Allah'ın varlığına 7 delil

"İlim ve fen asrının henüz pek başlarında bulunuyoruz ve her yeni gün, kudret ve ilim sahibi bir yaratan tarafından yapılan şeyleri bir parça daha meydana çıkarıyor. Darwin'den sonraki şu doksan sene içinde akla durgunluk veren yeni şeyler bulduk. İlme has bir tevazu ve bilgiye dayanan bir îmanla Allah'ın varlığının daha çok farkına varmaktayız ve varacağız." İslâm'da İman Esasları Âmentü Şerhi adlı eserden alıntılıyoruz.

Allah'ın varlığına 7 delil

Aşağıdaki şu yedi sebep, şahsen beni Allah'ın varlığına inandırmaktadır.

BİRİNCİSİ: Hiç değişmeyen o riyazî kanunla isbat edebiliriz ki âlemimizin plânını yapan ve onu plâna göre meydana getiren büyük bir kurucu zekâ vardır:

Cebinize, birden ona kadar numaralanmış on tane bir kuruş koyunuz ve şöyle bir iyice karıştırınız. Şimdi, bu kuruşları teker teker birden ona kadar numara sırasiyle çekmeğe çalışın, her aldığınız kuruşu da tekrar cebinize koyup paraları yeniden bir iyice karıştırın. Riyazî olarak biliyoruz ki, ilk çekişte bir numaralı kuruşu çekmek ihtimalimiz onda birdir. Bir, iki üç numaralıları müteakiben çekmek ihtimalimiz ise binde birdir. Bu böylece devam eder gider. Bu kuruşların hepsini sırasiyle, birden ona kadar çekmek ise, inanılmayacak kadar uzak bir ihtimal, milyonda bir ihtimal olacaktır.

Aynı şekilde, yeryüzündeki hayat için o kadar çok riyazî ve kat'î şartlara ihtiyaç vardır ki bütün bu şartların sırf tesadüfi olarak tam gerektiği gibi olmalarına ihtimal yoktur:

  a) Dünya, mihveri etrafında saatte bin mil yapar. Eğer böyle olmayıp da saatte yüz mil yapacak kadar dönseydi, ve gece şimdi olduğundan daha uzun olacak, öyle gündüz olunca da her uzun gün, nebat namına her ne varsa, hepsini yakıp kavuracak, uzun geceler de -eğer kalırsa- geri kalanını dondurup mahvedecekti.

  b) Aynı şekilde, hayatımızın menbai olan güneşin dış tabakasında hararet onikibin Fahrenheit'tır. Dünyamızın güneşten uzaklığı o şekildedir ki, sönmek bilmeyen bu ateş bizi tam karar ısıtıyor. Eğer güneşin bu harareti yarı yarıya azalacak olsa, soğuktan donardık; yarısı kadar fazla olsa, hepimiz kavrulurduk.

  c) Dünyanın 23 derece bir meyil ile eğri durması mevsimleri meydana getirmektedir. Eğer dünyaya böyle bir meyil verilmeseydi, okyanustan yükselen buharlar, kuzey ve güneye akın ederler, kıtaları birer buz parçası yaparlardı.

  d) Ay da dünyaya şimdiki mesafede olacağına, meselâ sadece elli bin mil ötede olsaydı, yeryüzündeki meddü cezirler öyle müthiş olurdu ki, bütün kıtalar, günde iki defa su altında kalırdı. Dağlar bile kısa zamanda aşına aşına ortadan silinirdi.

  e) Eğer arzın kabuğu on kademcik kalın olsaydı, karbondioksitle oksijeni masseder (emer) ve nebat denen şeyden eser kalmazdı.

  f) Yahut da dünyanın etrafındaki atmosfer tabakası daha ince olsaydı, her gün bizden uzakta yanıp tutuşan milyonlarca meteor, dünyamızın her tarafına çarpar, her yeri ateşler ve tutuştururdu.

  Bütün bunlardan ve bir sürü misâlden anlıyoruz ki, dünya üzerinde hayat, bir tesadüf eseri değildir. Buna milyonda bir bile ihtimal yoktur.

