Ağustos 2022 dergilerine genel bir bakış-3

Türk Edebiyatı’nda Metafor Dosyası

586. sayısını metafor dosyasını ayırmış Türk Edebiyatı dergisi. Derginin neredeyse tamamı dosya konusunu içeriyor desek yeridir. İki yazı ve bir söyleşi dışında tüm yazılar metafor üzerine. Özellikle bu konuya merakı olanların arşivlerinde bulunması gereken bir titizlikle hazırlanan dosyadan ben örnek birkaç yazıyı buraya alacağım. Devam Türk Edebiyatı sayı 586’da.

Ziya Avşar- İki Dil Düzeyi Arasında Bir Geçit: Metafor

“Aklî düzlemde bildiğimiz, biriktirdiğimiz, ifade ettiğimiz her şey, bizim gayret ve çabamıza bağlıdır. Bir çalışma, bir araştırma, bir yorumlama süreciyle ilerleyen bu dil, ağır ve ikircikli bir dildir. Diğeri ise gayret ve çabalarımızın bizi ancak belirli bir noktaya ulaştırdığı dil düzeyinin üzerinden kapı açar. Bu kapı hibe kapısıdır. Yani burada manaların sahibi bize, bizim temas etmeye muktedir olmadığımız manaları keşfetmemiz için sebepler yaratır. Ancak bu lütuf ve hibe de birdenbire olmaz. Lütfun devreye girmesi, gayretin belinin bükülmesi bedelidir. Akıl, kendisinin bir maverası olduğunu kavramadan lütuf kapısı açılıp hibe incileri saçılmaz.”

“Metafor, içinde anlam ve imajlar saklayan diğer boyuttaki anlam ve imajları ortaya çıkarmak amacıyla harekete geçen bir anlatım biçimi olduğu için, hedefinde mutlaka örtülü bir anlam vardır. İşte metafor, bu anlamı örten perdeyi kaldırmakla görevli bir ifade biçimi olduğu için, nükteyle de ilişkisi vardır. Daha doğrusu metafor, asimetrik dil düzeyinde yer alan nükte ve muammaların örtülü ve gizli yönlerini keşfetmek gibi bir işlev üstlenir. Tam bu noktada metaforun olmazsa olmaz işlevi olan köprü oluş yönü ortaya çıkar. Bu bağlamda metafor, hedefindeki manalara doğru söz ırmağının iki kıyısından bakan bir kâşife benzer.”

Oktay Yivli – Metaforik Yapılar

“Şiir dili özelinde metafor ile imge kavramlarını birbirinden ayıran şey niteliktir. Deyim yerindeyse metafor bir maddeye sahipken imge maddesizdir. Şiir dili bağlamında imge, şairin özel bir tasarımıdır. Dünyayla ve ötekiyle karşılaşan şair bu deneyimden elde ettiği şaşkınlığı, heyecanı, duyguyu bir tasarımla sunar, bu imgedir. İmgenin somutlaşıp okura aktarılması için dile gereksinimi vardır. Dildeki bu aktarıcılar ise metaforlar, metonimiler, kısacası her türden eğretilemeli yapılardır. Bu noktada bir parantez açarak şiir dilinde metaforik olmayan yapıların da imgeleşebileceğini eklememiz gerekir.”

Mehmet Naci Önal-Türk Halk kültüründe Metafor

“Deyimlerin kaderi “metaforlar” içinde aranmalıdır. Deyimlerin bazıları yaşanmış olaylara dayanır. Bu olaylar zamanla unutulmuş olsa bile deyim varlığını sürdürmüştür. Bir zamanların cezası insanları damgalamaktır. Damgalamak suçun durumuna göre değişirmiş. Bazen de herkesin görebileceği şekilde alnın tam ortasına uygulanırmış. Cezalandırılan kişi durumu belli olmasın diye saçıyla veya bir başlığıyla alnını kapatmaya çalışırmış. Suçu olmayan ise alnını açarak gösterir: “Benim alnım açık.” dermiş. Deyimi hâlâ kullanıyoruz, değil mi? Bu türden cezalandırmalar unutulmuş, metafor bizleri geriye sosyal tarihin gizemli öyküsüne götürmüştür.”

Nilüfer Tanç – Güldüren Metaforlar

“Olumsuz tipleri temsilen klasik Türk şiirinde bir metafor olarak görünen ve iki şair arasında rekabete dayalı atışmalarda da karşı tarafın teşbih edildiği karga, varoluş hikâyelerinden itibaren metinlerde yer almıştır. Kur’an-ı Kerîm’de Kâbil’in Hâbil’i öldürdükten sonra ne yapacağını bilmez hâlde iken ona cesedi gömmesi gerektiğini gösteren kuş kargadır. Nuh Peygamber, tufan sularının çekilip çekilmediğini anlamak için kargayı göndermiş, ancak karga bir leşe takılarak görevini tamamlayamamıştır. Bu hatası sonucu bedduaya maruz kalarak korkak ve kara yüzlü olmuştur.”

