banner17

Bir nalbur Kur'an okuyor, dur müşteri dur!

Akif Emre güzel bir yazı yazdı. Derinlerde, kenarlarda bitip tükenmeyen yanlarımızdan bahis açtı. Yazısını ç-alıntılıyoruz.

Bir nalbur Kur'an okuyor, dur müşteri dur!

 

Akif Emre, geçtiğimiz gün gazetedeki köşesinde güzel bir yazı yazdı. Derinlerde, kenarlarda bitip tükenmeyen yanlarımızdan bahis açtı. Yazısını ç-alıntılıyoruz.

***

TÜTSÜLÜ ÇARŞILAR OLMASA DA

Her gün önünden geçtiğim dükkânın ne sattığına bile dikkat etmemiştim. Hızla geçerken tıkış tıkış dolu mallardan ilgimi çeken yoktu ki; dönüp bile bakmamıştım. Dün sabah bile önünden geçerken dikkatimi hiç çekmemiş olması yeterince ilginç değil mi? Tabelası var mı mesela? Hatırlamıyorum. Yaşadığımız reklam çağına inat muhtemelen levhası da yoktu. Oysa izbe bir yerde değil, bulvar olamasa da mahallenin ana caddelerinden birinin üzerinde…

Orta yaşı aşmış, topluca görünümlü dükkân sahibini aslında her gün görüyordum. Kır saçlı, gür bıyıklı, dolgun ve babacan haliyle Yeşilçam filmlerindeki bir kareden kalma gibiydi. Ondan aklımda kalan son imaj, elinde okuduğu gazetede adeta kaybolmuş görüntüsü... Hangi gazeteyi okuyordu? Buradan solcu mu sağcı mı olduğunu çıkartabilirdim mesela. Muhtemelen ucuza satılan, az sayfalı çok renkli spor gazetelerinden birini okuyan bir "yurdum insanı".

O bakkalın açık kaldığı her günü, tekelci sermayeye karşı verilmiş bir direniş öyküsü olarak kayda geçiriyorumKur'an okuyan esnaf

Belki de kıyasıya yanılıyorumdur. Ortalama bir vatandaş, hem de esnaf tipolojisini demek ki zihnimde böyle inşa etmişim. Akşamları veya gün ortasında hemen hiç görmediğim için müşterileri, dostları yahut "sinek avlayan" ticarethanesiyle olan konumu hakkında bir tahayyülüm yok. İşe gitme saatinde önünden geçtiğim bu dükkanın sahibini hep kaldırıma attığı sandalyesinde oturur görüyordum, erkenden. Gerçi ne sattığını bile bilmediğim bu iş yerinin sahibi olup olmadığını da bilmiyordum. Ama kendinden emin, telaşsız, dingin, babacan haliyle muhtemelen mesleğini icra ettiği ekmek teknesi olmalıydı.

Hemen yirmi metre berisinde karşı karşıya açılmış iki market zinciri ve bir de bakkalımsı market vardı. Bu iki ucuz alışveriş mağaza zinciri tam karşı karşıya açılmıştı. Bu mağazaların birbiriyle rekabet etmekten çok, on metre berisinde yıllardır mahalleye hizmet veren, artık üniversite çağına gelen gençleri bile çocukluğundan tanıyan, bir zamanların süper marketi, gerçekte mahalle bakkalına karşı açıldıklarını düşünmüştüm.

İlk ucuz alışveriş markası, bakkalın yanına açıldığında pek üzülmedim. Mahalle bakkalı, kurduğu insanî ilişkiler ve gece gündüz açık tutarak hamaratlığı ile rekabet edebilirdi. Nitekim etkilendi mi bilmem ama kendine daha bir çekidüzen vererek, bakkalın ön kısmını biraz manav reyonu haline getirerek daha bir canlılık kazandı.

Aradan bir yıl geçmeden tam karşısına daha güçlü ikinci bir mağaza zinciri açıldı. Ama bizim bakkal hâlâ ayakta olsa da ne zaman teslim bayrağını çekecek diye beklemekteyim doğrusu. Açık kaldığı her günü, tekelci sermayeye karşı verilmiş bir direniş öyküsü olarak kayda geçiriyorum şimdiden.

