“Ah... Fatih Camii müezzin mahfilinin dili olsa da anlatsa...”

"Hocam, olumsuz ve ümitsiz konuşmaları sevmez, hep teşvik ederdi. Hasbîliğe çok ehemmiyet verirdi." Öğr. Gör. Hamdi Arslan, "İslâmi İlimler Hocalarının Dilinden" isimli eserde, hocası M. Emin Saraç’ı anlatıyor.

“Ah... Fatih Camii müezzin mahfilinin dili olsa da anlatsa...”

Merhum Mehmet Emin Saraç Hocaefendi ile tanışma hikâyenizi anlatır mısınız?

Merhum, muhterem, muazzez Mehmet Emin Saraç Hocamı 1971 yılında, kendisini sabah namazında Fatih Camii'nde görmüştüm. Ben, bazen sabah namazında Fatih İmam Hatip Lisesi tarafından İskenderpaşa'ya Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri'ne giderdim. Emin Hocam da Okumuş Adam Sokağı tarafından Fatih Camii'ne gelirdi, o yolda selâmlaşırdık.

Daha sonra 1974 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'ne geldim. Geldiğimde Yüksek İslâm Enstitüsü'nün dersleri bana hafif geldi. "Keşke yurt dışında daha kuvvetli bir yere gitseydim" diye düşündüm. Bunu düşündüğüm sıralarda İstanbul'da Mehmet Emin Saraç Hoca, Ali Yakup Hoca, Sadrettin Yüksel Hoca gibi özel ders veren hocaların olduğunu söylediler. Ondan sonra, İslâmi İlimler Vakfı vesilesiyle Emin Saraç Hoca'nın derslerine katıldık.

Derslere katıldık ama baktım ki biz dersleri anlamıyoruz. Yüksek İslâm'dan bizden ileri derecede olan Ahmet Efe Hoca, Ahmet Turan Arslan Hoca gibi abilerimiz derslere katılıyorlar ve anlıyorlardı. Bize, "Yeni başladığımızda biz de sizin gibiydik, bu derslere devam ettikçe âşinâlık oluşur ve kendinizi geliştirirsiniz." dediler. İşte başlangıç böyle oldu. 1975 yılının yaz ayından itibaren muntazam bir şekilde Fatih Camii'nde hocamızla derslere başlamış olduk.

Hangi dersleri aldınız?

Hocamızdan Arapça, hadis, tefsir, fikih, fıkıh usulü, tasavvuf gibi birçok ders okuduk. O dönemde Muhammed Ali es-Sâbûnî Hoca'nın Tefsiru Ayâti'l-Ahkâm eseri, İbn Hacer el-Askalânî'nin Bulûgu'l-Merâm eseri, Mavsıli'nin el-İhtiyâr eseri, Abdulvehhâb Hallâf'in Ilmu Usûlul-Fikih eseri, Şifâ-i Şerif, Kaside-i Bürde ve Katru'n Nedâ gibi kitaplar okunuyordu. Biz de o derslerle başladık.

Hatta bir derste benim kitabım yoktu. Hocaefendi benim düzenli olarak derslere devam ettiğimi görünce "Senin kitabın yok mu?" diye sordu. Ben de "Yok hocam." deyince bana orada bulunan bir nüshayı hediye etti. Bir gün aceleyle derse geldim ve kitabı müezzin mahfilinin üzerine bırakarak abdest almaya çıktım. Döndüğümde bir de baktım ki Hocam, kitabın başında bekliyor. "Bu kitap senin değil mi?" dedi. Ben de "Evet hocam, aceleyle abdest almaya çıktım.” dedim. "Olmaz, kitabına sahip çıkacaksın." deyip üzerine "Bu kitap Hamdi Arslan'a aittir." yazdı. O nüshayı hâlâ saklarım.

Hocamız, Fatih Camii'nin kütüphanesinde akşamları ders yapıyordu. Ben ilk yıl Üsküdar-Bağlarbaşı'nda, devlet yatılı yurdunda kalıyordum. Oradan ders için, iki veya üç vâsıta ile Fatih Camii'ne geliyorduk. Gece saat 11'e kadar ders okur, sonra yine aynı minvalde yurda dönerdik. Gece dönüş yolunda saat 12'de Taksim'de kar altında çok otobüs beklediğimiz olmuştur.

Daha sonra, Türkiye'nin genel ahvâli sebebiyle üniversitelerde anarşi ve terör olayları baş gösterdi. Biz o dönemde İlim Yayma'nın Ekmekçizâde Ahmet Paşa Medresesi'ne yerleşerek kendimizi derslere verdik. Oraya bir yerleştik, pir yerleştik.

Mânevî bir havaya sahip olan o medreseye hocaefendi gelir, bize ders okuturdu. Oradayken birçok kitap okuduk. Meselâ, Sünen-i Ebû Dâvûd'u Türkiye'de ilk kez hocamız riyâsetinde biz okuduk. Ebû Dâvûd'dan sonra Sünen-i Tirmizi ye başladık. Bazen hocamız olmadığı zamanlarda hocamızın asistanı olarak dersleri ben okutuyordum.

