Aydın Karakimseli’den tasavvufun temel kavramları: Tecelli ve tezahür, varlık ve âlem

Aydın Karakimseli, Düşünen Şehir dergisinin 2. Sayısındaki yazısında, “Tasavvuf, Esmaullah’ın nuru üzerinden varlığı görmek ve arif olmak manasında olunca, Allah’ın esması da dipsiz ve sınırsız denizler gibi olunca, sufi de o denize dalan olunca, söz bitmez, sonsuza kadar uzar.” diyor. Yazıyı alıntılıyoruz.

Aydın Karakimseli’den tasavvufun temel kavramları: Tecelli ve tezahür, varlık ve âlem

Tasavvuf İlminde Temel Kavramlar: Tecelli ve Tezahür, Varlık ve Âlem

Allah’a hamdolsun. Allah (c.c.)’ın selamı Resulullah (a.s.)’ın, âl-i Resul’ün, eshab-ı Resul’ün üzerine olsun. Bu yazımda tasavvufun neden ilim olduğunu ve de bu ilmin ulaştığı irfanın mahiyetini kendi kararımca anlatmaya çalışacağım. Kelimelerin yetersizliğini biliyorum. Bu sebeple yanlış bir şey söylemekten Rabbime sığınıyorum. Allah’tan dilimi yanlışlardan muhafaza etmesini niyaz ediyorum. Tasavvufun ne olduğu ne olmadığı, çok eskilerden beri konuşulmuş, zaman zaman tartışılmış şimdilerde de devam eden bir olgudur. Konuya bir nebze de olsa açıklık kazandırmak niyetiyle bu yazıyı yazdım. Evvela usulü belirtmem gerek. Birincisi konunun anlaşılabilmesi için gerekli olan usulü ifade ettikten sonra, saniyen tasavvufun kendi usulünü anlatmaya çalışacağım.

Şüphesiz tüm fikirler bana aittir. Her şeyin hakikatini olduğu gibi bu konunun hakikatini de Allah bilir. Allah’ (c.c.)’ın ilmi şüphesiz sonsuzdur. Her an bir şe’nde her an yeni bir yaratmada ve hayata müdahale etmede sınırsız imkân sahibidir. Kişi bu bilinçte olunca anlayışında ve yaşantısında hakikat üzere kemale talip olması gerekir. Taleb-i hakikat her işin başıdır. İman ve İslam’ın yoludur dersek yanlış olmaz. İnsanın duyuları, algıları, ilmi çok sınırlıdır. O yüzden Halik-i Mutlak'ı tanımak ve yakınlık oluşturma çabası hayatın manasıdır. Tabiî ki bu yolda samimiyet çok önemlidir. Müminler bu noktada birlikte olabilirler. Birbirlerini samimiyetle anlamak için dinlemek, hem olgunlaştırır hem terbiye eder, Hem de birlikteliklere imkân oluşturur. Kelamı güzellikle konuşmak hakaret etmeden eleştirel fikirlerden yararlanmak gerekir. Yeterli bilgimizin olmadığı konularda konuşmak, hele de iddialı ya da hakaret etmek için, aşağılamak için konuşmak, İslâm’ın edebine ve ahlakına sığmaz. Bir konuyu gerçekten anlamanın yolu kendi peşin hükümlerimizden bir an için dahi olsa vazgeçmekle mümkündür. Sadrımız ilme açık olmalıdır. Tüm öncüllerimiz, gerekirse tekrar dönmek üzere dinlerken ya da okurken tatile çıkmalıdır.