  İKİNCİSİ: Gayesine ulaşabilmek için, hayatın ne yapıp yapıp var kuvvetiyle imkânlar araştırması da, her şeyi içine alan o ilâhî hikmetin bir tezahürüdür:

  a) Can denen şey nedir? Şimdiye kadar bunu kimse tamamiyle anlayamamıştır. Ne ağırlığı, ne eni, ne boyu var; fakat bir kudret olduğu muhakkak. Büyüyen bir kök, kayayı çatlatır. Bu kuvvet, suyu da, toprağı da, havayı da fark etmiştir. Dört hayat unsuru, onun emri altındadır; onların terkiplerini bozar ve tekrar birleştirir.

  b) Hayat denen bu heykeltraş; bütün yaşayan şeyle re vücut verir; bir ressamdır, her ağacın her yaprağına bir şekil verir ve her çiçeği boyar.

  c) Hayat, bir müzisyendir; her kuşa aşk şarkısını nasıl söyliyeceğini, böceklere binbir ses müziği içinde nasıl anlaşacaklarını öğretmiştir.

  d) Hayat, yüksek bir kimyagerdir; meyvalara, baharata tad, güllere koku verir; su ile karbonik asitten şeker ve odun yapar; bunu yaparken de mahlûkatın teneffüs etmesi için oksijeni serbest bırakır!

  e) Adetâ görülmeyecek kadar küçük olan bir protoplazma damlasını düşünün; şeffaf, pelte gibi, hareket kabiliyeti olan ve güneşten kudret alan bir şey. Bu bir tek hücre, bu şeffaf bulanık damlacık, hayat denen şeyin tohumunu ihtiva etmektedir. Ve bu hayatı, çok küçük de olsa her yaşayan şeye geçirmek kudretindedir. Bu damlacıktaki kudret ve kuvvet, bütün nebat, hayvan ve insanların sahip olduğu kuvvetten daha fazladır. Çünkü bütün hayat ondan çıkmıştır. Bu hayatı yaratan, tabiat değildir. Ateş püsküren dağlarla, tuzsuz bir deniz, böyle bir varlık yaratmaktan çok uzaktır.

ÜÇÜNCÜSÜ: Hayvanlarda gördüğümüz anlatış, kendilerine yegane destek olarak sevk-i tabiî denilen şeyi bahşeden iyi bir yaratan olduğunda hiç şüphe bırakmıyor:

   a) Yavru salomon balığı, yıllarca denizde kaldıktan sonra, kendi öz vatanı olan nehire döner. Hem de tam doğduğu ırmağın nehire döküldüğü kıyıya... Onu, böyle noktası noktasına tam eski yerine getiren şey nedir? Eğer bu balığı alıp da aynı nehire dökülen başka bir ırmağa koyacak olursanız, derhal yanlış bir yolda olduğunu anlayacak, tekrar gerisin geriye dönecek, asıl nehire çıkacak, sonra nehrin aktığı istikametin aksine dönerek doğduğu ırmağa doğru yol alacaktır.

   b) Yılan balığının sırrını çözmek ise daha güç. İnsanı hayretten hayrete düşüren bu mahlûklar, nesli üretecek hale geldikleri zaman, dünyanın her tarafındaki göl ve nehirlerden, (Avrupa'dakiler de) binlerce millik Okyanusu aşarak kopup gelirler; hepsi de "Bermuda" yakınlarındaki sonsuz derinliklere gelip, orada yavrular ve ölürler. Sadece uçsuz bucaksız bir su içinde olduklarından başka bir şey bilmiyorlarmış sanılan mini mini yavrular, gerisin geri yola çıkarlar. Sonunda da sadece kendi ana babalarının geldiği aynı sahile ulaşmakla kalmayıp, oradan da, ana babasının yaşadığı nehire, göle, yahut da gölcüklere giderler. Öyle ki, su olan her yerde, her zaman sürü sürü yılan balığı vardır. Şimdiye kadar Avrupa'da hiçbir Amerikalı yılan balığına, Amerika sularında da hiç bir Avrupalı yılan balığına rastlanmamıştır. Hattâ Allah, Avrupalı yılan balıklarının ömrünü, uzun yolculuklarına göre, bir sene kadar, yahut da biraz daha fazla uzatmıştır!...

Bu kadar kuvvetli bir istikamet hissinin menşei ve kaynağı nedir?

   c) Bir eşek arısı, bir çekirgeyi alteder, toprakta bir çukur açar; iğnesi ile çekirgeyi öyle bir yerinden sokar ki, böcek ölmez. Fakat kendini kaybeder. Artık konserve edilmiş bir et gibidir. Sonra o şekilde yumurtlar ki, yavrular yumurtadan çıktığı zaman gıdalarını temin eden bu böceği öldürmeden ufak ufak koparıp ısırarak yiyecek vaziyettedirler. Ölü bir et yemek yavrucaklar için ölüm demektir. Sonra ana uzaklara uçar ve ölür; yavrularını hiç görmez. İlk eşek arısının da aynı şekilde hareket ettiği muhakkaktır... Yoksa şimdi yeryüzünde böyle bir hayvan mevcut olmazdı. Böyle esrarlı hareket ve teknikler, sonradan edinme, intibak kelimeleri ile izah edilemez; bu, onlara Yüce Allah tarafından bahsedilmiştir.

