Aktaş'ın Parasız Yatılı romanı!

Ümit Savaş Taşkesen Cihan Aktaş'ın ilk romanı üzerine yazdığı yazısını çalıntılıyoruz.

Aktaş'ın Parasız Yatılı romanı!

Cihan AktaşElektronik postaların hakim olduğu bir çağda mektup çağrısı… İlginç  değil mi? Mektup, hani şu kağıt üzerine kalem ile yazılan özlem, hasret, umut, acı… Üniversite yıllarımda yazdığım uzun mektuplar geldi aklıma. Battal Gazi yurdunun altıncı katında, sekiz kişilik bir odada,ranza üzerinde yazdığım mektuplar… Ne çok şey varmış yazılacak… Umutlar, devrimler, beklentiler, gizli mesajlarla, kitaplardan alıntılarla zenginleştirdiğim mektuplar… Yazık ki şimdi o mektupları yeniden okuma fırsatım yok. Kimi zaman bir umudun, kimi zamansa bir sıkıntının dile getirilmesiydi o mektuplar. Memleketten ayrılmanın, ayakları üzerinde durmanın, okudukça dışa vuran bir patlamanın gür sesiydi. Şimdi, içimde kalan bir yankı var sadece… mektup. Artık sadece bankadan gönderilmiş kredi kartı ekstresi, telefon faturası için çalıyor kapımı postacı. Apartmanda oturuyorsak, kapımız bile çalınmaz mahkeme celbi dışında, sessizce posta kutusuna bırakılır onlar da… Var ile yok arası.

“Yitip gitmemesi gereken” zamanları çağrıştırdı Cihan Aktaş’ın kitabı. “Bana Uzun Mektuplar Yaz” Pınar Yayınlarından çıkan kitabın kapağı benim için oldukça etkileyici. Bir mektup ve siyah beyaz resimler. Bunlar ilk bakışta romanın içeriği ile ilgili bir ipucu veriyor. Aslında Cihan Aktaş’ın kitaplarının kapaklarını özellikle merak ederim. Çünkü resim konusunda bir seçiciliği olduğunu düşündürtecek farklılıktadır kapak resimleri. Hikayelerindeki kimi kahramanların resim konusundaki duyarlılıkları, bu arada romanda da Aslı’nın duyarlılığı, bu konuda yazarın bir seçicilik içinde olduğunu gösteriyor.

Her şeyin çok renkli(!) ve çok sesli(!) olduğu ve bizim kendimizi bu çok renklilik ve seslilik içinde kaybolmuş hissettiğimiz bir dönemde, siyah beyaz resimler bir tür nostaljiyi çağrıştırıyor. Kitabın kapağındaki siyah beyaz resimlerin birinde bir araya gelip bir kitabın (albüm?) sayfalarını karıştıran dört kızın üzerindeki, elde örülmüş hırkalardan geçmiş yıllara, annelerin, ninelerin ip alarak kazak ördüğü dönemlere gidiyorum. Aynı zamanda ablamın yatılı okul fotoğraflarına… kenarları yanmış bir mektup üzerinde iki fotoğraf kitabı aldığınızda sizi ilk karşılayacak olan. Hüzün verici fotoğraflar...

Cihan Aktaş, Bana Uzun Mektuplar YazKitaplar İsimler Dönemler

Yatılı, okul, mektup, ranza, dolap, etüt, piyes, uyuz, Amerikan peyniri, Milliyetçi Cephe, Tarkan, Atsız, Monte Kristo, Jane Eyre, Kemalettin Tuğcu, Karaoğlan, kampana, Cengiz Dağcı, kulağa dua okuyan dede, Sovyet papazı, Komünist kadastrocu, mal müdürü, hatıra defteri, Radyo Tiyatrosu, Ergenekon, Kızıl Sultan, Mao, Stalin, köy enstitüsü, Ateist, slogan, pembe, Cemile, Ahmet Kabaklı, TİP, boykot, Mestan Bohçacı, Çetin Altan, Yılmaz Güney, Türkeş, rutubet, Nazım Hikmet, Necip Fazıl… Bunlar romanda bir dönemi hatırlatıp romana giren, bazıları ise sadece romanda geçen isimlerden bazıları. Birbirleriyle ne gibi bir ilgisi var bunların? Romanın bütünlüğü içinde, Aslı’nın dünyasında, anlam kazanıyor isimler.

