Ağustos 2022 dergilerine genel bir bakış-4

Muhit’te Mevlâna İdris Dosyası

Vefayı ilk sıraya koyan dergilerimizden Muhit. Çıktığı ilk günden bu yana gönüllere dokunan işlere imza attı, gönüller yapmaya devam ediyor.  32. sayıda da Mevlâna İdris Dosyası, Rasim Özdenören, Aşık Veysel, Çinuken Tanrıkorur üzerine yazılar ile Muhit vefalı selamını tüm okurlarına gönderiyor.

Mevlâna İdris Dosyası’ndan

Hüseyin Akın - Mevlâna İdris’in okunaklı sessizliği

“Mevlâna İdris’i ilk olarak İkindiyazıları dergisi ile tanıdım. Derginin genel yayın yönetmeni olan merhum Mehmet Ali Zengin (Nedim Ali) ile kardeştiler. Benim de ilk ürünlerim bu dergide yayımlandığı için Nedim Ali ile sık sık mektuplaşıyorduk. Bir mektubunda o Kumkapı’da aynı öğrenci evinde kalan Kemal Sayar, Şaban Abak ve Mevlâna İdris ile tanışmamı tavsiye etmişti.”

“Cahit Zarifoğlu ve Mevlâna İdris’i çocukluk olgusuna fıtrat temelinden yaklaşan şairler olarak değerlendirmek mümkündür. Çocukluk, modern çağın belki de en çok tahrip ettiği bir çağ. Gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık bu filizden neşet eder. Biyolojik bir yaşla sınırlı, bir mevsimlik süreç değildir çocukluk. Erken büyümüş çocuklar sorunsalı önümüzde müzmin bir dert olarak durmaktadır.”

Güray Süngü- İyi İnsanlar Kendilerini Hep…

“O güneylerdeki şehir, doğduğu şehirdi; oradayken bir gün, buluştuk, şehri adımladık. Her nerede ne yenirse orada onu yedik ama azar azar; her nereye bakılırsa orada ona baktık ama çok çok. Hikâyelerini anlattı. Nerede doğduğunu, o evin ne olduğunu, o mahallenin neye döndüğünü, o şehrin eskilerinin o eskiyen yapılardaki anlarını anlattı, şehirde birtakım harfler çizdik yürüyerek, çaylar ve sigaralar içtik, dolandık durduk, akşamı ettik. Yorulduk. Çok yorulduk. Üç beş yıl önce bir romanda demiştim ben; iyi insanlar kendilerini hep yorgun hissederler diye, dönüp de yorulduk deyince ikimiz de aklıma geldi, söyledim; iyi insanlar kendilerini hep yorgun hissederler, demiştim bir romanda abi, dedim.”

Mehmet Aycı – Yiğit Gerek Sevilmeye

“Tuz ekmek hakkımız vardı, helal olsun, sen de helal et, ne çok alışmışım senin dünyadaki varlığına. Omuzlarımda doldurulmaz bir boşluk, geçmeyecek, yaşadıkça geçmeyeceğini sandığım bir sızıyla dilimleniyor gönlümün bedeni, sen uçtun, eşiği geçtin, düşünüyorum da böyle alışıyoruz, dostlarımıza yanınca kendimize yanıyoruz daha çok, birisi göçtüğünde “elli dirhem fazla” gelen ayrılığın acısı, ölümün acısını bastırıyor…”

Kemal Sayar - Mevlâna İdris için üzülmeli miyiz?

“Sık sık yola düşer, başını alıp uzaklara giderdi. Kırlarda koşuyor gibi, dağ yamacından çiçek topluyor gibi bir sevinç içinde âlemi gezerdi. Belki yeni ruh arkadaşları arıyordu, belki bir şeyden kaçıyordu. Kim bilir? Dostlarını da yola ortak etmeyi severdi. Ona hiç yol arkadaşlığı edememişim, bu benim kısmetsizliğim. Ama birkaç defa başka şehirlerde buluştuk, çayın iyi demlendiği yerlerde çekirdek çitledik. İnsan sevdiğini ne kadar çok sevdiğini bazen onu kaybedince anlıyor. Dostlarımızın ölümüyle bizim içimizde de bir şeyler bir daha yeşermemecesine ölüyor. İnsan, sevdiğini maddi âlemde yitirmekle, hayatın kırılganlığıyla ilk elden yüzleşiyor.”

Cevat Olçok - Temiz kalplerin Mevlâna’sı

“Bazı seçim kampanyalarında kendisini davet eder, fikirlerini dinlemekten memnun olurduk. Gerçekçi tespitler yapar, isabetli öngörülerde bulunurdu. Geçen sene ajansa ziyaretimize gelmişti. Geçmişi konuştuk, ağabeyimden bahsettik, gelecekten söz ettik, birlikte yemek yedik ve güzel sohbetler ettik. Sonrasında bayram namazında Süleymaniye’de karşılaştık. Arkadaşlarıyla kahvaltı yapıyordu. Beni de davet etti. Bayramlaştık, yine ayrıldık. Bu son görüşmemizdi. Allah ebedi ayrılık vermesin.”

Mustafa Akar - Asla ve daima Mevlâna İdris

“Kendi adıma onun şiirinden her zaman kolay mısra yapmasını öğrenmişimdir. Nedir kolay mısra yapmak, diye düşündüğünüzü hissedebiliyorum. Şairlerin bazı numaraları mevcuttur. Yani şiir yazarken şairler bazı atölye aletlerini kullanırlar. Akıllarında ola ki bir şiir olsun ama ismi cisminden önce şairin dünyasına inmiş olsun. Ya da yazılmakta olan şiir bir yerde tıkansın, aylarca hatta bazen de yıllarca kalsın öyle. Bir yerde şair de bu tıkanmışlığı açmak için bazı özel aletler kullansın, kurtulsun o şiirden. Bitmekte olan kitabına eklemlemek için, söz verdiği bir dergiye yetiştirmek için, aklında o sene yazacağı şiirler toplamına karıştırmak için de hızlanmış olsun… İşte böylesi acil durumlarda şair eğer kendine, yine kendisi için bazı şiir yapma malzemeleri bulamamışsa o malzemeleri başka şairlerin nasıl edindiklerine bakarak inceler ve bazı sonuçlara varır. İşte benim açımdan da dize kurmak anlamında Mevlâna İdris’in kullandığı malzeme her zaman zihnimi açan bir işlev kazanmıştır.”

Saadettin Acar - Mevlâna İdris’ten kalanlar…

“Hayretini hiç yitirmedi Mevlâna İdris çünkü buraya hiç alışamadı. Ki alışmayan insan, yalnızca o, hayret makamında sürekli kalmayı başarabilir. O öyleydi. Varlığı, eşyayı, insanı hayret nazarıyla temaşa ederdi. Aya, denize, ormana, İstanbul’a ve elbette Süleymaniye’ye, bunları yeni ve ilk kez görüyormuşçasına bakardı her seferinde. Süleymaniye’nin merkezinde yer aldığı İstanbul’u hayretle seyrederdi. Netice olarak da mahlûkata bu hayretle bakış, onu yaratıcıya hayranlığa götürüyordu. Hayatının özetini de bu medcezirle ifade etmek mümkündü: Hayretten hayranlığa, hayranlıktan hayrete.”

Sibel Eraslan -Hüsran çağında bir derviş: Mevlâna İdris

“Bir üniversite konferansında hiç konuşmadan talebelere bir müddet baktıktan sonra, aniden cebinden çıkarttığı mızıkayı çalmaya başlaması mesela. Her hâli tek, tekrarsız, orijinaldi... Giyimi kuşamı da herkesten farklıydı, özenliydi, fularsız gezmezdi; oturmayı, kalkmayı, gezmeyi, tat almayı bilen, zevk sahibi bir İstanbul beyiydi diyebilirim onun için.”

Münire Rumeysa Çakan - Şehirde bir şair: Mevlâna İdris

“Şair için şehir, Suriçi’ydi. Şehrin selâtin camileri arasında Süleymaniye’ye olan özel ilgisi çevresindekilerin malûmudur. Ayrıca şahsi tarihinde önemli yeri olan Beyazıt’tan her geçişinde Beyazıt Camii’nin farklı özelliklerinden bahsederdi. Minareler arasındaki uzaklığın en çok Beyazıt’ta olduğunu kendisinden öğrenmiştik. Yine bazı zamanlar bu caminin avlusunda şahit olduğu geçmişi anlatırdı. Beklenmedik anda bir antik Roma duvarı hakkında verdiği bilgilerle hayreti diri tutmayı da başarmıştır.”

Mustafa Özel -Mevlâna İdris’in İstanbul’u

Mevlâna İdris’e göre İstanbul, herkesin başka açıdan sevdiği ve şikâyetçi olduğu bir şehirdir.12 Bu şehirde güzelliğin de çirkinliğin de anıtsal mimari eserleri mebzul miktarda vardır ve fakat makas güzel olanın aleyhine şakır şakır büyümüş, içimizi kesip biçmeye başlamıştır. 27 Kasım 2019 tarihli yazısında ise İstanbul’u, “duygusal coğrafyamızda hem sanatın şekillendirdiği hem de sanatçıyı şekillendiren bir merkez üssü olarak yaşamayı sürdüren bir şehir” olarak nitelendirir. Ardından kaybolan değerlere hayıflanarak sitemini, üzüntüsünü dile getirir: “Ayasofya’nın, Süleymaniye’nin bahçesine oturup ‘Hû’ da çekebilirsiniz; Esenyurt’a, Beylikdüzü’ne bakıp ‘Lâhavle’ de çekebilirsiniz.”

Kâmil Yeşil – Mevlâna İdris için

Ben onu yazdıklarından, fotoğraflarından tanıdım. Kitaplarının hepsini okuduğumu söyleyemem. Okuduklarım oldu ve çocuklarım başta olmak üzere okuduklarımı çevreme okuttum, tavsiye ettim. Onun beni tanıyor olup olmadığını da bilmiyorum. İki defa karşılaştık. Beni tanıyormuş kabul ettiğim için adım soyadım … demedim. İlk karşılaşmamız Süleymaniye Camii karşısındaki çay ocaklarının birinde oldu. Birkaç arkadaşıyla oturuyordu. Yanındaki arkadaşla daha çok merhabam olduğu için onu selamladım; Mevlâna ile de bu arada selamlaşmış olduk, o kadar. İkinci karşılaşmamız Ankara’da Yirminci Milli Eğitim Şûrası’nda. (3 Aralık 2021) O da davetli idi. Şûranın bitiminde bir arkadaşımı yolcu ediyordum. Baktım çıkış kapısında. Ardından seslendim “Mevlâna İdris!”