Her zaman yığıntı izlenimi veren eşyalar bir anda düzene girmiş göründü o sabah gözüme

Beri tarafta bizim esnaf ise bu kıyasıya rekabetten, adeta varlık-yokluk mücadelesinden habersiz ya da ilgisiz bir görüntü veriyordu. Bir yanda ülkenin iki büyük devi resmen mahalle bakkalıyla rekabete girmiş, sessiz bir mücadeleye girişilmişti. Aslında sessiz değildi; devasa reklamlar, indirim kampanyaları ta uzaktan okunan afişlerle duyuruluyordu. Marketin, soğuk, görünmez tezgâhtarlarına ve ürünlerdeki dayanılmaz indirime rağmen bakkalın herkesi ismiyle hitap eden karşılayışı, kurduğu insanî ilişki şimdilik "hâlâ insanlık ölmedi" dedirten türden mahalle desteği buluyordu.

Akif Emre'nin objektifinden o nalburBizim esnaf, tüm bunlardan bigâne görünüyordu. Bu kadar sesiz ve kendi halinde ama yine de babacan izlenimi bırakan esnafın ne yaptığını bu Ramazan ayında fark edecektim. Hızla dükkânın önünden geçerken o sabah bir şey fark ettim. Durdum, geri döndüm ve hatta birkaç adım ona doğru adım attığımda hayret ve hürmet arası bir duygu seline kapıldım. Her zaman yığıntı izlenimi veren eşyalar bir anda düzene girmiş, her şey yerli yerine oturmuş göründü gözümde. O küçük dünyası sanki birden kainatla iç içe, ahenk içindeydi. Ne kaos ne çatışma. Dingin bir sabahtı, her şey kendisiyle, evrenle barışık görünüyordu.

Kur’an’ı hatmedeceği süre zarfında müşteriler de onu rahatsız etmese çok iyi olacaktı sanki

İlk fark ettiğim şey, burasının bir nalbur dükkânı oluşuydu. Boyalar, fırçalar, plastik kovalar, mangallar, evde lazım olacak bilumum malzemeler... Her biri kendine özgü bir iç düzen içinde yerlerini almıştı. Uzun boya fırçaları kapıya yaslanmış, renk renk kovaların içine bir şeyler konarak kaldırımda yerini almış.

Bu karmaşık düzen içinde babacan esnaf, kaldırımın cadde kenarına yerleştirdiği ayaklı, tenekeden mi yoksa saçtan mı olduğunu kestiremediği ızgara tezgâhının önüne, onu adeta masa gibi kullanır şekilde oturmuş. Hem müşteriyle hem gelip geçenlerle tüm ilgisini kesmiş, kendi kendine, iç dünyasının dinginliğine, dükkânındaki anlaşılmaz düzeni kurduğu içinin derinliğine kapanmış oturuyor. Izgara tezgâhı adeta bir masa, daha doğrusu rahle işlevi görüyor. Henüz ısınmayan yaz serinliğinde, Ramazan’ın şeffaf hafifliğinde Kur’an okuyor. Kur’an'ı tam boyuna göre uygun yükseklikteki ızgara tezgâhına açmış, gözlüklerini de takarak pür dikkat okumakta...

Bir an durdum baktım... Az ötede süren sessiz rekabetten bigâne, daha hesaplı, standart, garanti belgeli mal satan dev mağaza zincirlerinin kendinden çekip alacağı müşteri kitlesini hesap etmeyen bir âlem üzre güne başlangıç yapmıştı. Muhtemelen her gün erkenden açtığı o Mushaf'ı Ramazan boyu hatmedecekti. Bu süre zarfında müşteriler de onu rahatsız etmese çok iyi olacaktı sanki.

Elindeki rekabet edebileceği tek sermayesi de buydu. Kendisiyle barışık, sonsuz ihtirasların ekonomik kural haline geldiği dünyaya temelden bir protestoydu. Miskin, içe kıvrık bir halden çok meydan okuyan bir iç zenginlik, maddi dünyaya kendince başkaldırı... "Kur’an okunan tütsülü çarşılar" yoktu ama onun aydınlığında güne başlayan yürekler hâlâ vardı.

Dün önünden geçerken Mushaf yoktu önünde ama hayatla barışık, kendi halinde, yerli yerindeydi her şey...

 

Akif Emre, Yeni Şafak gazetesi, 1 Eylül 2012.

 

Meryem Uçar ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 13:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman ARI
Osman ARI - 6 yıl Önce

A.Emre'nin objektifinden "O nalbur"

banner8

banner19

banner20