Celal Hocanın Arapça hakkındaki düşünce ve prensipleri

Celalettin Ökten, İHL'lerin ilk yıllarında diğer ilimlerin yanında ve hatta önünde, Arapça hocalığı ile meşhurdu. Vefatının ardından gerçekleştirilen bir anma toplantısında Selâhaddin Kaya'nın, Hocanın ilmi anlayışını anlattığı konuşmasından Arapça'ya dair görüşlerine yer verdiği kısmı alıntılıyoruz.

Celal Hocanın Arapça hakkındaki düşünce ve prensipleri

Bugün imam hatiplerin kurulması noktasındaki gayretleri ile daha fazla anılan Celalettin Ökten, İHL'lerin ilk yıllarında diğer ilimlerin yanında ve hatta önünde, Arapça hocalığı ile meşhurdu. Vefatının 1. sene-i devriyyesinde gerçekleştirilen bir anma toplantısında Selâhaddin Kaya'nın, Hocanın ilmi anlayışını anlattığı konuşmasından Arapça'ya dair görüşlerine yer verdiği kısmı alıntılıyoruz.

Daha sonra Yağmur Yayınları tarafından kitap olarak da basılan (Celal Hoca: Hayatı ve Şahsiyeti, Haz. Emin Işık) bu anma toplantısında, Mahir İz, Ali Ulvi Kurucu, Nurettin Topçu gibi önemli isimlerin de konuşmaları mevcut...

CELAL HOCADAN FİKİRLER VE HÂTIRALAR - SELÂHADDİN KAYA

Rahmet-i Rahmâna kavuşan aziz hocamızın muhtelif İslâmî ilim ve meselelere dair çok değerli fikir, kanaat, prensip ve görüşleri vardı. Bunları yeri ve zamanı geldikçe, dinleyenlerin seviyesine göre, derslerinde, sohbetlerinde her zaman anlatır ve izah ederdi.

Esasen kendisi “Sokrat Öğretim Metodu” adını verdiği şifahî öğretime çok ehemmiyet verir ve bu usulü muhatabına hiç belli etmeden tatbik ederdi. Yolda, tramvayda, vapurda her yerde bilgisinden yanındakilere bir şeyler öğretebilmek, fikirler aşılayabilmek ve boş zamanlarını kıymetlendirmek maksadıyla hiç yılmadan, yorulmadan gayret sarf ederdi. O engin kültür hazinesinde sağlam ve kıymetli bilgileri cömertçe ikram etmek onun için en büyük zevkti. Bilhassa derslerinde yeri geldikçe, fırsat buldukça, kendi tabiri ile “yangından mal kaçırırcasına” talebeye fikirler ve bilgiler vermeye, İslâmî ahlâk ve ideal aşılamaya büyük bir ehemmiyet verirdi. Uzun yılların emeği ve derin tetkik ve tahkikle elde edilmiş umumi kültürünü hiç esirgemeden onların istifadesine sunardı. Hayatta tutacakları yol, içtimaî hareket tarzları, başlarına gelebilecek hâdiseler karşısında tutumları, çalışma ve öğrenme metodları üzerinde onlara yol gösterir, faydalı ve irşad edici öğütler verirdi.

Kırık dökük parçalar hâlinde hafızamda kalan bu fikir ve öğütlerden ve İslâmî ilimler hakkındaki düşüncelerinden bir kısmını onun aziz hatırasına hürmeten nakletmeyi uygun gördüm. Bu mevzuya hocamın hayatında pek büyük bir yer işgal eden ve Celâl Hoca denince ilk akla gelen şöhretini temin eden Arapçadan başlayacağım.

Arapça hakkındaki düşünce ve prensipleri:

Arapça, sarfıyla, nahviyle, lügatiyle, edebiyatıyla, bütün bölüm ve teferruatı ile birlikte hakikaten hocamızın hayatında başlı başına büyük bir yer tutar. Arapça ile münasebeti küçük yaşlarından itibaren başlar. Okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’in manasını anlamak maksadıyla Allah’ına şöyle yalvarır: “Yâ Rab! Bu kitabının manasını anlamayı bana ihsan eylersen ben de bunun ölünceye kadar dellâlı olayım...” Duası ind-i ilâhi’de kabul olur. Rüştiye mektebinde Abbas Efendi adında iyi bir Arabî hocası vasıtası ile Arapçasının temeli atılır. Bunu rahmetli şöyle naklederdi: “Rüştiye ve İdadi’de Arapça hocam oldukça muktedir bir zattı. Bize Hacı Zihni Efendi’nin ‘El-Müşezzeb ve El-Mürteeb’ini okuttu. Türkçeden Arapçaya ve Arapçadan Türkçeye yaptırdığı kısa kısa cümlelerle ve okuttuğu bol ibare ve temrinlerle lisanın esas yapısını ve cümle teşkilatını bizlere belletti. Bu suretle Arapçamın temelini, bu mekteplerde okuduklarım teşkil eder...” Bunları anlattıktan sonra hemen ilave ederdi: “İstanbul’a gelip de cami derslerine devam ettiğim zaman medrese talebesi benim Arapçama hayret ederlerdi. Bana sorarlardı: ‘Bu Arapçayı nerede öğrendin?’ Ben, ‘Mektepte okudum’ derdim de inanmazlardı. Mekteplerde bu kadar Arapça öğrenilebileceğini asla kabul etmezlerdi. Kendileri Arapçayı bilmedikleri için birazcık bilenler gözlerinde büyürdü...”

Medreselerde Arapçanın metodsuzluk yüzünden ne kadar geç ve güç öğrenildiğini ve medreseden yetişenlerin yüzde doksanının en basit bir ibareyi bile anlamak için birçok şerh ve haşiyelere bakmak zorunda kaldıklarını yüreği sızlayarak naklettikten sonra ilave ederdi: “Kadı Beyzâvî tefsiri önünde hocaların belleri bükülürdü. Halbuki üstadım Şevket Bey o tefsir için, ‘Biraz tokça yazılmış, o kadar’ derdi. Ve pek göz korkutacak bir şey olmadığını, hocalara zor gelmesinin onların Arapça bilmediklerinden kaynaklandığını söylerdi.”

Arabiyatta son devrin en büyük üstadlarından biri idi

Üstadı Şevket Bey’in Arapçasını şöyle tarif ederdi: “En zor edebi parçalara şöyle bir göz gezdirir, Türkçe makale okur gibi okur ve anlardı. Kamusta bulunmayan kelimeler onun hafızasında mevcut idi. Şevket Bey’in bilmediği ve anlamadığı beyit ve edebî eser hemen hemen yok gibi idi...” Kendisi ile Şevket Bey’i mukayese ederek şöyle derdi: “Üstadımın bilgisinin ancak yüzde onunu alabildim.” Biz ona, “Hocam tevâzunuzdan böyle söylüyorsunuz” dediğimiz vakit, “Hayır, hakikat budur. Ben Şevket Bey’in Arapçasının ancak yüzde onunu alabildim, işte o kadar.”

Bir sohbet esnasında ise şu kadarını itiraf zorunda kaldı: “Hocam rahmetli yalnız Arabiyat ile uğraşmış, bütün ömrünü bu ilme vermiş idi. Ve bu ilmin hakikaten üstadı ve mütehassısı olmuştu. Fakat benim öyle olmadı. Benim mesaim dağılmış bir vaziyette idi. Beş paralık bundan, üç paralık şundan, iki dirhem ötekinden, bir aktar dükkânı gibi her çeşitten azıcık azıcık malûmat edindim. Hiçbir ilmin mütehassısı olamadım. Ben de pek fazla bir şey yok ki!.. Bu ilimleri bilenler kalmadığı için beni büyük âlim zannediyorsunuz, bunda ne kadar aldanıyorsunuz!..” Evet, kendisini bu kadar gizlemesine ve tevazusuna rağmen o dağınık mesaisi ve muhtelif ilimlerle uğraşmasına mukabil, hocamız hakikaten Arabiyatta son devrin en büyük üstadlarından biri idi.

Üstadımız Arabiyyatı en iyi bilenlerden biri olduğu gibi bu lisanın en iyi öğretenlerindendi. Hacı İbrahim Efendi mektebi ile başlayan Arapçada yeni öğretim metodunu en iyi anlayan ve tatbik eden hocamızdı. Körü körüne eskiye bağlanarak medrese metodu ile Arapça öğretmeye devam edenlere çok kızar ve onları körlükle itham ederdi.