Bir Gülün Vedasına Sarılmak

Bir kişinin adının güllerle anılıyor olması ne büyük bir bahtiyarlıktır. Gül gibi yaşamak ve kalbinde bir gülü taşımak. Bu da bir nasip meselesi. Ahmet Edip Başaran, Rasim Özdenören hakkında kaleme aldığı yazısına Bir Gülün Vedasına Sarılmak ismini vermiş. Güller eşliğinde bir veda yazısı bu. Eserleri, duruşu, etkisi ile gül yürekli ustamız Rasim Özdenören’i anlatmış Başaran. Rahmet olsun.

“Gül insandı, gül üzeri örtülmeye çalışılan, yok sayılan bir ruhun capcanlı timsaliydi. Hakikati yadsıyan bütün küfür şebekelerine, otoriteye, irili ufaklı dünyevî iktidarlara karşı sesli veya sessiz, soylu bir protestomuz var mı? Ne uğruna ve ne için yaşıyoruz? Neleri ne için feda ediyoruz bu hayatta? Arada bir durup kendimize sormamız gereken bu soruların bir müellifiydi Rasim Bey.”

“Rasim Bey, denemelerinde ise hikâyelerinin aksine olabildiğince açık seçiktir. Doğrudan doğruya bir düşünceyi ve duruşu merkeze alarak son derece özgün ve eleştirel bir yaklaşım içinde görürüz onu. Bu bağlamda düşünce ve duruş/tavır kelimeleri Rasim Bey için bir istinat noktası olmuştur her zaman. İçinden çıkılmaz meseleleri bile ince ince yoğurduğu bir dille ve hikâyeciliğin beraberinde getirdiği bir anlatma kabiliyetiyle çözümler. Sağlıklı bir zihin işleyişi için önce zihnin bir sağaltımdan, onarımdan geçirilmesi gerekmektedir çağımızda çünkü kelimeler ve kavramlar sadece kalpleri değil zihinleri de kirleten bir aparata dönüşmüştür.”

Senden Bir Eser

İbrahim Tenekeci, aforizma tadında şiirsel bir üslupla kitabın tam da ortasından dünya hayatına dair hakikatleri sıralamış. Her zaman yaptığı gibi bu yazısında da kendini de unutmuyor. Kendinden başlayarak yayılan bir hale gibi genişliyor insanlık yolundaki yapıtaşlarının yol işaretleri.

“Kimi duygular geldiği gibi gitmez. Geride büyük yıkımlar, derin hasarlar, silinmez izler bırakır. İlahî aşka yakın duran yüksek sevgi de böyledir. Burası şikâyet ile memnuniyetin, variyet ile mahrumiyetin müşterek makamıdır.”

“Her başarı, her takdir, her şahsiyetli duruş, her kararlı adım beraberinde yeni düşmanlar ve düşmanlıklar getirir.”

“Öğrenme isteğinin cesaretle, bilginin dürüstlükle, yeteneğin şahsiyetle, sadakatin kıymet bilenle, çalışkanlığın takdirle buluşması, dünyaya ve insana ait güzelliklerin başında gelir.”

“Bir insanın kötülüğünü istememek, iyiliğini istemek anlamına gelmeyebilir.”

Hikmet Dağı’nda Fuzuli Var

Dursun Çiçek, aşk ve ilim merkezinde Fuzuli’yi anlatıyor bu sayı. Elbette akıllara hemen gelen dörtlüğü yazısının başına tutturmuş.

İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Ârzû-yi muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kîl ü kal imiş ancak

“Aşk, insanı gafletten kurtaran ve insanı her zaman uyanık ve diri tutan bir kudrettir. Hakikatini bilmektir aşk. Özünü, sözünü, gözünü ve gönlünü hakikatine çevirmektir. Aşkınan bakan göze nasıl doyulmazsa aşkınan konuşan dile de doyulmaz.”

“İlim için insana verilen en büyük nimet olan aklın farkında olmak gerekir. Akıl mükellefiyettir. Mükellefiyeti olanın aklı ve ilmi olur. O, bunu ameliyle ahlâk yaptığında aşk tezahür eder. Ona göre insanları yekpareleştiren yegâne husus ilim ve aşktır. Eğer ilim salih amelse o aynı zamanda güzelliktir. Öyleyse Hakk’ın güzelliği aşka mazhar etmesi, aşkı da güzelliğin süsü yapması, ilimle aşkın birbirinden ayrılmazlığını da gösterir.”

Bir Musiki Entelektüeli: Cinuçen Tanrıkorur

22 yıl oldu Cinuçen Tanrıkorur aramızdan ayrılalı. O, sadece bir enstrüman çalan müzik adamı değildi. Sanatına aşık, yaptığı işin hakkını veren, edebiyata vakıf tam tekmil bir sanat adamıydı. Bayram Bilge Tokel, tüm yönleriyle anlatmış yazısında Tanrıkorur’u. Ayrıca, Tokel’in dünyasındaki Cinuçen Tanrıkorur’u da tanımış oluyoruz.

“Tanışıklığımızın hemen yakın bir dostluğa dönüştüğünü söyleyemem, fakat daha sonraki aylarda kendisiyle sık sık görüşmemizi gerektiren hayırlı bir proje gündeme geldi. TBMM’nin kuruluşunun 65. yılı dolayısıyla yabancı parlamenterlere hediye olarak verilmesi kararlaştırılan Türk müziğini tanıtıcı kasetin (o zamanlar CD henüz yoktu) hazırlanması görevini MEB bana verdi. Albümde Türk halk müziği, klasik Türk müziği ve “çağdaş çoksesli Türk müziği” türlerinde eserler bulunacaktı. Altmış dakikalık kasetin içinde yer alacak eserlerin belirlenmesinde halk müziğini Mehmet Özbek’le, çoksesli müziği Muammer Sun’la, klasik Türk müziğini de Cinuçen Tanrıkorur’la çalışarak yapmaya karar verdim. Cinuçen Bey de diğer hocalar gibi kendisine projeden bahsedip yardımını rica ettiğimde memnuniyetle kabul etti.”

“Cinuçen Bey gerçekten çok yönlü bir sanatçı idi. Olağanüstülükle nitelendirilebilecek ilginç yetenekleri vardı. Mesela bunlardan biri, sağ ve sol eline aldığı birer kalemle, sol eliyle soldan sağa, sağ eliyle de sağdan sola doğru olmak üzere aynı anda bir cümleyi eksiksiz yazabildiğini pek çok kişiden duymuştum. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Arapça ve Almanca biliyordu. Aile içinde daha dört yaşındayken ses eğitimi alarak başladığı müzik hayatına, çeşitli form ve türlerde dört yüzü aşkın besteyi sığdırdı. Bütün o üstün meziyetlerini ve yeteneklerini âdeta musikinin emrine vermiş, ona teksif etmişti. Süleyman Seyfi Öğün’ün Cinuçen Bey’den “Asrımızın Dede Efendisi” diye söz etmesi önemli ve manidardır.”

Deliliğin Dağlarında Bir Varlık Çobanı: Hölderlin

Dilara Ayşe Akdeniz, Hölderlin üzerine kaleme aldığı yazısı ile Muhit’te. Hayatı, mücadelesi, etkisi, etkilediği isimler gibi geniş bir perspektifte ele almış Hölderlin’i. Bu yazıyı okuduktan sonra Hölderlin’i daha yakından tanımak isteyeceksiniz. Akdeniz’in anlatımı birçok yeni kapılar açmaya imkânlar sunan bir zenginliğe sahip.

“Hölderlin, oldukça yakışıklı bir adamdır, keman ve flüt çalmak konusunda oldukça meziyetlidir. Hölderlin’in bu yaratılışsal coşkusu ve güzelliği dolayısıyla olacak Tübingen Vakfı’nda düşünceli şekilde yürüyerek geçip gittiğinde arkadaşları sanki Apollon geçiyor sanırlar. Belki de Apollon’un ruhundan sızıp gelen bu Grek ruhu Hölderlin’in Antik Yunan’a duyduğu o yoğun ilgiyi açıklar.”

“Hölderlin, yaratılış gayesini yerine getirmesini engelleyecek her şeyden feragat ederek bu tanıklığı kusursuzca yerine getirir. Nişanlısından feragat eder, yıllarca bir yük gibi yaslanarak yaşadığı ailesinin övgüsüne mazhar olmak yerine papaz olmayı reddeder. Schiller’in aracılığıyla girdiği özel eğitmenlik işini de çeşitli sebeplerle bırakır ve yine bir başka dostu vasıtasıyla Frankfurtlu bir bankerin oğluna eğitmen olur. Ve Hölderlin’in hayatına kadınlığın yumuşak elleri bir kez daha temas eder. Çocuklarına eğitmenlik yapacağı bankerin eşi olan Susette Gontard, dört çocuk annesi bir kadındır. Sert ve sinirli mizaçlı eşinin aksine ince ruhlu, sanata ve edebiyata düşkün, soylu bir kadındır.”

1843’te vefat eder ve Safranski şöyle anlatır onun cenazesini: “Eski dost ve arkadaşlarından, hocalardan hiç kimse yoktu. Fakat cenazesini yüz öğrenci taşıyordu. Hölderlin’in istikbâli başlamıştı artık.”

Betül Nurata ile Söyleşi

Betül Nurata, Muhit Kitap’tan çıkan ikinci öykü kitabı Her Şey Çok Güzel Başlamıştı ile öykü ile olan sıkı dostluğunu devam ettirdiğini göstermiş oldu. Öyküye mesai harcayan, öykü atölyesi ile öyküye ilgi gösterenlere yol arkadaşı olan Nurata’nın söyleşi soruları Nahide Nagehan Akyol’dan.

“İlham kaynakları şunlar deme haddini kendimde bulamıyorum. Ama nelerle meşgul olduğumu söyleyebilirim. İnsana bakıyorum. İnsanlık hâllerine. Buna dair okumalar yapıyorum, eğitimler alıyorum, gözlemler yapıyorum. Bu benim tabiatımda var. Oturmaları, kalkmaları, verdikleri tepkiler, düştüğü durumlar. Düştüğüm durumlar. Caddeler sonra. Kalabalık caddeler... Uçsuz bucaksız denizler, seyahatler ve dinletiler.”

“Gerçeğe yaslanıyorum. Yalan söylemiyorum. Dürüstüm. Binbir tane hatam, kusurum olabilir ama yalan söylemiyorum. Gerçeğe yaslanıyorum ve sonra bir jete atlayıp dünyayı turluyorum. Muazzam bir duygu. Çok acayip bir keyif.”

“Mekânın da bir ruhu var. Şahit oldukları var. Kedilerin, çiçeklerin, hepsinin bildiği var. Sadece dile gelmiyorlar. Mimikler yok. Böö diyemiyor size. Bakıyor sadece. Yasaklılar. Ellerinden gelse neler yapmaz, neler söylemezler. O park nasıl sarılmaz çocuğa, o hastane odası nasıl ağlamaz, o ev çık artık dışarı nasıl demez.”

