Bir üstad, bir filozof: Teoman Duralı

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu'nun 'Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı Fahri Doktora Payesi Ödül Töreni'nde yapmış olduğu konuşmasını istifadenize sunuyoruz...

Bir üstad, bir filozof: Teoman Duralı

Şimdi, tabii böyle bir kısa bir panelde, esas amacı da bu olmayan, daha çok hocamıza ödül takdimi töreni bu... Hepimiz, hocalarım, Hoca hakkındaki kanaatlerini paylaştılar. Kendi izlenimleri açısından konuştular. Ben, daha nesnel bir olayı anlayarak konuya gireceğim. Ben 4-5 yıl önce bir öğrencimden Türkiye'de yayımlanmış Felsefeye Giriş kitapları üzerine bir çalışma yapmasını istedim. Türkçede malum hem çeviri hem telif felsefeye giriş dediğimiz çeşitli metinler var. Arkadaşımız bu metinler tasnif etti, inceledi ve bir makale yayınladı. Divan dergisinde bu makale yayınlandı. İnternetten okuyabilirsiniz.

Fakat hocamızın talebesi olmamış tabii… Genç bir arkadaşımız... Veriler üzerinden tartışırken çok ilginç bir cümle kullandı. Dedi ki; "Hocam, Türkçede çeviri ve telif işte şu kadar felsefeye giriş kitabı var. Şu şekilde tasnif ettim ama bir kitabı bir yere koyamıyorum. Yani neyin altına koyacağım bunu? Kriter yok."

Dedim; "Nedir o?"

"Teoman Duralı'nın Felsefeye Giriş kitabı."

Şimdi tabii buna hemen atlayabilirsiniz sazanlık yapıp... Ama, "Nedir senin yakaladığın?" dedim. Çünkü, diğer tüm felsefeye giriş kitapları bir derleme. Ya İngilizce kaynaklardan, ya Almanca kaynaklardan, ya Türkçe daha önce yazılmış kaynaklardan... Ama, Teoman Bey, kendisini anlatıyor burada... Bu bir Teoman Duralı'nın Felsefeye Giriş kitabı. Şimdi bence meselenin püf noktası burası. Yani bütün hocalarımın anlattığı da gelip buraya dayanıyor.

Nasıl oluyor da Türkiye'de yaşamış bir felsefeci, kendisinden önce felsefeye giriş kitapları yazılırken, çeşitli kaynaklardan -hani tercümeleri saymıyorum tabii...- hareketle bir kitap yazıyor da, bir Türk filozof kalkıp kendi perspektifinden -bildiği kadar, anladığı kadar ama kendi durduğu yerden olaylara bakarak- bir felsefeye giriş kitabı yazıyor. Bence mesele burada düğümleniyor...

Şimdi, ben bunu üç terimle izah ediyorum:

1. Şahsiyet,

2. Mensubiyet, ve

3. Ehliyet.

Şahsiyet: Bir insanın bir şahsiyeti varsa, ki bu büyük oranda aileden, doğduğu yerden, şehirden, aldığı eğitimden, karşılaştığı insanlardan, -elbette- bazı genetik özelliklerden kaynaklanıyor.

Mensubiyet: İkincisi mensubiyet. Bir insanın kendi kültür kodlarına, tarihine, coğrafyasına, manevi dünyasına mensup... Çünkü mensubiyet, mes'uliyeti doğurur. Teoman Duralı'nın bu topluma, bu kültüre, Türk milletine karşı mes'uliyetinin temelinde bir mensubiyet duygusu yatar...

Ben şuna inanıyorum samimiyetimle; mensubiyeti olmayanın mes'uliyeti olmaz! Yani Türkiye'de bazı insanlar, bu topraklarda mes'uliyet duymuyorlarsa, mensubiyetlerinde bir problem vardır.

Ehliyet: Üçüncüsü ehliyettir. Yani, sahasının hakkını vermek... Altyapı, dil, o teknik bilgi neyse artık, bunu hakkıyla elde etmek ve bunu kendine mal edip yeniden ifade etme becerisini göstermek...