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve Şiirleri

21 Ağustos, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ölüm yıldönümü. Edebiyatımızın destan sesli şairi hakkında İsa Kocakaplan’ın kaleme aldığı yazıdan altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu 21 Ağustos 1992 tarihinde kaybettik. Bir gün sonra da Üsküdar Selimiye Camisi’nden ebedî âleme uğurladık. Vefatının üzerinden 30 yıl geçti, şiirleri hâlâ okunuyor, bestelenen şiirleri marş ve türkü olarak başta Esat Kabaklı olmak üzere pek çok sanatçı tarafından seslendiriliyor. Mehter, Askerî Müze’de her gün iki növbet onun Malazgirt Marşı’nı vuruyor.”

“Niyazi Bey, oturduğu makamı dolduran insanlardandı. Size çok yakın davranırdı. Ama arada bir saygı mesafesi kendiliğinden oluşurdu. Vakıfta bilhassa öğleden sonraları, “Haydi bakalım, şimdi biraz toplu kıraat yapalım.” dedikten sonra eline aldığı bir şiir kitabını okur, biz de dinlerdik. O, “toplu kıraatlar”ın da hoş sadaları hâlâ kulaklarımızdadır.”

“Niyazi Bey, oturduğu makamı dolduran insanlardandı. Size çok yakın davranırdı. Ama arada bir saygı mesafesi kendiliğinden oluşurdu. Vakıfta bilhassa öğleden sonraları, “Haydi bakalım, şimdi biraz toplu kıraat yapalım.” dedikten sonra eline aldığı bir şiir kitabını okur, biz de dinlerdik. O, “toplu kıraatlar”ın da hoş sadaları hâlâ kulaklarımızdadır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirlerinde Hayvan İmgesi

Vahdettin Oktay Beyazlı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinde kullandığı hayvan imgeleri üzerine bir yazı kaleme almış. Tanpınar, tam tekmil bir edebiyat adamı. Yazdığı tüm türlerin hakkını vererek isminden söz ettirmesini bilen bir hocadır Tanpınar. Beyazlı da şiirleri çevresinde Tanpınar’ın imge dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

“Tanpınar’ın şiiri, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim şiirinin kesişimidir. Yahya Kemal ismiyle ilk olarak çocukluğunda karşılaşan Tanpınar, daha sonra Darülfünun’da onun öğrencisi olacak ve aralarında yıllarca süren bir dostluk kurulacaktır. Kemal’in düşünce dünyası ve mükemmeliyet anlayışı Tanpınar’ı baştan başa saracaktır. Bu “etkilenme endişesi” onun çok şiir yazmasına bir nevi ket vuracaktır. Tanpınar’ın kendisi pek dile getirmemiş olsa da aslında ondaki Haşim etkisi, Kemal etkisinden daha belirgindir.”

Var olan tabiat resmini kendince bir resme/ tabloya dönüştürme uğraşında olduğu için tabiatın kendisi ve üzerinde bulunan her canlı/cansız varlık, Tanpınar’ın şiir nesnesini oluşturmaktadır. Tanpınar’ın şiirlerinde karşımıza çıkan hayvanlar şunlardır: kuş, güvercin, ceylan, yılan, ejderha, bülbül, yarasa, arı, böcek, kartal, kırlangıç, at, dev, kuğu, atmaca, tahtakurusu, sinek, martı, baykuş, örümcek, tırtıl, yengeç, ahtapot, mercan. Bu hayvanların yanı sıra şair bazen isim vermeyerek doğadan doğaya aktarma yolunu tercih ederek hayvan imgesi oluşturmaya da çalışır. “Hasret kanat çırpar düşünen ellerine” ve “O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz / Kendini yuvasından bırakır bir akşama / Benzeyen göle, sessiz”. Tabiat unsurlarından dere, nehir, su, ırmak ve deniz gibi hayatın sürekliliğini sağlayan kavramların da Tanpınar şiirinde sıkça yer aldığını belirtmek gerekir. Tabiatın hemen her unsurunu kullanan şairin, “dış âleme ait bir varlığı sembolik mana taşıyan bir varlık hâline getir”diğini görmekteyiz.

Cemal Kurnaz ile Edebiyata, Kültüre Dair

Toroslar’da Bir Köy;Taşlıca, Cemal Kurnaz’ın kültüre, folklara dair izlenimlerini kaleme aldığı kitabı. Taşlıca, Kurnaz’ın kendi köyü. Bu çalışma ile kendi toprağına da bir katkı sağlamış oluyor Kurnaz. Kültürüyle, yaşantısı ve değerleriyle Taşlıca’yı edebiyat dünyası da böylelikle tanımış olacak. Abdullah Ezik’in sorularını cevaplandırmış Kurnaz.

“Edebiyat, milletin söze, yazıya bürünüp görünmesidir. Sözlü kültür de bunun bir parçasıdır. Milliyetçilik fikrinin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan Türkoloji çalışmaları, aydınların millî kültüre olan ilgisini artırdı.”