Muhit’ten Öyküler

Kâmil Yeşil – Kirli Çıkı

Evde herkesin kendine göre bir lakabı vardı. Herkes bilir ki ev halkı kendi arasında konuşurken gıyabında o lakabı devreye sokar. Bu müsamahanın altında herkesin aynı muameleye tabi tutulması olduğu kadar kullanılan lakabın da isabetli olması yatar. Rahmetli dedeme boyunun uzunluğundan ve ailenin reisi olduğu için “Gocaman” derdik. Kızlar arasında dedeme yakın boy halamda olduğu için onun lakabı “Uzun İğne”dir. İlk defa kim söyledi hatırlamıyorum; ben lakabımı saçımın renginden almışım: “Sarı”

***

“Analar için “Yemez yedirir, giymez giydirir.” sözünün hakiki sahibi bizim evde nenemizdir. Çünkü anamız da otlanır gerektiğinde. Yoksulluk görmüş insanın hâli başka oluyor. Hele hem yoksulluk hem seferberlik yaşamışsa… Ekmeğin, suyun kıymetini onlar bilir. Yemek duaları “Allah kimseye açlıkla imtihan etmesin”le biter. Mesela biz yemek tabağında hiç artık bırakmadık, bırakamazdık. Buna rağmen dökülen bir iki ekmek kırıntısına bakar, “Kümes doyar sizin artıklarınızdan.” derdi. Bizim kendisine kirli çıkı dememize alınmaz, bıyık altından gülümserdi.”

“Ağabeyim toplayıcıların peşinde. Onların yeri ayrı. Plak, pikap bakıyor güya. Böylelikle sokak arasından toplanan eşyaların izini sürecek. Böyle kişiler topladıklarını nerelerde biriktirirler, kimlere satarlar onu öğrenecek. Kardeşim de çöp arabasını ve çöplüğü takip ediyor. En çok da onu merak ediyoruz. Çünkü belediye arabası almışsa nenemin yatağını, mutlaka şehrin çöplüğüne götürmüştür, diye düşünüyoruz. Onlar da anlatıyorlar gördüklerini, duyduklarını. Sen ne arıyorsun burada, derlerse çöplükten beslenen kişiler var mı, varsa onlara yardım etmek istiyorum, diyor o da.”

“Servetin sahibi oydu. Adağı yerine getirmenin yolu hepsini vermekten geçiyordu. Ne diyebilirdik ki! Allah kabul etsin, dedik. Ertesi gün doğru İmam Hatip Lisesi Yaptırma ve Yaşatma Derneğine gittik. Üç şahit huzurunda tutanakla dernek başkanına teslim ettik. Okulun, talebelerin ne ihtiyaçları varsa oralar için, dedik. Allah kabul etsin duaları ile eve döndük. Sadece nenemin değil, bütün ailenin üstüne bir sükûnet geldi. Neneme bundan böyle “Kirli Çıkı” da demeyeceğiz “Yatak Bank” da. Ona artık biz bakacağız.”

Şeyma Subaşı – Yankı

“İşte süslü bir kapı. Pembe mi? Mavi mi? Mavi. Demek ki bir erkek kardeşim oldu. Adı Arif. Annem ve babam çok sevinçli. Ben de. Zaman geçtikçe ne kadar şanslı biri olduğunu anlıyorum onun. Öyle çok seviliyor ki. Her ortamda öne çıkmayı başarıyor. Sevimli mi sevimli, zeki mi zeki bir çocuk. Herkes ona baktığında bambaşka bir hazine görüyor. Ya da büyük bir ışık. Buna eminim. Bense onu kıskanıyorum, diğer herkes gibi. O ise beni kim kıskansın ki havasında. Bunu bile üstlenemeyecek kadar kör kendine. Ona olan öfkem en çok bundan kaynaklanıyor. Bir kenara atılmam değil, kendisinin, kendindeki güzelliklerin farkında olmaması canımı sıkıyor.”

“Dışarıda kalıverdim birden. Abimin çocukluğu, gençliği gibi. Ne olurdu o günlere bakıp ayağa kalksaydı? Ne kadar şanslı bir çocukluk geçirmişti. Herkesin erişemediği ve hayranlıkla baktığı bir çocukluk. Yeryüzü daraldı. Gördüğüm talihsizlik, dağları yıktı. Kalbindeki vicdan kalbimi ağrıttı. Ona bağırdığım, onunla kavga ettiğim, onu üzdüğüm günler geldi hatırıma. O günlerin altında ezildim.”

Muhit’ten Şiirler

haziran hain bir sonbahardır üşütür kalbi olanı
içini yıldız basan çocukları şimdi hangi ay ısıtsın

insan olan alışır elbet mühleti biten sözlere
benimle kardeş olan kapı lütfen yavaş kapansın

sırasına girmeyen ölüme itiraz edilmez
ama bu ani gidişe kalbim nasıl dayansın

beklemek sana doğru yürümenin tahta atıysa
nereye gidersem gideyim tanrım dünya burada kalsın

H. Salih Zengin

Bir şey çöküyor balkonlara hırkasız

çözülüyorum ve üşüyorum biraz,

neden üşüdüğünü bilen bir üşüme bu, ruhu olan

sevgilerimden miras kalan boşluklarım onlar

çöküyor

meşrebince vahiyler, kuşkular, hazırlıksızlıklar

Beyzanur Turcihan

Yüzüne bakınca görülen lüzum,

İbrahim, ey canım, ölüyor musun?

Ölmedim işte, yaşamaz demişlerdi

Doksan sekiz senesi, güneşli semti

Güzel günlerden geçerken, birden –

Üçüncü servis, çamların sesi.

İbrahim Tenekeci

Ah herkes kendi başına bela burda

Dünyasından geçen her güzle bahar

Kaç hayal yuvarlanır kaç ihtimal

Bir ipliğe dizerken, günleri.

Gerçek, biraz daha anlat

Ezelle ebed arasında

Bocalarken hayat

Yüzlerimizden taşan

Neydi zaman

Neydi, ardımızı toplayan hep.

Emel Özkan

Zaman: Dünya günde yedi kez dönermiş çok eskiden

Şimdi bembeyaz sakallarıyla yaşını başını almış günler

Daha eve girmeden musallaya konuyor alelacele

Şimdi acelem var yetişmem gerek kendi cenazeme

Hayat zehir zaman panzehir demişti berberim Nasuh

Ah o berberler saçımızı sakalımızı değil zamanı tıraş ederler

Siz şimdi Nasuh’u da bilmezsiniz, TDK sözlüğünde yok.

Özet: İnsan bir olayla bir mekânda ve zamanla ölür.

Ahmet Edip Başaran

bir kışa daha gireriz
aşk yolları kapanır
n’olur yüreğimden tut
bir o kaldı bende
sakın kaybetme

Arif Ay

Duam odur ki bir gün
Kumrular anlatsın hangi hayalin
Kayboldukça çoğalıp
Çoğaldıkça yandığını göklerde
Yalınayak yürümeyi öğrenip
Girersin yurduna belki kalbimin

Nurullah Genç

Vakit aldı başını gidiyor sömürenler sömürülenler

Kuşlar böcekler, ırmaklar denizler ve cinayetler

Sabahın ardından gelecek bir eylemin ne kadar

İsabetli olacağı ne kadar kendine özgü olacağı

Sonunda belli olacak saati gelince şüphe yok ki

Bir anın bir ana karşı sevgisini de hesaba katarak

Çıkmak lazım tabi bekleyen ne varsa karşı tarafta

Ulaşmak lazım nedenler içinde bir neden olsa da

Güzel sözlerin sultanı göreyim seni bir hoş seda ile.

Nurettin Durman

işte bu

öğütler göğü altında

çığlıkların kabuğuna çekildiği koyda

bana hayattan bir ayrıntı bıraktı Leyla: köz mü köz

şiir şırıltısıyla yıkadım o közü

anlam kuşlarını çağırdım yanıma

duyduğum sessizliği doğruladı Leyla

ve beni topladı

ve sıktı

ve sarmaladı

sonra ölüm ısısıyla yaktım ölümsüz eşyayı

körlüğünü yırtıp çıktım kalın seslerin

Yasin Mortaş

Söğüt’ten Bahaeddin Özkişi Dosyası

Söğüt dergisi elime geç ulaştığı için takvim tam uymasa da mutlaka söz edilecek işlere imza attığı için dergi, geç de olsa Söğüt ihmale gelmek diyerek derginin 15. sayısının sayfaları arasında ilerliyoruz.

15. sayısında Bahaeddin Özkişi Dosyası bekliyor okurları. Özkişi, hikâyemizin yüzakı isimlerinden. Kendine has bir sesi olan ender isimlerdendir Özkişi. Bunun yanında onun varlığından haberdar olan çok büyük bir kitle yok ne yazık ki. Olaylar ve kurgular yerli bir ses ile buluşup onun özel dünyasında yoğrularak size el değmemiş cümleler sunan bir gizli sestir   Bahaeddin Özkişi hikâyeleri.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Doç. Dr. Nazire Erbay-Kitaplar ve Tanıklar: Bir Duygu İnsanı Olarak Bahaeddin Özkişi

“Özkişi, görmek için bakmayı bilmek gerekliliğini sıklıkla eserlerinde vurgularken gözlemleriyle hemen hemen bütün eserlerinde Türk kültür hayatındaki sosyal ve kültürel değişim sürecini, örnek olay örgülerini kahramanlarıyla ele alır. Osmanlı ve Türk kimliği ile bilhassa, romanlarında yer alan tipler mütevazı, dervişane tavırları, kişisel anlamda da Batı insanına göre zekâsı, çalışkanlığı, devlet kurma dehaları ile üstündürler. Millî ve manevî değerleri ile sanatçının insan, tarih, medeniyet, din, ahlak kısacası hayata ait bütün unsurları kahramanları vasıtasıyla değerler senfonisi içinde aktardığı ifade edilebilir. Yazarın Türk tarihine olan ilgisi, salt tarihi anlatmaya ya da tarihî-macera romana örnek verme maksatlı değildir. Özkişi’nin tarihî roman kurgusu, insanı önceleyerek Türk milletine ait kültür ve medeniyeti yeni nesillere aktarmak, bir taraftan da “bilinmeyenleri ve gizli kalmış kahramanları” açığa çıkarmak üzerine odaklanır.”

