Ağustos dergilerine genel bir bakış-3

Taşköprülüzâde’yi tanıyalım

Temmuz dergisinin 34. sayısı elimde. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mustafa Yılmaz’a ait. “Ansiklopedist, Öğretmen ve Bilim Tarihçisi bir Âlim Taşköprülüzâde”yi anlatıyor Yılmaz. Yaptığı çalışmalar, eserleri örneklerle ele alınıyor.

“1495 Aralık ayında Bursa’da doğup 1651 yılının Nisan ayında İstanbul’da vefat eden Taşköprülüzâde; Bursa, İstanbul ve Rumeli toprakları hattında hayatını sürdürmüştür. Kırka yakın eser bırakan Taşköprülüzâde’nin hocaları babası Muslihiddin Mustafa Efendi başta olmak üzere, amcası Kıvamüddin Kâsım, dayısı Molla Abdurrahman, Molla Yetim gibi zamanın tanınan meşhur olmuş elim ehlidir.”

“Gayreti, ilmi cehdi, tecessüsü, geniş ilgi alanı ile İslam Düşüncesi’nin önemli bir ayağını oluşturan Taşköprülüzâde, İslam Bilim ve Tarihi çalışmaları için atlanılacak bir basamaktır. Bilginin sistemleştirilerek anlamlı bir dizge haline getirilmesi, yığınlardan yapılar inşa edilmesi, malumatın delil ile kuvvetlendirilmesi elbette ki çok çok büyük bir öneme haizdir.”

“Taşköprülüzâde 30 yaşında Dimetoka Oruç Paşa Medresesi’ne müderris olur. 51 yaşında Bursa kadısı oluncaya kadar çeşitli medreselerde müderris olarak ders okutur. Nihayet 57 yaşında İstanbul kadı olur ve fakat üç yıl sonra gözleri hastalık nedeniyle kör olur. Altmış yaşında gözlerini kaybeden Taşköprülüzâde, o yıldan sonra kadılık görevini bırakır.”

“Kayıp halkamızın önemli bir yapı taşı olan Taşköprülüzâde’nin düşünce mirasımıza en büyük katkısı modern dünya için bir ansiklopedi yazarlığının temellerini atmış olmasında aranmalıdır. Bunun için de tutarlı bir düşünce evrenine ulaşmaya çalılmıştır.”

Bir tavır adamı olarak İbrahim Tenekeci

Yusuf Bilal Aydeniz, İbrahim Tenekeci portresi ile Temmuz dergisinde. Tavrı, duruşu ile şair, yazar ve aksiyon adamı Tenekeci var Aydeniz’in yazısında. Özgün ve önemli tespitlerin yer aldığı yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum.

“İbrahim Tenekeci’nin şair kimliği ona tabiatla baş başa kalma ödevini de veriyor gibi. Çünkü zaman zaman gezdiği gördüğü (özellikle Anadolu’daki şehirler, kasabalar, köyler…) yerleri şâirane bir üslûp ile yazılarına taşıyor. Bu husus da ister istemez okuyucunun zihninde bir fotograf karesinin oluşmasını sağlar.”

“İbrahim Tenekeci’yi biraz Sezai Karakoç ile Âkif Emre’ye benzetiyorum. Bunu söylememin ilk sebebi, popülarite kaygısından uzak bir şekilde yaşaması. İkinci sebebi ise iktidar ile olan ilişkisi. Bu konuda bildiğiniz üzere Âkif Emre’nin şöyle bir sözü vardı: ‘Bir insanın doğruluğunu güç (iktidar) ile ilişkisi belirler.’ Bu bakımından İbrahim Tenekeci’nin yazılarında politik anlamda herhangi bir tarafgirlik göze çarpmaz. Daha çok Türkiye’ye kuşatıcı bir gözle bakan (olması gereken de bu) bir perspektif ile birlik mesajları veren ifadeleri kullanır yazılarında.”

“İbrahim Tenekeci’nin ayrıksı özelliklerinden biri de eli kalem tutan gençlerle rutin olarak görüşmesi, onlara bu anlamda yardımcı olmasıdır. Şair ve yazarlarımızın belki de en çok eksik bıraktığı alanlardan biri budur.”

Berat Bıyıklı ile söyleşi

Ercan Ata, Berat Bıyıklı ile Temmuz için  bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiir merkezli, şairin şiir evrenine doğru bir yolculuğa çıkan söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Beni modernleşme ile tanıştıran Guenon oldu. Onun meşhur kitabı ‘Modern Dünyanın Bunalımı’ sanıyorum o toy zamanlarda yaşadığım bunalımla bir yakınlık kurmama sebep oldu. Herhalde söz konusu bunalımı anlamak benim bunalımımı da anlamlandıracak diye düşündüm. Tabi bu benim için çok bereketli bir çıkış noktası oldu.”

“Şiirde şekil, metnin ihtiyacına göre değişkenlik gösterebilen bir şey. Yani kişi isterse bir boşluğu anlatmak uğruna sözcüklerden müteşekkil bir boşluk imajı çizerek bu işi başarabilir. Fakat ses meselesi bana kalırsa bu göreceliğe tabi olmayan ana unsurlardandır. Hal böyle olunca burada kendimce bir çalışma yapmak, bir metot geliştirmek ihtiyacını duydum. Bu sesin inşasında kullandığım ilk şey, beni başka bir dünyada terk eden o şiirde duyduğum melodilerdi. Günümüzde var olan güncel dil kullanılarak aruz ile o tınıları yakalamak ilk hedefimdi.”

“Anlaşılmak meselesi benim ve benden evvel dahası benden sonra gelecek olan birçok şairin yaşayacağı bir muamma olacaktır sanırım. En azından benimle benzer bir duyuş tarzını paylaşanlar için durum bu. Ve evet, herkes sözünün bir muhatabı olması ve sözünün ona olanca kuvvetiyle ulaşmasını ister. Fakat toplumun ve dünyanın kendini bulduğu bu garip yapıda her söz kişiye göre olmayacaktır.”