Bir olgunun ve çabanın ilim olması için üç özelliği taşıması gerektiğini düşünüyorum. Birinci özellik, bir konu sahibi olmasıdır denebilir. Çalışmanın amacı, araştırmanın amacı, o ilmin konusudur. Mesela, tıbbın konusu insan sağlığı, fiziğin konusu maddenin hareketi, kimyanın konusu maddenin oluşumu vs. gibi.. Konusu ve amacı olmayan olgular ilim değil belki lafazanlık yani spekülasyon olarak tanımlanabilir. Tasavvufun konusu, varlığın hakikatini idrak etmek, o hakikatin dünyada zuhuruna arif olmak ve o hakikatin gerektirdiğine teslim (İslam) olarak yaşamak çabasıdır. İlmin ikinci özeliği ise usulün gerekliliğidir. Tüm ilimlerin usulü vardır. Tasavvufun usulü riyazet diye isimlendirilen nefsi tezkiye etmektir. Nefsin ne olduğu meselesi ise tasavvufun konusuyla ilgilidir. Üçüncü özellik ise her ilmin kendi dilini oluşturmasıdır. Matematiğin rakamlarla konuşması, fiziğin formüllerle konuşması, sosyal ilimlerin kendi kavramlarıyla konuşması gibi.. Tasavvufun; fena fillah, beka billah, vücud, nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i mutmainne, nefs-i razıye, riyazet, halvet vs. gibi kendine özgü bir dilinin olmasından dolayı tasavvuf bir ilimdir diyorum.

Zuhurun kendisiyle değil kaynağı ve hakikatiyle ilgilenmesi ise bu ilmin diğer tüm ilimlerden yüce olduğunun göstergesidir. İlerleyen satırlarda daha detaylı açıklamaya çalışacağım. Ama şimdi tasavvuf ilminin yüceliğine vurgu yapmak açısından şunu söylemeliyim ki, varlığın bölünmezliğini, kelimelerin farklılaşmasının kişide tecellinin mahiyetiyle ilgili olduğunu, idrak, hal (ahlak) ve ef’al (amel) kavramlarının sadece kelimetik bir ayrım olduğunu, insanda zuhurunun tek ve aynı olduğunu belirtmesi açısından da tasavvuf ilimlerin en yücesidir. Bu noktada tasavvufa ilm-i tevhid diyebiliriz. Ayrıca Kur’an-ı azimüşşanda varid olan Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasında geçen diyaloğun bildirilmesin de, mealen (biz Hızıra tarafımızdan ilim verdik) ayetine işareten tasavvuf, ilm-i ledün olarak da isimlendirilmiştir. Çünkü bu ilim Allah (c.c.)’ın bir lütf-u ihsanı olarak görülmüştür.

Bu noktada günümüz Müslümanlarının da içine düştükleri ve de tüm problemlerin kaynağı olan bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Modern mantığın temel ilkesi insanın özne olarak diğer her şeyin nesne olarak tanımlanmasıdır. Özne olan insan yani hüman asıldır diğer her şeyi arzusuna faydasına göre tanımlamak hakkına sahiptir, "Tanrı" da kendisidir. Tenzih etmeyi bilmez, kendi hevasına göre tanımlar. Heva; dünyaya ait arzu ve istekler demektir. Ayet-i Kerime'nin işaret ettiği gibi hevasını tanrı edinendir. Bu noktada dini kavram, tutum ve anlayışlar dahi, hevaya göre gerçekleşir. Özne olan hümanın hevasına göre tanımladığı her şey hakikatin yerini alır. Bu durumda Müslümanla Hristiyan’ın hatta ateistin hakikat karşısında konumları aynıdır. Modern devir Müslümanlarının rasyonel mantık ve modern usullere rağbeti, kendilerini o şekilde ifadeleri bütün problemlerin kaynağıdır. Bunu çoğu zaman fark edemeyiz. Bu tip düşünce, eğitim kurumlarında iğdiş edilen zihnimizin derinliklerinde oluşmuş bir sapmadır. O yüzden Müslümanların sorunu okumuşlardan kaynaklanıyor, ümminin teslimiyetini gösteremiyoruz. Olguları ve şeyleri kendimiz tanımlıyor onu da hakikat sanıyoruz. Dahası başkalarına tahmil etmeye çalışıyoruz. Hatta devlet kurarak, medeniyet kurarak, dünyada cenneti var edebileceğimizi düşünüyoruz. Aynı modernler gibi modern düşünce ve bilimler, hem hâkimiyetlerinin kurulumunu hem de devamını yalancı cennet vadiyle gerçekleştirdiler. Tüm modern eğitim özne olan insanın her şeyi yapabileceği ilkesini zihinlere yerleştirdi. Bu konu tek başına ele alınıp düşünülmesi tartışılması ve kurtulma imkânlarının araştırılması 116 gereken bir konudur. Temelinde mücessim insana tapmak, insanın hevasına göre de devamlı put üretmek demektir. Tarihte bile örneği olmayan bir paganizmdir.