Ve, Felsefeye Giriş kitabını Teoman Duralı'ya ait kılan, ona özgü kılan, bence bu üç terimin hakkını Teoman Hoca'nın vermesidir. Onun için, panelin başlığı ne olacak diye bana sorduklarında "Bir Üstad, Bir Filozof" ismini teklif ettim...

Şimdi, üstad kelimesi üzerinde Cengiz Bey durdu ama... İslam felsefe geleneği açısından üstad kelimesinin üç temel anlamı vardır. Bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda yakında da bir yazı yayımladım.

Birincisi, "örnek olan". Yani, yapıp etmelerinde, insanlara, genç nesle örnek durumunda bulunan kişi... Bu sadece bilgi olarak değil; eylemlerinde, davranışlarında, ahvalinde dediğimiz örnek olarak...

İkincisi ise, sanatkar, mutkin, yani Cengiz hocamın ifade ettiği "usta olmak" ki, üstaz kelimesinden, üstad kelimesinden bozmadır. Mutkin olmak çok önemli bir terimdir. Yani, "bir konuyu hakkıyla, layıkıyla bilmek" demektir.

Üçüncüsü ise, öncü olan, ön tarafta duran... Ki, Cengiz Bey, yine bahsetti. Öncü olan... Bu üç terimi, yani hem örnek olan, hem usta olan, hem de öncü olan... Üçü bir araya geldiğinde, kişiye bizim geleneğimizde "üstad" denilir. Çünkü, bizde müderris var, muallim var değil mi? Hoca var. Bir sürü kelime var ama "üstad" hepsini şahsında birleştiren...

İşte, böyle üstad olmanın da asgari koşulu, biraz önce saydığım, bu üç temel... Yani şahsiyetli, mensubiyetli ve ehliyetli olan kişinin başarabileceği bir şey diye düşünüyorum. Ben kendi hesabıma hocamdan bunları gördüm ve aldım...

Şimdi, tabi teorik bir şeyler söyledim ama... Bu anlattıklarımı yaşadığım iki örnekle anlatıp uzatmadan tamamlayayım:

Üçüncü sınıfta, Yeniçağ Felsefesi dersini görüyoruz... Biz de o zaman genciz tabi... Okumalar yapıyoruz. Nietzsche'nin Descartes Eleştirileri'ni okumuştum. Hocam da Descartes'i anlatıyor tabi derste... Biz de Hoca'yı zorlamak için, hani öğrencilerin böyle bir kıllığı vardır, Nietzsche'nin eleştirilerini söylüyorum Hocama... Hocam da ısrarla Descartes'i savunuyor. Öyle bir pozisyonda... Bu bir duyma değil, benim yaşadığım bir olay. Şimdi, sınıf birden şöyle bir hissiyata kapıldı:

Tabii hocanın sınıf dersleri çok kalabalık olur. Zamanı yoktur. Yani, şu saatte başlar, şu saatte biter diye bir şey yok. Hoca, ne zaman bitirirse... Kimse saatine zaten bakmaz. Çünkü tiyatro havasında geçer dersler. Son derece canlıdır. Şimdi, sınıfta şöyle bir hava oluştu: Hoca, Dekartçı mı?

Hocamız bunu hissetti. Dedi ki: “Çocuklar, ben şu an size Descartes'i anlatıyorum. Hakkını vermem lazım. Şu anda ben Descartes'im. Dolayısıyla, Descartes bunlara nasıl yanıt verir ona çalışıyorum. Yani Descartes olsaydı, nasıl düşünürdü?”

Haydaa dedik, kendi içimizden...

Ha, bu olay böyle kalsaydı beni pek etkilemezdi. Ama dersten çıkıp akşamki derse gittik. Bir hocamız, Wittgenstein anlatıyor. Sınıfta da çok Wittgenstein hastası olan bir arkadaşımız da, bir hanım arkadaşımız, sıkıştırıyor hocayı. Hocanın tepkisi şu: “Kızım, üzerime ne geliyorsun? Böyle demiş... Ne yapayım yani?”

