Akıntıya karşı duran Müslüman'ın saati

Mustafa Kutlu'nun Yeni Şafak Gazetesi’nde haftalık olarak yayınlanmış yazılarını bir araya getiren Akıntıya Karşı, Dergâh Yayınları tarafından basılmış ve okuyucuya sunulmuş.

Kitabın “Sunuş” kısmı son derece etkileyici bir göçmen yazısı olarak kaleme alınmış. Sadece bu yazı dahi okuyucuyu yüreğinin tam ortasından vurmayı başarıyor. Öyle ki günümüzün en büyük derdi haline gelen yasa dışı göç, düzensiz göçmen, mülteci, sığınmacı sorunu ya da artık ne derseniz deyin bir kez daha hafızalarımıza acı anılarla dolu insanları getiriyor.

“Sunuş” bölümünde Avrupalı liderlere yokluğu, sefaleti anlatan mektuptaki tek cümle her şeyi açıklıyor sanırım: "Bize en azından hayvan hakları kadar hak tanıyın..."

Bu talebin ve yalvarma eşiğine gelmiş bu çığlığın sahipleri mi yoksa muhatapları mı suçlu ona karar vermek gerekiyor. Verilecek karar inanın ki insanlığın önünü açacak, kutsal değerlere yaklaştıracak ve insanın var oluşunun sırrını fark etmesini sağlayacak bir karar olacak. İnsanlığın kendisine gelmesi için ilahi bir ışığı görmek, bazen bir peygamber sözünü ve bazen de kuyudan seslenen ve az sonra ölecek bir garibin sesini duymak gerekiyor. Hidayet ışığının hep bir musibete borçlu kalması acı değil mi? Rutinden çıkmadan, kötüyü görmeden ve tehlikeye düşmeden iyi olmak mümkün değil mi? Yazar bunu Âmentü'ye inanmak olarak formülize ediyor ki biz ona “İslâm” diyelim.

Mustafa Kutlu, Yunus Emre'nin, “Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim” dizelerini başlık yaptığı yazısında eskiyi aramanın ve özlemenin hafife alınacak bir “nostaljiseverlikle” izah edilemeyeceğini belirtiyor. Yazar, o yılların gerçekten iyi olduğunu, gerçekten bir ruhaniyetinin olduğunu savunuyor. Suç oranı, şehirleşme, salgın gibi unsurlarla da zenginleştirdiği yazısını yine akıntıya karşı çıkmayı önererek sonlandırıyor.

Yazılarda genel olarak eski yaşam biçimi temelli bir özlem havası var. Birçok yazısında bu özlemi hissediyoruz. Ancak yazar, bunun izahını organik yaşamla yapıyor. Bazen görmediğimiz, geçirmediğimiz zamanlara hiç bilmesek de özlem duyarız ya yazarın özlemi bunun dışında bir özlem. Çünkü daha rasyonel ve gerçeklikten kopmadan, yaşanmışlıkları da katarak “nostalji” dediğimiz eski zaman hatıralarından bahsediyor.

Kitap ayrı ayrı yazılardan oluşsa da konu bütünlüğü sağlanmış. Buna yazı dizilerinin aynen alınması ve yazarın belirli konular hakkında yazılar kaleme alması katkı yapıyor. Yazarın var olan entelektüel birikimi daha önceki kitaplarıyla, yazılarıyla, konuşmalarıyla ve yaşam tarzıyla defalarca ortaya çıkmış olsa da bu kitap üzerinden değerlendirecek olursak bunu fazlasıyla gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Mustafa Kutlu’nun en fazla bahsettiği meselelerden birisi değişen yaşam tarzıyla ilgili insanın durduğu yer konusu... Burada normal olanın anormal sayıldığı, anormal olanın da normal sayıldığı bir durum ortaya çıkıyor. Esasında insan eliyle değişime uğrayan yaşayış şeklinin insanı değiştirmesi, yeninin eskimesi, alışkanlıkların farklılaşması ve giderek yazarın en çok vurgu yaptığı konulardan biri olan tüketim toplumuna dönüşmesi, birbirinin nedeni olan ve tam olarak nerede ve ne zaman başladığı bilinmeyen bir denklem haline geliyor. Sonuç ise yaşamın hızlanması, alışveriş biçimlerinin değişmesi, dünyanın geçirdiği salgın hastalık süreci ve neredeyse değişmeyen hiçbir şeyin kalmamasıyla bazen insanlık vazifesini unutturacak kadar hızlı dönen bir dünya...