Tecelli–tezahür

Allah (c.c.) zahir ve batındır ayetin ifade ettiği gibi, insanlar zahir ve batın ifadesini anlamakta zorlanırlar. Bu anlayışsızlığın sebebi, insanın kurguladığı zaman anlayışını, hakikatmiş gibi kabullenmektir. Zaman günlük yaşantımızda kullandığımız bir şeydir hakikati yoktur ya da izafi olarak vardır. Varoluşu yani yaradılışı ve Yaradan’ı anlamakta zaman algısından çıkamazsak hakkı mukayyet hale getiririz. Allah (c.c.) zamana bağlı değildir zamanla bağımlı da var etmez. Zaman Zeus’un babası Kronos olarak bilinen bir tanrıdır. Ve modern dünyada aynen zamanı mutlaklaştırarak putlaştırır. Şu sözü çokça duyarız, zamanla şu işler hallolacaktır. Siyasi söylemlerde ideolojik söylemlerde cevap verilemeyen soruların cevabı zamanla yapılacaktır anlayışıdır. Yani zaman denilen tanrı, gelecekte tüm insanî, tabi ki dünyevî olan meseleleri çözecektir diye inanılır. Zamana değer yüklediğimizde yaratışı anlamak imkânsızlaşır. Kader tartışmaları başlar, "ol der ve olur" ayetini anlamak da imkânsızlaşır. Ve de "Allah her an bir şe’ndedir" ayetini de anlayamayız. Pozitivist mantık tam da işte budur. Modern eğitim sisteminden geçen herkes az çok bu mantığı alır. Din eğitiminde bile sistemden dolayı bu böyledir.

Efendimiz (a.s.) bir hadis-i kutsisinde şöyle buyurdu: “Allah (c.c.) bilinmez bir hazine idim bilinmeyi murad ettim kevniyatı yarattım.” Allah’ın yaratması bizim bir şeyler yapmamız gibi zamanla ve sebeplerle mukayyet değildir. Allah (c.c.) el-âlimdir, ilmi her şeyi kuşattığı gibi sonsuzdur, onun ilminde mümkünatın sonu yoktur. Tecelli ve zuhur çok yakın anlamda olan kavramlardır. Tecelli Allah (c.c.)’ın ilminde mevcut olan sonsuz mümkünatı, Nur ismiyle tecelli ederek zahir kılmasıdır. Yani zatında mevcut mümkünatı, Nuru ile görünür ve bilinir kılar. Bilmek açısından tecelli ve zuhur Allah c.c. ’ın zahir ve batın olarak müşahedesine ve de anlam olarak idrakine imkân oluşturur. Varolarak müşahade edilen her şey aslı yani ayn-ı sabitesi itibariyle Allah (c.c.)’ın ilminde mevcuttur ama bizler o ilme muttali olamayacağımız için zahirde gerçekleşmesi gerekir. İşte tecelli, Allah (c.c.)’ın ilmindeki mevcudiyeti nuru ile bizler için görünür ve bilinir kılmasıdır. En genel anlamda tecelli (arşa istiva etti) ayetinin işaret ettiği, kevniyatın var olması yani müşahede edilmesidir. Özel olarak ise tecelli, kişinin hakikati kalben ve zahiren yani basiretle ve de basarla görmesi, idrak etmesidir. Allah (c.c.) her an yaratmaktadır; asla tecellide tekrar olmaz, her an yeniden yaratır bu bizim indimizde değişmek olarak algılanır. Künhünü ise bilemeyiz. Mü’min’in bilgisi pozitivizmin aksine Allah’ımızın kalbimize tecelli ederek bildirmesi ile mümkün olur. Mü’min’de bilginin yeri kalptir. Efendimiz (a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah kulunun kalbine tecelli ettiğinde kul tevazu sahibi olur".

Bildirilmeyeni bilemeyiz. Vahiyle bildirilenin ve Resulle örneklenip tasdik edilenin dışında bilgi yoktur. Özet olarak. Allah (c.c.) zatında mevcut olan esmasının gereği olanı, Nur ismiyle suret vererek görünür kılar tecelli ve tezahür öz olarak budur.