“Taşlıca benim köyüm. Antalya’nın Akseki kazasına bağlı, Torosların güney yamacında bir köy. Benim orayla organik bir bağım var. Beni var eden tohum oranın havası, suyu, toprağı, güneşi ve minerallerinden oluştu. Ayrıca manevi bir bağım da var. Çocukluğum orada geçti. Kişiliğim, oranın dili, atasözleri, deyimleri, türküleri, bilmeceleri, âdetleri ve inanışlarıyla şekillendi. Akademik hayatım boyunca okuduğum eserlerde sık sık bunların izlerine rastladım.”

“Mesela Ispâlar diye anılan bir aile var. Bu ismin ne anlama geldiğini merak ettim. Bunun, sipahi kelimesinin çokluk şekli olan espâh’ın halk dilinde söylenişi olduğunu gördüm. Komşu köyümüzde “oturak ıspâsı” sözünün, emekli sipahi anlamında kullanıldığını öğrendim. Elimizdeki belgeler, bu aileden sipahiler yetiştiğini göstermektedir.”

“Türkülerle ilgili en önemli kaynağım, komşu köylerin de aranan def sanatçısı Gönnetli merhum Köçek Abdullah oldu. Vaktiyle ondan yapılan bir kaset kaydından yararlandım. Zaten çoğu, çocukluğumdan beri düğünlerde dinlediğim türkülerdi. Bazı arkadaşlarımın yaptığı derlemeler ve nota kayıtları da işimi kolaylaştırdı.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Ayın mahrem havasında cinayet var.
Beyaz kuşları vurulmuş bir ülkenin,
Adliye Sarayı’nda Adalet Hanım,
Kendisini savunacak bir avukat arar

 

Altı filtreli gece yürüyüşünü unutma!
Aynalar, iman göğüslü bir kahraman beklerse
Ormanları, bozkıra adanmış bir ülkenin,
Geriye, insanlığa öğretecek kaç dersi kalmıştır?

Tarık Özcan

Kuru ağaçları kökünden kesmeyin
Onlar toprağın eski alışkanlığı
Onlar yaprağın mırıldandığı hayat

Rıdvan Yıldız

Ben
rolünü ezberleyen bir papağan değilim
bir iki üç perde:
bebeğinin vücudu çok soğuk anne

Yasin Mortaş

Şiar’da Hayrettin Orhanoğlu Dosyası

Nisan ayında yaşadığı gibi sessizce aramızdan ayrılan değerli abimiz, şair, yazar Hayrettin Orhanoğlu’nun en sık görüldüğü dergilerdendi Şiar. Bir vefa örneği olarak şaire veda makamında bir dosya hazırlamış dergi. Allah’tan rahmet dileyerek, Hayrettin Orhanoğlu dosyasında yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Nuray Alper - Gidenin Ardından Güzel Kalmak

“Son yazdığı yazı, son kitabım Derya ve Meczup üzerineydi. Nahifti. Özdü. Netti. Arayamadım bir türlü, tuşlara dayalı bir teşekkürle iktifa ettim. Böyle ertelemeler gidenin ardından bir ömür eziyor kalbi; insanın içine, en içine, en içine ağır bir ağrı gibi çörekleniyor. Arada bir başını uzatıyor oradan, hasta edercesine varlığını fısıldıyor. Vefatından beş gün sonra rüyama girdi. Tuhaftır, şair arkadaşlarla Doğu bölgesini ihtiva eden bir turnedeyiz. Konakladığımız durak neresi bilmiyorum ama Diyarbakır’a çok yakın. Zannederim yüzünü gören bir köyü Diyarbakır’ın, biraz dinlenip şehre geçeceğiz. Avlusundan yıldızlarına dokunacak kadar yakın durduğumuz bir evin bahçesinde, renk renk dokunmuş birbirinden güzel kırmızılı mavili halıların içindeyiz.”

“ Şair saf sezgidir. Bu sebeple gitmeden sanki gidişini hissetmiş, haber verircesine bir huzur ve yalnızlık iklimine bürünmüştü. Son paylaşımları hep bir yalnızlığın ve dargınlığın izdüşümüydü ancak serindi. 14 Nisan’da, sondan bir önceki paylaşımında “insanın içini kaplayan derin bir boşluk hissi…”nden bahsediyordu. 10 Nisan’da yalnızlığın çerçevelediği bir resim, öncesinde yanılmış olmanın verdiği bir iç huzuru (tam olarak bu), daha öncesinde yarım kalışın verdiği burukluk. Ancak yakıcı değil, daima serin.”