DÖRDÜNCÜSÜ: İnsanda, hayvanlardaki sevk-i tabiînden daha fazla bir şey vardır: Muhakeme kaabiliyeti:

Başka hiç bir hayvan yoktur ki ona kadar sayabilsin. Yahut da on adedinin mânâsını kavrayabilsin. Sevk-i tabii, bir flütten çıkan tek ses gibidir; güzel, fakat mahdut, halbuki insan kafası orkestrayı teşkil eden bütün müzik âletlerinden çıkan bütün sesleri ihtiva eder. Bu dördüncü noktayı anlamak için fazla uğraşmaya lüzum yok. Çok şükür ki, bu vaziyette olmamızı âlemşümul zekâdan bir nebze bize de verilmiş olması ihtimali ile izah edecek kadar düşünce kaabiliyetimiz var.

BEŞİNCİSİ: Hayat için elzem olan ilk şart bugün bizim bildiğimiz, fakat Darwin'in bilmediği birtakım hâdiselerde kendini göstermektedir:

Meselâ: Gen harikası gibi...

Bu gen denen şeyler, o kadar anlatılamayacak kadar küçüktür ki, yeryüzündeki mevcut bütün canlıları meydana getiren genlerin hepsini bir araya toplasak, bir yüksüğü bile doldurmaz. Mikroskopla bile görülmeyen bu genler ve onların adaşları kromozomlar, her canlı hücreye yerleşirler ve bütün insan, hayvan ve nebatları hususiyetlendirirler. Bir yüksük, iki milyarı aşan insan nüfusunun ayrı ayrı bütün ferdi hususiyetlerini içine alamayacak kadar küçüktür. Ama bu husustaki hakikatler tereddüde mahal bırakmamaktadır.

Pekâlâ, öyle ise gen denen şey nasıl oluyor da, bir sürü ecdadın hususiyetlerini içinde gizliyor ve nasıl oluyor da, bu kadar inanılmayacak kadar küçük bir yerde ayrı ayrı her birinjn psikolojisini muhafaza edebiliyor?..

İşte burada geni ihtiva eden ve nesilden nesile geçiren hücrede asıl neşvünema başlar. Mikroskopla bile görülemeyen küçücük bir gen içinde hapsedilen bir kaç milyon atomun, böyle yeryüzündeki bütün hayatı kat'î olarak idare edebilmesi keyfiyeti, sadece yaratıcı bir bilginden sâdır olabilecek derin bir ilim ve maharetin eseri olabilir; başka hiç bir nazariyeye imkân yoktur.

ALTINCISI: Tabiatın aldığı bazı tedbirler bizi, ileriyi görerek, evvelden ona göre hazırlanarak çalışan, her şeyi bu kadar zekice idare edebilene, bitip tükenmek bilmez bir zekânın varlığını kabul etmeğe mecbur etmektedir:

Senelerce evvel Avustralya'da bir nevi kakitos'tan çit yapmak istediler. Avustralya'da kakitos düşmanı bir böcek olmadığından, nebat dev adımlariyle büyümeğe başlar. Avustralyalıları telâşa veren bu gelişme sonunda kakitoslar, enine ve boyuna ingiltere büyüklüğünde bir sahayı kapladılar. Yolu üstüne rastlayan şehir ve kasaba halkını, yerlerini bırakıp gitmeğe mecbur etti; çiftlikleri mahvetti. Buna bir çare bulmak için bütün böcek âlimleri dünyayı altüst ettiler; sonunda yalnız kakitos'la yaşayan ve başka birşey yemeyen bir böcek buldular; hem de bol bol ve sür'atle büyüyen ve Avustralya'da hiç düşmanı olmayan bir böcek. Çok geçmeden böcek nebata galebe çaldı. Artık bugün kakitos, gayet mahdut bir sahadadır. Ve belâ olmaktan çıkmıştır; o kadar böcekten de ancak kakitos'u bir baskı altında tutmağa yetecek miktarda kalmıştır.

Tabiatta böyle muvazeneler (dengeler), umumiyetle, önceden temin edilmiş bulunmaktadır. Çok çabuk ve sür'atle gelişen böceklerin dünyayı istilâ etmemeleri nedendir? Çünkü onların insanlar gibi ciğerleri yoktur; teneffüs cihazları boru şeklindedir. Böcekler gelişip büyürlerken, nefes boruları aynı şekilde bir gelişme göstermemektedir. Bundan dolayıdır ki, daima küçük kalmaktadırlar. Böylece büyümeleri kısıtlanarak yollan üstüne bir engel konmuştur. Eğer onların vücutça gelişmelerinin önüne geçilmeseydi, dünyada insan denen şey olmazdı. Arslan kadar kocaman bir eşek ansıyla karşılaştığınızı düşünün bir kere!...