Prof. Dr. Namık Açıkgöz- Bahaeddin Özkişi’nin Passionya Buluntuları Hikâyesindeki İroni-Trajedi Gerilimi

Bahaeddin Özkişi, Passionya Buluntuları hikâyesinde, anakronik bir teknik kullanmış ve dönem ve ideoloji eleştirilerini, arkaik zamanlardaki olguları, modern zamanlara veya modern zamanlardaki olguları arkaik zamanlara uygulayarak bir duygusal kırılmaya dayalı ironik üslup kullanmıştır. İroni ile beraber kullandığı trajik üslup, tebessüm ile hüzün arasında gelgitler oluşturacak şekilde kurgulanmıştır. Hikâyede duygusal tekdüzelik yerine, pek çok duygunun zaman zaman ironik ve zaman zaman da trajik-dramatik bir üslupla verilmesi, metne üslup ve duygu çatışmasının verdiği bir dinamizm kazandırmıştır.

Prof. Dr. Nurullah Çetin- Bahaeddin Özkişi’nin “Sokakta” Romanı

“Sokakta modernleşmeyle birlikte eski kadim, sağlam insanî, millî ve İslamî değerler ortadan kalkmaya yüz tutar. Sözünde durma, vefa, merhamet, vicdan ve Allah korkusu gibi değerler değişimle birlikte kaybolmaya başlar. Yeni gelen nesil imansız, hak, hukuk, hatır gönül bilmez, saygısız bir nesildir.

Değişimle birlikte müzikte güzellik ortadan kalkmış, sadece şehveti terennüm eder olmuştur. Geleneksel Türk-İslam değerlerinin ortadan kalkıp batılı anlamda materyalist modern bir hayat anlayışının gelmesi ile birlikte şeytan, insanın içine girmiştir. Eldeki saf değerler cam boncuklarla değiştirilmiştir. Değerler ait oldukları toplumun titizlikle korumak zorunda olduğu şeylerdir. Çünkü gelecek, onlar üzerine örülür. Sokak, işte bütün hazinelerini böyle çarçur etmektedir. Kökü olmayan toplum yaşamaz.

Zeynep Özkişi Sargut – Babam

“Küçüklüğümden beri sıcacık menfaatsiz canını verecek kadar çok seven babalara hep özenmişimdir Küçük kızının tepeye toplanmış bukle bukle kıvırcık saçlarını okşayan kocaman kuvvetli elleriyle belinden kavrayıp kucağına alan kalın sesinin en şefkatli tonuyla kızım prensesim diyen şanslı çocukların babalarına… Halam anlatmıştı. Babam bir gün bağdaş kurmuş beni kucağına oturtmuş gözlerinden yaşlar süzülmüş acaba demiş: Ben Zeynep’in büyüdüğünü görebilecek miyim? Ah derdim ah! Keşke yaşasaydı babam hayatta olsaydı beni de seven, koruyan, korkusuz, kuvvetli bizi yalnız bırakmayan sahip çıkan… Ben de doya doya sevebilseydim onu… Bahaeddin Özkişi babam!..”

“Hep gelecekmiş gibi bekledim onu. Kokusu hoşuma gitse de sigara dan uzak durdum içmedim hiç!.. Dört yaşındaki çocuk aklımla suçladım, sanki ölüm sebebiydi o sigaralar. İstekle sıkıca dudaklarıyla kavrar içine kuvvetlice çekerdi, gözümde canlanır ve ben babam çok tiryakiydi, ondan öldü, derdim. Evet, belki de babamı onlar aldı. Büyüsem de içimdeki çocuğu; ölümün soğukluğu, kaybetmenin derin acısı, çaresizlik, özlem ve mahrumiyet hep korkutuyor. Bir daha yeri dolamasa da geriye bıraktığı hoş bir sada kalıyor gönüllerde…”

Prof. Dr. Cüneyt Issı ile Baheddin Özkişi’ye Dair

Dosya kapsamında bir de söyleşi gerçekleştirilmiş Prof. Dr. Cüneyt Issı ile. Sorular Cengizhan Orakçı’dan. Issı, daha çocuk yaşlarda okumaya başladığı, daha sonra hakkında kitap yazdığı Özkişi’yi eserleri bağlamında anlatıyor söyleşide.

“Namık Hoca’nın kitaplığında yazarın hem romanları hem de hikâye kitapları vardı. Hemen önce yaprakları sararmış ilk baskı Bir Çınar Vardı (1959) ve Göç Zamanı (1975) hikâye kitaplarını ödünç aldım. Zaten çok uzun olmadıklarından bunlardaki hikâyeleri bir nefeste okudum.

Hoca, Bahaeddin Özkişi’nin unutulmuş, kadri kıymeti bilinmemiş bir yazar olduğunu, insan’a dışarıdan ve belirli kalıplar çerçevesinde değil içeri’den bakmasıyla, bireyin bir dava/ideoloji bağlamında değil gizli kapaklı, kendisine bile göstermek istemediği yönlerine düşürdüğü ışıkla, iç sorgulamalarla, eleştirilerindeki cesaretle farklı biri olduğunu söylüyordu. Okuduğumda, Hoca’nın tespitlerinin yanında özgün başka yönlerinin de olduğunu fark ettim ve unutulmasını kabul edemedim. Hemen önce hayatını ulaşabildiğim kaynaklardan araştırdım, ardından hikâyelerine çalışmaya başladım. Bu sırada gördüm ki, yazar hakkında çok az yazı (on on beş kadar yazı. Bunların çoğu gazete yazısıydı) ve üniversite kitaplıklarında kalmış birkaç lisansüstü çalışmanın dışında pek bir şey yok. Yedi ay hem sözünü ettiğim az sayıdaki kaynaktan yararlanarak hem de roman ve hikâye teorisine dair kitaplardan teorik bir zemin oluşturarak hayat hikâyesini, hikâyeciliğini ve edebiyatımızda kapladığı yeri belirledim ve bütün hikâyelerini bu biyografik ve teorik alt yapıya göre belirlediğim başlıklar altında inceledim.”

“Bahaeddin Özkişi’nin hikâyeleri eşya ve insan karşısındaki tavır, bunlar arasında kurulan ilişkiler, mekân ve eşyanın ya silikleştirilmesi yahut simgeselleştirilmeleri Ahmet Hamdi Tanpınar’ı andırır. Ayrıca, zaman’ı felsefî ve metafizik bir ‘oluş ve bozuluş’ olarak algılamaları, kişileri psikoloji bakımından derinlemesine işlemeleri bakımından da iki yazar arasında yakınlıklar görülebilir. Ömer Lekesiz, bir yazısında Tanpınar’a göre daha doğulu bir bakış açısına sahip olduğunu, o nedenle belki Sezai Karakoç’a yakın görülebileceğini, ancak daha Batılı görünmesiyle ondan da farklı olduğunu söyler.”

Geleneksel Hikâye, Modern Öykü

Bu ayın teması; Geleneksel Hikâye, Modern Öykü. Hikâye mi öykü mü tartışması sıcaklığını koruyarak edebiyat dünyamızda varlığını sürdürüyor. Temanın ismi belirlenirken aslında bu ayrıma dair bir yol göstericilik de yapılmış. Ya da tavır olarak nasıl bir yol izlendiği belirtilmiş de diyebiliriz. Anlatılan olay ve anlatım üslubu gelenekselse hikâye, modern bir tarz belirlendiyse öykü gibi bir ayrımın olduğu vurgulanmış. Ben daha kestirme yoldan gideyim; olay örgüsü varsa hikâye, durum varsa öykü. Ömer Seyfettin ise hikâye, Sait Faik ise öykü gibi. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ben bu konuya çok keskin çizgilerle bakanlardan değilim. Kitabımın alt başlığında öykü yazıyor ama ben bazen “Hikâye yazıyorum.” da diyorum. Çok da germemek lazım ortamı.

Bu bölümde yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Mukadder Gemici – Geleneksel Öykü mü Modern Hikâye mi?

“Ben insanın bir hikâyesi olduğuna inanıyorum. İnsanın kökü vardır. Bedenine ruh üflenmiştir. Onu diğer varlıklara üstün kılan Esma bilgisi bahşedilmiştir. Eşsiz bir varlıktır. Gök yağmış ve durmuş, sular yükselmiş ve çekilmiş, lavlar taşmış ve katılaşmış, yer dehşetli sallantılarını bırakmış, dağlar sabitkadem durmuş ve nihayet o bildiğimiz hikâye ile ilahi hikmetle insan yeryüzüne inmiş ve dağılmıştır, herkes kendine ait destanlar, mitler, masallar yaşamış, biriktirmiş, yazmıştır, yazmaya da devam etmektedir; taşa, kemiğe, ağaç kabuğuna, deriye, papirüse, parşömene, kâğıda ve işte bilgisayarın hard diskine… Daha güzeli, en güzeli inananlar için kalubelada başlayan bu hikâye hiç bitmez, berzahta, ukbâda devam eder… Eski hikâyeyi hepimiz biliyoruz dedik, tarife hacet yok, çeşit çeşit okuyoruz seviyoruz, anlatılan insandır; destan, masal, mit, halk hikâyeleri, sanayi devrimi ile başlayan süreçte kahramanın hikâyesinden bireyin hikâyesine evrilen kısa, şimdiye uzanan modern hikâye…”

“Türk modernleşmesinde bir entelektüel çevre, vakti zamanında kısa anlatıma hikâye yerine öykü demeye başlamış; bu kullanılmaya başlanmış, kamusal gibi, kanıt gibi, olasılık gibi yaygınlaşmış, hemen herkes tarafından kabul görmüş. Ancak ben hikâye demeyi tercih ediyorum. Konu kapanmıştır.”

Yıldırım Türk- Geleneksel Hikâyeden Modern Hikâyeye

“Tanzimat Dönemi’nden önceki bu tahkiyeli eserlerimiz modern hikâyenin işlevini yerine getirmekteydi. Yüzyıllarca bu eserlerle bir millet kendini ifade edebilmiştir. Medeniyet değişimiyle birlikte hikâye yeni bir forma girmiştir. Tanzimat Dönemi’nde Batı’dan gelen hikâyeyle bizim tahkiyeli eserlerimiz kaynaşmaya başlamıştır. Ali Aziz Efendi’nin Muhayyelât’ı, Emin Nihat’ın Müsâmeretnâme’si, Ahmet Midhat Efendi’nin Letâif-i Rivâyat’ı geçiş dönemi eserleri olduğundan geleneksel hikâyeyle modern hikâyenin özelliklerini bir arada bulundurmaktadır.

Ancak modern hikâyeyle birlikte yüzyıllardır anlatılagelen hikâyelerde, zaman içerisinde içerik ve biçim yönünden destan ve masallardaki olağanüstü özellikler, rastlantılar, abartılar, doğaüstü güçlere sahip yaratıklar kısmen terk edilmiş, Batılı hikâyenin unsurları metne dâhil edilmeye başlanmıştır.”