Şimdi, biz bunu mukayese edince, çok etkilendik. Yani, bir tarafta, yaptığı işin ehliyetli olması bakımından sonuna kadar hakkını vermeye çalışan, kendisi de kesinlikle Dekartçı olmamakla birlikte, elden geldiğince O'nu anlatmaya çalışan bir hoca... Öbür tarafta, bir-iki soru karşısında anlattığı filozofu satan bir hoca... Yani, bunu mukayese ettiğiniz zaman ehliyet meselesini görüyorsunuz...

Diğer bir konu da, yüksek lisans dersimizde, yine hocamız konuyu anlatırken... Ben, hocama Cahız'dan bahsettim. Hocamın Cahız'ı bildiğini biliyorum ama... İşte, "Cahız şöyle de diyor" filan gibi... Sustuğunu fark ettim. Hocam, sustu. Teoman Bey, hiçbir şey demedi derste... Fakat odasına gidip gelirken baktım ki, İspanyolca Cahız'la ilgili kitaplar, Almanca, İngilizce... Tabii, biz... Bildiğimiz bir dil... Hocamızın masasında, Cahız kitapları böyle yukarı doğru çıkıyor. Altı ay sonra, bize bir Cahız anlattı... Yani, "bu iş böyle yapılır arkadaşlar!" der gibi...

O zaman şunu hissettik: Demek ki bir insan, işini ciddiye aldığı zaman, işinin hakkını verebiliyor. Bu da tabi büyük oranda, derdi olan insanın işi. Teoman Duralı'nın derdi neydi? Teoman Duralı'nın derdi dil öğrenmek mi? Teoman Duralı'nın derdi iyi bir felsefeci, akademisyen olmak mı? Bence değil. Teoman Duralı'nın tüm dertlerinin merkezinde olan dert, bir Türk felsefesi inşa etmenin imkanlarını zorlamak ve araştırmak diye düşünüyorum.

Ve biz, takipçileri olarak bunu yerine getiriyoruz...

Yayına hazırlayan: Muhammet Negiz

DİPNOTLAR

1. CÂHİZ الجاحظ: Ebû Osmân Amr b. Bahr b. Mahbûb el-Câhiz el-Kinânî (ö. 255/869): Arap edebiyatının en büyük nesir yazarlarından ve Mu‘tezile kelâmcılarından biri.

1150-160 (767-777) yılları arasında Basra’da doğduğu tahmin edilmektedir. İlk kaynaklara dayanarak biyografisini yazan Sendûbî’ye göre dedesi Mahbûb deve çobanı bir zenci idi. Buna göre Câhiz bir Arap-zenci melezi olmalıdır. “Câhiz” lakabı kendisine patlak gözlü olmasından dolayı verilmiştir.

Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye karşı şiddetli bir arzusu olan Câhiz’in gençliğinde, en parlak devrini yaşayan Basra’da çok canlı bir ilim ve kültür hayatı vardı. Halîl b. Ahmed, Sîbeveyhi, Ahfeş, Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ, Ebû Zeyd el-Ensârî, Asmaî gibi birçok büyük âlim Basra’da bulunuyordu. Câhiz bu âlimlerin derslerine devam ederek gramer, şiir, tarih ve edebiyat öğrendi. Bir yandan da geçimini sağlamak için ticaretle uğraştı. Bu arada Basra Camii’ndeki ilmî ve edebî meclislere, Basra panayırının kurulduğu, çöl Arapları’nın geldiği, şairlerin ve hatiplerin şiirlerini ve hutbelerini okudukları Mirbed’e (Yâkut, MuǾcemü’l-büldân, V, 97-99) devam etti. Fasih Arapça’yı onlardan öğrendi. Ayrıca kelâmcıların, çeşitli mezhep mensuplarının, müslümanlarla diğer dinlere mensup olanların ve Şuûbiyye’nin aralarında tartıştıkları meseleleri dinledi. Âlimlerin ve ediplerin meclislerine katılmak için bazan Kûfe’ye ve Bağdat’a kadar gitti.