YEDİNCİSİ: İnsanın Allah fikrini kavrayabilmesi bile başlı başına bir delildir:

Allah fikri, insanda mevcut ve yeryüzünde insana mahsus ilâhî bir melekenin, "Muhayyile" denen melekenin mahsulüdür. Bu melekenin kudret ve kuvveti sayesindedir ki, yalnız insanoğlu, görünmeyen şeylerin varlığına dair deliller bulabilir. Bu kuvvetin, insanın önüne serdiği mazi ve istikbal, bütün zamanları içine alan düşüncelerin ucu bucağı yoktur. İnsanın mükemmelleşen muhayyilesi ruhî bir realite haline geldikçe, bütün tasavvur ve maksatlardan çıkardığı delillerle "Allah nerededir ve nedir?" büyük hakikatini sezebilir. Allah her yerdedir ve her şeydedir. Fakat bize en yakın olduğu yer kalbimizdir.

Bu, muhayyile zaviyesinden olduğu kadar, ilmen ve fennen de doğrudur. Hz. Davud'un dediği gibi: Semavat Allah'ın haşmetini ilân eder; gökyüzü (Gökkubbe) de onun yaratmaktaki kudretini isbat eyler.[1]

A. Gressy Morrisson'un a.g.e.'deki "Yeryüzünün En Büyük Fabrikası" adlı yazısı ile aynı eserin 15. bölümündeki "Özet" başlıklı değerli bilgileri de, okuyucularımıza aynen naklediyoruz.

2- YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK FABRİKASI[2]

Sindirim fizyolojisi hakkında bir çok eser yazılmıştır. Fakat her sene bu mevzuda insana dehşet verici yeni yeni şeylerin keşfedilmesi sebebiyle mevzu daima tazeliğini muhafaza etmektedir. Biz sindirim olayına, kimya laboratuvarında meydana gelen kimyasal bir olay nazarı ile bakacak olursak ve aldığımız besini, herhangi bilinmeyen bir madde olarak kabul edersek, bunların akla durgunluk veren birer ameliye olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Zira mide, kendisinden başka yenilecek herşeyi aşağı yukarı hazmetmektedir.

Önce fabrikanın bizzat kendisini dikkate almadan ve kimyasal hazmı ne şekilde yapacağını düşünmeden, fabrikaya belirsiz bazı maddeler koyalım; meselâ biz, kızarmış tavuk, buğday, lahana ve et parçalarını yedikten sonra üzerine bir miktar da su içeriz. Daha sonra bu yemeği, meşrubat, ekmek ve bakla ezmesi ile tamamlarız. Bütün bunlara ilâveten bazı kere de ilkbahar ilâcı olarak kükürt ihtiva eden yiyecek ve pekmez yeriz. Mide bu karışık yiyecekler arasından her nevi yiyeceği, en küçük kimyasal parçalara bölmek suretiyle faydalı olanları seçer ve bunların posalarına kıymet vermez, geri kalanlardan muhtelif hücrelere besin olmak üzere yeniden proteinler meydana getirir. Sindirim organları, bedenin zarurî ihtiyacı olan kalsiyum, kükürt, iyod, demir ve diğer zarurî maddeleri seçer. Bu maddelerin değerli olan kısımlarının kaybolmamasına ve hormonların meydana gelmesine çalışır; ayrıca bu organlar, yaşamak için gereken bütün besin ihtiyaçlarının muntazam miktarlarda cisimde stok edilmesine ve herhangi bir zarurî ihtiyaca karşı hazırlıklı olmasına dikkat eder. Sindirim organları, açlık gibi aniden vuku bulacak her türlü olayları karşılamak üzere yağları ve diğer yedek maddeleri saklar. O bütün bunları, insan düşünse de, sebebini araştırsa da, araştırmasa da yapmaya devam eder. Biz yediğimiz besinlerin hemen hemen hepsinde ne gibi maddelerin bulunduğunu bilmeden, hayatta sürekli kalabilmemiz düşüncesi ile bu sayısız yiyecek çeşitlerini kimya imalathanesine dökeriz ve sindirimi, otomatik olarak çalışan bir âlet sanırız. İsmi geçen bu yiyecekler, sindirim organında sindirilip en küçük parçalara ayrıldıktan sonra yeniden hazırlanır ve yeryüzündeki insan adedinden daha fazla miktarda olan (vücudun muhtelif kısımlarındaki) milyonlarca hücreye sürekli bir şekilde (besin olarak) dağıtılırlar. Bu besinin (kılcal damarlar vasıtasiyle) her hücreye ayrı ayrı devamlı bir şekilde ulaştırılması gerekir; ve yine diş, göz, kıl, et, tırnak ve kemik yapmakla görevli her hücreye, bunları yapabilmesi için ancak ihtiyaçları olan madde ve besinler temin edilmelidir.

