariyle Hıristiyanlığın ve Museviliğin bir payı vardır. Payın tamamı, kapitalizme ve onun pay meselesinde anlaşmaya sözüm ona yanaşmayan fakat zihni aynı işleyen üvey kardeşi sosyalizme aittir. Olan da artık olmuştur. Fakat bugünün gelinen aydınlığında bile Tanıl Bora, Cemil Meriç’i kavrayabilmekten çok uzak. Bu yüzden de Cemil Meriç’in tıpkı Batı meselesinde olduğu gibi kapitalizm ve sosyalizm meselelerinde de buradaki aydınlıkla bakabilmesini, fazlasıyla güncel politikayla ilgili düşünce kürsüsünü terk edemediği için olsa gerek şöyle değerlendirebiliyor:

“Bu bağlamda emperyalizm de Cemil Meriç’e göre kapitalizmin bünyevi yayılma eğilimini değil, Batı’nın dünyaya ve bilhassa Doğu dünyasına hakim olma emelini ifade eder. Doğu’yu önce İngilizler İngilizleştirmeye, Fransızlar Fransızlaştırmaya çalışmış, sonra “daha müphem, daha kucaklayıcı” Avrupalılaştırma kelimesi keşfedilmiştir. Sonra, bu gurur kırıcı bulununca Batılılaştırma… Doğu şuurlanıp bundan da rahatsız olunca, (Meriç, 2006:32). Tekrarla, kapitalizm ve sanayileşme, Batı’nın Doğu’yu feth ve istismar etme cehdinde sadece bir, yeni merhaleden ibarettir, Haçlılığın “yalan, desise, riya” cinsinden bir devamıdır. Kapitalizmin çığır açıcı kudretine, en yalın ifadesiyle paranın iman tanımayan sevk ve şevkine dair ‘bildiklerini’ unutuverir birden Cemil Meriç.”

Yukarıdaki indirgeyici algılama ve karikatürize ifade etme eğilimini burada da görüyoruz. Cemil Meriç’in bağlamları, tarihsel arka planları boşaltılan görüşleri, Bora tarafından özetlendikten sonra görüşlere karşılık gelmesine çalışılan bir karşı yorum ürkekçe sunuluyor. Ürkekçe, çünkü tarihin nesnel verileri Tanıl Bora’yı değil Cemil Meriç’i doğrulamış durumda. Tarihin kendisine tanıklık ettiği birinin görüşlerine karşı çıkmak için açık yüreklilikle dolu bir eleştirel yaklaşımınız olmalıdır. Bora da bunun yerine, hem Cemil Meriç’e hem de onu bugüne değin okuyanlara dair ürkekçe bir indirgeme söz konusu. Ona göre, Cemil Meriç de onu okuyanlar da; Batı, kapitalizm ve sosyalizm karşısında, içinde Haçlılık, sömürü, yalan, desise, ayartılma olan anlatılarla tarihi açıklamaya çalışmaktadırlar. İspanyolca konuşan bir Uruguaylı olarak Galeano’nun fark edebildiğini Türkçe konuşan bir Türkiyeli fark edemiyor. Öyle görünüyor ki bizim ülkemizde sosyalist düşünceye meyledenlerin kendiliğimize yabancılaşma derecelerinde henüz yeterince yol alınamamış. Bilhassa İslam’la olan bağ yeterince kopmamışa benziyor. Bunun doğurduğu bir hınç var. Bir yandan bu hıncı gizlemek bir yandan da küçümseyici olabilmek için neredeyse özel bir retorik geliştirilmişe benziyor. Tanıl Bora bu retoriği ve onun düzyazı çatısını maharetle kullanıyor ama şunu da söyleyelim ki Cemil Meriç’ten beri Bu Ülke’nin gençleri demokrasi idealinden büyük insanlık idealine dek tüm Batılı anlatıları da Doğulu ataleti de görüp değerlendirebiliyor.