Orhan Tepebaş - Bir Acının Omuzlanışı

“Roman, hikâye, inceleme türünde kitaplar yayınlamış olsa da şiir onun için daima ilk sırada gelirdi. Doğu’nun şiire verdiği önemi bilen biri olarak, İran ve Batı şiirine de vakıftı. Yine bir gün heyecanla bana “Benim magnum eserim olacak.” dediği imgeler sözlüğünden bahsedince, gayrı ihtiyarî “Desene Türk edebiyatı bir İmgeler Atlası’na kavuşacak.” dedim. Bu sözüm üzerine “Hay bin yaşa, ben de kitaba isim arıyordum. İmgeler Atlası tam da aradığım isim.” dedi ve kitabın adını birlikte vermiş olduk. Her kütüphane seferinden elinde çantalarca kitap, kafasında yüzlerce soruyla döndü ve büyük emekler sonrası İmgeler Atlası çıktı. İmgeler Atlası fuarın son gününde satışa girmişti. Ben de kitabı alıp ilk fırsatta imzalatırım diye düşünmüştüm. Nasip olmadı.”

Hüseyin Akın – Ölüme Yorgun Gitti

“İlk uçağa binişim ve Trabzon’u ilk görüşüm, Hayrettin Orhanoğlu ile tanışma fırsatı yakaladığım zamana denk düşüyordu. Trabzon’da Hayrettin Orhanoğlu’nun yoğun gayretleriyle bir şiir programına davet edilmiştim. Programın yapılacağı Kültür Merkezi’nin dışında bir masada oturmuş çay içiyorduk. Uzun boylu, siyah pardösülü, kravatlı, zayıfça bir adam masamıza ilişti. Tam kendimi tanıtıyordum ki “Daha önce hiç karşılaşmasak da ben sizi biliyorum.” dedi ve programa katılacak şiirlerin yer aldığı kitapçıktan benim “İkide Bir” başlıklı şiirimi bularak bir çırpıda okudu. Daha sonra “İlginç bir şiir!” yorumunda bulundu. İlginç ile neyi kastettiğini sormayı unuttum. Şiirdeki ben ile düz yazı hayattaki ben arasındaki farkı tam çözemediği için, kanaatimce o an böyle bir kelime kullanmıştı.”

Vahdettın Oktay Beyazlı-  Hayrettin Orhanoğlu’ndan Türk Şiirine Armağan: İmgeler Atlası

“Orhanoğlu; okurun bilinçaltını ve şiir muhayyilesini, imgenin ne olduğuna alıştırdıktan sonra, alfabetik olarak ele alınan altmış üç imgeyi şiir örnekleriyle ele almaya başlar. Bu imgelerin geneli yansıtan kavramlar olmalarına, daha çok şair tarafından tercih edilmelerine ve şiirimizi örnekleyen olmalarına dikkat etmiştir. Yazar imgeleri değerlendirirken efsane, mitoloji, destan, masal ve mesnevi üzerine yaptığı çalışmaların da katkısıyla kavramları ilk olarak mitolojik olarak tanıtır. Sonrasında arketiplerine iner, daha sonra örneklendirmeye başvurur. En sonunda ise genel bir değerlendirme yapar.”

Aydın Hız - Mesnevileri Anlamaya Çalışan Bir Kitap: Aşkın Yolcuları

“Hayrettin Orhanoğlu, titiz ve oylumlu çalışmasının iskeletini “Beslendiği Kaynaklar İtibariyle Sembolik Metinlerin Işığında Mesnevilerde Gerçeklik Tasavvurları” bölümüyle oluşturur. Gerçeklik felsefede, bilincimizin dışında zihinden bağımsız bir var oluşa sahip olan şeklinde tanımlanırken; sanatta, esere yansıyan algıların yeniden tasavvur edilmesinden öte bir işlevlik esasıyla açıklanır. Sanatsal gerçekliği kavrayabilmek için başvurulan en önemli metafor Platon’un “idealar âlemi”dir. Diğer bir deyişle, formlar dünyasına ait algı sanatın gerçekliliğini oluşturur. Konuyu daha iyi anlayabilmek için sanatın gerçeklik algısını oluşturan bazı kavramların bilinmesi gerekir.”

Yavuz Selim Uğurlu - Hayrettin Orhanoğlu’nun Peşimdeki Kafka Adlı Hikâyesindeki Postmodern Unsurlar Üzerine Bir Değerlendirme

“Postmodern bir polisiye örneği olarak okuyucunun karşısına çıkan hikâyede, gerçekleşen iki ölümün cinayet mi kaza mı olduğu eserin başkişisi tarafından sorgulanmakta ve gerçekleşme ihtimali olan bir cinayet için endişe duyulmaktadır. Eserin başkişisi bütün bu olanların altında yatan gerçeği ortaya çıkaramaz. İki kişinin feci bir şekilde ölümüyle onların ölümlerinin hemen öncesinde Kafka’nın eserlerini okumaları arasında bağlantı kuran bir adamın yaşadığı endişe ve korkuya, okuyucu eser boyunca tanıklık etmektedir. Eserin sonunda yer alan cümlelerden anlaşıldığı kadarıyla yazar, bütün bu olanların bir kabûsun parçaları olduğu ihtimalini okuyucunun zihninde uyandırmaya çalışmaktadır.”