“Ben bir önceki kitabımda olduğu gibi kendimden topluma ve toplumdan da evrensele uzanan bir anlamlandırma çabasını ortaya koymayı arzuladım. Bunu yaparken evvela kendimde gördüğüm tezatlardan, yanlış edinimlerden istifade ettim. Bu sayede hem müspet ve menfi olanın anlaşılması konusundan baz alınabilecek bir temel ahlak fikri ortaya koymuş olacak hem de dünyada bozulan ya da şairin onarımına yahut hatırlatmasına gerek olan meselelerden bahsetmem mümkün olacaktı.”

Temmuz’dan şiirler

O dal kırıldığında sen bir eğilmek nedir bilmezdin
Kızarırken narçiçeği baharlar
Kış nedir, yokuş nedir, yavaş ne
Kader ki saçları belik beliktir evvelden
Yavaşla bekle beni
Sana bakayım  
     

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Kalbi cihana çarpa çarpa umarsın iki güzelden birini
Yanardağ içte vuruşur, dıştan bakınca cedeldir cenk

Ali Emre

Ben ümmi
Ben âmâ ben lâl
Ben yemini dilime değil kalbime bağladım
Andolsun ki serime bağladım
Serinlikleri unutarak…

Nilüfer Zontul Aktaş

ikinci el kederlerden devşirme bir sükût
siniyor sinir uçlarına
arsız heceler büyütüyor çocuk kelimeleri

İsmail Söylemez

hayatımın
iğne ucu genişliğinde
anlamlı bi yanı kalmadı
karabasanlarla uyanıyorum her gün
açıyorum ki gözlerimi
ağzımda zehir zemberek bir tat

Mehmet Gemci

ince şeffaf bir zara sarınarak
yoğun yoğun utandım
bir kırbaç gibi ruhuma indi Nil
çölün çölü çağırdığını duydum
bitlenmiş elbiseler
kül eşeleyen halk
ve geviş getirmenin felsefesi
evet
son ders gibi ölünce sen
utandım
sana teşekkür ediyorum

Tuncay Yerlikaya

Ahmet Güner Sayar’la söyleşi

Türk Edebiyatı dergisinin 550. sayısında Bahtiyar Aslan’ın Ahmet Güner Sayar ile Şeyh Bedreddin kitabı merkezinde gerçekleştirdiği geniş açılımlı bir söyleşi var. Özellikle portre yazarlığı ve Şeyh Bedreddin konusunda kaynak niteliğinde bilgiler yer alıyor söyleşide. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Süheyl Ünver, Allah’ın bu memlekete, Türk kültür ve irfan hayatına bir lütfu, ikramı, Allah’ın bu milletten vazgeçmeyeceğinin somutlaşmış bir ifadesidir.”

“Bu topraklarda, 2071’e emin adımlarla yürüyen bir Türkiye var. Hamd olsun, bugünkü Türkiye, I. Dünya Harbi’nin Türkiye’si değil. Bugünkü Türkiye’nin kavgası, ekonomik savaşı kazanırsa, işte o zaman merkez ekonomilerinden biri olacağı keyfiyetidir. Bu da Batı’nın işine gelmiyor.”

“Şeyh Bedreddin, mümin ve muvahhit bir insan. Muhyiddin Arabî yolunda, Konyalı Sadreddin ve Kayserili Davud’u takip eden bir mutasavvıf; aynı zamanda, Hanefi fıkhına bağlı, müçtehit derecesinde bir fıkıh alimidir. Fıkha dair eserlerinde, bireysel mülkiyeti nasıl savunduğunu görürsünüz. Onun ortak mülkiyet taraftarı olduğu, yalan ve uydurma bir iddiadır.”

“Şeyh Bedreddin çalışmamda, bir belediye temizlik işçisi gibi, belge ve bilgilerin ışığında, aklın rehberliğinde, hiçbir otorite tanımadan, hakkındaki yanlış değerlendirmeleri, onun eserlerini temel alarak çürütmeye çalıştım.”

“Şeyh Bedreddin’in tutarlı bir portresine kavuşmak söz konusu edildiğinde, benim ulaştığım kanaat şudur: Her işini Allah için ve Allah’la yapıyor. İnanılmaz derecede çalışkan, deha sahibi bir insan. El attığı her işte marifet sahibi.”

Mehmet Niyazi’nin Akyazı günleri

Fahri Tuna, hemşerisi tarihçi merhum Mehmet Niyazi’nin Akyazı yıllarını yazmış. Mehmet Niyazi’nin hayalleri, eserleri, ailesi, çok yönlü oluşu gibi birçok özelliğinini okuyoruz usta portre yazarının kaleminden.

“Mehmet Niyazi Bey’in pek bilinmeyen yönlerinden birisi de öncü sanayici olmasıdır. Avrupa’daki Türklerin birikimlerine sağlıklı bir yön vererek Türkiye’de bir kalkınma ve sanayileşme modeli geliştirmesidir. Akyazı’da onun öncülük ettiği Yonca Süt Fabrikası bir efsanedir, hâlâ anlatılmakta olan.”

“Mehmet Niyazi Özdemir, Avrupa’daki ülkücülerin idealist liderlerinden birisi. Almanya’da master yapıyor, bir yandan da kitaplarını yazıyor. Bir yandan da topladığı birikimlerle Hollanda’dan bu süt fabrikasının makinelerini getiriyor.”

“Ben o dönemde geldim gördüm. Fabrika gürül gürül çalışıyordu. Özetle Mehmet Niyazi Özdemir’in en önemli halk yatırımlarından birisidir bu fabrika. Ülkücü gençliği, hatta Alpaslan Türkeş ve ona inananların en önemli belgelerinden birisidir burası.”

“Mehmet Niyazi Özdemir’in Ötüken Yayınlarından sonra en büyük yatırımlarından birisidir Yonca Süt. En önemli halk yatırımıdır. Dokuz Işık’ta manasını bulan yatırımlardan birisiydi bu. Çünkü ülkücü gençlik, inandığı bir girişimi sonuçlandırmıştı.”

