Birkaç el arabası kömür

"Soğuk bir kış akşamı evimizin zili çaldı. Kapıyı açtığımızda karşımızda cami cemaatinden Samsunlu Hamit Abi vardı. El arabasıyla getirdiği kömürleri evin önüne boşaltmıştı. Bu bir başlangıçmış." Cemal Balıbey yazdı.

Birkaç el arabası kömür

Üniversiteyi kazanan öğrencilerin kayıt günleriydi. Bahçeköy’de kayıt işlemleri esnasında yeni öğrencilere yardımcı olurken aynı zamanda bu durumu, onlarla tanışmak için fırsat biliyordum. Tanışırken bazı ipuçlarına dikkat ederek aklen ve kalben yakınlık hissettiğim öğrencilerle ilk teması kurmuş oluyordum. Çoğunluğu Anadolu’dan gelen bu öğrenciler için kalacak yer bulmak en müşkül işlerden biriydi. Kayıttan sonra onları Sarıyer’deki öğrenci evinde bir iki akşam misafir eder, daha yakından tanımaya çalışırdım. Onlara, yurt çıkana ya da yerleşecek bir ev bulana kadar misafirliklerinin devam edeceği güvencesini verirdim. Bu kadarcık bir sözün bile bu yeni öğrencilerde etkisi çok büyük olurdu. Gözleri bir anda ışık saçar, kendilerine dünyalar bağışlanmış gibi olurlardı adeta.

Sarıyer’de ilk tuttuğumuz evde dokuz kişi kalıyorduk. Fakültenin açılma tarihi yaklaştıkça bizde ev arama telâşı had safhaya çıkmıştı. Bir yıldır ikamet ettiğimiz Sarıyer ve çevresinde bir hayli tanıştığımız insan olmuştu. Tanıdığımız herkese öğrenciler için ev aradığımızı haber vermiştik, ama nafile… Ev bulmak, hele de öğrenciye ev kiralamak deveye hendek atlatmak gibiydi. İmdadımıza o zamanlar Fatih İmam Hatip’te okuyan Salih ve amcaoğlu Ahmet yetişti. Almanya’da yaşayan eniştelerinin Çayırbaşı’ndaki evlerini bize kiralamak için ailelerini ikna etmişlerdi. Üç katlı olan evin iki katının kapıları eşyaların üzerine kilitlenmiş, en üst katının ise henüz duvar sıvaları bile yapılmamış, kapıları da takılmamıştı. Öğrenciler olarak bir an önce taşınmamız için iki amcazade bir olup tadilat işine soyunmuş, duvarların sıvasını, boyasını dahi bizzat kendileri yapmışlardı. Evin üçüncü katına yerleştik, altımızdaki iki katta da kimse olmadığı için bina sanki tamamen bize ait gibiydi. Böylece 1982 yılında Çayırbaşı’nda ikinci öğrenci evimizi açmış olduk.

Sonradan bir kat daha çıkarız düşüncesiyle evin çatısı çatılmamış, kolon yerlerinden uzayan demir filizler öylece bırakılmıştı. Suyu da henüz bağlanmamıştı, Allah’tan elektriği vardı. Kullanma suyunu evin hemen önündeki kuyudan sağlıyorduk. Her yağmurda bulanıklaşan suyu, durulsun diye kovalarda saatlerce bekleterek dinlendirirdik. Kuyu suyunu temizlik, banyo ve bulaşık için kullanıyorduk. Sanırsınız Afrika’da bir sahrada yaşıyoruz. İçme suyunu ise biraz mesafe olsa da camiden bidonlarla taşıyorduk. Anlayacağınız, taşıma suyla değirmen döndürüyorduk.

Her yerinden mahrumiyet akan bu evimiz, sadece evde kalan bizlerin değil, yurtlarda kalıp ev özlemi çeken arkadaşlarımız için de bir sığınak olmuştu. Öyle ki bu sığınak, samimiyetin, sıcaklığın hissedildiği ve her ders bitiminde koşa koşa gittiğimiz, içeri girdiğimizde ise derin bir oh çekip huzur bulduğumuz yerdi hepimiz için.