“Derin Siyah”tan “Cam Kenarı”na Yıldız Ramazanoğlu Hikâyelerinde “Yabancılık” Kavramı

Bir dünya gezgini olarak Yıldız Ramazanoğlu, hikâyelerinde yabancı ve mülteci konusunu sıkça işlemektedir. Onun baktığı noktadan olaylara eğilmek, kardeşlik duygularını da pekiştirecektir. İnsan olan yanımızı çokça yoklayan ve tarafsız bir bakış açısı ile konuya eğilen yazar, evrensel bir mümin duruşunu da pekiştiren bir tavrı öncelemektedir.

Hümeyra Yargıcı, Derin Siyah ve Cam Kenarı kitaplarından hareketle Ramazanoğlu hikâyelerindeki yabancılık kavramını ele almış.

“Yıldız Ramazanoğlu’nun son hikâye kitabı “Cam Kenarı” iki bölümden oluşuyor: Mülteciler ve mülteci olmayanlar. En basit bir taramada bile karşınıza mültecilikle ilgili çıkan kelimeler şunlar olacaktır: Yabancı, vatansız, sığınmacı, göçmen. Mülteci kelimesini sözlükler şöyle tanımlıyor: Dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişidir.”

“Bu Sefer Lila Olsun Saçlarım”da “Mülteci kamplarını gördüğümden beri bir uçurumun kenarına bırakılmış gibi baş dönmesi, mide bulantısı musallat oldu bana, sürekli düşme hâlindeyim” diye hissiyatını açıklayan Feride Hanım; “sığıntı kelimesini memleketin dilinde tedavüle sokmak isteyenlere karşı, kardeşliğin bütün kelimelerini toplayıp kanat yapan insanlar” da olduğunu görmüştür. Babası ve ağabeyi vurulan, annesi yaralanan Ömer’in “çaresizliğinden yükselen asil yüzü”nden ayrılmak istememiş,” yerdeki yırtık battaniyelerin içine bırakılan çoğu ölümcül hasta bebekler”in annelerine hatır soramamıştır.”

İlk Eserlerde Muhammed Münzevi Var

Şehre Bodoslama, Muhammed Münzevi’nin ilk kitabı. Benim de severek okuduğum bir kitaptı bu. Münzevi de şiire vakit ayıran, şiirin gidişatını takip eden bir şair. Mahfil dergisini çıkardığı zamanlarda da ses getiren ve gönüllerde yer tutan işlere imza atmıştı. Vahdettin Oktay Beyazlı, Münzevi ile şiire, şaire, kitaba dair bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Şehirler, insanların yaşamak için bir araya geldiği yerlerden yalnızca biri. Ben şehir çocuğuyum. Köyüm olsa da köylü olamadım hiç. Dünyaya bakışım gereği de “şehir” kavramı, en çok önem verdiğim şeylerden biridir. Muhayyilemdeki şehir, üç aşağı beş yukarı böyle olsa da şiirimde daha derin bir yer kaplıyor. Ben, şehirlerde yükselmekte olan binalardan rahatsızım. Küçükken -hani Turgut Uyar’ın dediği gibi: “Üç ev görsek şehir sanıyorduk”- hiçbir şehirde bu kadar rezil, kepaze ve dikey bir mimari anlayış olduğunu hatırlamıyorum.”

“Açıkçası bu dünyaya hiçbir zaman alışamadım. Bize hep söylendiği gibi yalan dünya bu. “Burası dünya ya hu burası bu kadar işte…” diyor ya Ah Muhsin Ünlü… Dünyadan ayrıştığımı da zannetmiyorum. Hani hayat devam ediyor ya… Birileri ölürken birileri doğuyor. Hayat hiçbir zaman durmuyor. İlgilendiğim, tutkuyla bağlandığım işlere dört koldan sarılarak sürdürüyorum hayatımı.”

“Günümüz şiirinde geleneğin yansımasını görmüyorum. Çünkü birçok ses var ve bu sesler yeni şeyler söylemekten ziyade gürültü çıkarıyor. Sürekli aynı tartışmalar, aynı polemikler, aynı meseleler… Diyorum “Bu insanların başka derdi mi yok ya da dünyadan bihaber mi yaşıyorlar?” Acayip şiirler, acayip çıkışlar var etrafta. Gerçek şair, kendini bunlardan sıyırıp yarına kalacak olandır zaten. Bu şairler kim veya kimler olacak, bunu kesinlikle bilemeyiz.”

“Benim hiçbir zaman keşke yazmasaydım dediğim bir şiirim olmadı. İlk şiirlerimi bugün berbat bulsam da iyi ki yazmışım diyorum. Çünkü o metinler, beni geleceğe taşıyor. Ancak şöyle olabilir. Şiir kâğıda yazılır, bilgisayara aktarılır, üzerinde çalışılır, dergilerde yayımlanır ve en sonunda kitaba girer.”

Şiar’dan Öyküler

Hakan Osman Çaldağ- Çöl Dedikleri

“Zerreler, keskin bir bıçak suretince mağara duvarına vuran günışığında alaşağı süzülüyor, bir parıldayıp bir kayboluyorlardı. Kum zerreleriydi bunlar; günışığının vurduğu alanda süreğen ve ipince bir kuşak boyu akıyorlardı. Saçılan aydınlık, mağaranın içindeki kum tepeciğine karamelimsi bir renk ve ılık bir cezbe katıyordu.”