Cemal Şakar nasıl yazar oldu?

Erhan Genç ve Ertuğrul Doğan, “Nasıl Yazar Oldular?” söyleşilerinde Cemal Şakar’ı konuk etmişler. Bu söyleşiler çok değerli. Özellikle genç arkadaşlar için ustaların her cümlesinde kaydedilecek önemli notlar var.

“İki yazar tipi var galiba. Birisi ben yazar olacağım diye yola çıkan, diğeri de kendisini bunun içinde bulan tip. Mesela Orhan Pamuk malum ressam, resimle ilgileniyor. Yirmi iki- yirmi üç yaşında, ‘Ben yazar olacağım.’ diyor. Böyle bir yol seçiyor. Ve bence iyi de bir yazar oluyor. Benim böyle bir lüksüm olmadı. Ortaokuldan itibaren çok yoğun kitap okuduğumu biliyorum. Bilirsiniz bazı yazarların babası filandır, eniştesi feşmekandır, şöyle bir evde doğmuştur, böyle bir kütüphanesi vardır; onlara hep imrenmişimdir. Benim doğduğum evde bir Kuran-ı Kerim, bir de Osmanlıca bir ilmihal kitabı vardı. Başka kitap yoktu. Dahası ben kitap okumaya başladığımda rahmetli anneciğim çok kızardı bana: ‘Biz sana gidip yiyesin diye para veriyoruz, sen biriktirip kitap alıyorsun.’ Okumamam ve yazmamam için ailem elinden geleni yaptı. Ama niye bu kadar kitap okumayı sevdiğimin gerçekten bir cevabı yok. Mizaçla ilgili bir şey herhalde…”

“Ömer Seyfettin modern öykünün kurucu babalarından. Esendal’ı, Refik Halit’i, Haldun Taner’i severim. Ayrıca Tomris Uyar’ı, Füruzan’ı, Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu da anmalıyım.”

“Eskiden yazmak için mutlaka odamda olmalıyım, sessizlik olması lazım derdim. Hayat her şeye alıştırıyor. Artık gündüz kütüphanede yazabiliyorum. Oraya tabii gelen oluyor, kitap soran oluyor, bölünüyorum. Bölününce de yazılabiliyormuş.”

“Not tutmuyorum. Aslında şöyle oluyor bende öykü işi; bir şey oluyor. –bir kitabı okurken beni etkileyen bir cümle oluyor, bir sohbet anında dostların bir cümlesi olabilir- şafak atıyor bende. ‘Aaa bak bunun öyküdü yazılır.’ diyorum ve bu öyküyü kafamda günlerce yuvarlıyorum. Bu bazen bir ayı buluyor, bazen iki ayı buluyor, bazen üç gün sürüyor. O ara anlatıcı ne olsun, mekân nasıl olsun, dil nasıl olsun bunları düşünürken öyküyü kafamda yuvarlamaya devam ediyorum. Sonra tık ediyor, tamam bitti diyor muhayyile. Bilgisayara oturuyorum ve o gün sabah başlayıp akşam bitiriyorum öyküyü.”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

Ey kalbim bu dağlar bu alçak uçuş
Göğsüme vurulmuş delik kös müdür
Öyleyse bu ulu minarelerden
Hayretle yükselen nedir ey kalbim

Özcan Ünlü

bana bir çay verin, kederli olsun
zaman eşeleniyor, çatıda rüzgâr
avluda telaşlı birkaç güvercin
bilmem hangi cihan harbinden kalma

 Şadi Kocabaş

Yağan ne kar ne yağmur
Her şeyde o konuşur
Hasret bitip vuslat başlar
Bilen bilir halleri
Bilmeyen ağyar olur

Mustafa Özçelik

oysa!
atların yelesine
bindallısını giymiş
umutlar sürecektim daha
sonra o defterin son sayfasındaki noktaya
parantezler açacaktım
eğreti gülüşler atmayan!

Mehtap Altan

Alışamadım işte bu kentlere, tünellere, raylara, demire
İçten yanan bir ağacın harı var gövdemde
Kaldım dağ başında, kimsenin bunları bilmeye vakti yok

Ramazan Ekici   

Safiye Erol ve Semiha Ayverdi Yarın dergisinde

Kendini özleten dergilerden Yarın. Üç aylık periyotta derginin her yeni sayısını dört gözle bekliyoruz. Dergi elimize ulaşınca da beklediğimize değdiğini görüyoruz. Safiye Erol ve Semiha Ayverdi dosyası ile karşımızda Yarın. Önemli isimlerden Erol ve Ayverdi hakkında değerli yazılar var dosyada. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İki kadın denince benim aklıma hep Safiye Erol ile Sâmiha Ayverdi Hanımlar gelir nedense. Bu iki yakın arkadaş Türk Edebiyatının en nadide hanım kalemlerinin başında gelirler. Biri daha anaç, diğeri daha yavuklu gibidir. Sanki Safiye Hanım hep genç kalmıştır. Genç ve fakat daha çok ıstırap çeken bir kız. Sevdiği adama bir türlü kavuşamamış ama gururundan da taviz vermemiştir. Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’sindeki kızlara kâh benzer kâh benzemez. Aslında oradaki delikanlı karakterine daha çok benzer. Ülkesini seven, geleneklerine, tarihine bağlı, seven ama davasından taviz vermeyen biri… Ciğerdelen’i yazan kalem ne kadar erkek bir kalemdir aslında. Edebiyatımızda böyle yürekli kalemleri bulmak pek zorlaştı. Yürekli ve naif… Sâmiha Hanım daha anaç evet, o yüzden de teşkilatçı. Birçok dernek, eski adıyla cemiyet; mahfil, vakıf kurmuş, hiçbiri olmazsa evi bir odak olmuş biridir. Âşık ve nezir gençler, seven ve adanmış ne kadar delikanlılar, genç kızlar varsa onun yakın arkadaşıdırlar. Sâmiha abladır o.”