Daha sonra, hocamızın elinde Bağdat ulemâsından Hamdi el-A'zamî'nin Usûlü'l-fıkıh eserinin bir nüshası vardı. O zamanlar bir tek Yüksek İslâm Enstitüsü'nde Arapça daktilo vardı. Biz de onu istedik ve gece gündüz çalışarak kitabı mumlu kâğıda yazdım ve teksir makinesiyle çoğaltarak talebelere dağıttım. Hocam bundan çok memnun kalmıştı.

1976-1977 yıllarına geldiğimizde ise Türkiye'de bir boykot dönemi başladı. Boykotlar sebebiyle eğitime ara verildi ve herkes memleketine döndü. Ben de "Memlekete gidip boş boş oturacağıma, yurtta kalıp Kur'an-ı Kerîm'i ezberleyeyim" diye düşündüm. Ezberlediğim yerleri yurttaki hafız arkadaşlara dinletiyordum. Sonra bunlar benden bıktılar (!) ve kaçmaya başladılar. Emin Hocam benim ezber yaptığımı duyunca beni yanına çağırıp "Seni ben dinleyeceğim, benim de bir hafızım olsun." dedi. Ben de her gün gidip ders vererek 7-8 ayda hafızlığımı bitirdim elhamdülillah.

Ah... Fatih Camii müezzin mahfilinin dili olsa da anlatsa... Hocam hafızlığımı bitirince çok memnun kaldı. "Elhamdülillah, benim de bir hafızım oldu diye âhirette babama söylerim artık" dedi. O yüzden hocamın katında benim yerim başka hâle geldi.

1980 yılı şubat ayına geldiğimizde hocamın delâleti ile daha önce giden arkadaşlar kâfilesine katılarak Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu olarak Mekke'ye gittim. Hocam havaalanında bizi uğurlarken "Bakın, dönünce burada size okuttuklarımı okutacaksınız." diye bizden bir söz aldı.

1989 yılında Türkiye'ye döndüğümüzde bu sözü yerine getirmek adına Fatih Camii'nde tedrise başladım. O gün bugün devam etmekteyim elhamdülillah, şu an tedris hayatımın otuz üçüncü yılındayım...

Hiç unutamadığınız bir anınız oldu mu?

Hocamızla defalarca umreye, Şam'a, Hindistan'a ve birçok âlimin ziyaretine gittik. En unutamadığım ziyaretlerimizden birisi, Nûreddîn Itir Hoca'nın davetlisi olarak gittiğimiz Şam ziyaretiydi. Orada Nûreddîn Itir Hoca'nın oğlunun arkadaşı Dr. Mahmut Buzo bizi evine, yemeğe çağırmıştı.

Ben, ilk defa orada misafire yemek dışında "Mevlid" ikrâm edildiğini gördüm. Güzel sesli mevlithanlar bize Arapça mevlid okudular. Rûhâniyeti çok yüksek bir geceydi. Sonra ev sahibi olan Dr. Mahmud Buzo Bey orada şöyle bir şey söyledi: "Dün gece rüyamda Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'i gördüm. Bana: Ya Doktor Mahmud! Yarın sana Türkiye'den Şeyh Emin Saraç gelecek, ona selâmımı söyle. Bu gümüş kaşığı da ona hediye et' diye bir gümüş kaşık takdim etti. Ben de 'Başım gözüm üstüne ya Resûlullah!' dedim. Emin Hocam bunu duyunca hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da "Ben kimim ki! Bana mı? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem benim adımı mı söyledi?” diye sayıklıyordu. O zamanki hâlet-i rûhiyesini unutamam. Elhamdülillah, işte bu Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in nezdinde bir makbûliyeti olduğunu gösteriyor.

Emin Hocamız, ilim yolunda epey yoksulluk ve mahrumiyet çekmiş. Bize Ezher'de okuduğu dönem, mecburiyetten dolayı Nil suyu içerek oruç tuttuklarını ve yiyecek bir şey bulamadıklarını anlatırdı. Hocaefendi "O günlerdeki rüyalarımı ve mânevî ahvâlimi şimdi bulamıyorum." derdi. Hatta Ali Haydar Efendi'nin kendilerine "Siz mâneviyat bakımından bizden daha yüksek durumdasınız. Biz medreseye devam ederken 'Kadı olacağız, dersiâm olacağız, devlette vazife alacağız.' diye düşünürdük. Ama şimdi sizin bu okuduğunuz şeyleri hiç kimse kabul etmeyecek, bir istikbâliniz zâhirde gözükmüyor. Buna rağmen ders okumaya, ilim öğrenmeye azimlisiniz. Bu sebeple dereceniz bizden daha yüksek." dediğini de anlatırdı.

Son olarak hocaefendiyle alakalı ne söylemek istersiniz?