Şu halde önümüzde, insan aklının bugüne kadar icat ettiği fabrikaların herhangi birinin yapmış olduğu maddelerden daha fazla miktarda madde meydana getiren bir kimya imalathanesi mevcuttur! Yine burada bü tün insanların bilmiş oldukları tevzi ve nakletme nizamlarının en mükemmeli olan iletme aracı görülmektedir bu imalathanede herşey bir düzen içinde tamamlanır durur! Bu imalathanenin bilfiil kullanmış olduğu maddelerin ve bizzat kendisinin, bir milyondan daha fazla molekül çeşitlerinden meydana geldikleri ve çoğunun da zehirli birer madde olduğu halde, insanoğlunun çocukluk çağından elli yaşına basıncaya kadar bedeninde kayda değer bir yanılma yaptığı görülmemiştir. Çok kullanılma sebebiyle tevzi kanallarının ağır çalışmaya başlaması sonucu, insana zayıflık gelir ve sonunda insan yaşlılık hisseder.

Hücreler ilk besini aldıkları zaman, besin ilk hali ile aynen kalır. Sonra her hücrenin görevi, besinleri yakmak ve besinlerden kalori meydana getirmektir; bütün vücudun ısısından sorumlu olan da onlardır. Meselâ siz, yakmadan yanma olayını meydana getiremezsiniz. Önce yakarsınız ondan sonra yanma husule gelir. Bu sebeple yaratıcı kudret, sürekli olarak yakmayı temin eden küçük kimyasal bileşimler hazırlar; bu kimyevi terkip, oksijen, hidrojen ve karbon olarak hücrelerdeki bütün besinlerde bulunur ve böylece belirli miktarda sıcaklık temin edilir. Netice; her ateşte olduğu gibi bu da, buhar ve karbondioksittir. Kan, karbondioksiti akciğerlere götürür, akciğerlerde bulunan bu karbondioksit insanın nefes alıp vermesini ve yaşamasını sağlayan tek şeydir. Bir insan vücudu günde tahminen iki litre karbondioksit husule getirir; fakat onu bu gazdan kurtarmak için akla durgunluk veren işlemler yapılmaktadır. Her hayvan yemiş olduğu besini hazmeder. Hayvanın bu hazmetmiş olduğu besinden cisminin ihtiyacı olan özel kimyasal maddeleri dikkatlice inceleyecek olursak, her besin maddesi nin birbirine uymadığını görürüz. Ve böylece her nevi besinin (onarma, gelişme ve enerji verme gibi) kendine has işlemleri olduğu meydana çıkar. (Vücudumuza hariçten giren) bulaşıcı mikroplar yaygın hale geldiğinde, bu mikroplara karşı koyabilecek hazır bir kuvvet kanda mevcuttur. Umumiyetle bu kuvvet düşmana galip gelir, böylece insan vücudunun çok erkenden yıpranması önlenmiş olur.

İşte bu ve bu gibi mucizeler, hayat olmasaydı bulunmazdı ve hiç bir zaman da böyle bir şey meydana gelmezdi. Bu mucizeler tamamen düzene tâbidir; düzen ise tesadüfün tam zıddıdır. Bütün bunlar Yüce Allah'ın yapısı değil midir? Bu düzen hayatla beraberdir. Fakat hayat nedir? Onun sırrını hâlâ bilmiyoruz.

Dipnot:

[1] A. Gressy Morrisson'dan dilimize çeviren, Naciye Hamdi Öncül (Akseki). "İlim-Ahlâk-İman" adlı eserden naklen. (Derleyen: M. Rahmi Balaban), s. 179-184, Ankara 1974, (4. baskı).

[2] A.G. Morrisson, a.g.e.'nin Türkçesi, "İlim, İman Etmeyi Gerektirir", s. 71-74.

Yayın Tarihi: 28 Aralık 2022 Çarşamba 08:30 Güncelleme Tarihi: 29 Aralık 2022, 11:36
YORUM EKLE

banner19

banner36