Lütfi Şehsuvaroğlu

“Erol’un ikinci romanı Ülker Fırtınası11 olup 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş ve 1944 yılında kitap olarak yayımlanmıştır. Kitabın yazım tarihinin bitişi Açıkgöz’ün belirttiği üzere 1935 olmalıdır. Çünkü Erol, Kandemir’e eserin yayımlanma sürecini anlatırken Yunus Nâdi Bey’e yayımlanması için eseri verdiğini, üzerinden iki üç sene geçtiği hâlde kendisinden ses çıkmadığını, daha sonra geri istediğini ama 1938’de tefrika edildiğini belirtmiştir.12 Eserde 1930’lu yılların Türkiye’sinde Doğu-Batı çatışması aşk ve müzik merkezli işlenir; özellikle ideolojik görüşlerden kaynaklanan yaşam, duyuş ve düşünüş tarzının romantik ilişkiler üzerindeki ayırıcı, yıpratıcı etkisi işlenerek kişiliği / zihniyeti dönüştüren hâller / hususlar üzerinde durulur.

Zeynep Tek

Sâmiha Hanımı özel kılan sadece aldığı eğitimler değildir, aynı zamanda manevi anlamda da müthiş bir arka plana sahip olmasıyla ön plana çıkar. Tasavvufta kendini eğitmiş hanımefendiler içinde bunu açık yüreklilikle topluma yansıtan nadide kişilerdendir. Kendisi İstanbul’da Ümmü Ke’nan Dergahı’nın Şeyhi Ken’an Rifâî’ye intisap etmiştir. Bu hal onda ve ortaya koyduğu eserlerinde büyük bir etki oluşturmuştur.

Aysun Yemen Öcal

“Safiye Erol yaşça Samiha Ayverdi Hanımefendi’den büyüktür. Önce mektuplaşıyorlar ve tabii ki birbirlerinin yazdıklarını, kitaplarını okuyorlar. Ve bir gün Safiye Erol talep ediyor, “Beni Kenan Rıfâî Hazretleri ile tanıştırır mısın?” diyor. “Buyurun.” Diyor Sâmiha Hanım. Haber veriyorlar. Geldikleri sırada Ekrem Bey’in evinin penceresinden sokağa baktıklarında iki kişi görünüyor, bir hanım ve bir erkek. Hanım kalıcı, erkek gidici buyuruyor Kenan Rıfâî Hazretleri. Yıl 1948. Zaten 1950’de vefat ediyorlar. O iki yıllık şahsi münasebette ortaya çıkardığı değerlendirme o 60 sayfada gizlidir. Orada mesela bir vahdet şokundan söz eder Safiye Erol. Hangi biriniz rastladı vahdet şokuna? Ama o insanın Allah’ın varlığı ve birliğini idrakine, vecdine ve heyecanına sahip insanın tecrübesi ile olur. O böyle bir tecrübeyi yaşadığı için Kenan Rıfâî Hazretleri’ne gelmiştir. O şok getirmiştir onu. Ve onun da mesela üzerinde durduğu kavramlar… Safiye Erol teyakkuz kelimesini makalelerinde yalnızca bir kere, Nihad Sami Banarlı’dan bahsettiği yerde kullanırken, Kenan Rıfâî Hazretleri’ni anlattığı 60 sayfada birçok yerde kullanır. Teyakkuz nedir, uyanık olma. Vahdet şoku uyanıklığı gerekli kılar. O da tasavvufu, yani Allah’ın varlığına ve birliğine ait vecdi yaşayan insanın hayatının mihverinde görülür. Uyanıklık… Her şeyi o vahdet etrafında birlemektir. Bunun mukabili yoktur. Safiye Hanım’ın söylediği kadarıyla Hıristiyan mistisizminde vahdet şoku yoktur. Çünkü onlarda teslis vardır. Onun için tasavvuf dediğimiz başka şeydir, mistisizm dediğimiz başka şeydir. Dostoyevski bir Rus mistiğidir ve o dereceye getirir ki “Tanrı Rus’tur, yaşasın Rus Tanrısı” der.”

Halil Açıkgöz

“O dönemde bu kadar çok kitap basılmıyor. Hemen hemen herkes basılan kitaplardan haberdar oluyor. Şimdi siz kitabınızı getiriyorsunuz, başka bir arkadaş kitabını getiriyor, ben de o gün iki kitap almış oluyorum. Dolayısıyla o gün ancak başlıklarına bakabiliyorum. Sâmiha Ayverdi ile Safiye Erol, birbirlerini okuyorlar. Yazdıklarının üslûp bakımından, ana fikir bakımından birbirleriyle müşterek noktaları var. Yazar olarak tanışmayı karşılıklı arzu etmişler. Haberleşip randevulaşmışlar. Sene 1948 civarı. Sonra sıhhatinin müsait olduğu bir zamanda Kenan Rıfâî Hazretleri ile tanışıyorlar. Kenan Rıfâî Hazretleri 1950’de vefât ediyor. Vefâtından önce Safiye Erol intisâb ediyor. Dolayısıyla Sâmiha Ayverdi ile “pîrdaş” oluyorlar. Sonra müşterek bir çalışmaları var. “Mesnevî Şerhi”nin yayınlanmasında birlikte çalışıyorlar.”

