Akşam pazarı

“şundandır her dem kalbe yayılan sızı

neyi sevdiysek dolandı kanatarak

dikenli bir tel olup seven her tarafımızı

elbet her fani gibi ben de bir faniyim

sen de bir fanisin leyla jiletin varsa göstereyim”

Alper Gencer

Akşam; evlerin çatılarına, arabaların camlarına, serçelerin yuvalarına ve çocukların bakışlarına yine sinsi bir kerametle çörekleniyordu. Eteklerini toplayıp hızla uzaklaşan gündüzün veda seremonisine tahammülü yoktu, her şeyin ve herkesin üstünde koşulsuz bir iktidar kurma hırsıyla yanıp tutuşuyordu sadece. Öncekinin yitik ve yaralı iktidarı bir an evvel sonlansın; etkileri ve nakısaları pılını pırtını toplasın ve ışık hızıyla silinip gitsin istiyordu. Akabinde tüm ihtişamı, kudreti, kendine has renkleri ve kokusuyla dört bir yana salıyordu habercilerini. Şiddetini artırarak esen rüzgâr, sararan sular, solan yüzler ve tunca benzeyen mermer, ufku kaplayan bu lisan-ı hafinin gönüllü tutsağı oluyordu. Öyledir, kapanan her kapının yeni bir kapıyı müjdelemesi; kendisinin “son nefes talimi”dir aynı zamanda. Alınan ve bir daha verilemeyen o son nefeste, nice hayat hevesi, gün görme neşesi, nice iştiyak ve arzu, tamamlanmayı bekleyen sayısız yarım klasör ve gelecek mefkuresi yüklüdür. O son nefes, belki de bunca ağırlığın, evvelden ahire katlanarak gelen bu beklenti yoğunluğunun altındayken bağışıklığının düştüğü bir zayıflıkta teslim eder kendini ve bir daha da göğsün çeperlerine dönemez.

Yitip giden bir günü daha böyle hüzzam makamında penceresinden uğurlarken kendi kendine mırıldandı yaşlı kadın: “Bir tur daha döndü dünya, ölüm bir tur daha yaklaştı. Ve sen bir tur daha silindin muhayyilemden. Şimdi nefes alıp vermek, nefsime ağır geliyor, nefes alıp vermemek canıma…” Bir ayin ritüeliyle, kutsal bir şölene hazırlanır gibi akşamı karşılamak, yalnız bugüne mahsus değildi elbette, eşini kaybetmiş olduğu o akşamdan bu yana geçen yirmi yıl boyunca hemen hiç atlamadan sürdürdüğü bir alışkanlıktı. Takvime çentik atarak yaşıyordu kadın ve düşen her yaprağı, eşiyle en başta yapmış oldukları mutabakata gösterdiği sadakatla uğurluyordu. Altına imza attığı sözleşmenin tek taraflı feshedilmiş olması da yıldıramamıştı onu, dönmemişti kavlinden. Oysa gerek zaman aşımından gerekse ölümün ölümlere ulanmaktaki ustalığından biliyordu ki aralarındaki kavilleşme geçerliliğini çoktan yitirmişti. Bazıları için doğan her yeni gün, yeni bir anlaşma metninin güvencesini sağlayamıyordu demek. Herkes “evet, şimdi, sıradaki” diyerek gövdesini fütursuz bir aç gözlülükle yaklaşmakta olana teslim edemiyordu.

Perdeleri çekip tepe ışığının düğmesine henüz basmıştı ki acı acı seslendi kapı zili. Zilin nağmesi, her zamankinden farklıydı; apartman görevlisi Salih Efendi’nin, iki günde bir kendisini yoklayan üst kat komşusu Nebahat Hanım’ın, haftalık temizliğe gelen Rukiye’nin ve iki haftada bir kez-genellikle haftasonları-ziyaretine gelen yeğeni Gülşen’in zille olan ilişkilerini ezber etmişti. Onlardan önce kokuları, haleleri ya da bildik habercileri geliyordu zaten; son zamanlarda böyle apansız, destursuz kapısına dayanan kimseyi hatırlamıyordu. Beklenmedik birşey yaşamayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki bir kapı zilinin “alışılmışın dışında çalıyor oluşu” dahi zihninin çalışma prensibini şaşırtabiliyor, kalbinin ritmini şimdi olduğu gibi değiştirebiliyordu. “Hayırdır inşallah!” diyerek önce gözetleme deliğinden bakmayı denedi, ancak karanlıkta pek birşey seçemedi, daha sonra “Kim o?” diyerek seslendi. “Açın lütfen Handan Hanım, kendimi tanıtmama izin verin” diyen genç kadının sesi, yanındaki çocuğun öksürük seslerine karışarak apartmanda yankılandı. “Çok fazla düşünmenin anlamı yok” diyerek bir ilkesel duruşunu çiğnedi kadın ve hiç ikiletmeden açtı kapıyı.

