Bir dâhinin “tekinsiz” sanat hayatı

David Lynch: Yaşam Sanatı filmi üzerine Koray Sevindi tarafından Hayal Perdesi dergisinde yayımlanan "Bir dâhinin “tekinsiz” sanat hayatı" başlıklı yazısını alıntılıyoruz.

Bir dâhinin “tekinsiz” sanat hayatı

Sinemada iz bırakmak kolay değildir. Diğer sanat dallarına göre masraflı olan ve kolektif çalışma gerektiren sinemada, yönetmenin fark yaratması, süreklilik sağlaması, auteur olması nadirdir. Fakat auteur yönetmen olmayı zirve noktası olarak belirlemek de doğru değil. Nitekim sinema tarihinde “elit” yönetmenlerin bazıları sinemalarını auteur kavramının ötesine taşıdılar. Böyle bir etki oluşturabilmek için, iyi yönetmen kumaşına sahip olmanın yanında bazı “farklılıklar” taşımak gerektiği aşikâr. David Lynch’i “farklılıkların” özgünlüğü nedeniyle bu mertebeye koymak, kendi adıma, zor bir karar değil.

Bilinçdışına yönelik işler yapan yönetmen hakkındaki filmin, her halükârda yüzeysel kalma riski var. Yönetmenlerin kendi dünyalarını açmak istememesine ve kendilerini filmleri üzerinden ifade ettiklerini söyleyerek seyirciyle aralarına mesafe koymalarına alışığız. Bu açıdan David Lynch: Yaşam Sanatı’nın özgünleşmesi ilk bakışta zor görünse de film ilerledikçe önyargılar haksız çıkıyor. Tabii filmin ilk avantajı, David Lynch’le beraber çalışma şansı bulan ve daha önce onunla ilgili bir belgesel hazırlayan Jon Nguyen’in yönetmen koltuğunda olması. İkincisi ise Lynch’in sanat hayatını çocukluğuyla ilk uzun metraj filmi Eraserhead’e (1977) kadarki süreç üzerinden anlatarak yönetmenin sanat hayatının köklerine doğru bir yolculuk yapması. Günlük hassasiyetiyle ilerleyen film, mikrofonu Lynch’e vererek bir çeşit günah çıkarma seremonisine dönüşüyor. Lynch’in dış seslerini özel olarak hazırlanmış bir mekânda alan yönetmen, ritüele çevirdiği bu anları; atölyesinde zaman geçiren Lynch görüntülerinin, Lynch’in sanat eserlerinin ve geçmişe yönelik arşiv görüntülerinin üzerine bindiriyor. Böylece yönetmenin iç dünyasına -pek de alışık olmadığımız kadar fazla- dâhil olmamızı sağlıyor. Bunu yaparken belgesel türünün alışıldık biçimsel formuyla yetinmeyen yönetmen, filmi klasik “konuşan kafalar” mantığından çıkararak seyirci dostu bir iş ortaya koyuyor.

Lynch’in kullandığı sürrealist anlatılar ve sinemasal teknikler incelendiğinde Çek yönetmen Jan Svankmajer’le benzer damardan beslendikleri görülür. İki yönetmenin filmlerinde, en çok psikopatolojik “tekinsizlik” duygusu benzer. Farklı coğrafyalarda ortak imgeler oluşturan ve bunu sinema yardımıyla paylaşan iki sanatçının varlığı, insana özgü ortak paydaların zamandan ve mekândan bağımsızlığının kanıtı gibi. Svankmajer’in Stalinizm etkisindeki Prag şehriyle kurduğu ilişkinin benzerini, aynı dönemlerde savaşın sonuçlarını yakından hisseden Lynch, Philadelphia’daki Amerikan rüyasında kurar. Svankmajer’inki kadar keskin bir politik tavır geliştirmese de Lynch, dünyayla olan sorunlarını aşmak için -tıpkı Svankmajer gibi- sanata yönelir. Svankmajer kukla sanatıyla, Lynch resim ile uğraşır. İki yönetmenin sinema harici bir sanata teması belki de sinemada “auteur-üstü” bir nitelik kazanmalarını da hazırlar.