Mustafa Tahralı

“Safiye Hanım’a göre “Bütün varlığın başlangıcı ayrılıktır. Ezeli cevher, bölünüp ayrılmak, türlü değişik şekiller almak suretiyle kâinat vücuda gelmiştir. Ayrılık bertaraf edilince sen yok, ben yok, insan yok, hayvan yok; ancak yekpâre bir hamur var. Ey korkunç güzelliğiyle beni ölüm dehşetine uğratan manâ! Evet sen, busun : Âşık, hayatın ve insanlığın düşmanıdır.” Bu alıntının ilk ve son cümlelerini Ruh Adam’ın manası olarak okumaktan bizi ne alıkoyabilir? “Bütün varlığın başlangıcı ayrılıktır”; Ruh Adam kadim bir ayrılık masalı ile başlar. Selim Pusat sadece askerlikten ayrılmak zorunda kalmaz; arkadaşı Şeref’ten, sonrasında aklından, şuurundan ve imkansızlığı imkan kılmak için içten içe çırpındığı Güntülü’den ayrılır. Mektup geri gelmiştir çünkü. O yanardağın ne biçim bir korla tutuştuğu; pervane olanın kendini alevden gizleyip gizlemeyeceği ve ebedi özleyişin bestesinin dinip dinmediği hâlâ meçhul. Ama ayrılık malum. Selim Pusat; Ciğerdelen’in sonunda karşımıza çıkan vuslatı cennete bırakmış gibidir : “Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer.” Bizce koca bir temennidir bu, hakikat değil. Kimse “Mutlak sevmiyor.”; kaçmak kelimesi hiç değilse bir cismin uzakta yavaş yavaş gözden kayboluşunu canlandırır karşımızda; “kaçamazsın” dediklerimiz ise birden yok oluyor. Delinen ise hep bizim ciğerlerimiz oluyor.

 Güntülü’nün soyu kızıl kana bulansın…”

Mehmet Bilal Yamak

“Safiye Erol romanlarında en belirgin temalardan biri modernleşmedir. Erken Cumhuriyet dönemi romancılarının çoğu gibi Safiye Erol da büyük bir imparatorluktan, nicelik ve nitelik bakımından hayli değişmiş bulunan modern bir ulus devlete dönüşen ülkenin değişim sürecini eserlerine konu edinmiştir. 1938’de kaleme aldığı ilk romanı Kadıköyü’nün Romanı’ndan itibaren, eski ile yeninin bitmek bilmeyen mücadelesini toplumsal düzlemde ele almıştır. Modernleşme adını verdiğimiz çok boyutlu olgunun gündelik hayatta toplumu ve bireyi nasıl etkilediğini örneklemiş ve farklı açılardan tartışmaya açmıştır.”

Havva Yılmaz

12 Eylül, hesaplaşma ve ülkücü şiir

Selçuk Küpçük demek; müzik, şiir, dergi demektir ama daha da çok dost demektir benim için. Onun çalışkanlığını, çalışma disiplinini yakından takip edenlerdenim. Özellikle son yıllarda müzik üzerine dönemsel faktörleri de önplana çıkararak yaptığı çalışmalar takdire şayan.

Yarın dergisinin 9. sayısında Selçuk Küpçük; 12 Eylül, Hesaplaşma ve Ülkücü Şiir isimli yazısı ile yer alıyor. Şairler, şiirler, mücadeleler, darbeler ve Türkiye merkezli bir yazı bu.

12 Eylül darbesi ardından kitlesel biçimde cezaevleri ile tanışan ülkücü hareket öncelikle büyük bir duygusal ve zihinsel travma yaşadı. Kutsadığı ve uğruna varoluşunu ortaya koyduğu “devlet” denen aygıt, ülkücüleri hayal kırıklığına uğratacak şekilde(!) sol örgütlerle aynı biçimde değerlendirmiş, faaliyetlerini terör kapsamına almış, üyelerini “rejim düşmanı” tanımının içine sokmuştu. Bu travmanın izlerini darbe sonrası cezaevlerine doldurulmuş ülkücülerden bazılarının ortak metinlerini bir araya getiren “12 Eylül ve Ülkücüler” kitabında görmek mümkün.”   

“Ülkücü mahkumların kitaplarının dağınık bir şekilde çıkmaya başladığını ve aynı zamanda baskı, tasarım, kapak ve dizgi kalitesinin yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Ülkücü mahkumlardan şiir kitabı çıkan ilk isim, Mehmet Karanfil’di. “Yusuf Yüzlüler” adını taşıyan ve herhangi bir yayınevi logosuna sahip olmayan kitap, Karanfil’in kendi imkanlarıyla basılmıştı. Haziran 1987 yılında çıkan bu kitap, 12 Eylül sonrası hapishane ve aslında kutsadığı devletin gerçek yüzüyle kitlesel biçimde karşılaşan ülkücülerin içinde bulundukları psikolojik ve ideolojik durumu anlamak bakımından simgesel öneme sahiptir.”

“12 Eylül hapishanelerindeki şartların görece rahatlamaya başladığı yıllarda Bursa Cezaevi’ndeki ülkücü mahkumlar tarafından çıkartılmaya başlanan Bizim Dergah isimli dergi, bu siyasal akımın kendisi ile yüzleşmeye ve hatta ideolojisini, liderini açıktan eleştirmeye başladığı bir yayın olmakla beraber, şiirler de yayınlayarak tıpkı daha önce bahsettiğimiz 70’lerdeki ülkücü-milliyetçi dergi oluşumları gibi fikir ve edebiyat metinlerinin bir arada bulunduğu bir yayıncılık algısının devamıdır.”

“Tahliye olduktan sonra şiir yayınlamayı sürdüren ve denemeler de yazarak metin ile ilişkisini diri tutan tek isim, biraz evvel de bahsettiğimiz gibi Alişan Satılmış’tır. Sürdürülebilir kılınan bu ilişki O’nun şiiri nin gelişmesini, tematik seçiciliğinin geniş alana yayılmasını, estetik niteliğinin günümüz modern şiirinin form ve duyarlılıklarına yaklaşmasını doğurarak farklı bir şair kimliği çıkarmıştır ortaya. Hapishanede olduğu zaman diliminde “Sehpalı Düşlerim” ve “Yüreğimde Bir Milyon Ölüm” adlı şiir kitaplarını yayınlayan Satılmış, bir de kendi seslendirdiği bir şiir kaseti yayınladı. Ses üzerinden şiirin yayımı o yıllarda tercih edilen bir pratikti. Ahmet Telli başta olmak üzere sol gelenekten gelen birçok şairin kendi sesleri ile şiir kaseti doldurduğunu biliyoruz. Alişan Satılmış’ın bu kaseti özellikle ülkücü teşkilatlarda ilgi ile dinlenilen bir çalışmaydı.”