Temel kavramlar

Tasavvuf ilminin temel kavramlarına gelince; vücud, mutlak varlığı ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Var olan demektir, hakikat-i hakayık şeklinde de kullanılır. Herhangi bir şeye yok diyemiyorsak kendimiz dâhil, o şeyler de kendiliklerinden var değilseler, mutlak varlığın zorunlu olarak var olması gerekir. O halde Hakkın Allah (c.c.)’nin varlığı zorunludur. Bu durumu sufiler, kelamcılar ve felsefeciler “Vacib-el vücud” kavramıyla ifade ederler. Vücud kavramı yaratılmışlar için de kullanılır. O zaman mana; varoluş şeklinde anlaşılabilir. Hak mutlak varlık var olan, diğer her şey izafi varlıklardır. Bu durum Hak için vücud-u hakiki, yaratılmışlar söz konusu olunca vücud-u izafi olarak ifade bulur. İzafi olan kevniyatin kendilerinden varlıkları yoktur ve olamaz. Ancak Allah’ın sıfatlarının ve Halık vasfının gereği olarak varlık kazanırlar. Varlıkları hakka nispetle izafidir. Vahdeti Vücud ifadesini de bu bağlamda düşünmek gerekir. Allah isminin müsemması olan, hakikatin zatında mündemiç olan sıfatlarının gereği olarak âlem vücud bulur (tecelli). Bu noktada tüm kevniyata, ister O’dur de, ister O’ndandır de, istersen O’nunla birlikte var oldu de farketmez. Hak tek olunca ilahta da tek olmak zorunludur. Bu sebeple ulûhiyet mertebesinde “la ilahe İllallah”, gerçeği aynı zamanda vacib-el vücud ve vahdet-i vücud kavramlarının manalarını mündemiçtir. Allah (c.c.) zamandan ve mekândan münezzehtir. Vücudu (varlığı) bizatihi mevcut ve mutlak-ul vücuttur. Hiç bir şeyle kayıtlı olmayan Hakk’ın hakikatini akıllar duyular idrak edemez bilemez ve keşfedemez. Çünkü istidlal (akıl yürütme) illiyet görüşünden naşi maluldür faili mutlak Allah’tır. Var oluşu illiyetle idrak etmek ef’al-i tevhid noktasından zafiyettir. Tüm fiillerin ancak Hakk’ın sıfatlarının sonucunda gerçekleştiğini idrakse, Esmaullah nazarından Hakkı tevhid etmektir. Zat-ı ilahi ise bilinemez, istidlalle ispat edilemez, öyle bir düşünce zorunlu olarak hakkı mukayyet hale getireceği için tevhide mugayirdir.

“Kendine arif olan rabbine arif olur”. Bu hadis-i şerif sufilerin nefis muhasebesi ve murakabesi ve de nefsi tezkiye etme çabasının temel ilkesidir. Hakikati idrak ve kurbiyetin en önemli engeli, nefsimizin perdeleridir. Hakkı biz dünyevi mevcudiyetimizin maddi istemleri ile dünyaya ait istemleriyle kendi kendimize perdeleriz. Bencilliğin ne kadar olumsuz bir huy olduğunu herkes kabul eder. İşte nefsi tezkiye bundan kurtulma çabasıdır. Bir yönüyle beşer olan yaratığın kendi nefsinden kurtulması, hayvanlıktan kurtulması demektir. Nefis, arzuları, hırsları, korkuları, beklentileri ile malul durumda ise bencillik öne çıkar. Kıskançlık, mevki arzusu, açlık korkusu, yalnızlık korkusu, ücub, kibir, hırs, paracılık vs. insanı hayvanlaştırır. Tüm insani sorunlar bu şekilde ortaya çıkar.