Karşısında yer yer pamuklanmış polar şalı omuzlarından aşağı doğru sarkmış, ince trençkot mantosunun içinde vücut hatları kaybolmuş, yirmi beş-otuz yaşlarında bir genç kadın ile elinden sıkıca tutmuş olduğu altı-yedi yaşlarında sarışın bir erkek çocuğu vardı. Yüz hatlarındaki ve gözlerindeki ifade benzerliğine bakılırsa ana-oğul olmalıydılar. Çocuğun benzi öksürmekten neredeyse morarmış, gözlerindeki titreşim bedeninin sarsıntılarına eşlik ediyor; annenin bakışlarında nükseden tedirginlik hâli ise hem kaçtığı hem de ulaştığı iki menzil arasında yaşadığı kararsız salınımı ele veriyordu. Eşikteki ilk karşılaşma aralığında ayrımsadığı bu detayları zihninden kovalayarak kendisini toparlayıp sorabildi yaşlı kadın: “Buyrun kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?” Ve sorduğu sorunun ağzından çıkar çıkmaz havada sahipsiz bir şekilde asılıp kaldığına şahit oldu. Ne bu genç hanımın durumu izah edecek mecali vardı ne de yanındaki çocuğun ayakta duracak hâli… Onlar kapı ağzında bir tür yaşam mücadelesi veriyorlardı sanki, karşıdan bakınca “sorular ve cevapları” bir başka evrenin lüks sayılabilecek normları arasında yer alıyordu. Sezgisel kavrayışı sayesinde daha fazla uzatmanın manasızlığını fark eden yaşlı kadın, âni bir şekilde geri çekilerek içeri buyur etti, davetsiz misafirleri. Kapıda bekleyenlerin canına minnetti, artık dizlerinin bağı çözülmüş; gözlerinin feri sönmüştü; “hâlden anlamak” bu tarihi âna nasıl da denk düşmüştü!

Onlar kapının hemen karşısında yer alan salona doğru yollanırken ev sahibi de sürahi ve bardak almak için mutfağa yöneldi. Akşam, aynı çatı altında toplanmış olan bu üç kuşağın temsilcilerini kornişinden düşen bir perde misali kuşatıyordu. Yaşlı kadın, bir başkasının salonuna girer gibi ürkek adımlarla girdi misafirlerin yanına. Birer bardak suyu ana-oğula takdim ederken bunca yıllık tecrübe gözüyle inceledi onları; genç anne Monet’in “Şemsiyeli Kadın”ına ilham olacak kadar hüzünlü, oğlansa Kemalettin Tuğcu’nun baş karakterleri kadar savunmasızdı. Suyunu içtikten sonra biraz kendine gelen ve soluk alıp verişi stabilize olan genç kadın, kapıda asılıp kalmış sahipsiz soruyu, damarlarına kan yürümeye başladığını hissederek cevaplamaya girişti. Buraya kadar gelebilmek, bugüne kadar üstlenmiş olduğu en radikal eylemdi, bundan sonra dünyanın bütün kaybedenlerinin tecessüm ettiği yek vücut olarak konuşmalıydı:

“Efendim adım; Gönül Yeksan; bu da oğlum İsmail. Buraya Bursa’dan geliyoruz, adresinizi bulmak güç olmadı; çünkü daha önceden birçok kez aramaya ve gelmeye yeltenmişliğimiz oldu. Ancak dün gece yaşadığımız korkunç hadise, yola düşmemizin bahanesi oldu. Kocam bir kumar bağımlısı, yıllardır sürüp giden borç batağında ve alkol bağımlılığı yüzünden bizi de peşinden sürüklemekteydi. Üstüne bir de kaba kuvveti ve neredeyse hayatımıza mâl olacak bir kendini kaybetmişliği ekleyince oğlumu da alarak evi terkettim. Annemi yirmi yıl önce kaybettim, babamı ise hiç tanıma fırsatım olmadı. Akraba-eş-dost dayanışması bizim gibi kayıp hayatlara pek uğramaz. Çünkü biz, toplumun gözünde daima “öteki”yiz, saklı kalanız, sesi duyulmayan ve mümkünse görünmez olması gerekenleriz. Ben liseye kadar okuyabildim, şehir dışında kazandığım üniversiteye göndermeye annemin gücü yetmedi, sonra da mahallede çıkan ilk talibimle evlendim. Annemin akrabaları yapmış olduğu “yakışıksız evlilik”ten sonra onunla ilişkiyi tümden kesmişler, kendisi de bu vicdan yükü ve çaresizlik içinde göçtü gitti dünyadan. Babam ise zaten ifade ettiğim gibi semtimize dahi uğramamış, dolayısıyla bizden haberi olup olmadığını bile anlama imkanımız olmadı. Annemin bu konudaki tavrı çok k’atiydi, kendisiyle ilişki kurmamızı, ölüm döşeğindeyken dahi arzu etmediğini yineledi, durdu. Ancak takdir edersiniz ki kan bağının çekim gücü bir yana insan, geçmişindeki her kayıp cüzün peşine düşmek istiyor, hep bir tamamlanma arzusu, taze kalıyor bağrında. Ben de adını sanını, yaşadığı şehri hatta adresini bile göğsümde bir künye gibi taşıdığım ancak şahsen hiç tanımadığım babamı, yıllarca hayal edip durdum, kafamda çizdiğim belli belirsiz silüetlerin içine sığdırmaya çalıştım. Öte yandan neden geçmişte herhangi bir zamanda değil de şimdi bu eksiklik duygusunun benim için taşınmaz olduğunu sorarsanız size verecek net bir cevabım yok, sadece dün yaşadığımız hadisenin artık bizim bardağımızın son damlası olduğunu söyleyebilirim size.”