“Sadece bu deliği mi biliyorsun, diye sordu arkadaşlardan biri. Beş on tane daha bilirim, dedi Abdusselam, ama onlar çölün daha da içinde. Binlerce var diyorlar doğru mu, diye sordu bu sefer bir başkası. Vardır, dedi Abdusselam. Ne zamandır biliyorsun, diye sordum bense. Kendimi bildim bileli, dedi o da. Biz çocukken anlatılmıştır bunlar. Ferhat delmiş tünelleri, Mecnun açmış delikleri.”

“Dışarı baktım. Upuzun giden kızıl bir boşluk, ucu tozluca, belirsizce... Oraya buraya serpilmiş çalılıklar, aracımızın kumda bıraktığı iz... Hepsi yarına kalmadan kaybolacaktı. O an, yapacağımız iş çok ağır gelmişti. Abdusselam’ın dediği gibi boşa kürek çekecekmişiz gibi hissetmiştim. Çölü muhafaza etmeye çalışırken ona daha çok zarar verecekmişiz gibi bir düşünce.”

Zeynep Odabaş – Kül

“Evle beraber yanıp kül olmak istedi bir yanı, öbür yanı acılarını yakmak senin neyine ne güzel yaşayıp gidiyorduk beraber işte, diye çıkıştı ona. Daha önce tanımadığı şefkatli bir yanı, olsun olanda hayır vardır demiyorlar mı? Al sana sıfırdan hayat, şimdi ne yazarsan yaz kâğıda, dedi. Onu gerçekçi bir ses hemen örtbas etti. Ah ben ne yapacağım, diyen evhamın sesi yine yükselişe geçti. Nasıl oldu anlamadı ama küllerinden doğup eski acılar da o gece yüreğine geri geldi. Yenileriyle kaynaşıp şimşekler çaktılar. Bir sicim hâlinde yanaklarından aşağı pıtır pıtır döküldüler. Çünkü ateş değil, kül değil, yok olmak hiç değil su olmak isterdi en çok tatsız anılar. Su olup akmak, su olup taşmak. Bir yürek en çok böyle temizlenirdi. Bir yürek en çok acısını akıttıkça tamama ererdi.”

“Bir hafta önce İstanbul Kadıköy’de çıkan yangından kurtarılan Mihriban Y’nin her gece metruk binaya gizlice girdiğini, gece orada kaldığını, kendisini uyaranlara cevap vermediğini, hiç kimseyle konuşmadığını civardaki komşuları dile getirdi. Genç kadının başına bir şey gelmesinden korkan mahalle sakinleri durumu polislere bildirdi. Polis ekipleri Mihriban Y’nin akıl sağlığının yerinde olup olmadığının inceleneceğini belirtti. Yaşanan travmanın sonucu onun bu hâle gelmiş olabileceğini dile getiren ekipler, genç kadının yakınlarına haber vermek istese de henüz kimseye ulaşamadıklarını belirtti. Hakkında soruşturma başlatılan Mihriban Y. kararmış eli ve yüzü, ürkütücü bakışlarıyla polis ekiplerince göz altına alındı.”

Şiar’dan Şiirler

çalabım sen bu kara gecelerde bize kara yeri
ıssı bir yer yatağı yapıp serdinse merhametinden

çalabım sen bizim küçücük odalarımıza her sabah
incecik çizgilerde güneşle girdinse merhametinden

çalabım susadık bakır gibi gevredi içimizdeki toprak
tek tek sayarak meleklerin yağmuru indirdinse merhametinden

Bahtiyar Aslan

düşmenin mazereti yolların bileğinde çatlayan kısrak
içine dağılan nar kanayan orman tenha telveler
çiçeklere renk veren sabır, ağzının tabutunda
turnaların yeşilinde bir lâmelifti ancak bildin
kemendini dualarla ördüğün nabzı tuttu saatler

Hümeyra Yargıcı

insan ölmek istiyor bu yaşta da
camiler hep güzel musalla sıcak
son model mermer mezarlık gülistan
dostlar daha mahir toprak atmakta
insan ölmek istiyor bu yaşta da

şiirle aram iyiyken söz gençken
çağla yeşilken henüz alınyazım
balçığım kurumadan atım rahvan
dili çürütmeden alıcı kuşlar
insan ölmek istiyor bu yaşta da

Vahdettin Oktay Beyazlı

Baktım uzaktan bir tren geliyor gözleri kara
Bir istasyon bekliyor beni gitmiyor sevilmeden ayaklarım
Annem olmasa da ödevim devam ediyor yediğim yarım
Ekmek zeytin kiramen kâtibin konduruyor omuzlarıma
İçtiğim çay karıştırıyor saçlarımı ellerime küsmüş gözlerim
Beni bu yaz bir ustaya çırak verin bu hüznüme bir yol
Satır başına yazmayın alkışa boğmayın beni düşersem derin

Ahmet Yılmaz

seni gördükleri kolaylığa değişecektir
zamanın darlığından çıkan herkes
öte yandan uzun bir ömür diliyor memleket benim için
sorma, canımı kaşıklayan kalabalık bir zamandayım
bilmem hangi sırtımda sırrını bulduklarımın yükü
bilmem hangi zamanın geç kalan umuduna yetişeceğim.