Her şeye karşın Tanıl Bora’nın, Cemil Meriç’in “‘bildiklerini’ unutuverir birden” dediği şeyler üzerinde de durmak gerek. ‘Sosyalist düşünce açısından kapitalizmin övünülesi yanları nelerdir?’ sorusunun, düşünce erdemini hiçe sayan cevabı şu cümlede saklı çünkü: İnsanda ‘iman tanımayan sevk ve şevk oluşturması’. Kapitalizmin ‘çığır açıcı kudreti’ burada yani. Kapitalizm; Müslüman’dan, Hıristiyan’dan, Musevi’den, Budist’ten ve bir Taocudan imanını, bin bir çeşit sevk ve şevkle alıyor. Bu da bir sosyalistin – bence bu noktada bir ama yoksa artık bir kapitalist mi demeli?- gözünden onun ‘çığır açıcı’ yanı oluyor. Tanıl Bora, bunları, “Gayri meşru aşkın meşru çocuğu olan lüks, işte böylece kapitalizmi var etmiştir.”[4] diyen, Werner Sombart’tan habersiz söylüyorsa vahim. Haberli söylüyorsa daha vahim. Aşk, Lüks ve Kapitalizm adlı eserinin ‘Aşkın Dünyevileşmesi’ bölümünde Sombart; kapitalizmin, Avrupa saraylarında prens ve saray metreslerinin varlığıyla nasıl genişleyip bütün bir şehri sardığını, bunun sonucunda da kurtizanlarla, kokotlarla mücadeleye girmek durumunda kalan ‘namuslu kadın’ların nasıl bir psikolojik baskıya maruz kaldıklarını anlatır. Saraylarda başlayan sevk ve şevk çürümesi tüm Avrupa kıtasını sarar. Onun tabiriyle söylersek: “Demek ki böylelikle kraliyet metresi tarlada derin arklar açıyor.(…) Toplum içindeki namuslu kadın büsbütün devre dışı kalmamak için, dönüp dolaşıp metresle rekabete girişmelidir. Bu da, istediği kadar namuslu olsun, toplumdaki her kadının uyması gereken birtakım kültürel asgari koşulları yaratır.” Kapitalizm, insan teklerindeki ‘sevk ve şevk’ çürümesi ile ayakta kalıyor bugün de. Bu bakımdan, ‘‘sevk’ ve ‘şevk’ denilen şeylerin içinden neyi çıkarsak’, diye uzun uzun düşünmek gerek. Yaşamaya maruz bırakıldığımız dünyada, kadın bedeninin teşhirine her türlü içgüdüsel hazırlığı yapan ve bunu yapmakla kalmayıp bir de karşıtını feminizmle yaratarak, kadın konusunda düşünme imkânını neredeyse tümüyle tıkayan vasatı mı çıkaralım yoksa erkekler için bir benzerini futbolla ve gündelik siyasetle yapan vasatı mı? Tanıl Bora, bunlardan erkekleri ilgilendirenlerle ilgilenirken, düşünce verimlerinin patetik yanlarını da coşkusunu da elemini de unutmuşa benziyor. Eli kalem tutan birinin kapitalizmin erdemlerini ilk kez sıralayışına elbette şahit olmuyoruz. Bilhassa son on yılda nicelerini biliyoruz bu hususta. Ama ilk kez sıralanan erdemler, böylesine, insanı seçkin bir duygudan ve soylu bir düşünceden koparacak şeyler: ‘Paranın iman tanımayan sevk ve şevki’ne düzülen bu küçük, ürkek, satır aralarında görünmesin istenen methiye nasıl bir saikin verimi acaba? Kapitalist çılgınlığın kontrolden çıkışını, ‘İşte bakın!, Marx nasıl da haklı! Gördünüz mü? Biz demiştik…’ şeklinde izah ederek haklı çıkmanın doyumuyla gerinmek için, ‘sonuna kadar kapitalizm’ içgüdüsüyle hareket edilip futboldan feminizme, sanatta deneysel zırvalardan düşüncede erdemsizliğe kadar nasıl uğraş verildiğini görmüyor değiliz. Türkiye’de, içinde her çevreden insan teklerinin bulunduğu entelektüel bir grup, kendi haklılıkları uğruna tüm kutsallardan sonra düşünce erdemlerini de hiç sayabiliyor. Cemil Meriç, bu tarz içgüdüsel hareketlerle yüz yüze kalmadan terki dünya etmese, o şedit vokabülerine kim bilir yeni neler eklerdi. Bunu bir yana bırakıp Tanıl Bora’nın, oluşturmak istediği Meriç portresi için kullandığı o bilimsel alıntılama yönteminden faydalanarak Meriç’in kapitalizm, sosyalizm çözümlemelerine bakalım:

“Rodinson’u okuyan Cemil Meriç, Müslüman ülkelerde kapitalizmin geliş(e)memesinin Müslümanlıkla ilgisi olmadığını teyid etmişti. (Meriç 1993b:170). Sonra, Batı izin verse bile tarihimizin kapitalistleşmeye izin vermeyeceğini, İslam’ın ahlak ve insan tipiyle kapitalizme yabancı olduğunu” yazacaktır. (ay.: 336-7). Kapitalizmin Osmanlıya giriş hikâyesini de anlatacak, “Kapitalizm hiçbir zaman Osmanlı’yı emellerine ram edemez.” diyecektir. (Meriç, 2006:44). Emperyalizmin bütün Doğu’yla beraber Türkiye’nin de iktisaden gelişmesine izin vermeyeceğini söylediği gibi, “Türkiye iktisaden geri kalmış, geri bırakılmış ülkelerden bir değildir” hükmünü de verecektir. (Meriç 1993b: 143).”

Meriç’te sosyalizm de aynı salıncakta sallanır. Sosyalizmi “Avrupalılaştırmanın son[kapitalizmin de yeni -TB] silahı sayan da odur; Nurettin Topçu gibi konuşup İslâmî bir sosyalizmden söz eden de (Meriç 1993b:165). İslâmî bir sosyalizmin laik hâkim sınıfı yıkabileceğini söyler burada. 1967’de bir konferansında ise, dünyanın her köşesinin de yüreğini titretmiş bir sosyalizm tarifi yapar: Sosyalizmin hedefi insanın insanı daha çok sevmesini sağlamaktır. Onu geniş halk yığınlarının çorba yemesi olarak anlamak, sosyalizme yapılabilecek ihanetlerin en büyüğüdür.” (Meriç 1993b:144. 

Külliye İnşasına Çalışmak Ne Demektir? 

Tarihi, Cemil Meriç’e tanık etmek davayı düşürmeye yeter. Sosyalizmin Doğu toplumlarını Hıristiyanlaştırdığı, daha doğru bir ifade ile bırakın Hıristiyanlaştırmayı kapitalistleştirdiği gün gibi ortadadır. Bugün Batılıların fason imalat üssü Çin’in, 1940 öncesi Çin’le ne bakımdan bir yakınlığı kalmıştır? Çinli kadınlar ayaklarını küçültmek için işkenceden kurtulmuşlarsa da bir başka esaret onları bir kâse pirince hâlâ mahkûm etmektedir. Gerçi sorun elbette refah olmamalı. Ama Çin, pek yakında refahı kendine sorun etmeye de başlayacaktır. Sanırım bu konuda en dürüst davranan sosyalistlerden biri, her enstalâsyonun bir köşesine ucu erimiş haçı, artı işareti şekline dönüştürüp koyan Joseph Beuys’dur. Sosyalizmin Çin’e kendi inancını taşıdığını açık yüreklilikle ifade edebilmiştir. Bunun da ötesinde, onun da aralarında bulunduğu; Anslem Kiefer, Enzo Cucchi ve Jannis Kounellis’den oluşan bir grup, resim sanatının son yıllardaki sorunlarını konuşurken, konuşmalarına üst başlık olarak şu çarpıcı ideali seçebilmişlerdir: Bir Katedral İnşa Etmek. Bu topraklarda dürüst düşünenler, karşılarında kendilerinin irtifasında dürüst düşünenleri bir türlü bulamıyor. Cemil Meriç, dürüst düşünmedikleri, bir yanıyla hep Batı ezikliği içinde kıvranıp öteki yanlarıyla bunu içinden çıktıkları topluma yansıttıkları için sosyalist çevrelerle yan yana gelemedi. Şimdi, zihnimizde bir düşünme anı yaratarak, Cemil Meriç’in her türlü kedere boyun eğmemecesine oluşturduğu kalıtı bir yana; “Meriç’in bütün okumalarını bir eleştiri macerası olarak okumayı öneriyorum.” diyen Tanıl Bora’nın okuma önerisini diğer yana koyalım. Bu, yukarıdan beri nedenlerini, çehrelerini açmaya çalıştığım ‘tutarlılık verimi’ okuma önerisi, o ‘tutarsızlığın verimi’ olarak nitelenen kalıtını ne kadar izah edebilmektedir? Bunun cevabını Tanıl Bora’ya, biri futbol literatürü üzerinden izah etmelidir. Ben bu konuda kendimi yeterli görmüyorum. Ama sanırım özetle, maçın –ne demekse- sosyalistler açısından Meriç’in golleriyle kaybedildiğini söyleyecektir. Bense şu izahtan yanayım: Meriç’in katedral inşasına karşı önerisi, bana göre, bizim de külliyemizi inşa etmemiz şeklindeydi.[5] Külliye’nin ruhu bizimse de yeryüzünün tüm birikiminin yeri orada ayrılmıştı. Ülke insanının 1970’li yıllar boyunca birbirine beslediği husumet karşısında Meriç’in yürekten dileği, aradaki kopukluğu kaldıran köprü olmaktı. Tanıl Bora’nın yazısından niyetini okumak nasıl mümkünse onun her halinden de niyetini okumak mümkündür. Bunun ötesine geçen okumaları, yorumlarıysa ayrı bir ilgiyi, bilgiyi ve sevgiyi fazlasıyla hak eder.