Romanda anlatılan Aktaş’ın da belirttiği gibi “püriten bir eğitimin hazırladığı bir zeminde Müslüman bilincin oluşumu”nda siyasal olayların, yaşantıların nasıl algılandığıdır. Bunun “içerden bir ses” ile kaleme alınması anlamlıdır. Bunu yazarken Yahya Kemal’in Ezansız Semtler makalesini göz önünde bulunduruyorum. Bir dönem, edebiyat kamusunda bizim dilimizde ama bizim dünyamızda olmayan eserlerin egemenliği göz önünde bulundurulduğunda kendi sesimizi roman sayfalarında bulmak sevindiricidir. Aslı’nın anlam dünyasında yaşadıkları, birçoğumuzun yaşadıklarıyla kesişmektedir. Aktaş’ı ve eserini güçlü kılan taraflardan birisi de içeriden bir ses ile bu toprağın insanlarını trajedisini yaşaması ve bunu yetkinlikle ifade edebilmesidir. 

Romandaki  Tipler

Romanda özellikle Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından beri yaşanan yabancılaşmayı Alko Tahsin, Sovyet Papazı, Komünist Mal Müdürü, Şükrü Toprak örneğinde dile getiren Cihan Aktaş, bu yabancılaşmanın oluşturduğu tepkiyi ise Dede ve Anne’nin yer yer sessiz protestolarında dile getiriyor.

Bir iç roman Bana Uzun Mektuplar Yaz. Okumayanlar bir dönemin hikâyesinden bahsettiğimi sanabilir yazdıklarımdan. Ancak bir dönemin hikâyesi değil roman. Çünkü anlatılan belirli bir dönem değil, insanın ruh durumuyla siyasal olayların iç içe geçerek kesiştiği anların fotoğrafları. Bir “iç roman” diyorum ben buna. 

Cihan Aktaş, Bana Uzun Mektuplar YazHızla Okunuyor

Siyahın ve beyazın hakim olduğu ama benim terörle, gri bir renkle adlandırdığım yıllarda geçiyor roman. Okurken zamanın nasıl geçtiğini hissetmiyorsunuz. Olaylara kahramanın iç dünyasından bakınca, değişen bölüm başlıkları, sınıf şubesinin önündeki rakamlar ve ülke gündeminden, hükümetlerden anlıyorsunuz romandaki zamanın ilerlediğini. Aksi takdirde sanki hep aynı anı yaşadığını düşünebilirsiniz. Zannediyorsunuz ki kısacık bir öykü. Küçük bir zaman dilimi…. Romanın iklimi sizi içine öylesine çekiyor ki çocukluğunuzu hatırladığınız kısa bir zaman gibi geliyor. Oysa roman yaklaşık olarak beş yıllık bir süreyi anlatıyor ve dört yüz altmış iki sayfa. 

Kendi içimizden fısıldadığımız, dinleyicisinin yalnız kendimiz olduğu konuşmalarımızın kayıtlara, yazıya geçirilmesi gibi bir şey Bana Uzun Mektuplar Yaz. Sanki kendimiz hakkında okuduğumuz, kendimizden bir şeyler bulduğumuz, ama aslında başkası olan bir kitap. Cihan Aktaş’ın üslubunda her zaman hâkim olan ses tonunun bize fısıldadığı, sanki mahrem olan bir duygu gibi meraklı ve dikkatli şekilde binlediğimiz bir ses… Sahibinin okunmasını istemediği bir hatıra defteri gibi... Cihan Aktaş’ın daha önceki hikâyelerinde de egemen olan bir üslup var. Bir iç konuşma. Yer yer, kimi hikâyelerini çağrıştırdı bana (Son Büyülü Günler) ve de Ümit Aktaş’ın Okuma Serüvenini…