Neslihan Döne

Yürüdüm yolumu kestiler sende
Direndim;sessizce astılar sende
Mâdem kelimeler sustular sende
Lügatinde hecem olmasın artık

Nurullah Genç

Yitiksöz’de Mehmet Narlı Dosyası

İkinci yılını geride bıraktı Yitiksöz dergisi. Kahramanmaraş’a yakışan bir titizlikle edebiyat dünyasındaki yerini aldı dergi. Özel dosyalar, söyleşiler, eleştiri yazıları, şiir öykü, deneme, kitap yazıları derken tam tekmil ve dopdolu bir dergi okumanın mutluluğunu yaşıyoruz. İşinin ehli insanların elinde olunca fırsatlar, ortaya böyle güzelliklerin çıkması da ayrı bir mutluluk sebebi.

12. sayıda Mehmet Narlı dosyası yer alıyor dergide. Yaşarken kıymet vermenin eşsiz bir göstergesidir bu. Gidenlerin ardından yakılan ağıtları önemli bulsak da asıl mesele yaşarken değer vermektir. Bu inceliğinden dolayı da Yitiksöz dergisini kutlamak gerek.

Mehmet Narlı, akademi dünyasının en çalışkan hocalarından. Edebiyat dünyasının içinde yer alan, yeni eserler üreten, gençlere yol gösteren, tanımaktan mutluluk duyacağınız bir kıymetli hocamızdır Narlı. Hakkında yazılanlar, kitaplarına değiniler ve gerçekleştirilen bir söyleşi ile Narlı’yı daha yakından tanımak isteyenler için Yitiksöz 12. sayı okurlarını bekliyor.

Sercan Ceylan, Mehmet Narlı ile Şiir ve Akademi Üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Narlı’nın anlatımı ile biyografisine de ulaşmış oluyoruz bu söyleşide.

“Maraş’ta iken iki şiir kitabım vardı sadece. Yirmi yıldır bulunduğum Balıkesir’de okuma yazma hikâyemin eskiye oranla çok daha fazla genişlediğini, bu süre içinde kimi eleştiri kimi şiir kitabı on beş civarında kitap yayınladığımı belirtmeliyim. Özellikle Zağnos Paşa Camii yanında büyük çınarın altındaki çayhanede dostlarla (mesela Hasan Aycın, Cemal Şakar, Kadir Canatan, Vehbi Başer, Muhsin Bostan, Yücel Yiğit, Akif Hasan, Ertan Örgen…) on yıldan fazla süren buluşma ve sohbetlerin okur yazarlık, düşünce geliştirme, duygudaşlık, samimi mülahazalar ve münakaşalar bağlamında bulunmaz nimetler olduğunu hissediyorum. Hece, Dergâh, İtibar, Muhayyel gibi dergilerle ve yayınevleriyle temasların da yoğunlaştığı bir dönemden söz ediyorum.”

“Evet türkünün, bir kalbim, bir ruhum, bir şiirim ve hatta bir kimliğim varsa ve bunların nitelikleri ne ise türkünün önemli bir etkisi vardır. Ama türküyü çok geniş bir bileşenin adı olarak anlamak kaydıyla. Tanpınar, “bizim romanımız türkümüzdür” derken “hayatımız türkümüzdür” demek ister aslında. Bu boyutuyla türkü, bütün umutlarımızın, korkularımızın, komplekslerimizin, arzularımızın, iyilik hayallerimizin veya ihanet korkularımızın form kazanmış hâlidir.”

“Bir ruh atmosferi olarak içinde bulunduğum edebî kültürel ortamın yüzlerce yıldır devam eden bir ortam olduğunu hissediyorum. Az önce de dedim ya, içimde Yunus Emre’nin, Dede Korkut’un, Fuzuli’nin, Karacaoğlan’ın, Emrah’ın, Şeyh Galip’in, Ahmet Haşim’in, Nazım Hikmet’in, Sezai Karakoç’un, Cahit Zarifoğlu’nun, İsmet Özel’in, katılımcı misafirler olarak, Turgut Uyar’ın, Edip Cansever’in, roman hikâye bağlamında Tarık Buğra’nın, Esendal’ın Haldun Taner’in, Adalet Ağaoğlu’nun, Mustafa Kutlu’nun konuşmadığı bir zaman dilimi yok gibi.”

“Akademik çerçevede yapılan çalışmaların, edebiyat tarihi, tasvir, derleme, istatistik gibi alanların dışına taşarak metinlerin yapılarına, problemlerine yönelmeleri gerektiğine inanıyorum. Edebiyat eleştirisinin diğer bilimler içinde oluşan verilerle, onlar merkezinde gelişen yöntemlerle temasa geçmesi gerektiğine inanıyorum.”