Genel anlamda insana benzeyen yaratık, zalimleşir. Hayvanların sinsiliğine, acımasızlığına esir olur. Kendine ve her şeye diğer insanlara hatta her türlü yaratılmışa, ota, ağaca hayvanlara vs. zulmeder. Bu yolda ilk adım Nasuh tevbe ile takvaya yönelmektir. Birçok ayet ve hadis zikrullahın değerine işaret eder. Zikrullah devamlı salikin dilinde ve kalbinde olmalıdır. Sohbet diğer bir usuldür. Daha önce bu tecrübeyi yaşamış bir şeyhin gözetiminde şeriat, ahlak, hakikat, din gibi konularda insan nefsinin özelikleri ve tuzakları konusunda sohbet bu yolun vaz geçilmez usulündendir. Efendimiz (a.s.)’in ahlakı, siyeri bu sohbetlerin ana konularındandır. Talip şeyhinin gözetiminde rabıta yapar. Önce kendi nefsini benini unutmak için tüm dikkatini şeyhi üzerinde yoğunlaştırıp gece gündüz şeyhini hatırlar ismen telaffuz eder. Hatırlar hayal eder. Bundan amaç kendinden çıkmaktır. Bu rabıta daha sonra Allah Resulü (a.s.)’ye yönelir, Resululah’ı hatırlar zikreder, salat-ı selamı çoğaltır onu hayal eder. Rabıta daha sonra Allah (c.c.) ’a yönelir. Bu süreçte talip kendi beninde arzu heva ve hevesinden zanlarından sıyrılır. Yani kendinden fena, Allah’ta baki olur. Efendimiz (a.s.) bir hadisi kutside “Rabbim kulum bana nafilelerle yaklaşır.” buyurdu diye bildirir. Bu hadisin gereği salik, şer’i ibadetlerinde bolca nafilelere yönelir. Namaz oruç başta olmak üzere her fırsatta nafile ibadetler yapar. Yine bir hadis-i şerifte efendimiz, tefekkür etmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Salik tefekkür eder. Özellikle de halvette yalnız.. Tefekkür ve rabıta ile Allah (cc)’ya kurbiyet kurmaya yönelir. İnsan nefsinin afetleri olan açlık korkusu, tanınma arzusu, bilgiçlik taslama, ücub, haset gibi hastalıkları tedavi etmek için; az yemek, az konuşmak, az uyumak, bu hastalıklardan kurtulmak için salikin yolu olmalıdır. Bilmediği ve de yapamayacağı konularda konuşmaz. Özelikle dini konularda ve şeyhinin, kendinin halinden hiç konuşmaz. Bilme konusunda iddiadan uzaktır.

Sufilerin yolu genelde budur. Bazı farklı uygulamalar olsa da yol her tarikte aynıdır. Amaç da aynıdır. Mürşid-i Kamil her talibin idrakine ve haline uygun olarak, bu yöntemleri gerçekleştirir. Yolun genel usulü böyle olmakla beraber, salike göre değişiklikleri mürşit yapar. Usule riayet vuslat için şarttır. Vuslata ermeyenler usulde hata yapanlar, usule riayet etmeyenlerdir. Bu yüzden her salik için bir şeyh zorunludur.

Salik Allah ile olan akidesini sağlamlaştırmalı daha sonra da şer’i ilimleri öğrenmelidir. Bu durum salik için vaciptir. İhlasla tövbe eden mürid, tüm dünyevi alâkalarından kurtulmaya çalışmalıdır. Önceden yaptığı hataların, kişilerle ilgili olanlarının mutlaka helallik istenerek, hasımların rızası alınmalıdır. Bu olmasa hiçbir kapı açılmaz. Dünya alâkasından kopmak isteyen salik, önce mal sonra da mevki makam arzusundan kurtulmalıdır. Salik Allah rızasından gayri şeyi talep etmez. Ne dünyada bir makam ne de ahirette bir makam istemez. Tek arzusu Allah rızasıdır. Çok hassas olan bir durum da şudur ki; mürid şeyhine bağlanırken dünya ilgisi olanlardan sakınmalıdır. Her türlü dünyevi arzusu olandan mürşid olmaz. Salik şeyhinin zahirî ve bâtıni ilimlerde âlim yüksek ahlak sahibi olmasına dikkat etmelidir. Böyle bir şeyhe ise sorgusuz teslim olmalıdır. Mürid için halkın övmesi de yermesi de bir olmalıdır. Yani halkın düşüncelerini kâale almamalılar. Hakiki sıhhatli bir mürşitle, yetersiz olanı ayırmak için şeraitin ölçülerini kullanır. Bu yeterlidir. Hanımlardan gelen hediyeler ve övgülerden uzak durmak sufinin hali olmalıdır. Hele ki onları kendine celbetmeye çalışmak çok vahim bir çirkinliktir. Dünya işleriyle fazlaca meşgul olan kişilerden uzak durmak gerekir. Menfaat üzere düşünen kişilerden, her türlü faydacı düşünceden uzaklaşmak bu halde olanlarla ünsiyet etmemek dervişin hali olmalıdır. Ayrıca her usulün de bir usulü vardır.