Yazın kavurucu sıcağı geçmiş, sonbaharı anlamadan kışın dondurucu soğukları başlamıştı. Geceleri kat kat battaniye altına girsek de bir türlü ısınamıyorduk. Yağan yağmur ya da ara ara çatıda biriken kar, ranzalarda yatan bizlerin üzerine şıp şıp diye damlardı. Sabahları ezan sesi yerine buz gibi damlaların aniden yüzümüze düşmesiyle irkilerek uyandığımız anlar da çok olurdu. Çatısı olmayan evimizin üstü, kar yağdığında kartopu oynadığımız bir oyun alanına dönüşürdü. Rüzgâr evin dört bir tarafını vınlayarak âdeta tavaf eder dururdu. Soğuktan kurtulmanın çaresini, rüzgâr alan kuzey cephedeki pencereleri içten, kalın şeffaf naylon ile kaplayıp raptiyelemekte bulmuştuk. Evin içindeki keskin soğuğu bir nebze azaltsak da tir tir titremekten yine de kurtulamamıştık. Odalar daha da loş hale gelmiş, üstelik naylonun çıkardığı şakırtılı sesten rüzgârın şiddetini tahmin etme konusunda meteoroloji uzmanı kesilmiştik. Soba vardı ama odun, kömür Hak getire… Isınmak için hâlâ bir çare bulamamıştık. Çatısız evin güneşi ılık ılık okşamaz insanın tenini, sadece yakar. Yağmuru çivi gibi kemiklerini deler geçer, soğuğu ise keskin bir bıçak gibidir. Bizse bu çile ve sıkıntılara karşı oldukça kalın bir zırh kuşanmıştık. Tevekkülümüz tam, Allah kerimdi. Bütün bu zorlukları yaşarken fedakârlık, dostluk, diğerkâmlık ne demek, bu şartlarda öğrendik. Çok şükür, mutluyduk.

Eve yerleşip bir düzen kurduktan sonra arkadaşlarımızla karar aldık; vakit namazlarımızı camide cemaatle kılacaktık. Özellikle yatsı ve sabah namazlarını mahalle camiinde kılmaya başladık. Her vakit cami cemaatinden birileriyle tanışmaya gayret ediyorduk. Bu tanışmalardan duydukları memnuniyet her hallerinden belliydi. Cemaatle kısa zamanda kaynaşmıştık. Bazen yatsı namazını biraz uzak da olsa dağ evlerindeki camide kılıyorduk. Oradaki cemaatle de samimiyeti ilerletmiş, gönül köprüsü kurmuştuk. O çevrede Orman Fakülteli gençler olarak nam salmaya başladık.

Soğuk bir kış akşamı evimizin zili çaldı. Kapıyı açtığımızda karşımızda cami cemaatinden Samsunlu Hamit Abi vardı. El arabasıyla getirdiği kömürleri evin önüne boşaltmıştı. Bu bir başlangıçmış. Sonraki akşamlar da evimizin önüne birer birer el arabaları işlemeye devam etti. Meğer cami cemaatinden biri, nasıl olduysa yakacağımızın olmadığını öğrenmiş ve bazı komşulardan birer el arabası kömür sözü almış. Onlar da söz verdikleri gibi her akşam kömürleri getirdiler. Bu insanların hiçbiri de zengin değildi. Aksine hemen hepsi gecekonduda yaşayan dar gelirli kimselerdi. O zaman daha iyi anladım ki, bu güzel insanlar namaz kılan, camiye gelen üniversite gençliğine hasretmiş.

Birkaç el arabası da olsa kömürümüz olmuştu ama onu tutuşturacak odunumuz yoktu. Bunu da onlardan bekleyemezdik ya. O kadarını da “Ormanda okuyan” öğrenciler olarak kendimiz halledebilirdik.