Hocaefendi, Müslümanların ahvâli ile yakından ilgilenirdi. Daima ümmetin birliğini ve beraberliğini düşünürdü. “Rabbim yeryüzünü benim için her tarafı görünür şekilde, dürüp topladı. Onun hem doğu taraflarını hem batı taraflarını gördüm. Muhakkak ki benim ümmetimin mülkü bana dürülüp gösterilen yerlere kadar ulaşır."¹ hadis-i şerîfini çok okurdu. Son yıllarda benim dâhilde ve hariçte sıklaşan seferlerime memnun olur, "Git git, sıhhat ve âfiyetin yerindeyken git. Hadi, Allah yardımcınız olsun.

Dönünce bana anlat müşâhedelerini, Müslümanların ahvâlini..." diye de epey teşvik ve teşcîde bulunurdu. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid el-Kevserî Efendilerin isimleri dilinden hiç düşmezdi. Hatta vefâtından 20 gün kadar önce Kevserî kendisini çağırmış ve icâzet vermiş. "Bu icâ zet Ezher'den aldığım diplomadan daha kıymetlidir nazarımda." derdi. İşte o icâzeti de Emin Hocam, hafızlığı onun nezdinde bitirdiğimde ilk olarak bana vermişti. Acizâne...

Ahmet Fehmi Ebû Sünne Hoca'yı, Abdulvehhâb Buhayrî Hoca'yı, Abdulfettâh Ebû Gudde Hoca'yı, Ebu'l Hasan en-Nedvî Hoca'yı ve Ahmed Abdurrezzâk el-Kubeysî Hoca'yı çok severdi. Biz de bu hocalarımızı Emin Hocamızın bir emaneti gibi gördük ve irtibâtımızı sürdürdük.

Ali Yakup Cenkciler Hoca'yı da çok severdi. Biz de o hocamızdan İhyâü Ulûmi'd-Din kitabını okumuştuk. Hatta Ali Yakup Hoca bir gün hocamıza "Azîzim, 1950'den beri tanışıyoruz. Ben sana hiç darılmadım. Sen bana darıldın mı? Hiç kalbini kırdım mı?" diye sormuş. Hocamız da "Ali Yakup abi sen bal mısın, şeker misin, kaymak mısın, lokum musun... Sana kim darılabilir?" diye nükteli bir cevap vermiş. Dostlukları da ömür boyu devam etmiştir. Biz de Ali Yakup Hocam ne derse, Emin Hocam demiş gibi kabul ederdik.

Hocam, olumsuz ve ümitsiz konuşmaları sevmez, hep teşvik ederdi. Hasbîliğe çok ehemmiyet verirdi. İlahiyat ve Diyanet câmiasına özel bir önem verir ve onların daima başarılı olmasını; beyaz örtülerinin, sarıklarının kirlenmemesi için çalışmaları gerektiğini belirtirdi. Hayatta en sevdiği şey ders okutmaktı. “Ben akşamları, hanımla ev ziyaretine filan gitmem. Benim bahanem hazır: Benim talebelerim var." derdi. Talebelerine kendi evlatlarından önce dua ederdi. Tâlim ve tedris işleriyle meşgul olan talebelerini destekler ve onlar için çok dua ederdi.

Talebe yetiştirmeyi ibâdet kabul etmişti. İstanbul'daki hocalarından "Ayaklı Kütüphane" diye marûf Gümülcineli Mustafa Efendi'nin "Evladım, bu dersleri iltizâm et. İster bir talebe gelsin ister on talebe gelsin, fark etmez. Sen sabahleyin belli vaktinde rahlenin başına geç, zirâ o derse alışmış olan melekler seni bekler." sözlerini hayatına yerleştirmişti. Bu sözler rehberliğinde rahlesinden tahminen üç bine yakın talebe geçti. İlim ve öğretme yolundan son anına kadar ayrılmadı. Son yıllarda dizleri yürüyemez hale gelmişti ama hocaefendi kitapların karşısına, öğrencilerin yanına oturduğu zaman hastalığı kalmaz, çok memnûn ve mesrûr olurdu.

Biz de şu anda hocamızın vasiyeti üzerine o halkayı devam ettiriyoruz. Ben Fatih Camii'nde Nesefi Tefsiri'ni ve Şifâ-i Şerif kitabını okutuyorum. 25 yıla yakındır çarşamba günleri öğle namazı evveli halka açık vaaz ve irşad derslerimiz sürüyor. İnşallah, bu işler böyle devam edecek Mevlâ-yi Müteâlîmiz'in izniyle...

Allah Teâlâ Emin Hocamız’a da diğer bütün hocalarımıza ve üstatlarımıza da rahmet eylesin, makamlarını cennetlerde âlî kılsın...

Öğr. Gör. Hamdi Arslan

Temel İslâm Bilimleri Öğretim Üyesi

Kaynak: İslâmi İlimler Hocalarının Dilinden

Yayın Tarihi: 07 Ocak 2023 Cumartesi 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36