Ressam Lynch, hareketli resim ihtiyacını kendi kendine keşfeder ve kendi çabasıyla animasyonlar yapar. Bu uğraşı, onda sinemanın kaynağına yönelik bir bilinç oluşturduğu gibi, sinemaya olan yatkınlığını da gösterir. Filmde bilinçdışının yansıması olan resimler, arşiv görüntüleriyle birlikte verildiğinde seyircide -Lynch filmlerindekine benzer- bir ürperti oluşur. Serbest çizgilerden ve fırça darbelerinden oluşan bu eserler, David Lynch’in sanat hayatının ve eserlerinin özeti gibi. Resim yapma mantığı ve imge kurma anlayışının filmlerini ne ölçüde etkilediği, bu eserler yoluyla ortaya çıkıyor. Lynch’in üretme isteği, onu anlatmayı mümkün kılacak türlü araçlara yönlendiriyor. Kısa metraj, uzun metraj, belgesel, deneysel, animasyon filmler yapması, resimde çok çeşitli teknikler kullanması ve hatta bir müzik albümü çıkarması onun çok yönlü üretme açlığının sonucu olarak görülebilir.

Lynch’in sineması her zaman çok kişisel olmakla suçlanır. “Anlaşılamayan” filmlerinde seyircinin bağ kurmasına izin vermez. Zaten hitap ettiği kitle, klasik anlatı sineması izleyicisi değil iken, Lynch’in bu eleştirileri dikkate almadığı aşikâr. Burada önemli olan Lynch’in kendi anlatısını kurarken sağlam bir entelektüel alt yapısının olmasıdır. Genelde eleştirildiği gibi, “ben yaptım oldu” tavrıyla değil, kendi tecrübe alanına hâkim bir duruşla üretir. Bu açıdan bakıldığında, Lynch’in Eraserhead’inin ve diğer eserlerinin ilk çıktığı dönemlerde fazla alıcı bulamaması ve yoğun olarak eleştirilmesi kıstas olabilir mi? Ortaya çıktıkları dönemde Svankmajer’e, Andy Warhol’a ya da Norman Rockwell’e benzer eleştiriler yapılmışken, şimdi eserleri kült statüsünde görülür. Bu biraz da Walter Benjamin’in Pasajlar’ında anlattığı, sanat yapıtının biricikliğiyle alakalı. Benjamin’in örneğinde, Venüs heykeli Antik Yunan’da bir kült eserken Orta Çağ’da puta dönüşür. Aynı eser farklı geleneklerde farklı konumlarda yer alabilir. Sonuç olarak üretilmiş ve yolculuğuna başlamıştır. Geri kalanı kendi hikâyesidir.

David Lynch: Yaşam Sanatı sanatçının -belki de en önemli zamanları olan- ilk adımlarını göstermesi açısından zihin açıcı bir belgesel. David Lynch’in eserlerindeki “gizem” ve “tekinsizlik” duygusunun belgesele yansıtılması, ele alınan kişiyle bütünlüklü bir nitelik oluşturulması açısından değerli. Lynch’in hikâyesinden sanatçı olmanın zorluğunun evrensel nitelik taşıdığı da çıkarılabilir. Bu noktada Lynch’in, bütün toplumsal normlara ve baskılara rağmen, hayatını ressam olarak devam ettirebileceği bilincini kazanması ve bunu sürdürebilmek için mücadele etmesi filmin temel hikâyesi. Sayısız sanatçının yaşadığı kırılma noktalarını Lynch’te de görmek “sanatçı vazgeçmediğinde sanatçı olur” klişesini doğrular. Nitekim David Lynch, babasını ve kardeşini dinleyip, sinema işlerini bırakıp düzenli bir hayat kursaydı bugün sanat tarihi en önemli figürlerinden birini hiç tanımayacaktı. Tıpkı yüzlerce, belki de binlerce yeteneği hiç tanımadığı gibi. 

Not: Bilim ve Sanat Vakfı bünyesinde yayımlanan Hayal Perdesi dergisinin 2015-2018 yıllarındaki matbu sayıları erişime açıldı. Sinema alanındaki faaliyetlerimizin çıktısı olarak 2003'ten itibaren çeşitli formatlarda okuyucuyla buluşan Hayal Perdesi'nin 2015-2018 yıllarında yayımlanan matbu sayıları artık dijital ortamda! Derginin tüm sayılarına ulaşmak için:

http://bisav.org.tr/hayalperdesi

Güncelleme Tarihi: 25 Nisan 2020, 23:36
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26