Türk tarihinde kadınının yeri

Özge Aydın, “Hunlar’dan Meşrutiyet’e Türk Tarihinde Kadınının Yeri” adlı yazısında tarihi süreçte kadının yerini örnek olaylarla, sosyal yönden ve iktidar zaviyesinden ele alıyor.

 “Altay silsilesinde Kadın adını taşıyan bir dağ vardır. Bu dağın garip bir hâli var ki, dağdan hava değişmelerinde ağlar gibi bir ses gelir. Bu dağ Altay Türklerinde kadın hakkında söylenen birçok şairane destana mevzu olmuştur. Bu destanlarda kadının sadakati, harpte öldürülmüş zevcine ağlaması, Tanrı’dan kıyamete kadar ağlamak için dağ yapması ricaları terennüm olunur. Bu “Kadın Dağı” Altay Türkleri’nin kadınlık şerefine diktikleri âbidedir. Tepeleri daima karlarla kaplı kadının siyah bulutlar, dumanlar altında kaldığını gören, ağlamasını işiten her Altaylı, Türk kadınlığının sadakati ve nihayetsiz muhabbeti önünde secde eder”. Cümlenin başında da belirttiğimiz gibi metnin “mitolojik” ve “destansı” olmasını dikkate alarak, “Altay Türklerinin kadınlara verdiği önemi” görmekteyiz. Gerçek olup olmadığı tartışılsa da Altay Türklerinin kadınlara verdiği değer bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Belki de bu hassasiyetleri inançları olan Şamanizm’in etkisinden dolayı olabilir.”

“ Asya Medeniyetinin kadına verdiği değer; Bizans, Çin, Hint, Fars, Mısır medeniyetlerinden farklıdır. Farklılık ise Asya’nın bu konudaki uygarlığıdır. Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler, eşyalarıyla birlikte kültürlerini, gelenek-göreneklerini de göç ettirmişlerdir. Farslar, Araplar ve Orta Doğu’da bulunan diğer kavimler Türklerin komşuları olmuştur. Kurulan Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçuklu devletlerinde, Asya Medeniyetinin izleri devam ederken ve kökleri unutulmazken örneğin; “Altuncan Hatun, Gevher Hatun (Alp Arslan’ın kız kardeşi), Terken Hatun (Melikşah’ın zevcesi), Atsız’ın ordusunda Türkmen kadınlar, Kılıç Arslan’ın eşi Hatun (Çaka Bey’in kızı), Mahperi Hatun, Gürcü Hatun, Fatma Hanım gibi”, Nizamü’l-Mülk ve II.Rükneddin Süleymanşah’dan Farsîleşmeye, Araplaşmaya başlanılır ve kadına verilen değer azalmaya, yok olmaya doğru gider. II. Rükneddin Süleymanşah’ın Gürcü kraliçeye –Thamara- gönderdiği mektupta; “Kadınların aklı zayıftır.”11, Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetnamesi’nde; “Bilhassa peçe taşıyan ve akılları mükemmel olmayan…12” cümleleri en önemli delillerimiz arasındadır.”

Osmanlı kadını, Anadolu’da ve özellikle kırsal kesimde geleneksel özgürlüğünü kısmen sürdürürken, yönetim merkezi olması nedeniyle ayrı bir özelliğe sahip İstanbul’da yaşayan kadınlar ise öncelikle İslâmiyet’in, Emevîlerin, Abbasilerin ve Bizans’ın da sosyo-kültürel yapısının etkisinde, çeşitli baskı unsurlarıyla baş başa bırakılmıştır. Genel anlamda İstanbul kadını için artık; camiden hamama ve çarşıya kadar gidebilecekleri hemen hemen her yere giyim-kuşamlarına ilişkin padişah buyrukları ile şeyhülislam fetvalarının gölgesinde kapalı bir yaşantı söz konusu olmuştur.

“Laikliğe yönelik ilk atılımlar Meşrutiyet yıllarında karşılaşılır. Enver Paşa’nın emriyle savaşa kadınların da katılması, 24 Ağustos 1916 yılında numune bir dernek olan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi’nin kurulması, 25 Ekim 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin çıkarılması ve yürürlüğe girmesi, İttihatçı Maarif Vekili Dr. Nazım’ın Darülfünun’a kız öğrencilerin de girmesi için reformist hareketler yapması laikliğe dair atılan adımlardan birkaçıdır. Cumhuriyet’in Medeni Kanunu, Meşrutiyet’in (İttihat ve Terakki Dönemi) Hukuk-ı Aile Kararnamesi’ne borçludur, diyebiliriz. Cumhuriyet’in temellerinin Meşrutiyet’te atıldığını, Tanzimat, Meşrutiyet olmadan Cumhuriyet’in olamayacağını, aslında hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğunun unutulmaması gerekir.”

Yarın’dan şiirler

Gülen bilmez; bilenler ağlar görür
Benim aşkım daha ne çağlar görür
Aydınlığı ilk önce dağlar görür;
Her aydınlık esmere çalar biraz…

Can evime saplanan bıçağa bak
Soysuz görmek istersen bu çağa bak
Ak alnıma kir süren alçağa bak;
Her aydınlık esmere çalar biraz…

Ömer Koca

sen senelerin ardından gelerek
tutarak bu tozlu topraklı elleri
bu elleri, ekmek kavgasında
ve kalem tutan yurt kantinlerinde

-bir dirilişi omuzlayacaksın.

Fatma Kutlu

Dekontların, bordroların zuhur ettiği yerden
yalın kılıç kaldık haydi deyince
üşürdük hoş bir sada gibi kaldı
karınca olsaydık keşke İbrahim’in ateşine seğirten
odun çekenleri de biliriz.

Süreyya Altunkara

Eski Türklerde kadın, cihaz ve İslâm fıkhında mehir

Yolcu dergisinin 96. sayısı “hırçın bir rüzgâr ulu dağlara ses veriyor gibi” diyerek yüksek sesli bir selam ile çıkageldi. Ali Fırat aynı adlı metninde şöyle diyor;

“Ve insan yürür, kalem yazar. Çünkü insan yürümeden kader yazılmaz.”