M. Tuğrul Çolak- Modern Hikâyenin Şiirle Flörtü

Modern hikâyeciliğin şiire yaklaşması aynı zamanda romandan uzaklaşması anlamına mı geliyor? Galiba evet. Sezai Karakoç “Roman ve hikâyemize atılacak en kısa bakış bile romanımız ile hikâyemiz arasında bir uçurum bulunduğunu yakalayabilir. Hikâyeyle şiir arasındaki farktan çok daha büyük bir fark.” diyor fakat devamını pek getirmiyor. Roman destanın, masalın o mitolojik sekanslarından kendini kurtaran aydınlanmacı zihnin gerçekçi bir türü olarak ortaya çıktı. Modern dönemde hikâye için romanın salt gerçekçiliğinden bir kaçışı da temsil ettiği söylenebilir. Elbette roman bilinçakışı gibi tekniklerle postmodern dönemde yeniden tanımlansa da hikâyenin izlediği yol ve özellikle üstkurmaca tekniği hikâyeyi daha fantastik bir boyuta taşıdığı anlaşılıyor.

Eleştiri Günlüğü

Orçun Üçer, eleştiri günlüklerini paylaşıyor. Sosyal medyaya, edebiyat dünyasına, olup bitene, görülene, gözden kaçana dair notlar var bu günlüklerde. Gündemin nabzını tutmak gibi bir işlevi de var bu tür yazıların.

“Çok girmiyorum ya göz ucuyla baksam da siniyorum. O (bu?) dünyaya ait olmadığım için göz ucuyla bakıyorum ya zaten. Başta twitter, sosyal medyadan söz ediyorum.

Birçok isim, resim akıyor önümde. Adını sanını duymadığım kişilerin adları sel gibi boşanıyor üstüme. Korkup kapıyorum hemen. İnime çekiliyorum. Keşiş gibi mi yaşayacağım, nedir? Benimki de laf hani, öyle yaşamıyormuşum gibi? Ayrıca böylesi keşişliğe can feda. Dünyayı bilmek, yığının ardına düştüğü, ne düşmesi, sürüklendiği günlük değişkenlere, değersiz modalara kapılmaksa, geri kalsın öylesi bilmek, yere batsın. Bana öyle “bilmek”, öyle dünya gerekmez.”

“Yaşar Kemal için büyük yazarımız dedim demesine ya onun büyüklüğünü ben yeni yeni görüyorum. Kısa romanlarıyla öyküleri dışında alışverişim olmamıştı Yaşar Kemal’le. Geçen yıl bu “İnadımı” kırıp Deniz Küstü’yü açınca şaşırdım. Neden ısınamamışım ki işte ne güzel okuyorum dedim. Sonra yine sessizlik. Ta ki üç hafta öncesine, “Dağın Öte Yüzü” üçlemesinin ilk kitabı Ortadirek’i elime alana dek... Yavaş yavaş, ağır ağır okuyorum bu güzeller güzeli romanı ama nasıl olduğunu anlayamadığım biçimde hızlı hızlı gidiyor. Dönüyor, dönüyor, okuduğum yerleri yine okuyorum (güzelliğine kanamadığımdan), okuma vitesini küçülttükçe hızlanıyorum sanki.”

“Doğanın/toplumun değişmezliği ile yaratılan romanların devrinin geçişi ya da toplum/ekonomi ile roman... Bu karşılaştırma, romana değin birkaç soruyu yanıtlayacaktır. Soru varsa elbet. Sorusuz da okunabilir edebiyat. Bana kalırsa, öylesi okuma eksiksiz de olur.”

“Yıllar yılı kitap okudum annemle kardeşime. Belki Ferit Egdü’nün o harika öyküsü “Kör ve Oğlu”ndaki oğul gibi sekiz yıl, belki on yıl... Kardeşim evlendi gitti, annem de onun yanına taşındı. Ara sıra bana geldiğinde anneme yine okuyorum. Bir öykünün bizi etkilemesinin dışsal nedeni, öykünün diliyse; içsel nedeni, öykünün dünyası olmalı. Bizimkiyle örtüşen bir dünya bu ama yaşadığımız ama yaşamak istediğimiz…”

Hüseyin Ferhad ile Cennet Diye Bir Yer Üzerine Söyleşi

Hüseyin Ferhad, şair-yazar. Elbette daha çok şair. Nesirleri şairliğinden güç alan metinler. Abdullah Ezik’in sorularını cevaplamış Ferhad. Cennet Diye Bir Yer kitabından hareketle Ferhad’ın yazı dünyasında bir yolculuğa çıkıyoruz.

“80’li yıllarda tarih, mitoloji merakım daha bir depreşti. Ahmet Temir çevirisi Moğolların Gizli Tarihi, Abdülkadir İnan’ın Tarihte ve Bugün Şamanizm’i, László Rásonyi’nin Tarihte Türklük’ü, Wilhelm Radloff’un Sibirya’dan’ı, Sencer Divitçioğlu’nun Kök Türkler’i; yüreğimi Zende-Rud nehrinin öbür tarafına, Aşağı Türkistan’a, Ulan-Bator’a fırlattılar. Söyle Gölgen de Gitsin’in hemen hepsi, Aşka ve Barbarlara Dair’deki eleştirel denemelerin bir bölümü bu döneme aittir. Gelgelelim, içimdeki ateş bir türlü küllenmiyordu. Nihayet tayy-i mekân içre bir derviştim ben. Seyir defterimi daha bir görünür kılmam, belleğime üşüşen suretleri anlatmam gerekiyordu.”

Bence “halkların ruhsal kompozisyonları”nı coğrafyadan, iklim koşullarından daha başka şeylerde aramak gerek. Örneğin bir Haydar Ergülen Osmanlı’nın İmri’u’l-Kays’ı denebilecek Cem Sultan için şu dizeleri düşmekten sakınmamıştır: “Otuz altı yıldı ömrü/ on sekiz gün saltanat sürdü / iki yıl da zindan gördü / sürmesin bu cem diyedir // Şehzade Cem masaldı / Cem Sultan şiir / yazdığı Türkçe Divan’ı / sakladı gazel diyedir // Düzyazıdır Avcı Mehmet / okladı ceylan diyedir”  

“Şiir tarihi öncü, kurucu şairlerin tarihidir, onların eylem alanıdır. Bu, siyasî tarih için de geçerli. Şahlar, hanlar tarihin mim taşlarıdır. Onlar üzerinden bir ülkenin, halkın kültürel topoğrafyasını eşelemek, üretim ilişkilerini, töre ve törenlerini irdelemek, uyruğundaki insanlara dokunmak mümkün. Hiç değilse Cennet Diye Bir Yer bu doğrultuda, minvalde şekillendi. İbn Battûta, Marco Polo seyahatnameleri de etkilemiş olabilir. Yirmi küsur yıl, ne desem yalan olur şimdi…”

Yere Kuza Koyamamak

Prof. Dr. Mustafa Sarı, “yere kuza koyamamak” deyiminden hareketle kelimeler dünyasında bizleri çok eskilere götürerek yaşamak üzerine bir deneme kaleme almış. “Kuz” üzerinde duruyor Sarı.  Kelimeler değişiyor, hayatın rengi kaçıyor. İnsan insana hep muhtaç.

“Bu yazıya başlık olan deyim, Yörüklerin dilinde “Misafirlikte izzet ikram ve itibar görmek.” anlamındadır. Misafirperver bir ev sahibinin ilgisinden memnun kalan Yörükler “Kaç gün evinde kaldım; sağ olsun, yere kuza koymadı beni.” diyerek teşekkür ve minnet duygusunu ifade eder. “Yere koymamak” ifadesi, “El üstünde tutmak” deyimi ile anlamdaştır. “Kuza koymamak” ise “Misafiri, soğuk yere değil güneş alan bir yere oturtmak” anlamındadır.”

“Kaşgarlı anlamını vermeden ve benimle bağlantısına işaret etmeden kuzgun kelimesini yine güzel bir atasözü ile eklemiştir, sözlüğüne: Börining ortak, kuzgınung yıgaç başında / Kurdunki ortak, kuzgununki ağaç başında (Kuzgun, kurdun avladığı şeye ortak olur fakat kendi avladığı şey ağacın başındadır.)”

“Has Hacip, Odgurmuş’un hükümdara öğütler verdiği bölümde yine beni hatırlamış; üzerinde yaban sığırları otlayan dağların kuz’u yani benim bağrım da dâhil olmak üzere hükümdarın kudret ve iradesinin her yerde olduğunu söylemişti. Üstüne, hükümdara cömertliği, tok gözlülüğü ve halkına ihsanda bulunmayı öğütlemişti: ya kuzda yorığlı kalın köp kotoz ya tüzde yorığlı ud iñek öküz / Bir de şimaldeki dağlarda sürülerle dolaşan yaban sığırı veya ovada dolaşan inek ve öküz sürüleri.”

Bir Hasret Türküsü

Türkü denince burnunun direği sızlayan bir milletiz. Hasretler, hüzünler, sevinçler bir demet olmuş ve türkülerde karşılık bulmuş bizde. Hayrettin Durmuş, türküler üzerine bir yazı kaleme almış. Türküler, şiirler, şairler, hikâyeler arz-ı endam ediyor yazıda.

“Türkü deyip geçmemeli. Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur romanında “Türkü Anadolu insanının romanıdır.” der. Şemsi Yastıman da “Türk’ü anlamak için türkü dinlemek gerek.” derdi. Türkülerimiz Kerkük’ten Kars’a, Urumçi’den Üsküp’e, Çamlıbel’den Beşparmak dağlarına kadar yankılanır, Yeşilırmak’tan Tuna’ya, Sava’dan Meriç’e, Fırat’tan Nil’e çağlayıp akar. Bir milletin hasretini, aşkını, çilesini, her şeyini döker yüreklere.”

“Türküsünü çağıran, yolumuzu gözleyenler var. Arda boylarında can teslim edenler, Basra’nın Bağdat’ın telli turnasından haber bekleyen, Tuna boyunda annesiz babasız gezen göçmen kızlar var. “Cezayir’in harmanları savrulur” türküsü de bizim, “Kırım’dan gelirim adım Sinan’dır” da. Çocukluğumuzda TRT radyolarında “Bizim Eller” diye bir program vardı. “Bizim eller, ah ne güzel eller” derdi hüzünle karışık bir coşkuyla… Bizim eller yad ellerde kalsa da türküleri söyleniyor dillerde.”

Söğüt’ten Hikâyeler

Serap Kılınçoğlu- Mahkeme Salonundaki Portmanto

“Eyvahlar olsun. Otuz dakika kalmış duruşmaya. Yol da otuz kilometre. Buna trafik yoğunluğunu da eklersen -şehir içi azami hız sınırı saatte elli kilometre- nereden baksan en az elli dakika eder. Çaresizlik anında akla fikre gelmeyen çözümler üretir ya insanoğlu, o da hızlıca çözümleri sıraladı. Kestirme olsun diye sokak aralarından gidebilirdi mesela.”

