Ahlâki yüzleşme

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyen bir Peygamberin ümmeti olarak ahlâk ne kadar gündemimizde dersiniz? Ahlâki sorunlarımızı ne kadar kendimize dert ediniyoruz, bu konudaki farkındalığımız ne durumda acaba? Maalesef ahlâki duyarsızlığımız büyük bir sorun ve daha da hazin olanı kendimizi ahlâken kâmil kişiler olarak görüyor olmamız. Bu sorun üzerinde yeterince durmadığımız, kanayan bu yarayı tedavi edecek ciddiyette adımlar atmadığımız ortada. Hem bireysel hem de toplumsal saadetimiz için acilen ahlâki bir seferberlik başlatmaya ihtiyacımız var.

Bir dernek bünyesinde gönüllü olarak katkı sunduğumuz veli eğitimlerinde katılımcılardan gelen soruları esas alarak benim de yazar olarak yer aldığım “Çocuğumun Din Eğitiminde Aklıma Takılanlar” isimli bir kitap yayımlandı. Bu kitapta yüze yakın soru ve uzman isimler tarafından bu sorulara verilmiş cevaplar yer alıyor. Bu çalışma, sorulan sorular kadar sorulmayanlar açısından da önem taşıyor. Zira katılımcıların yönelttiği sorular içinde çocuklarının ahlâki gelişimine dair hemen hiç soru bulunmuyor. Çocuğumuzu ahlâki anlamda eğitirken hiç mi sorun yaşamıyoruz acaba? Belki de bu konuda soru sorduğumuzda ahlâki anlamda problemli biri olarak yaftalanmaktan korkuyor, ahlâk alanını mahrem bir konu hâline getiriyoruz. Ya da bu konuda kendimizi çok yetkin görüyor, herhangi bir desteğe ihtiyaç duymuyoruz. Şayet anne baba olarak bizler bu konuda üzerimize düşeni hakkıyla yapıyorsak toplumdaki bu ahlâki garabet nereden tezahür ediyor acaba?

Bu noktada, göze çarpan bir iki hususa değinmenin tam vakti. Öncelikle şu unutulmamalıdır ki ahlâki yaşantı bir bütünlük ve tutarlılık ister. Belli eylemlerde ahlâki bir tavır ortaya koyup diğerlerinde bu hassasiyeti göstermemek bu bütünlüğün kaybolması anlamını taşır. İnsana karşı merhametli davranıp hayvanlara eziyet etmek; evini temiz tutup yolda giderken hiç rahatsız olmadan arabanın camından çöpleri yola atıvermek; karar vermen gereken benzer durumlarda kendin için başka, diğer insanlar için başka kararlar vermek; sevdiklerini çok sevip sevmediklerine kin ve öfke beslemek bu anlamda verilebilecek örnekler.

İkinci olarak bilinmesi gereken şu ki gerçek ahlâk zor zamanlarda, kriz anlarında kendini gösterir. En sıkıntılar demler, en çetin imtihanlar ahlâki anlamda bir turnusol kâğıdı görevi görür. Bu süreçlerde verdiğimiz kararlar bizi ahlâki anlamda yetkinleştirir. “Bir elime Güneş’i bir elime Ay’ı verseler ben bu davamdan vazgeçmem” diyen Hz. Peygamberin bu tavrı, aslında ahlâki bir duruşun abidevi örneklerinden birini temsil ediyor. Ufak menfaatlere karşı direnç gösterebiliriz belki ama karşımıza büyük fırsatlar geldiğinde kendimizi savrulmaktan korumak bir hayli zor. Ahlâki bir yaşantı bu zorluğu göze almakla mümkün. Yerde bulduğumuz üç beş lirayı başkasına aittir deyip cüzdanımıza koymazken park hâlindeki bir araca sürttüğümüzde arkamıza bakmadan oradan uzaklaşıyorsak burada bir sorun olsa gerek.

Toplumsal olarak kanıksadığımız ve kronik hâle gelmiş ahlâkî zafiyetlerimiz var ve maalesef bunlar üzerine yeterince düşünmüyor, toplumsal bir farkındalık üretemiyoruz. “Kul hakkı” diye dilimize persenk ettiğimiz bu sözü günlük pratiklerimize yansıtırken kategorik yaklaşıyoruz. Bazı durumlara uyguluyor, bazılarında hiç dikkate almıyoruz; “kul” kavramını “sizden mi, bizden mi” gibi basit, ilkel bir söyleme kurban ediyoruz. Hepimizin ortak tecrübe ettiği durumlara dair birkaç örnek vererek neyi kastettiğimi biraz daha açayım isterseniz: Toplu taşıma kullanırken kim önceydi, kim sonraydı bakmadan can havliyle kendimizi içeri atmaya çalışıyoruz; trafikte sadece kendimizin acelesi olduğunu düşünüp emniyet şeridinden, taralı alandan öne geçme yarışına giriyoruz; bir işe girebilmek için “bu işe layık mıyım, değil miyim?” diye sorgulamadan bir adamını bulup kendimizi işe aldırmaya çalışıyoruz; memuriyete girebilmek için kırk takla atıyor kadroyu aldıktan sonra rölantiye geçiyor, olabildiğince az sorumluluk alarak mesleğin keyfini (!) sürüyoruz; devlete vergi ödememek için alıcı-satıcı anlaşıp fiş kesmeden alışveriş yapıyor, devletin kasasından çalıyoruz; bir kurumda bir tanıdığımız, bir akrabamız varsa kaç kişinin beklediğine bakmadan kendi işimizi hemencecik halletmeyi, uyanıklık (!) yapmayı bir meziyet zannediyoruz. Bunlar sadece kul hakkına taalluk edenler; işin bir de hayvan hakkına, doğa hakkına bakan tarafları var ki oralara hiç girmiyorum.

Temelde ahlâkilik iki tavır üzerine oturur: Eylemlerimizde sorumlu davranmak ve eylemlerimizin sorumluluğunu üstlenmek. Öncelikle ahlâki sorumluluğu olan bir varlık olarak bir eyleme girişmeden onun ahlâka uygunluğuna bir bakmamız, onu ölçüp biçmemiz, adalet terazisinde bir tartmamız gerekir. Şayet bu konuda gösterdiğimiz özene rağmen bir hata yapıldıysa o takdirde yapılması gereken o eylemin sorumluluğunu üstlenmek ve mümkünse tazmin ve telafi yoluna gitmektir. Hatadan kaçınmak kadar yapılan hatayı düzeltmeye çalışmak da bir erdemdir.

Velhasıl ahlâkı kendimize dert edinmek, ahlâklı bir nesil yetiştirmek için el birliği yapmak, kolektif ahlâki farkındalığımızı arttırmak durumundayız. Ne çok üretim ne de çok ibadet tek başına bizi istediğimiz yere götürür; bunların ahlâki bir yaşantı ile harmanlanması, cilalanması gerekir. Ahlâkî bir yaşantı ise durumsal değil ilkesel bir tavır ile mümkün. Burada birçok ilkeden bahsedilebilir ama yalnızca, “kendin için istemediğini başkasına yapma” ilkesini hakkıyla hayata geçirebilsek bu anlamda çok önemli bir mesafe katetmiş olacağız.

YORUM EKLE

banner19

banner36