Yolcu‘dan yapacağım ilk paylaşım Lütfi Bergen’in yazısından olacak. Karşılaştırmalı, ufuk açıcı bir yazı. Kalın, cihaz, mehir kavramlarının zaman, mekân  ve inançlar çerçevesinde aldığı şekli örmeklerle anlatıyor Bergen. Elbette başlık parası da var yazıda.

“Başlık parası” ya da “kalın” uygulamasını eski şeriatlardan gelen ve aile düzenini tesis eden “töre-yasa” saymak mümkündür. Mehmet Âkif Aydın’ın İslâm Ansiklopedisi’nde kaleme aldığı “mehir” maddesinde “Evlenme sırasında veya öncesinde evlenecek erkeğin kız tarafına belirli bir para yahut mal verme uygulamasının muhtelif din ve kültürlerde oldukça eski bir geçmişivardır” denildikten sonra Hz. Musa’nın, Hz. Şuayb’ın çoban kızıyla evlenmek için sekiz yıl çobanlık anlaşması yapması hususu (28 Kasas 27) hatırlatılır. Mehmet Âkif Aydın’ın işaretine göre Câhiliye Arapları da mehri evlenmenin temelşartlarından biri olarakkabul etmiştir (Aydın, 2003: 389).

“Bahaeddin Ögel’e göre “kalın”, babanın oğullarına “evlenme payı”dır ve “başlık parası” değildir. Baba sağ iken, oğullarını evlendirmek zorundadır ve onların evlenmelerini sağlamak için servetinden bir payı ayırmakla yükümlüdür. “Başlık ise, evlenme sırasında kız ailesine verilen bir hediye hükmünde olup, ‘kalın’ın dejenere edilmiş bir şekli olabilir” (Ögel, 2001: 258). Baba malında evlenecek kızın da bir evlilik payı vardır. Buna Çeyiz-Cihaz denir. Kız, çeyizini alarak koca evinin kütüğüne yazılır. Bundan dolayı baba evinde miras hakkı kalmaz (Ögel, 2001: 258). Görüleceği üzere Bahaeddin Ögel’in anlatımlarından kadına babanın vermesi gereken ‘çeyiz-cihaz’ın aslında kızın miras hakkına denk düşen pay olduğu anlaşılmaktadır. Bahaeddin Ögel’e göre, kalın, bir kız satışı da değildir (Ögel, 2001: 259). Zira oğlunu evlendirmek, babanın kaçınılmaz vazifesidir. Baba eğer oğluna evlenmesinisağlayacak “kalın” hakkınıvermezse, oğul babadan bu hakkını zorla alabilir. Oğlanın “kalın payını” zorla alması, suç değildir. Baba, eğer imkânı olmadığı veya yoksulluğu nedeniyle “kalın” ödeyememişse, oğlunu çalıştırabilir ve kazanılan parayı da “kalın hakkına”sayabilir (Ögel, 2001: 259). Bahaeddin Ögel’in bu ifadesi, Hz. Şuayb ile Hz. Musa arasındaki “evlilik sözleşmesi”nin aslında bir “kalın sözleşmesi” olduğunu da göstermektedir.”

“İslâm hukukunda babanın kızına “çeyiz verme” yükümlülüğü bulunmamaktadır. Ancak eski Türk geleneğinde babanın kızına çeyizvermesi, bir mükellefiyet olarak görülmekteydi. Eski Türklerde kızın çeyizine “sep” denirken Batı Anadolu’da ise “sepi” denir. Eski Türklerde çeyizin “hayvan sürülerive yardımcı insanlar,kızlar” olarak anlaşıldığı ifade edilmiştir (Ögel, 2001: 265). Türkler, İslamiyet’teki mehir fıkhını bilmedikleri halde “töre ve gelenekler” vasıtasıyla mehir hukukunun ilkelerini tatbik etmiş, bunun birkısmını“kalın”ve diğerkısmını“çeyiz” adı altında hayata geçirmiştir (Ögel, 2001: 265).

Günümüzde muhafazakâr kesimde boşandıktan sonra ortada kalan kadının hukuku hakkında Avrupa’dan ithal edilen kanunlar, toplumda bitmeyen tartışmalara neden olmaktadır. Bugün Türkiye’de evlenme öncesinde töre/gelenek/İslâm fıkhı ile belirlenen kaideler uygulanmakta, ancak evlilik sonrasında Batılı aile tasavvurunun hukuk ilkeleri geçerli olmaktadır.”

Yazı ve yazgı

Faik Öcal’ın Yazı ve Yazgı isimli yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım. 

“Aklımdan çıktım, peygamberler mührüne bıraktım kalbimi. Artık aklım olmayacaktı, sadece kalbimle yaşayacaktım. Kalbimle peygamberlerin yolunu gözleyecektim, Âdem’le ilk defa yeryüzüne inecektim, Nuh ile gemiye binecektim, İbrahim ile ateşe yürüyecektim, Musa ile Kızıl Deniz’i yaracaktım, İsa ile göğe yükselecektim, Son Peygamber ile hicret edecektim.”

“Benim elimden bir şey gelmez, kendi acılarıma merhem olmazken ömründen geriye kalanlar. Sana nasıl uzanabilirim ki, uzaktaki. Hepten kısa kalmışken adımlarım, kendimden nasıl çıkıp koşabilirdim ki. Alnıma çizilmiş yazının görünmez çizgilerinde kaybolurken, seni nasıl bulabilirim ki, uzaktaki. Kendini bulamayan, bir başkasına ulaşamaz. Kendini bilmeyen, bir başkasının yazısını okuyamaz. Kendi sırrını keşfedemeyen bir başkasının yazgısına temas edemez.”