11708Meriç’in, Hece’nin Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç adlı özel sayısındaki Atasoy Müftüoğlu’nun yazısında da nefis şekilde özetlenen o ‘serazat, kırıcı, sert eleştirileri,’ bir yanıyla, bu külliye inşası için o ustanın önüne getirilen aynı ocaktan çıkmayan o ölçüsüz taşlara biçim verme çabasıydı. Hem kendi hem de ülke yazgısı, elini kolunu bağlayarak esasa yönlendiriyordu onu belli ki. O da gündelik siyasetle, sporla ilgilenmeyip yazgısını severek külliye inşaatı için elinden gelen taş ustalığını bihakkın yaptı. Eserleri de, Ali Ural’ın sembolizasyonu ile söylersek, koltuğu da boş duruyor: “Cemil Meriç’in koltuğu boş. Çünkü ‘büyük eserler, uzun doğum sancılarının mahsulüdür.’ O koltuğunun sahibinin diliyle, ‘Tavan arasında yaratacağın büyük sanat eseri, milyonların şuurundaki zinciri kırabilir… Uykusuz geceler, iftira, sefalet, doğum sancıları… İşte dünyamızda hakiki sanatkârı bekleyen akıbet.’ Kim talip olmak ister bu koltuğa! Bir sergide gördüm Meriç’in koltuğunu. Ümit Meriç Hanımefendi, ustanın bilge kerimesi, ‘Oturabilirsiniz,’ demişti, ‘seyretmeyin sadece’, sergiyi gezenlere. Bir zarafet içine saklanmıştı ironi. O koltuk ruhunu gözlerinden üstün tutanları bekliyordu oysa.”[6]