Câhiz eserlerini 200 (815) yılından daha önce yazmaya başlamış olmalıdır. Zira hilâfet ve diğer konularla ilgili eserlerinin Halife Me’mûn tarafından beğenilmesi ve kendisinin Bağdat’a çağrılması 200 yılına rastlar. Câhiz bundan sonra zaman zaman Bağdat ve Sâmerrâ’da halifenin ve devlet büyüklerinin muhitinde kalmış ve çeşitli eserler yazıp onlara takdim ederek oldukça büyük bir yekün tutan câizeler almıştır. Bu durum, 247 (861) yılında Halife Mütevekkil-Alellah ile Feth b. Hâkan el-Fârisî’nin Sâmerrâ yakınında öldürülmelerine kadar devam etmiştir.

Câhiz Bağdat’ta bulunduğu sırada bilhassa Aristo’dan yapılan tercümelerden faydalanmıştır. Vedîa Tâhâ Necm bu konuyu Menkulâtü’l-Câhiz an Aristo fî Kitâbi’l-Hayevân adlı eserinde (Küveyt 1985) ele almıştır. Edindiği bu kültür Nazzâm, Sümâme b. Eşres gibi Mu‘tezile büyüklerinin tesiri altında teşekkül eden kelâma dair fikirlerinin olgunlaşmasına yardım etti. Me’mûn devrinde bir ara Dîvânü’r-resâil başkanlığına getirildiyse de birkaç gün sonra bu görevden istifa etti. Daha sonra bu makamda İbrâhim b. Abbas es-Sûlî’ye vekâlet ettiği bilinmektedir. Geçimini, eserlerini ithaf ettiği kimselerden aldığı câizelerle sağlayan Câhiz’in Kitâbü’l-Hayevân, Kitâbü’l-Beyân, Kitâbü’z-Zer ve’n-nahl adlı eserlerinin her biri için 5000 dinar mükâfat aldığı rivayet edilir.

Câhiz’in asıl parlak devri, 220-233 (835-847) yılları arasında vezirlik makamında bulunan İbnü’z-Zeyyât Muhammed b. Abdülmelik zamanına rastlar. Bu sırada kaleme aldığı birçok risâlesini İbnü’z-Zeyyât’a ithaf etti. Onun bu devirde yaşadığı müreffeh hayatı ve sahip olduğu itibarı Hatîb el-Bağdâdî’nin naklettiği bir hadise göstermektedir (Târîhu Bagdâd, XII, 219). Câhiz bu arada Şam, Humus ve Antakya’yı ziyaret etti. 233 (847) yılında İbnü’z-Zeyyât öldürülünce kendisi de yakalanıp hapsedildi. Daha sonra Ahmed b. Ebû Duâd onu affetti. Bunun üzerine eserlerinin bir kısmını İbn Ebû Duâd ve oğlu Muhammed’e ithaf etti. Bir ara Halife Mütevekkil-Alellah Câhiz’i çocuklarına hoca tayin etmek istediyse de çirkin yüzlü olduğu için bundan vazgeçti. İbn Ebû Duâd ve oğlunun ölmesinden sonra ise Halife Mütevekkil-Alellah ile Feth b. Hâkan’ın himayelerini gördü ve bazı eserlerini onlara ithaf etti. Bu sırada Feth ile birlikte Şam’a gitti.

Hayatının sonuna doğru felç olan Câhiz, ayrıca damla hastalığından mustarip ve çok yaşlanmış olarak Basra’ya çekildi. Bir ara Halife Mütevekkil-Alellah kendisini Sâmerrâ’ya davet ettiyse de bu davete icabet edemedi (Yâkut, MuǾcemü’l-üdebâ, XVI, 113). 255 yılı Muharreminde (Ocak 869) doksan beş yaşlarında iken Basra’da vefat etti.

Kaynak: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=070020

Ayrıntılı bilgi için sizi yazıyı alıntıladığımız kaynağa yönlendiriyoruz.

Güncelleme Tarihi: 18 Haziran 2020, 01:01
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Gülcin küley
Gülcin küley - 2 ay Önce

Değerli yazınız için teşekkurler.

banner19

banner13

banner26