“Alnım, secdelerimin geçit menzili… Alnım, kalbimi yakan imanımın şahidi… Alnım, tek kıymetim, biricik kıyamım. Alnım, Rabbimin huzurunda bir yolculuğu seninle başlatan yazı, benimle bitirecek olan yazgı. Alnımdan çıkıp ötelere seyahat eden ruhum, geri dönmek istemez. Bilir yazıyı ve yazgıyı, zorlu olanı, ağır emaneti, dünya zindanını. Ama işte, arınmak, temizlenmek, hafiflemek, yazının sırrını yazgıya teslim etmek gerekiyormuş.”

Bayramlar gelir hapsolur insan

Mustafa Everdi, hüzün yüklü bir bayram yazısı ile yer alıyor Yolcu’da. Gönüllerin şen olması gereken vakitlerden olan bayramlar artık büyük bir hüznü de taşıyor beraberinde. Bayram demek yalnızlıkla eş anlamlı olmaya başladı.

“Bayram diye bir şey var, yaşayanlar için sorumluluk yükleyen. Neden denize, yurtdışına gitmiyorum da sıla-i rahmi görev kılan bir sorumluluk gelip beni arıyor. Mezarlık ziyareti, akrabayı taallukat buluşmaları. Kurban satın alma,kesme,yüzme, parçalama, dağıtma süreçleri. Elimdeki bıçak, geçmişimi kesemezken binlerce yıl öncesinde İbrahim’e, İsmail’e bir selamı nasıl söyleyebiliyor?”

“Uzak bozkırlarda Arafat’a oradan Mina’ya, Mekke’ye kitleler halinde yürüyenler zihnimde. Hacca gitmem bile memleketten başlamıştı. Vadiyi Urene vakfesindeki çöl, bir mucizeyle yemyeşil olmuş. Göz görebilidiğince uzayıp gidiyor. Gökkuşağının içinden geçer gibiyim. Sanki mezarlığın adalarını parselleyen yollarla yarışıyor. memleketin asıl sahipleri yeraltında duaya, ziyarete muhtaç bir ubudiyet içinde taşlardan bir suskunluk halinde dikeliyorlar. Ben niye kamburlaşmış gibi eğilerek yürüyor, aradan geçen uzun zamandan sonra mezarların yerinikestirmeye çalışıyorum. İşte annemin mezarı,sonra babamın, dedemin, ninemin. Ve tabii Ahmet Kuddusi’nin.”

“Bayram bugün niye ağlıyorum ki?
Bizi ziyaret etmeyecek belki çocuklarımız. Onlar için hatıraları besleyen eşyalar olmayacak, geçmişe taşıyan zaman makinesi evler. Her yıl değişen eşya mobilya ve teknolojik aletlerle. Hatıralara değil değişime olacak sadakatleri.
Geleceğe ağlıyorum herhalde geçmişe değil. Yoksa bayrama eriştim işte. Kerbela’ya değil.”

Meseleye notlar

Ömer İdris Akdin’in Meseleye Notlar’ı devam ediyor. X. nottan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Nereye baksam nasılı görsem

Kimse kimsenin gözlerine uzun ve anlamlı bakmıyor artık. Herkes herkesin bıraktığı boşluklarda yaşıyor. Gözlerimiz işlevini yitiriyor. Dilesek de göreceklerimizin derin tedirginliğinde olmak istemiyoruz. Bakmak bir anlam dünyası kurmayı da içerir. Lakin anlamlar kırılıyor, her şey tükeniyor, herkes körleşiyor.

Sonu gelir dünya

Eski zamanlarda dünyanın düz olduğuna inanılırdı. Denizlerin sonu derin bilinmezlerin başlangıcı olarak görülürdü. Gemiciler daha fazla ileri gidildiğinde gemilerinin canavarlarla dolu çukurlara düşeceğinisanırlardı. Yani eski insanın zihninde dünyanın bir sonu vardı. Hala var.

Kutsal makine

Taksitli yaşam vadediyor kutsal makina Vadesi gelmeyen peşin ölümler Tik tak tik tak Karaborsa cennet İçimizde yakışıklı bir ceset.

Yaralarımın kızıyım, annemin şarkısıyım
karanlık deniz diplerinde çırpınan bir balığım
sandım, geçer gibi oldu bir zaman
bu iç ağrısı, salyangozlu bir yağmur
bilirdim, kalbimdeki nur korurdu beni
hani düşsem perçeminden zifirî uçurumların
aşk, beni hayatta tuttuğuna inandığım dalımdı
lâkin ölecektim tutunmasaydım ipine Allah’ın

Rabia Gelincik

Kafiye yapabilirsin Hicaz’la cazı
Fransız Milli Takımı zenci mesela
Karıştırabilirsin de Mağriple
Batıyı Bilme, ayma, anlama:
Bir türlü ayrılmıyor tarihle coğrafya
Bir türlü bırakamıyor tabiri rüya!

Mehmet Aycı

şimdi biraz sabırdır saklı çetrefil
ne kadar da aksilik aklımızda uzaklık
bu tuhaf bekleyişten çıksın artık bu hayâl
boyu mavi gökyüzü / yapraklar azcık yeşil

pastoral umutsuzluk aşılıyoruz kârî
her basamağında durup tövbe edilen
ki hangi vecizesiydi temsil gücü insanın
dün/yaya geldik amma bugün olduk süvârî

Mehmet Şâmil

Her sabah başka bir dünyaya uyanıyorum
Gün doğuyor bu iyi Kendimi ellerine bırakıyorum
Bir bir eksiliyor dünyanın dağdağası
Varacağım yere yaklaşıyorum

Bülent Sönmez

Ergen renklerinden sıyrılarak soruların anlık
vuslatım iradeli olsa seğirtse varış çizgisine
meselâ ben, bir parça toprağım henüz, ıslanmamışım
nereden başlıyor koşumuz, nefesimiz nereye kadar?

Fatih Tezce

Bir dinlesen mülteci yanım ağlar
Gözlerin uykuda kalır
Bulutlar kararır gökyüzünde
Bakışın çaresizliğimi alır
Ölüm kusar bulut
Yolda vurulur bakışların
Savaşın anlamı sorgulanmaz artık
Minik bir sancı tutuşur yanımda
Öyle minik ki…
Melekler ağlar

Hamza Çelenk