11709O koltuk düşünce koltuğudur. Sadece onun için değil düşünen herkes için boştur. Daha önce oturanların düşüncesine, ‘bizim inşaatımıza taş kırmadı’, diye haksızlık etmeyen herkes için boştur. İnşaatın cilalı dışıyla ilgili olanlar için elbette dolu olacak… Bu noktada Murat Belge de rahmetli Kemal Tahir de Nurettin Topçu da Kemal Özer de benim gözümde aynı saygıyı hak eder. Tanıl Bora’nın, Meriç’in emeğini ulaşabileceği yüksekliğe kadar indirgediğine bakmayıp bir de okuma önerisi getirmesi; bana kalırsa, reel politikle ve gündelik hayatın tezahürleriyle lüzumundan fazla ilgili olmasından… Ona bir şey öneremem elbette. Günlük siyasetin ağı, gazetelerin köşelerinde, yorum sayfalarında, cumartesi ve pazar eklerinde ve televizyonlarda hepimizi hapsetmiş durumda. Hayatımızın bu alıklaştırıcı mekanizmadan nasıl kurtulacağı sorusuna Meriç’in dışlama gücü gösterebilen görüşleri, esaslı bir cevaptır. Bora’nın bu görüşleri, birer ‘eleştiri macerası’ olarak okuyor olması, kendisini günün Türkiye’sinde rağbet gören bir konumda görüyor olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Çünkü böyle bir gerçek var. Buraya kadar anlattığım resmin içindeki kimi sözüm ona entelektüeller kendilerini günün ortamı içinde fazlasıyla rağbet görür buluyorlar. Bir piyasa var ve bu piyasa onların lehine işledikçe, olandaki çürümeye ses çıkarmıyorlar. Geçenlerde hınzırca bir ironiyle, bir ressam dostuma şöyle bir cep telefonu mesajı yolladım. Dedim ki: “Senin hakkında bir kritik yazacağım ve şunu iddia edeceğim: Aslında Falan’ın (yani arkadaşımın) resminin, figürü bu denli dışlamasında onun bir dindar olarak hayatı kavramasının payı olsa gerektir.” Ressam dostum, telefon cihazını yenilediği için, benim mesajım adımla değil de sadece bir numara olarak ona ulaşmış. Adımla ulaşsa yaptığım muzırlık elbette yansımasını bulurdu. İmamı kolaylıkla anlardı. Ancak, kimden geldiği belli olmayan bu mesaj onu epey panikletmişe benziyordu. Anında telefonla, bu kimliği belirsiz münasebetsizi aradı. Çünkü böyle bir yazı onun resim piyasasındaki varlığını bitirmeye yeterdi. İskender Savaşır’ın resim danışmanlığını yaptığı çevre böyle birinin resimlerine elbette itibar etmezdi. Fakat bugün durum, sadece resim sanatında böyle kaldı. Düşüncenin, edebiyatın her alanında, söz konusu ‘society’, Tanıl Bora örneğinde görüleceği üzere tüm dayanışmasına rağmen, yıllardır getirdiği imtiyazı, düşünceye olan sadakatlerini kaybetmelerine paralel şekilde kaybettiler. Bunun için elbette seviniyor, değilim. Onların kaybettiği neyse, başkaları tarafından bulunup da hayatımıza kazandırılmış değil. Siyasetin alıklaştırıcı gücü altında günlerimiz geçiyor. Birbirimizi kandırmadan önce kendimizi kandırıyoruz. Dünya dönüyor, ama bundan aydınlanma yaşayanlar bizim gibi dışlanmış, sömürülmüş dünyanın insanları değil.  

Düşünce hayatımız bir külliyemiz olmazsa bölük pörçük düşünme girişimleri ile sınırlı kalmaya devam edecek. Bunun için her zaman birilerinin külliyemiz için taş kırmaya bizleri çağırması gerek. Cemil Meriç, bu işin niyetlendikten sonra ancak ‘taş’la yapılabileceğini bize göstermiştir. Ne yazık ki bugün de topraklarımızın ocaklarında dünyanın en güzel ‘taşları’ çıksa da bizlerde külliye inşa etme niyeti görülmüyor. Ve hayatımız yıkıntılar arasında geçmeye devam ediyor. Kimileri düşüncenin kendilerinden sorulduğunu düşüncesine saplanıp kalmış. Kimileri düşüncenin el yordamıyla ele geçirilebileceğini sanıyor. Hece dergisinin Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç sayısının bunların ötesine geçip o niyet için gerekli zemini oluşturmasını umuyorum.

 

Dipnotlar


* Ortega y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, (Hazırlayan ve çeviren: Neyire Gül Işık), İst. 1998, s. 25.

[1] Tanıl Bora: “Cemil Meriç: Tutarsızlığın Verimi”, Hece, Ocak 2010, s. 179-189. Bora, yazısına ilişkin şu notu düşmüş: “Bu makale, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin Muhafazakârlık cildinde (İletişim Yayınları, İstanbul 2003) yer alan “Muhafazakâr düşünce ve Cemil Meriç” başlıklı makale ve Murat Yılmaz tarafından derlenen Cemil Meriç kitabında (Kültür Bakanlığı, Ankara 2006) yer alan “Cemil Meriç: ‘Düşman dünya’ ve kelimeler” başlıklı makalenin kapsamlı biçimde geliştirilmesiyle yazılmıştır.” Tanıl Bora’nın makalesinin bu son halini, öteki iki makale ile karşılaştırmalı okumak, bu son halin çatısının neden bu denli uyumsuz ve kolaylıkla çatılmış olduğunu görmek bakımından ilginç olabilirdi. Şimdilik bunu yapmaya gerek görmedim. Yazıdan yaptığım alıntılardaki künyeler, yazarın yaptığı atıflara ilişkindir. 