Zikrettiğimiz konular rasgele olmaz. Zikir, mutlaka abdestli yapılır. Ayrıca yalnızsanız, kıbleye yönelip tahiyyatta oturur gibi oturmak, niyetlenmek gerekir. Aynı şekilde tesbihatta da -ki oda zikirdir- aynı şekilde davranmak gerekir. Başka misal; halvet, mutlaka şeyhin tavsiyelerine ve gözetimine bağlı olmalıdır. Halvete çekilen salik, Allah’ın zikrinden başka her şeyi kalbinden çıkarmalıdır. Allah rızasından gayri hiçbir şeyi istememeyi gerçekleştirmelidir. Aksi halvet fitneye sebep olur. İnsanın kendiyle olan mücahadesi (Efendimiz a.s.’nin belirttiği büyük cihad) zor bir yoldur. Çünkü insanların çoğu kendinden kaçar. Bu sebeple sufiler çile adamlarıdır. Özet olarak ihlasla kendi hakikatini, varlığın hakikatini idrak etmek ve hakikate uygun bir anlayış ve yaşantıyı kendi şahsında gerçekleştirme çabasıdır. Bu çabada salik Allah ve Resulünün emirlerine uyar. Allah ve Resulün yapılmasını emrettiğini yapar, yapılmamasını emrettiğini terk eder. Bütün yolun esas gereği Allah ve Resulüne duyulan muhabbet (aşk) ve teslimiyettir. Tamamen nasip işidir. Ama talep etmeden de nasibimizi bilemeyiz.

Nefs insanın aslı, özü, gerçeği demektir. Birçok maddi manevi özelliği taşıması itibariyle iki ayrı manada kullanılmıştır. İlk olarak nefs, bir yönüyle hayvani güdülere, diğer yönüyle hevayı talep etmesiyle kibir, ucub, gazap ve şehvet kuvvetine haizdir. Dolayısıyla daima kötülüğe meyleder. Bu durum sufilerce kınanmış olan nefs-i emmare demektir. “Kendine arif olan rabbine arif olur.” Hadis-i Şerif'ine göre kişi, çok yönlü olan bu nefsinin kötülükleri emretmesini görüp nefsiyle mücadele etmeye, o kötülükleri terbiye etmeye yönelirse nefse bu noktada nefs-i levvame denir. Bu durum, Kur’an-ı Azimüşşan'da da övülmüştür.

Esasen insan daima isteklerine ve de hayallerine göre yaşar. İslam bu durumu varoluşun hakikatine uygun olarak terbiye etmek içindir. Allah’ın esmasından biri de Rab’dir. Rab, terbiye eden insana ihtiyacı olanı verendir. İnsan, nefsinde Vahiy ve Risalet’in yol gösterdiği istikamette hayatını yaşamayı gerçekleştir ise, nefs bu noktada heva ve hevesten arınırsa mutmainneye ulaşır. Yani huzur, denge ve kendi hayatından tatmin olmak makamı.. Bu yolda kişi nefsini terbiyede nefsin hiçbir hevasına itibar etmeden sadece Allah’a ve O'ndan zuhur edene tam bir teslimiyetle “tevekkeltü alallah’ı” kendi nefsinde tam olarak gerçekleştirirse bu duruma sufi ıstılahında nefs-i raziye tabir edilir ve “Allah onlardan razı. Onlarda Allah’tan razı” kelamının işaret ettiği mutlulardan olur.