Arapça öğretiminde takip ve tavsiye ettiği metod

Arapça lisanının memleketimizde metodsuzluk yüzünden ne kadar geç ve güç öğrenildiğini gören, tadan bir insan olarak bunun telafisi için imkânlar, çareler, yollar arayan hocamız, on beş yıllık sultani ve diğer mekteplerdeki Arapça hocalığı esnasında bizzat kendi tecrübelerini ve garpteki lisan metodlarını nazar-ı dikkate alarak bu lisanın öğretiminde aşağıda sıralayacağım prensiplere sahip olmuştu. Ve bunları daima tatbik, müdafaa ve tavsiye ederdi. Bu metodu şöyle izah ederdi:

A- Arapçayı öğretirken evvelâ cümle teşkilâtından işe başlamalı; küçük, basit, cümleler teşkil ederek, cümlenin temel kuruluşunu, fiil, fail, mefûl gibi esas unsurlarının yerlerini talebenin hafızasına yerleştirmeli. Bunu Türkçeden Arapçaya, Arapçadan Türkçeye yaptırılacak tercümeler ve cümleler üzerinde sorulacak suallerle (Lucter Expilique usulü ile) ve bol egzersizlerle pekiştirmeli.

B-  Kavaidi ilk zamanlarda muhtasar ve Türkçe olarak belletmeli ve yeri geldikçe çok tekrarla hafızalara nakşetmeli,

C- Talebeye, cümle teşkilâtını kavrayıp seviyesi biraz yükselince, orta derecede, muhtasar, bütünü ile birlikte sarf ve nahiv okutulmalıdır. Bu kavaid yine Türkçe olmalı ve bol temrinlerle tatbiki olarak belletilmeli.

D- Talebe ibareyi anlamaya, mânayı kavramaya, kendi ifadesi ile “istihraç gelmeye ve talebenin dişi ibareye geçmeye” başladıktan sonra ancak Arapça olarak bir sarf ve nahiv kitabı okutulabilir.

E- Fazla mufassal kavaid kitaplarını ancak müracaat kitabı olarak el altında bulundurmalı, bunların hepsini okumak ve okutmak için uğraşmamalıdır.

F- Lûgata çok ehemmiyet vermeli, bilhassa istimal (türlü kullanılış) tarzı ile birlikte lûgatlar belletilmeli (Kendisi bunun üzerinde hassasiyetle dururdu. Bilinmeyen bir kelime gelince hemen onu tahtaya istimal tarzı ile birlikte büyük bir dikkat ve ihtimamla yazdırırdı.). Bol misallerle o kelimenin muhtelif manaları gösterilmelidir.

G- Kıraata pek çok yer verilmeli, basitten başlayarak daha zorca metinlere kademe kademe yükselen bol nazım, nesir, hutbe, makale vs. gibi edebî metinler ve eserler okutulmalı. Lisan ancak böyle bol ve edebî parçalar ve eserler okunmakla öğrenilir.

H- Terceme usulüne de ayrıca ehemmiyet verilmeli, Arapçanın ve Türkçenin hususiyetleri göz önünde bulundurularak terceme tekniğine uygun tercemeler yaptırmalı.

Arapça tedrisat yapacak bir okul kurmak için çok uğraştı

Hocanın Arapça üzerindeki prensipleri aşağı yukarı bunlar idi. Ve bu metodun imam-hatip okullarında ve Yüksek İslâm Enstitüsünde tatbik edilmesi ile çok iyi netice alınacağına kani idi. Fakat bunun yanında asıl Arapçayı öğretecek en kısa ve kestirme yol, Arapça tedrisat yapacak bir kolejin kurulması ve açılması idi. Böyle bir koleji açmak için kendisi teşebbüse geçti; bunun için çok uğraştı. Defalarca Ankara'ya gidip geldi. Maarif Vekâleti’nden bir türlü müsaade alamadı. Devlet Şûrası’na müracaat etti. Fakat kazanamadı. Ve böylece bu büyük emeline nail olamadan hayata gözlerini yumdu.

Son devirde yazılan Arapça kitaplarından Beyrut’ta basılan ve dört kitaptan müteşekkil “Mebâdi-ül Arabiyye”yi çok beğenmiş ve tercüme etmişti. Bu kitabın bir kısmı forma hâlinde teksir edilerek imam-hatip mekteplerinde okunmuştu. Bu eserin temrinlerini çok takdir ederdi. Mısır'da basılan “Ennahvül-Vâzıh”ın da metodunu beğenirdi. Sarf kısmının olmayışını biz Türkler için büyük eksiklik olarak kabul ederdi. Niyeti, Ennahvül-Vâzıh metodu üzerine Mebâdiu-l Arabiyye’nin temrinlerini ilave ederek yeni bir kavaid kitabı yazmaktı. Bunu çok arzu ediyor ve bunun üzerinde çalışıyordu. Fakat maalesef bu da tamamlanamadı.

Mehmet Erken alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 16:02
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13