Yazılar genel olarak somut örneklerle dolu. Bir köşe yazısının hele hele belirli periyotlarla okuyucusuyla buluşan bir yazarın akademik altyapısı olsa da olmasa da somut örnekler vermesi, güncel meselelere temas ediyorsa yakın zamanda olmuş bir olayı yahut bir ismi zikretmesi normal karşılanır. Günlük gazetenin aktüaliteyi koruması sadece ilk sayfadaki manşetle değil köşe yazarlarının yazılarıyla da sağlanır. Bu noktada yazarın güncelliğini hiç yitirmeyen, yazdıkça yazdıran ve konuştukça konuşturan meselelerden “Batılılaşma”ya sıklıkla yer vermesi son derece yerinde olmuş. Bana göre kitabın en can alıcı yeri burası. Osmanlı’dan başlayarak tartışması devam eden, Cumhuriyetle beraber daha da alevlenen ve nihayete erdirilecek gibi de durmayan ve artık kronik sorun haline gelmiş bu meselenin toplumun tartıştığı diğer tüm meselelerin temelinde yer alması “Acaba tek sorunumuz bu mudur?” diye düşündürüyor. Yani biz Batılılaşmayı çözdüğümüzde diğer tüm meseleler kendiliğinden hallolacak gibi bir duyguya kapılmamak elde değil. Herkes doğumundan itibaren Batılılaşmaktan ya da Batılılaşamamaktan şikâyetçiyse gerçekten de tek sorunumuz bu demektir. Mustafa Kutlu, “bizi biz yapan değerler” diyerek yine akıntıya karşı durmaya ve hatta kürek çekmeye devam ediyor. Bu hususu çokça önemseyen yazarın çözüm önerileri; devlete, hükümetlere, akademisyenlere, ulemaya ve sorumluluk sahibi herkese çağrıları var. Diğer yazılarında da görüldüğü gibi sorunun sadece tespiti yapılmıyor, çözüm önerileri de peşinen ortaya konuyor.

Daha önce Mustafa Kutlu okuyanlar bilirler ki Kutlu’nun yazıları insanı rahatlatır. Şimdi çok moda olan sosyal medyada okuduğunu paylaşanların çok önemli bir kısmının elinde yahut kahvesinin yanında bir Mustafa Kutlu kitabı vardır. Dergâh Yayınları’nın klasikleşmiş çizgili kapağının üstünde yazılı Mustafa Kutlu ismi aynı zamanda bir etikettir. Yazarın içeride yazdıkları bunun tam tersi olsa da yani bizi biz yapan değerlere uygun olmayan bir davranış olsa da tanımayanlar için bu sosyal medya davranışını bir tanıtım fırsatı olarak görebiliriz.

Kitapta dikkat çekici bir başka nokta, “Vakit nakit midir?” yazıları. Bu yazılarda İslâm’daki zaman anlayışı anlatılıyor. İlk yazının sonunda Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” isimli yazısına kısmen sadeleştirilerek yer veriliyor. Burada İstanbul özelinde günün başlangıç ve bitiş zamanının nasıl ayarlandığı ve bir Müslüman’ın zamanını nasıl değerlendirdiğine yönelik güzel bilgiler veriliyor. Bu konu yine Batılılaşma özelinde değerlendirilebilecek konulardan biri olarak ele alınabilir. Görüyoruz ki bir saat, zaman, ölçü probleminin kökeninde yine Batılılaşma ve değişen, esasında değiştirilen hayat tarzını buluyoruz.  “Vakit nakit midir?” yazılarında zamana dair meselelerden bahsedildiği için saat kuleleri örneği de veriliyor. Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yaygınlaşan saat kuleleri örneği burada yer alıyor. Sonrası malum Cumhuriyetle beraber değişen zaman algısı… Buna tatil günlerinin değişmesini de ben eklemiş olayım. Saat, zaman ve tarih, değişimi gözlemlemek açısından üzerinde düşünülmeye değer güzel konular olarak değerlendirilebilir.

Akıntıya Karşı, yukarıda da belirttiğim gibi güncelden hiç kopmadan geleneksel değerlere bağlı kalarak ve o değerleri anlatan, hatırlatan bir kitap. Kitabın kıymeti aynı zamanda yazıların da ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor.

YORUM EKLE

banner26