Genç kadın bu son cümleden sonra inip çıkan göğsünün üstünde ellerini birleştirerek bir nefes müddetince dinlenip suyundan bir yudum içti. Belli ki bundan sonrası onu daha çok zorlayacak bir viraja sapıyordu.

“Şimdi meselenin sizi ilgilendiren tarafını izah etmeye çalışayım. Kocanız Mustafa Denizli, benim babamdır, bundan hiç haberiniz olmadığını varsayarak buraya gelmeyi göze aldım, çünkü annemin belki de erken göçüne sebep olan bu belirsizliği ve gizemi ben de aynı gurur dağına sığınarak sürdürmeyi doğru bulmuyorum. Bilirsiniz; gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Yanlış anlamayın, benim asla sizin düzeninizi, huzurunuzu bozmak gibi bir niyetim yok, eğer öyle olsaydı, baba sevgisine, gücüne ve imkânlarına en çok ihtiyacım olduğu dönemlerde çalardım kapınızı. Ancak kendi oğlumun da aynı kayıp geçmişle yaşamasını arzu etmediğim için yıllardır içimde biriktirdiğim bütün cesaret kırıntılarını toplayıp göze aldım bu seyahati. Babası hayırsız çıktı, en azından dedesinin elini öpmesini, onu dünya gözüyle bir kerecik olsun görmesini istedim. Belki ikisinin buluşması, içinde bulunduğum bu sonsuz boşlukta tutunacak bir dal verir bana; kaybolup gitmekten kurtuluruz diye düşündüm. Kendisini affetmem mümkün olmasa da-inanın gıyabında dahi “baba” lafzını bir kerecik de olsa kullanmışlığım yoktur- şimdilerde yaşadığımız çaresizliğin de etkisiyle bilemiyorum, bu duygu bırakmıyor peşimi. Onu düşünmeden geçirdiğim tek bir ânım bile olmuyor, desem yeridir.”


 

Genç kadın, sözünü bitirdiğinde ancak farkedebildi muhatabının gözlerindeki sarsıntıyı. Bu yaşın sahibi olmasına rağmen yüz hatlarındaki intizam, ela gözlerindeki derinlikli anlam; ona bakan herkesi apansız yakalayabilecek kadar tesirliydi. Giderek büyüyen göz bebeklerinden meselenin künhüne henüz vakıf olmaya başladığı düşünülürse hiçbir şeyden haberi yoktu bu kadıncağızın. Kocası kumaş tüccarıydı, Kapalı Çarşı’da dükkanları vardı, Bursa’ya yaptığı düzenli iş seyahatlerinin dışında bu hikâyeyle bağlantılı olabilecek hiçbir detay hatırlayamıyordu.