“Annesi, illa ben de geleceğim; o da illa kurtulacağım diye tutturmuştu. Ve ne olursa olsun o duruşmaya yetişecekti. Levhalar, sınırlar, trafik takip cihazları, yapışkan gözler umurunda değildi. Tüm gözlerin üstünde bir göz yok muydu? O, nasılsa onu herkesten adil bir biçimde gözleyecekti. O’na olan inancından asla şüphe etmemişti şimdiye dek. Teslim olmak duygusu ne kadar rahatlatıcıydı. Böyle düşününce içinde biriken kasavet bulutları yok oldu, peşinden de diğerleri.”

“Son duruşma kendilerinin olduğundan hâkimin de işi bitmişti. Giydiği cübbesini çıkardı. Kenarda duran portmantoya astı ve yanındakilerle bir şeyler konuşarak salondan çıktı. Gözü, portmantoya takıldı. Hâkimin cübbesi canlıymış gibi sallanıyordu hâlâ. Acaba annesi buraya kadar elinde mi taşımıştı o portmantoyu? Bu portmanto o portmanto muydu? Dönüp bir köşecikte sessiz sessiz duran annesine baktı. Saçmaladığına karar verdi. Sahi, annesi o portmantoyu ne yapmıştı? “Neyse ne oldu. Boş ver.” dedi.”

Ahsen Dalca Korkutan- Beş Şubat

Deri kaplı defterini çekmeceden çıkardı. Sayfalar açıldı iki yana. Sakin hışırtılar içinde çevirmeye başladı sararmış, köşeleri eprimiş yaprakları. Hatta aralarındaki notları da yerinden oynattı istemeden. Ardından içinde bulunduğu ayı buldu. Şubat. Birinci sıradaki isim şaşırttı onu. Bunu nasıl unutabildi. Beş Şubat yazıyordu ismin karşısında. Bugün ayın kaçıydı? Dördü. Yarına bir pasta yapmalı, dedi kendi kendine.”

“Sonra vücudunun tamamını kaplayan bu ritmin, bu tatlı dinamizmin durulduğunu, bir eksilmeyle hızla yok olmaya başladığını, hatta kısa bir an içinde geriye neredeyse hiç kalmayacak şekilde tükendiğini hissetti. Sanki bunca hazırlık, bunca şıkırtılı paketler filan gideceği kapının geçiş pasaportuymuş gibi geldi ona. Sanki bunlar olmasa kızının kapısında birden belirecek rahatlıkta bulamayacaktı kendini, zile basınca açılan kapıya gülümseyemeyecekti.”

“Koltuğun ucundaydı. Daha sırtı arkaya değmemişti. Ben artık kalkayım, dedi birden. Hayretle ona çevirdi odadakiler başlarını. Ne söyleseler ne dil dökseler onu bu geç saatte evine gitmemesi konusunda ikna edemediler. Belki de sadece vicdanlarıydı konuşan. Belki de vicdanlarının sesi o kadar kısıktı ki duymadı hiçbirini.”

Özay Erdem – Lacivert Bir Heves

“Ellerimde tutuyordum onu. Biraz cesur davranabilirsem benim olacaktı. Görür görmez anlamıştım, başkalarını denemeye gerek yoktu. Lacivert, kapüşonlu güzel bir ceketti. Üzerinde beyaz yağmur çizgileri vardı. Üstelik -kaderin bir göz kırpmasıydı- bana uyan bedenden sadece bir tane kalmıştı. Ev arkadaşım Refik hardal sarısı gömleklere bakarken hemen oracıkta giyip denedim. Aynada kendimdeki değişime şaşırarak -yandan ve önden profilimi hayran hayran seyredip- sevdiğim o aktöre benzediğimi fark ettim.”

“Refik o akşam çok yorgun olduğunu, bu yüzden erken yatmak istediğini söyleyerek odasına çekildi. Soğuk hava çarpmıştı ev arkadaşımı. Bu kadar yürümek iyi gelmemişti hassas bedenine. O yüzden bulaşıklar -çoğu zaman olduğu gibi- bana kaldı. Tabakları yıkamadan önce tahammülü kolaylaştırması için radyoyu açtım. İlk değil üçüncü sırada çalan şarkı acımı artırdı. Barış Manço’dan Ahmet Bey’in Ceketi çalıyordu. Dinledikçe onun kaderim olduğuna bir kez daha inandım.”

“İsteksizce ev arkadaşımın seçtiklerini denemeye koyuldum. Bordo bir tanesini giyiyordum ki hemen karşımda dikkatimi çeken bir şey oldu. Gözlerim ve ağzım hayretle açıldı. Başında gri şapkası ve numaralı gözlüğüyle uzun ince bir adamdı sebebi. Deminden beri ortalarda dolaşıp mağaza kendisine aitmiş gibi bir rahatlıkla kazaklardan birini alıp inceliyor, beğenmeyince bir kenara atıp diğerine geçiyordu. O adam şimdi elinde iki gömlek ve lacivert bir ceketle giyinme kabinine girmişti önümden geçerek.”

“Bir hafta boyunca okula yeni ceketimle gidip geldim. Kimse dönüp bakmadı sınıfa girerken. Kimse sormadı yeni mi diye. Yine de alışmıştım. Sevmeye başlamıştım onu da. Fakat lacivert ceket aklıma gelmiyor değildi. Bir sabah, tam evden çıkarken, beklemediğim bir şey oldu. Refik’in odasının oradan geçerken kapı aralığından gözüme tanıdık bir şey çarptı. Sırt çantasının fermuarı tam kapanmamıştı ve dışarıya sarkan o parçayı gördüm. Lacivert bir rengi vardı, beyaz yağmur çizgiliydi.”

Elif Canıbek Kesikoğlu – Salimler

“Salim Kaymaz Yokuşu’ndan iniyor. Orta yaşın kırışıkları var göz kenarlarında. Yanağında bir ben daha çıkmış. Sol elinde küçük, ahşap tabure diğerinde boya sandığı. Her sabah yaptığı gibi yokuş aşağı giderken yola değil karşısındaki uçsuz bucaksız maviye bakıyor. Böyle uzun uzun, gözünü kırpmadan bakınca denizde yürüdüğünü varsayıyor. Ufuk çizgisine doğru.”

“Salim boyaları dizerken kahvenin kapısında tespih sallayan Nevzat’ı başıyla selamlıyor. İyi adam şu Nevzat, uçan kuşa yardımı dokunur. Hoş, doğduğu günden bu yana kötü olan kimseyi de görmemişti buralarda. Kasabalı sıfatına sıkıştırılmış kendi hâlinde insanlardı hepsi de. Köylü desen köylü değil, kentli desen hiç. Tenleri deniz tuzuyla kavrulmuş. Nefesleri yosun kokar. Yaptığı iyilikler hatırına Allah da Nevzat’a bir evlat lütfetsin, diye geçiriyor içinden Salim. Alıyor fırçayı eline: Bismillah. Demezse, o işte bereket olmaz. Boya sandığının ardına oturduğu ilk gün böyle öğütlemişti babası. Namaz niyaz bilmezdi rahmetli ama besmele baş tacıydı. Belki imandan, belki ona da ata mirası.”

“Salim kızmıyor aslında. O zaten görmüştü denizin dibindeki çölü. Ama üzülüyor ihtiyar için. Herkes balıkçı sanır Memduh’u. Oysa o, balık değil ayakkabı tutmayı sever. Oğlu çok küçükken bir defasında ayakkabısıyla girmiş denize. O gün bugündür denizlerin dibinde büyüyor. Memduh’un çıkardığı her ayakkabı oğlunun. Şimdi elindekini de güneşe koyuyor kurusun diye. Sonra alıp teknenin küçük kapaklı bölmesine yerleştirecek, diğerlerinin yanına.”

“Ağzında uzun süre tuttuğu dumanı, ki ciğerlerine ne kadarını doldurabilse kârdı, yukarı doğru üflüyor. Poşetteki ayakkabılara bakıyor. Siyahlar. O ise kara. Siyah ve kara birbirinden ne kadar farklı. Müdür için var olmanın rengi siyah olabilir pekâlâ. Siyah bir takım elbise ve işte şu ayakkabılar. Çevresindeki karaları ve siyahları arıyor gayriihtiyari. Siyah, son model bir araba geçiyor yoldan. Siyah saçlı, güzel bir kadın. Elektrik direğinden kara bir karga havalanıyor. Çöp bidonundan fırlıyor kara bir kedi.”

“Duymuyor Salimler. Kimse nereye gittiklerini bilmiyor. Oysa ben biliyorum. Salimlerin sonunu. Hikâyenin sonunu. Ama değiştirmeye gücüm yetmiyor. Kim miyim? Sen de çöpteki kara kedi. Ben deyim ceviz ağacındaki kara karga. Sahil kasabalarının denizde batan güneşinin kızılana, bahçe duvarlarındaki begonvillerin pembesine bile aldanmayan bir kara talih.”

Söğüt’ten Şiirler

Ben yenilgimi iyi oyunlarda bıraktım

Her şey biterken güzel, yara uyurken sırtta

Hem kıvırtsan da kıvrak ince bileklerini

İyi hakemi olan kazanıyor hayatta

Öpüp kızgın kumlardan tazelenerek çıksan

Yeni bir çöl sererler sessiz, hatırlatmadan

Ayaklarına, onunla doğan gün batımına

Taya döner yağmurlar fırtınadan geçince

Sırtın gelir, sinekten bir yaraya toplanır

O yelpazesi uzun dolaşmalardan önce

A.Samet Atılgan

Taşlar yuvarlıyorum ağzımla

Kaç zamandır dağlardan

Bu öfkeli kalabalık içinde sesimin yankısı

Tutulmayan sözlerden

Bu sokak ortasında dağıtılmış karanfil

Ağzımdan şiir çıktıkça damıtılmış karanfil

Taşlar yuvarlıyorum ağzımla

Kaç zamandır dağlardan

Dağlar oynamıyor, oynasaydı yerinden

Eda Fırat

Bir gün kalktım

Tüm parçalarımı çarmıha gerer gibi astım

Belki buna layık bu çağ

Çıkmıyor musun karşıma şu sınırı geçince

İnandırmıyor musun beni çayın çoğalıp

okyanus olacağına

Balıkların bir kez daha birimizi besleyip

kubbenin rahmine yeniden

bir daha koyacağına

Ebru Özden Güroğulları

varlığı olabilir dünyanın göğüslerinden başka

çocuk çocuk tavırların tuttuğu kağıttan uçakların

bir öfke kusmasından sonra yazdığı şiirler

sonra onun getirdiği yoksunluk hissi

ve sana saklanmış tüm imgeler

bakar dünyaya bir aydınlığı kısarak

bütün beyazlar senin gözlerinde birikmiştir

yani gözlerinde biten bir sklera

bir yangının çıkış noktasıdır artık

sen ellerime değen siyah kömür izisin

 beni susatma nefes aldırmalara

bu savaş çağının ortasında..