Nefsin temel sorunu bilmekle ilgilidir. İnsan hiç bir şeyin hakikatini bilemez. Vahiyle bildirilene, Resul’ün örnekliğine teslim olmaktan gayrı imkânı yoktur. Biliyorum sandığı her şey nefsinin hevasından çıkan tahayyül ve tasavvurlardır. Bilemeyeceğini gören nefs hayrete düşer. Vahye ve Risalet’e teslim olmaktan başka yol bulmaz, hikmetinden sual edilmez der ve teslim (İslam) olur. Sonra muhadara, mükaşefe müşahade gibi haller gelir. Kul muhadara halinde akli delilerin etkisiyle perdeler aralanır. Allah’ın huzuruna yönelir. Mükaşefede ise kul delillerin yönlendirmesinden kurtulmuş, bizzat Allah’a kurbiyet ve ünsiyet haline ulaşmıştır. Bu halde deliller ve aklilik yoktur. Muhabbet ve yakınlık arzusu ve ünsiyet gerçekleşir. Mükaşefe ise, kulun tamamen kendinden çıkıp fena bulup her şeyde her durumda Allah’ı görmesidir. Sebepler âleminden çıkmış, her şeyde Allah’ın tecellisini görür olmuştur. Her türlü şüpheden kurtulan ruh, kalbinde Allah’ın hazır olduğunu görür. Kalbin karanlığı Nur-u ilahi ile aydınlanır. Kalb her türlü karanlık ve zafiyetten temizlenir. Her şey Allah’ın esmasından görülür hale gelir. Nur-u İlahi kalbi aydınlatınca perdeler kalkar. Eşya hakikatini gösterir. Allah’ın nuru kalbe geldiği zaman arif olan, varlıkta gayriyyet görmez. İşte bu hal Hakk'ı müşahede etmektir. Sufilerin söylediği şudur ki, akılla Hak bilinemez. Çünkü akıl sebep sonuç ilişkisiyle düşünür. Eşyada illiyet bağına göre hüküm verir. Hak ise her türlü kayıttan ve illiyetten münezzeh olmasından akıl aciz kalır. Hakk'ı idrak mükaşefe ve müşahede ile mümkün olur. Bu yüzden sufiler zevk, keşf ve müşahededen sıkça bahsetmişlerdir. Mükaşefe ve müşahede dini bir zorunluluk değildir, zevki bir haldir. Dolayısıyla Mü’min ve Müslim bir kişi, şeriat üzere ihlas ile yaşarsa Allah’a iman Resul’e ittiba ederse rıza-i ilahiye mazhar olur. Mükaşefe ve müşahede hali dahi şeriata bağlılık ve Resul’e ittiba ile sıhhatli olur Allah-u âlem.

Şeriat kulluğa ihlasla sımsıkı sarılmak ve gereğini yerine getirmek emridir. Hakikat ise o emrin sahibi olan Allah’ı müşahede etmektir. Şeriat sorumluluklar yükler. Hakikat ise sorumlu olunanın bilincine ulaşmaktır. Aralarında bir ayrılık yoktur. Şeriatsız hakikat olmayacağı gibi hakikati olmayan şeriat da olamaz. İbadet eden şeriat üzere ibadet eder. İbadet edilen ise hakikat üzere bilinir. Bir kimse rasgele imanım bana yeter derse, şeriatten uzaklaşır, kendini şer’i ahkâm ile mukayyet görmezse zındıklık deryasına dalmış demektir.

Fena demek, kötü huylardan kurtulmak, ahlak-ı hamide ile vasıflanmak demektir. Bu vasıf kazanıldığındaki hale ise beka denilir. İnsan kalbinde kötü huylar galipse iyi ahlak örtülü kalır, kötülüklerden kalp temizlendikçe güzellikler açığa çıkar. Bir kimse şeriatin zemmettiği şeylerden nefsini temizlerse nefsani arzulardan fena buldu, sahih niyet ve kulluğuyla baki oldu denilir. Bir kimse fiillerde ve olaylarda halkın tesirini görmez, Allah’ın hükmünü müşahede ederse, halkın sıfatlarından fani, Hakk’ın sıfatlarıyla baki olur. Allah’ın hükmünden kudretinden sıfatlarından gayri varlıkta bir şey göremezse, halktan fani Allah’ta baki oldu denilir.