[2] Bunalımın, savrulmanın en tipik örneklerinden birini şiirde görmek mümkün. Bilhassa Orhan Koçak ve Necmiye Alpay’ın, Postmodern şiir tahayyülünün Türkiye’deki ilk girişimcilerinden Necmi Zeka’nın şiirine gösterdikleri ilgi, arkadaş hatırı uğruna değilse üzerinde düşünülmeye değerdir. ‘Arkadaş hatırı’ dediğim de atlanacak bir husus değil elbette. Türkiye’de ‘arkadaş hatırı’, düşünsel yakınlıktan çok sınıfsal kökenle ilgilidir ve bu yönüyle görmezden gelinen bir vakıadır. Ancak benim burada işaret etmek istediğim, postmodern sanat tahayyülü; Türkiye’de, sanatın her sahasına bir töz olarak sinmiş olan İslam sanatlarının tinsel yanını lağvedici bir yan taşır. Etkili bir yandır bu. Ne modern sanatın ne de sosyalist gerçekçiliğin ortadan kaldıramadığı tinsel iç dinamiği hedef almıştır. Hâlbuki görünüş bunun tam tersidir. Batı felsefesinin açmazı görülmüştür. Beckett’in, Batı felsefesinin için: ‘(…) devam edemez ama devam etmek zorundadır’ demesindeki ‘edemez’ ve ‘etmek zorundadır’ vurguları kavranmış olarak ‘öte dünyalara’ açılmak düşünülmektedir. Ama o öte dünyalara, siz de üst-anlatılarınızdan vazgeçin, binlerce yıldır getirdiğiniz ve onlar sayesinde, onlara bakarak bugünün hengâmesinde ayakta durduğunuz ‘özne’lerinizi yıkmasanız da hafife alın, denmektedir. Oysa Batı entelektüelinin hemen hiçbiri, bugün onlara konformist yaşantılarını sağlayan kolonyal geçmişi asla terk etmez. Tüm niyet, bu geçmişin bugün tıkanan yanlarının nasıl bir mistifikasyonla örtüleceğidir. Brecht’in Bizden Sonra Doğanlara gibi şiirlerini bugün Batı şiirinde okumak neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

[3] Eduardo Galeano: Aynalar, (Çev.: Süleyman Doğru), İst. 2009, s. 272.

[4] Werner Sombart: Aşk, Lüks ve Kapitalizm, (Çev.: Necati Aça), Ank.,1998, 61-85. Alıntılar bu çeviridendir.

[5] Benzer bir öneriyi geçen yıl Meriç’ten ilhamla, ressam Ekrem Kahraman, şair Veysel Çolak ve Prof. Dr. Mustafa Durak’la birlikte katıldığım “Sanatın Küreselleşme ile İmtihanı” başlıklı bir oturumda, epeyce açmaya çalışarak bendeniz de dile getirmeye gayret etmiştim Bu konuda dileyenler, Sanatçının Atölyesi dergisinin 7. sayısına (Sonbahar 2008) bakabilir.

[6] Ali Ural: “Cemil Meriç’in Koltuğu”, Bir Entelektüel Tedirgin: Cemil Meriç, Hece, Ocak 2010, s.426.


Kerem Abadi itina ile (ç)alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 15 Eylül 2010, 18:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İlkay Türkyay
İlkay Türkyay - 11 yıl Önce

Eğer cemil meriç yargılamaktan uzakta ise savunmaktan da uzaktadır.Aslında bu adamı büyük yapan şey bu;tutamayışımızın,tutunamayışımızın mücessem şekli olması.
Herkesin hakikatini onunla söylediği veya bütün öfkesini ona kustuğu bir Cemil Meriçi var.Belki de bu sebeble gerçek bir Cemil Meriç yok sadece yarattığı ve yarattığımız Cemil Meriç'ler var.

İsmail Hakkı
İsmail Hakkı - 11 yıl Önce

Yazının Cemil Meriç'i savunmak amacıyla değil de kendi fikrini savunmak, göstermek ve fikrine sahip çıkmak olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple Hece Dergisi, iki farklı yazıyı kendi ismi altında yayınlayarak çok faydalı bir iş yapmış. İki yazı karşılaştırılarak okunmalı ki, fikir dünyamız hareketlensin, ve o koltuğa oturamasak da o koltuğun neler ifade ettiğini biraz daha iyi anlayabilelim. Celal Fedai, zor bir işin üstesinden gelmiş. Bu tür fikri tartışmalara ihtiyacımız var.

banner19

banner13

banner26