Can Ülgen

onları da ayakta tutuyorsun işte

göğsünde bir kartal heykeli gibi

uzun ve ağır uykuların çatlağından

bir yağmur dökülüyor gel içeri

bizde suyun birikeceği bir şekil alalım

peşi sıra kıyından şehirleri kurulur inceliğin

adı yağmurda unutulmuş kimsesizlik

güne böyle başlar kulağında adı kuruyan biri

Emirhan Eder

Kararlar almak için bazı, cenneti terk ettiğimizden beri

Evlerin içine bakarak yürüyoruz

Sokaklarda kınalı ve çingene meraklar

Her yağmurda taşan güzelliğimiz şakırtıları bastırıyor

Borçluyum aşk duymayan herkese ve öfkelenmeyen sırnaşıklara

Eğer hinlik düşünmüyorsam bağışlanmak için sarmaşıklara

Sıkıntı basar belim tutulur halk olduğumdan beri

Yaralanırım yalanırım mezar kazarım bazen

Kulaklarımda siyasilerin uğultusu midemde gurultu

Kuru gürültüye pabuç ite anılmış değnek

M. Burak Çelik

I

Biz ki sakallı ve sakalsız

İyi giyimli, şakacı, kapalı ve eğri ayaklı

Göğermiş bir maviyi soluyarak boyuna

Gözlerimizle çağırırız solgun akşamları

II

Annem yeryüzüne bakınca utanıyor ya eşya

Her kim ki mahcup her kim ki utanmış

O sayfayı çevirmişim ellerim kıpkırmızı.

Eşya zamanı ıskalamış, insanı ıskalamış!

Çabuk çabuk hadi

Gövdesi toslamadan bir hurdalığa sallanıp sallanıp

Bir kenti dibinden yaratan kök uçları

Kadavra anne, kahkaha atan bebek, hırlayan çocuk

Baba sarkıtılmadan içine evin

Son kargışa yetişelim.

Samet Şahoğlu

Şükür ki sahtekâra ermeyen bir akılla

Şairim, yeni çağda sırlandı işçiliğim

Işıltılı cümleler buluyorum kazdıkça

Sıkı madencisiyim duru aşkın ve beynin.

Emeğimden süzülen terimin son damlası

Düşünce teknoizmin prizinin ucuna

Kesilecektir kirli ağı kuran bağlantı

Ne zaman okunacak ‘metaverse’ümde cuma?

M. Sadi Karademir

tökezledim

kentin pabucunu ters giymiştim

sokakların tıkanık damarlarında afal afal gezindim

gördüm insan burada

çürük bir tahtaya çakılmış paslı bir çiviymiş

insan burada beton tabutuymuş ölümün

Oğuzhan Gündüz

Özel Eğitim Çocuk Dergisinin En Havalı Sayısı

7. sayısına ulaştı Özel Eğitim Çocuk dergisi. Son dönemde temalar üzerinden ilerliyor dergi. Su ve toprak dosyasından sonra şimdi de “hava” dosyası ile çocukların kalbine dokunan bir sayı hazırlanmış. Dopdolu denir ya tam da öyle bir dergi var şimdi elimizde. Şiirler, hikâyeler, bilgi dağarcıkları, bilmeceler, bulmacalar, çizgi hikâyeler ve daha fazlası çocukları ve hep çocuk kalanları bekliyor.

Dergi, Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılıyor. İşinin ehli bir ekip var derginin yayın kadrosunda. Ben dergiye emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum. Milli Eğitim Bakanlığının böylesine yüz akı olacak işlere her zaman ihtiyacı var.

Editör’den…

Derginin editörü şair-yazar Çağrı Gürel. Derginin edebiyat dünyası ile olan yakınlaşmasında Gürel’in payı çok büyük.  

Editör’den bölümünden…

Yepyeni bir sayıyla yine karşınızdayız. “Su” ve “toprak” dosyalarının ardından “HAVA” dosyasıyla selamlıyoruz sizleri.

Türlü türlü çiçeklerle bezeli kırlarda, bir çınar ağacının gölgesine uzanıp gökyüzün seyrediyoruz. “Seyredilen dünya güzel bir dünyadır.” Masmavi, bembeyaz, yemyeşil… Güneş bir başka güzel. Ilık seher yeli yüzümüze vuruyor.

Gözlerimizi kapatıp sessizliği dinliyoruz. Tertemiz havayı ciğerlerimize kadar çekiyoruz. Derin derin nefes alıp veriyoruz. Ardından kalbimizin, nefesimizin, böceklerin, kuşların, yaprakların, ırmağın ve rüzgârın sesleri birbirine karışıyor.

Kendi gök kubbemiz altında.

Ne güzel müzik!

Abdullah Harmancı’dan Bir Masal

Son zamanlarda ardı ardına çocuklar için yazdığı kitaplarla çocukların kalplerine huzur veren gülücükler gönderiyor Abdullah Harmancı. Keyifli bir dünyanın kahramanlarının insanlarla olan dostluğuna şahit oluyoruz onun anlatımında. Dergide de “Ah Efendim” Masalı yer alıyor Harmancı’nın. Tadımlık bir bölümü buraya alıyorum. Devamı dergide.

Aslanın yardımcıları kendilerine bir şey denilmeden derhâl muhtarı bulup gelmişler.

Muhtara neden kartalı yaraladığını sormuşlar.

Muhtar boynunu bükmüş.

Yüzünü asmış.

“AH EFENDIM!” demiş, “İnsanoğlu bir kartalı neden öldürsün? Ne eti yenir ne sütü vardır… Ben tarlamda nöbet tutarken yaşlı karınca parmağımı ısırdı, parmağım tetiğe dokundu, tüfeğim kartalı yaraladı, kartal yavrusu buna ağlamış, gözyaşı bundan dolayı yaşlı karıncayı ıslatmış. İyi ama suç zaten karıncanın…”

İnsanı Gökyüzüyle Tanıştıran Taşıtlar

Ayşenur Gönen, insanların uçuş maceralarını, bu alandaki çalışmaları geçmişten günümüze örneklerle anlatmış.

“Hezarfen Ahmed Çelebi uçmak için çabalayan ilk insanlardan biriydi. Yelkenkanat modelini andıran kanatlarıyla gökyüzünde süzüldü. Joseph Montgolfier, 1783 yılında bir balon yaptı. Saman ve yün yakarak balonu sıcak havayla şişirdi ve balon yerden yaklaşık 1800 metreye kadar yükseldi.”

Planör

Planör, motor gücü olmadan atmosferdeki hava akımlarını kullanarak uçabilen bir hava aracıdır. Aerodinamik kuvvetleri (sürükleme, taşıma, yer çekimi, itki kuvveti) kullanarak uçurulur.

Paraşüt

Paraşüt, bir insanın bir hava aracından düşüşünü yavaşlatarak emniyetli bir şekilde yere inmesini sağlayan hava aracıdır.

Yer ile Gök Arasındaki Salıncak

Gökyüzünün gizemi insanlık için her zaman cazibesini korumuştur. Uzay, ay, bulutlar, gezegenler bir hayal alemi gibi insanların dünyasında her zaman merak konusu. Tolga Erenus, bir çocukluk hayalini anlatıyor akıp giden bulutları izlerken.  

“Birçoğunuz gibi ben de çocukken büyük bir keyifle yattığım yerden saatlerce gökyüzünü izlerdim. Bazen bu bakış, günlerce ve hatta yüzyıllarca sürerdi sanki. Gökyüzüne bakarken, aslında aklımdan bin bir türlü hayal, bir film gibi akıp geçerdi. Fakat zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdım bile.”

“En eski çocukluk arkadaşım olan mavi gökyüzü, büyüyünce gittiğim her yeni şehirde de beni yine kucağını açarak karşılamaya devam etti. O şehrin hiçbir sokağını tanımıyor olsam bile, çocukluğumdan beri tanıdığım aynı gökyüzü; bazen bulut ve yağmurla, bazen ay veya güneşle karşıma çıkıp beni hiç yalnız bırakmadı. Bu yüzden her göğe bakma durağında başımı kaldırıp her zaman ve her yerde yanımda olduğu için İÇİMDEN TEŞEKKÜR EDERİM GÖKYÜZÜNE… “

Yel Değirmenleri ve Rüzgâr

Ümare Altun, Don Kişot’un çıktığı yolculuktan başlayarak rüzgârı ve yel değirmenlerini anlatıyor. Rüzgâr enerjisinin etki alanları ve gücü var yazıda.

“Aslında insanlar rüzgârın gücünü yani enerjisini çok eski zamanlarda fark etmişlerdi. Bu enerjiden ilk olarak yelkenli gemilerde faydalanıldı. Öyle ki ilk yelkenli geminin milattan dört bin yıl önce denize indirildiği söyleniyor. Yedinci yüzyıla gelinince rüzgâr ve kum ülkesi İran’da yel değirmenleri, değirmen taşlarını döndürerek mısır, buğday, çavdar gibi tahılları öğütmek için kullanılmaya başlandı.”

“Rüzgâr türbinleri yel değirmenlerinin teknoloji ile birlikte gelişmiş hâli. Ancak çalışma prensipleri farklı. Yel değirmenleri rüzgâr enerjisini mekanik enerjiye dönüştürür. Yani bir makineyi çalıştırmakta kullanılır. Rüzgâr türbinleri ise rüzgâr enerjisini elektrik enerjisine dönüştürür. Yani rüzgâr türbinlerini rüzgâr enerjisinden elektrik üretmek için kullanıyoruz.”

Havayı Temizleyen Bambu Palmiyesi

Ayşegül Sözen Dağ; yazar, şair ve aynı zamanda tam bir toprak dostu. Çiçekler, bitkiler onun elinde bir cennet bahçesine dönüşüyor. Toprakla uğraşmayı, çiçeklere selam vermeyi, sebzeleri eli ile toplamayı seven çocuk kitapları yazarı Dağ. Bambu palmiyesini anlatıyor, hem de bir masal eşliğinde.

“Sardunya, begonya ve orkide allı beyazlı çiçekleri ile yılın birçok günü salonu süslerlermiş. Tüm bu bitkiler rengârenk çiçeklerle bezenirken Bambu palmiyesi bütün yeşilliği ile olup biteni izleyip hüzünlenirmiş. Çünkü Bambu Palmiyesi’nin, yapraklarından ve uzayan dallarından başka bir şeyi yokmuş. Her sene, acaba bu defa benim de çiçeklerim olacak mı diye umutlanır, yedi senede bir açan nadir çiçeklere öykünür, yine de on yılı aşkındır hâlâ çiçeğe durmamasından ötürü üzülürmüş.”