İnsan-ı kamil/Hakikat-ı Muhammediye

Tasavvufun tüm konuları gibi bu konu da dipsiz deniz gibidir. Bu konuda sözün sonu yoktur. Çünkü İlmullah’ın sonu yoktur. Naçizane öz ve özet olarak anlatmaya çalışacağım, bizimkisi bizim tahayyülümüzdür, Hakkı ancak Hak bilir Allah’u âlem. Allah (c.c.) bildiriyor ki, “yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Muhakkak o halife insandır. İnsan harici tüm kevniyat ancak insan için yaratılmıştır. Âlemdeki her şeyin toprak, su, besin, ay, güneş, yıldızlar, vs. insanın hizmetine verilmiş olduğu aşikârdır. Ayetle de sabittir ki Allah (c.c.) her şeyi insana musahhar kıldığını beyan ediyor. Âlemdeki her şeyin insanda karşılığı vardır ve insanda tamamlanmıştır. Kevniyatta her şey Allah’ın esmasının tecellisi ile zuhur bulur. İnsan Esmaullah’ın tamamını imkân olarak taşıyan varlıktır. İnsan-ı Kâmil, ise imkânı mümkün kılan Esmaullah’ın bizzat zuhur ettiği kişidir. Soyut manada bir makam ve mertebeyi, somut olarak da öncelikle Nebi ve Resulleri, Nebi ve Resullere tabi olan mü’minleri ve evliyaullahı kapsayan bir ifadedir. Efendimiz Hz. Muhamemed (a.s.) Allah (cc)’ın ilminde de, ruhaniyetiyle dünyaya teşrifinde de, tarihsel kişiliği ile de Esmaullah’a en kâmil bir şekilde hamildir. Diğer insan-ı kâmiller peygamberler ve de evliyalar, Efendimizin nurundan parlayan kemalat nurlarından nasiplenirler. “Yeryüzünde halife yaratacağım” ayeti ile “Ol der olur” ayetini birbirini açıklayacak şekilde düşündüğümüzde, Efendimiz’in ruhaniyeti İlmullah'ta ilk yaratılan insan ruhudur, dolayısıyla Efendimiz ilk ve hakiki halifetullah ve de İnsan-ı Kâmil'dir. Efendimiz’in, “Âdem su ile toprak arsında iken ben resuldüm” buyurmasının manası budur. Teşbihte hata olmasın, varlığı muhteşem bir ağaca benzetirsek, Efendimiz o ağacın var olması için zorunlu olan tohum gibidir. Diğer dalları, yaprakları, meyveleri ise resuller evliyaullah ve mü’minler gibidir. O ağacın en son ve en mükemmel meyvesi ise Efendimiz’in dünyaya teşrifi ile tarihsel kişiliğidir. Bu sebeple, Muhammed Mustafa (s.a.v.) son peygamber, vahiy son vahiydir ve İslam onunla tamamlanmıştır. Allah’ın esması (hulkullah) ahlak olarak O’nda tamamlanmıştır. Murad-ı İlahi açısından ilk ve son O’dur. Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığını ve efendimizin “rahmetel-lil âlemin” olduğunu birlikte düşünürsek, Allah’ın varlığını ve de yaratmasını ilminden ayrı idrak etmek muhal olduğundan, İlmullah mertebesinden idrake, Hakikat-i Muhammediye ismi verilmiştir. Tüm âlem ve kevniyat açıklamaya çalıştığımız gibi, Efendimizin ruhaniyetinin nurundan zuhur etmiştir.

Tasavvuf, Esmaullah’ın nuru üzerinden varlığı görmek ve arif olmak manasında olunca, Allah’ın esması da dipsiz ve sınırsız denizler gibi olunca, sufi de o denize dalan olunca, söz bitmez, sonsuza kadar uzar. Bu yazıdaki tüm yanlışlar ve hatalar tarafıma aittir. Hata yaptım ise Rabbime sığınıyorum. Hakikati hakkıyla bilen ancak Allah’tır.

Kaynak: Aydın Karakimseli,Tecelli ve Tezahür, Varlık ve Âlem”, Düşünen Şehir dergisi, Haziran 2017, sayı 2.

Not: Fotoğrafların bir kısmı Dursun Çiçek’e aittir.

Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2020, 11:05
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26