Ev arkadaşım Eşref ile birlikte bir balta tedarik ettik ve düştük odun peşine. Çayırbaşı’ndan fakülteye giden yolun sağında ve solunda derinlemesine uzanan ormana daldık, kuru dal parçaları arıyoruz. Fakat ne gezer, koca ormanda kuru bir dal bulamadan “Ormancılar”a yakalanmayalım mı? Manzara dehşetli; ellerinde suç aleti balta ile ormanda dolaşan iki delikanlı. Her şey ayan beyan ortada. Bu durumdan kolayca sıyrılırız ümidiyle “Biz Orman Fakültesi öğrencileriyiz!” cümlesiyle başlayan karşı ataklı bir savunmaya başladık. Ama bu hiç fayda vermedi tabi, dahası aleyhimize oldu. Muhafaza memurlarından biri, “Siz de bunu yaparsanız başkası ne yapmaz ki!” deyince bizdeki mahcubiyeti varın siz düşünün artık. Yaramazlık yaparken annesine suçüstü yakalanan çocukların durumuna düşmüştük. Üstelik kuru bir dal bile bulamamıştık daha…

O telaşla ufak ufak topukladık, gerisin geri hızla evin yolunu tuttuk. Askerlik yapmamıştık ama Eşref elindeki baltayı askerin tüfeği taşıdığı gibi omzuna yaslamış, o vaziyette gidiyordu. Olay mahallinden uzaklaşınca bir de baktık ki baltanın keskin ucu Eşref’in boynuna ufak bir çizik atmış. Eve elimiz boş da olsa bambaşka bir tecrübeyle dönmüştük: “Ormancı olduğunu her yerde söyleme, taşırken ve kaçarken baltanın keskin ucunu dikkatle kolla ki kendi kendine zarar vermeyesin!”

Yıllar sonra, fakültede okurken birçok konuda bizlere yardımları dokunmuş Sarıyer semtindeki esnaf abilerimizle iftar vesilesiyle bir araya gelmiştik. O buluşma için herkese ulaşmama rağmen Hamit Abiye bir türlü ulaşamamıştım. Meğer yıllar önce yaşadığı semtten ayrıldığından çevresiyle irtibatı kesilmiş.

Bu yılın Ocak ayında, çok yardımlarını gördüğümüz Bahçeköy Müezzini Hüseyin Abi vefat etmişti ve ben de cenazesine katılmıştım. Cenazede Hüseyin Abi’nin kardeşinden Hamit Abi’nin telefonunu aldım. Öğrenci evimize kömür getiren kişiye ulaşacaktım nihayet. Birkaç defa aramama rağmen irtibat kuramamıştım. Nihayet odamızın genel kurulundan arkadaşlarla İstanbul’a dönerken ilk telefonlaşmamızı yaptık. Kendimi tanıttım ve yıllar önceki kömür mevzusunu hatırlattım. Beni mutlaka ziyaret edeceğini ifade etti.

Geçmişte hayatımıza dokunan Hamit Abi dün ziyarete geldi. Otuz sekiz yıl önce öğrenci evimize birkaç el arabası kömür taşıyan Hamit Abi ile yıllar sonra buluşmuş olduk. Getirdiği kömür sadece öğrenci evimizi ısıtmamış, kalplerimizi de ısıtmıştı aynı zamanda. Geçen yıl yayınevine gelen Ayakkabıcı Hüseyin Abi gibi onun da bastonu elindeydi. Ondan ziyade olarak üzerinde sarık ve cübbesi vardı. Oturduk, uzun uzun konuştuk; İsmailağa’da oturuyormuş. Altısı evli yedi kızı varmış. Kibrit fabrikasında birlikte çalıştıkları Muhlis Güzel’in hasta yattığını söyledim. O da Çayırbaşı’ndaki bir fabrikada gece bekçisi olarak çalışan Kani Abi’nin iki yıl önce kanserden vefat ettiğini söyledi. Onun fabrikada nöbetçi olduğu gecelerde çayını içer, sohbet ederdik. Kani Abi’ye de Allah’tan rahmet diledik. Uzun yıllar öncesinin hatıralarını yâd ederek tatlı bir sohbete daldık. Anlattıklarımız daha dün yaşanmış gibiydi. Ardımızda bıraktığımız o güzelim günler film şeridi gibi bir bir gözlerimin önünde canlandı:

Yağmurlu bir gece Sarıyer’den Çayırbaşı’ndaki eve ranzalar taşımamız; hem de ne taşımak! Konvoy halinde ve ranzalar üzerinde sünger yataklar bulunduğu halde… Ev sahibimiz Mustafa Abi ve kardeşi Muhlis Abi’nin evimizi ziyaret etmeleri ve yıllarca unutamayacağımız “odun!” muhabbeti; çatıya koyduğumuz leğende yağmur suyu biriktirmemiz; iki kardeşimizin, hep birlikte sofrada yemek yerken balkonda soğuktan donmuş buzlu suyu içme yarışması; semte cumartesi günleri kurulan pazardan tahta limon kasaları toplamamız ve kömürü onunla güç bela tutuşturmamız; hemen ilerimizdeki çayırlık alanda fakülteden arkadaşlarımızla yaptığımız maçlar… Aradan geçen onca yıldan sonra bunları hatırlamak ruhumda ne tatlı rüzgârlar estirmişti. Sanki bir feyz ırmağına dalmıştım.

Hamit Abi ile buluşmamız Ayasofya’nın tarihî açılışından üç gün önceye rastlamıştı. Seksen altı yıl boyunca alnında kara bir leke gibi duran müzelik damgası kaldırılacak ve Ayasofya, asli unvanına kavuşacaktı. Müslüman gençliğin “Ağlama Ayasofya yeter Allah aşkına!” nidaları artık son bulacaktı. Ve yeniden içinde Allah’ın adının yüceltileceği ve tesbih edileceği bir Cami-i Kebir olacaktı. Bir zamanlar, “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın!” sloganıyla yumruklarını sıkan gençler arasında ben de vardım. O zamanlardan beri kalbimizde Ayasofya aşkı hiç eksilmedi. Yıllardır hüzünle seyrettiğimiz, özlemle, umutla ve dua ile beklediğimiz Ayasofya’nın açılış sevincini hep birlikte yaşayacaktık, inanmış yüreklerle. Tarihler 24 Temmuz 2020’yi gösterdiğinde Türkiye’nin, hatta dünyanın gündemi bu muhteşem dönüşe kilitlenecek ve o gün, günlerden Ayasofya olacaktı.

Sultanahmet’te yükselen ezan sesine Ayasofya minarelerinden mukabelede bulunulacaktı. O ezanların yankısı dünyanın dört bir yanından ve özellikle Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan duyulacaktı. O gün mahzun ve mü’minlerin temiz, mübarek alınlarına hasret kalmış mabet, yeniden eski ihtişamlı günlerine kavuşacaktı.

Ayasofya bilinci Hamit Abi’de hâlâ eski günlerdeki gibi dipdiriydi. Tarihi güne şahitlik etmek için Temmuz’un 24’ünde Ayasofya’da ilk cuma namazını kılmak için sözleştik. Fakat asıl zorlu eylem ondan sonra başlayacaktı. Sıra yüreklerdeki paslı zincirleri kırmaya gelecekti.

Ne tevafuk ki eski bir dostun bir el arabası kömürle fethettiği yüreklerimiz, yıllar sonra Ayasofya Camii’nin açılışında aynı sevdayla atacaktı. Bir kahvenin bile hatırı, hem de kırk yıl unutulmazken zor zamanlarda bize yardım elini uzatan kıymetli insanların hatırını unutmak; olsa olsa iyileri ve iyilikleri unutmaktır.

İyilikleri unutmak da kendimizi unutmaktır!

Cemal Balıbey

Kaynak: İnsicam

Yayın Tarihi: 05 Kasım 2022 Cumartesi 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36