“Benim geldiğim çiçekler ülkesinde bambu palmiyeleri ile çok güzel bir arkadaşlığımız olmuştu. Onların çok kıymetli meziyetlerini öğrenmiştim. Bambu palmiyeleri bulunduğu ortamın havasını temizler. Hava tüm canlılar için en önemli yaşam kaynaklarından biridir evlat. Hava yani oksijen olmazsa birçok tohum topraktan filizlenip çıkamaz, birçok canlı nefes alamaz. Ev sahibimiz salona girdiğinde derin bir nefes alıp çiçeklerini seviyorsa bu biraz da senin sayende. Senin yaprakların fotosentez yaparken aynı zamanda havayı temizliyor ve ortamın oksijen miktarını düzenliyor.”

Pati ile Yolculuk

İsmail Karakurt bir yolculuğu anlatıyor masal havasında. Bir de Şair Dede var. Ağaçların arasından çıkıyor Şair Dede. Kim bu şair dede? Çocukların çok sevgili dedesi, Mustafa Ruhi Şirin’den başkası değil.

“Bin yıllık göçebe zeytin ağacının altında kitabımızı okuyacağız. Şair Dede, patikada yürürken “Çocuklar, biraz sonra bin yılın evvelinden gelen Göçebe Şiir Ağacı ile tanışacaksınız. Ona dokunun, mutlaka sarılın; sevginizi hisseder o. Hatta konuşun onunla!” dedi. Başını olur anlamında sallayan Pati, iyi ki ağaççayı da biliyor.

Ağaç Diken Adam kitabını okuyup bitirdikten sonra Şair Dede; bize, manolyalara, göçebe zeytin ağacına dünya ve Türk şiirinden örnekler okudu. Her şiirden sonra alkışladık. Ağaçlara dair konuştu. Bize hatırı sayılır ağaç bilgisi verdi. “Kendinize ağaçlardan yeni arkadaşlar bulun, her bahar kalbiniz ağaç güvercinleriyle uyum içinde şarkı söylesin.” dedi. Ve bizden, özellikle AĞAÇ KARDEŞLİĞİnin yayılmasını istedi.”

Temiz Hava Merkezi

Temiz Hava Merkezini bilmeyenler için oldukça gizemli bir çağrışımı var bu merkezin. Elçin Kuzucu da bu gizemi çocuklarla birlikte çözüyor.

“O gün ilk kez Temiz Hava Merkezi Müdürlüğü diye bir kurum olduğunu öğretmenimden duydum. Hafta sonu hep birlikte geziye gidecektik. Nasıl bir yerle karşılaşacağımızı merak ediyorduk.

“Şehrin havasını elektrik süpürgesi gibi bir araçla temizliyorlardır belki…” diye geçirdim içimden.”

“Bir ay sonra okulumuzun bahçesine hava ölçüm cihazı kuruldu. Yanındaki küçük kulübede, daha önce gittiğimiz merkezdekine benzeyen bir de laboratuvar vardı. İlk günden itibaren laboratuvardaki çalışmaları izleyebildik. Öğretmenimiz bir gün Temiz Hava Merkezi Müdürlüğüne gitmeden önce yazdıklarımızı hepimize dağıttı. Yazdıklarımızı okuyunca hepimiz keyiften gülümsedik. Tahminlerimizin doğru olmaması değildi bizi neşelendiren. Kurduğumuz hayallerin hepsi birbirinden güzeldi. Öğretmenimiz bizden hava kalitesinin izlendiği laboratuvarda geçen yeni hikâyeler yazmamızı istedi. Öğrendiklerimizi hayallerimizle birleştirmek hepimiz için heyecan vericiydi.”

Umut Varsa Engel Yok

Umut varsa engel yok. Hayata sımsıkı tutunan bir cümle bu. Mustafa Koçer de böyle diyor. Umut, heyecan, azim ve başarı öyküsünü kendi anlatıyor.

“Tedavilerin ardından bir süre rahat etsem de ardından hastalığım tekrar nüksetmeye başlamış. Yağmurlu bir Ankara sabahında, henüz beş yaşındayken diğer gözümü de kaybetmişim ve dünyam tamamen kararmış.”

“Sedat Bozbey ve diğer hocalarımın rehberliğinde yaptığım çalışmalar kısa zamanda meyvesini verdi ve 2019 yılında Samsun’da gerçekleştirilen “Görme Engelliler Atletizm Turnuvası’nın B1 kategorisinde yarıştım. 60 metrede ve 100 metrede, bunun yanı sıra uzun atlamada Türkiye birincisi oldum. Küçük yaşıma rağmen üç Türkiye birinciliği kazanmak beni hem gururlandırdı hem de kendime olan güvenimi artırdı. Ardından spora daha sıkı sarıldım.”

Cemal Toy ile Söyleşi

Cemal Toy bir ressam. Çocukluğundan bu yana resimle iç içe. Şimdi de vaktinin çoğunu çocuklara ayırıyor Toy. Onlarla renklerin dünyasında uçsuz bucaksız yolculuklara çıkıyor. Betül Sağlam Tekiner’in sorularını cevaplamış Toy.

“Atölyeye dünyanın her yerinden ziyaretçiler geliyordu. Daha birinci sınıftayken orada resimlerim satılmaya başladı. Bu durum çok teşvik ediciydi. Yani bir öğrencisiniz, resim yapıyorsunuz ve resimleriniz ilgi görüyor, başkaları tarafından takdir ediliyor ve satın alınıyor. Bunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Şimdi ben de kendi öğrencilerimi aynı şekilde motive etmeye çalışıyorum. Bugüne kadar yüzlerce, binlerce öğrenci ile tanışıklığımız, çalışmalarımız oldu ve onların yetişmelerine katkıda bulunmaya çalıştım.”

“Çizdiğim resimleri, yaptığım resimleri yaşıyorum. Mesela hoca benden portre yapmamı isterdi. Ben de oradaki arkadaşlarımın portrelerini çizerdim ama karikatür gibi çizerdim. Çizerken gülerdim, eğlenirdim çocuk gibi. Aynı şekilde kendimi de komik komik çizerdim.”

“Çocuklar birer eskiz defteri, birer günlük tutsunlar. Oraya sevdikleri şiirleri yazsınlar, hikâye yazsınlar, yaşadıklarını, o gün onları etkileyen şeyleri yazsınlar ve resimlesinler. Resim yapmaya devam etsinler.”

Limon Çekirdeği

Mehmet Furkan Pirinç, 6. sınıf öğrencisi. Bir limon çekirdeğinden limon yetiştirmeyi anlatıyor bizlere. O kadar güzel anlatıyor ki denemekte fayda deyip attım birkaç çekirdeği toprağa.

“Bir limon çekirdeğinden onlarca limona ulaşan yolculuk şu şekilde başlıyor: İlk olarak limon çekirdeğinin üstündeki kaygan maddeyi peçeteyle silelim. Aman dikkat! Çekirdeğin üstündeki kabuğu çekirdeğin içini ezmeden ve zarar vermeden soyalım. Bir parça kâğıt havluyu ikiye katlayıp suda biraz ıslatalım ve suyunu sıkalım. Kabuğunu soyduğumuz çekirdeği nemli kâğıt havlunun içine yerleştirip üzerini diğer katıyla kapatıp onu da şeffaf, plastik ve hava almayacak bir kabın içine koyalım. Kabın kapağını kapattıktan sonra onu evimizin sıcak bir yerine örneğin kalorifer peteğinin altına koyalım.”

“Yapraklarımız çıktıktan sonra dört beş gün arayla toprak nemli olacak şekilde sulamalıyız. Saksımızın ılık bir ortamda olmasına da özen gösterelim.”

“İleride belki siz de kendi ellerinizle yetiştirdiğiniz ağacın gövdesine yaslanır, onun ilkbaharda çiçek açmasını izler ve kokusunu duyarsınız. Meyvelerinden yer, sonbaharda yapraklarının dökülüşünü seyredersiniz… Kim bilir belki siz de annenizin birer limon ağacısınızdır…”

Yeni Yetme Bir Çoban

Ahmet Efe, bir karşılaşmanın kısa ama etkileyici hikâyesini anlatıyor. Küçük bir çobanın küçük dünyası ya da bizlerin anlayamadığı dünyalar kadar büyük hayatı. Kim bilir?

“Onu Erciş’te, gölün kıyısındaki geniş merada görmüştüm. Garip, utangaç, yeni yetme bir genç adamdı. Sürülerinin yünleri kararmış, kirlenmişti çamurdan çaylaktan. Dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme ve gözlerinde derin bakışlar vardı. Hikâyesine başlasa, sanki yer gök susup onu dinleyecek, yeni doğmuş kuzuların anaları peşinde nasıl koşturduklarını anlatacaktı. Bir anası, babası, bir evi, bir ocağı var mıydı bilmiyorum. Selamlaşıp ayrıldık...”

Dede Korkut’u Tanıyalım

Günümüzün batı kaynaklı fantastik hikâyelere hayran olan çocuklarının asıl tanıması gereken kahraman Dede Korkut’tur. Bizden bir parça, her şeyiyle bu toprakların bir değeridir Dede Korkut. Ne yazık ki tam anlamıyla anlatılamayan değerlerimizin arasında mahzunluğu ile baş başa bekliyor bizleri bir masalın içinde dualarıyla Dede Korkut.

Mustafa Özçelik, Dede Korkut’u anlatıyor yazısında.

Ben Dede Korkut.

Türklerin atası.

Sizin de sevgili çocuklar, dedeniz sayılırım.

Ne dersiniz, hikâyelerimde buluşalım mı?

İnanın onları okudukça benimle konuşur gibi olacaksınız.

Başlayalım mı okumaya?

Hadi öyleyse…

Hepinize sevgiler.

Özel Eğitim Çocuk Dergisinden Bir Şiir

Yerden yüksek ne var!
Yerden yüksek ne var!
Kaçarken ebeden
Ağaca çıktım
Kuşları gördüm,
Minareye çıktım
Evimizi gördüm.
Her şey ne kadar küçükmüş
Dünya ne kadar küçük…

Çağrı Gürel

YORUM EKLE
YORUMLAR
Reşat Gürel
Reşat Gürel - 4 hafta Önce

Dünya Bizim de Bizim Dünyamızdan ayrı yaşamak çok acı. Özkişi ile helalleşmek, Tanrıkorur'a imrenmek, Yaşar Kemal de vardı diyebilmek, Çağrı'ya, ekibine eyvAllahı, Şirin'e, Efe'ye sunabilmek güzel.

banner19

banner36