Cihan AktaşÖğretmen, Alkolik Ve Sovyet Papazı

Romandaki bazı kişilikler üzerinde durulabilir. Öncelikle adı katıldığı  bir boykot yüzünden komüniste çıkmış bir öğretmen. Genel olarak cumhuriyet dönemi öğretmen tipolojilerinin bir bölümünün tasviridir bu. Modern, ama geleneğin çok da dışında değil. Ahlaki bir tavır olarak doğru bildiğini yapar. O dönemde birçoklarına söylendiği gibi adı komüniste çıkar. O bu algıyı değiştirmek için herhangi bir şey yapmaz. Hatta, yapılan yanlış tanımlandırma yüzünden inadına bu algıyı güçlendirecek davranışlarda bulunur bir tepki olarak. 

Bir alkolik var romanda. Komünisttir. Ancak benim bu ülkede adı  üzerinde dürüst bir komünist göremediğim kişiliklerden birisidir. Yani, adlandırmayı yapanlarca işin özüne vakıf olunmadığı  için genel bir ifade olarak kullanılır komünist. Ötekini, dışındakini, bilinmeyeni adlandırmak,kendine bilinir kılmak için… Bir sıfattır yani. İçerik olarak sistemli bir duruşun sonucu değil. Bu sıfat, komünist, çift taraflı bir rahatlık sağlar muhataplarına. Taraflardan birisi tanımlama yaparak bir bilinmezi bilinir kılarken, diğeri toplumun baskısını, geleneksel yapısını zorlamak ve davranış rahatlığına ulaşmak için bu sıfatı benimser.

Cumhuriyet dönemi bürokrasisinin jakoben ve de pozitivist tutumunun halk içindeki temsilcisidir mal müdürü. Tepeden inmeci bir despottur. Sınırlı bir dostluğu vardır.

Zannımca üzerinde durulması gereken kişiliklerden birisi de Aslı’nın dedesidir. Dede’de inanmış olmanın bütün tavırları, söz ve davranışlarında hissedilir. Damadının durumu onu derinden yaralar. Öfkelidir de. Bir tür aristokrat, seçkin bir tavır içindedir. Ancak dedenin anlatılarında, şimdi olmayan, dinleyemediğimiz ve duyamadığımız, dolayısıyla da sahip olamadığımız bir inanç dillendirilir.  Kitabi bir dil formatı değil, inancın yaşam pratiğinde ifadesini bulmuş bir anlatı ve hayatı yorumlama vardır dedenin sözlerinde. Bu en azından benim yabancısı olduğum bir durumdur. Aktaş’ın bunu ustalıkla yansıttığını düşünüyorum.

Bir de Sovyet Papazı diye bahsedilen öğretmenden söz edilmelidir belki. Yıkılmış bir ideolojinin ismini şimdi duymak insana nostaljik gelebiliyor. Bir inanca sahip olmanın yeterince anlaşılamadığını düşündüğüm günümüzde insan kimi zaman, yanlış da olsa, bir ideale inanmış insan özleminde olabiliyor. Fazlasıyla küreselleşmiş doğrular dünyasında, çizgi ve farklılıkların törpülendiği bu dönemde bir renge ve kişiliğe sahip olmak övülecek bir şeydir. Katılırsınız ya da katılmazsınız.

Cihan Aktaş ilk romanında oldukça iyi bir performans çiziyor. Şimdiden yeni romanların beklentisini oluşturuyor okuyucuda. Bir iç dünya, çocukluk, yatılı okul, kayıp günlük ve hüzün. Okuyun. 

 

Ümit Savaş Taşkesen 

Okuntu dergisinden ç-alıntılanmıştır.

Güncelleme Tarihi: 12 Kasım 2009, 08:31
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
sadık
sadık - 9 yıl Önce

cihgan aktaşta kurtuluş savaşı sırasında hemşirelik yapan bir tip var.

Ömer Tekeli
Ömer Tekeli - 9 yıl Önce

ne güzel bir dergiydi okuntu !!

ezgi
ezgi - 3 yıl Önce

Bunu yazanın yüreğine eline koluna sağlık

banner19