Otuz beş yıllık evlilik hayatları boyunca bırakın başka bir şehirde, başka biriyle bu türlü bir hayat kurmuş olmayı; her gün işe götürdüğü sefer taslarında; öğle yemeklerinin kalori hesabını bile hanımına havale etmiş biriydi Mustafa Bey. Gününün çetelesini her akşam çıkarıp yemek masasına koyar; kahvesinin köpüğünde, yakın gözlüğünde, dinlediği akşam ajansında ve hergün aynı saatte yatmaya giderken sürüklediği terliklerinde bile herhangi bir değişikliğe tahammül edemezdi. Ne zaman gitmiş, başka bir kadınla tanışmış, ortak bir dünya inşa etmiş, gizli saklı da olsa bir nikah kıymış, bir kızı olmuş -söyleyene bakılırsa iletişimi bu durumdan habersiz o sıralarda kesmiş olmalıydı- ve nasıl hiçbirşey olmamış gibi paralel bir evrende yaşayıp gitmişti? Yıllarca çok istedikleri hâlde çocuk sahibi olamayışlarının bu kaderdeki payı ne kadardı? Karşılıklı bir ayrılık kararıyla mı yoksa tek taraflı kesilip atılan bir ilişkiden mi bahsediliyordu burada? Bu kızcağızın babasının ölümünden dahi haberi olmayacak kadar nasıl kaybolup silinmişti herşey? Hafızasının kendisine ihanet etmeyecek bütün kıvrımlarını ve katmanlarını titizlikle taradı Handan Hanım. Artık bu saatten sonra canını yakıp yakmadığına karar veremediği bu hikâyeye bir dayanak noktası, bir kanıt bulmaya çalıştı. Âni bir kalp krizi neticesinde, dükkânında sessiz sedasız baki aleme irtihal eden Mustafa Bey’in son anlarında yanında olamayışı, bu sırrın da kendisiyle birlikte mezara gömülmesine mi neden olmuştu? Peki, o kadın? Neden kızının bahsettiği türden bir boyun eğiş ve tevekkülle kabullenmişti durumu? Kendi ailesini, akrabalarını karşısına almak pahasına neden sırtlanmıştı bu ömürlük yükü? Ne uğruna? Aralarında onca derin, onca yoğun, onca dolu dizgin birşeyler yaşanmış olmalıydı. Aşka hürmeti vardı Handan Hanım’ın, bir yere kadar her durumu ve yaşanmışlığı kabul edebilirdi ama bu nitelikte bir vefasızlığı anlamak mümkün değildi. Üstelik burada çoklu tarafı olan bir vefasızlık söz konusuydu.

Çocuk yeniden öksürmeye başlamasa koordinatları tanımsız bir uzamda sürüp gidecekti bu sükunet. Kimsenin artık zamansız bir çaresizlikte düğüm düğüm olmuş böyle bir problemi tanımlamaya, nedenlerini, nasıllarını tartışmaya gücü yoktu. Hayat, farklı kuşakların temsilcisi bu üç insanı da bir şekilde bezdirmeyi başarmış, sesini soluğunu kesmişti. Üçünün de tutunacak dalı kayıp, evveli muğlak, ahiri muhâldi. Bir akşam vakti, esen rüzgarın başka bir şehirden kapısına taşıdığı ve bir yerde rahmetli kocasının emanetleri olan bu ana-oğula tekrar ama bu sefer aklını başına toplayarak baktı Handan Hanım. Onların bildiği kadar belki kendisinin unuttuğu vardı, onlar gelirken kendisi dönüyordu bu yolculukta, evet bu doğruydu. Ama işte ortada bir yerde buluşmuşlardı ve kainatta tesadüfe tesadüf edilmezdi. O günün bitiminde her zamanki gibi karşıladığı akşamın ayini, üstüne kapattığı perdeyi başka bir kapıya açmıştı. Bu defa önünden yitip giden, arkasından çıkıp gelenle tamamlanmıştı. Hep önüne değil arada bir arkasına da bakmalıydı insan, Handan Hanım bunu çok iyi anlayabilecek bir içgörüye sahipti. Ve o anda kararını verdi. Kocasından kalan bir ev, bir emekli maaşı ve bir de dükkân kirası geçimine fazlasıyla yetiyordu. Ufukta başka bir mirasçı da belirmediğine göre ve ölüm Hak, miras helalken bu ana-oğula kol kanat germek için daha ideal bir zaman olamazdı. Bütün bu anlatılanların doğruluğu tartışılır olsa bile Handan Hanım’ın şu dakikada beliren âlicenaplığının önüne geçecek kadar mühim değildi. Karşısında çaresizlik içinde çırpınan ve her şeyi göze alarak yüzünü döken bir anne vardı. Çocukluğundan bu yana hayatının bütün dönemlerine uygun düşecek bir arma simgesi olsaydı, bu hiç kuşkusuz “ahde vefa” olurdu. Kocasının ihmal belki de inkar ettiği bu yarım kalan davaya kendisi sahip çıkacaktı. Hayat denen zemberek boşaldıkça ölüm denen kurgu tamamlanıyordu. Şimdi kendisinden kalacak terekeye, Allah ve kul nezdinde anlamlı bir katkı yapmanın tam zamanıydı.

Akşam, krallığını hiçbir şüpheye ve itiraza yer bırakmaksızın ilan ederken binlerce meş’um hikâyenin de üstünü örtmüş oluyordu. Gündüzün alacasında şahit oldukları yüzünden yeri yarıp saklanacak delik arayan yaşlı ve yorgun çınarlar, bu vakitlerde hakkına girilen her kurbanla birlikte yapraklarını biraz daha döküyorlardı. Şu andan itibaren edilecek çokça dua, çekilecek çokça kahır, girilecek çokça günah ve esirgenmesi gereken çokca masum olacaktı.

YORUM EKLE

banner19

banner36