Mehmet Narlı Dosyasından…

Bahtiyar Aslan- Şiir Burcu’na Dair

“Mehmet Narlı’nın bundan yedi sene önce (2015’te) yayınlanan Şiir Burcu adlı eseri, “Cumhuriyetten Bugüne Türk Şiiri” alt başlığını taşıyor. Bu alt başlığın da altında parantez içinde eserin temel odakları (Kuramsal Yaklaşımlar/ Poetikalar/Eleştiriler/Çözümlemeler) şeklinde veriliyor. Toplam 464 sayfa olan eserde yazarın birçok alt başlıkta Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nin belli başlı isimlerine, akımlarına değindiğini; yazarın bizzat kendi şiir anlayışını dile getirdiği denemelere ve son bölümde de bazı şiir çözümlemelerine yer verdiğini görüyoruz. Esere böyle baktığımızda, yazarın Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri’nin öncüllerinden de söz ederek genel bir çerçeveye oturtmak, teorik meselelere dair bilgiler vermek ve nihayet şiir çözümlemeleriyle de bu teorik birikimin bir pratiğini ortaya koymak niyetinde olduğu anlaşılır. Eser bu hâliyle bir ders kitabı niteliği de taşımaktadır. Yükseköğretimin her kademesinde (lisans, yüksek lisans ve doktora) öğrencilerinin ellerinin altında bulunması gereken bir ders kitabı niteliğine haiz bir çalışma.”

Mustafa Köncecoğlu- Ömürlük Yara’ya Düşülmüş Notlar ya da Mehmet Narlı Şiiri

Şairin “ömürlük yara”sı, ilk bakışta onun çilesi gibi görünen “bahtiyarlık”ıdır. Şair, hem ömürlük yarasıyla hem de bahtıyla barışık yaşar. Bu barışıklık yer yer buruk bir acıya dönüşse de, nihayetinde, Sezai Karakoç’un söylediği gibi “şair kendinden memnun”dur. Çünkü bahtiyarlığın şairi olmak için “gecelerin içinde az uyumakta ve çok ölmekte”dir.

Müge Göncü-Mehmet Narlı’nın Kaleminden Romanın Bize Anlattıkları

“Giriş bölümünde romana yansıyan konu ve olayların altyapısını Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar olan siyasal, sosyal ve kültürel değişmelerle birlikte ele alır. Dönemin başlıca siyasal ve sosyal olaylarının etraflıca ele alınması romanın neyi, neden, nasıl anlattığının da belirleyicisi durumundadır. Hayata tutulan bir ayna gibi düşünülen roman türünün ister kültürel olsun ister siyasal olsun sosyal hayatta yaşananlardan etkilenmemesi mümkün değildir. Bu nedenle yazarın öncelikle dönemin şartlarını ele alması oldukça yerinde bir yaklaşımdır.”

Abdullah Harmancı- Mehmet Narlı Nasıl Eleştiriyor?

“Narlı’ya gelecek olursak, gerek tarih ve gerekse teorik bilgisi Narlı’nın iyi bir eleştirmen olmasını sağlıyor. Akademisyen kimliği eleştirmen kimliğine zarar vermiyor. Ancak Narlı’nın kanonik isimler etrafında bir eleştiri yolu kurduğu ve edebiyat kervanına henüz katılan “ilk eser” sahiplerine odaklanmadığını söylemek zorundayız. Öykü tarihimizin geçmiş devirlerinden isimlerini kabul ettirmiş önemli isimler üzerine yapılan değerli analizler, Narlı eleştirmenliğini biçimlendiriyor. Örneğin son on senede Necip Tosun örneğinde gördüğümüz, öykünün taze nefeslerine ilişkin değerlendirmeler yazmak gibi bir uygulamaya gitmiyor yazar. Ya da nadiren gidiyor. Elbette her eleştirmenin kendi eleştiri politikası vardır ve her eleştirmen öykü dünyasında kimleri seçeceğine kendisi karar vermelidir. Yazarın kanonik olan yazarlardansa kanonik olmayan taze kalemleri tercih etmiş olmasının edebiyatımız için bir kazanım olacağını hatırlatmak isteriz.”

Fahri Tuna’dan Mehmet Narlı Portresi

Fahri Tuna da bu dosyaya bir portre ile katkı sağlamış. Yine ince göndermeler, gönlü okşayan bir anlatım var Tuna’nın yazısında. Tanımayanların da bir an önce Narlı’yı tanımak isteyecekleri bir efsunlu anlatım.

“Kapı şair.
Kapıların şairi.
Ve yaraların. Kapıların ardını kurcalayan şair. Bütün tasası, çabası budur onun. Ve yaralarımızı sarıp sarmalamak. Çabası bunadır, bundandır, buncadır.”

“Hemşeriyiz. Maraşlı. (Benim de köklerimin Maraş’tan Bilecik’e, oradan da iki buçuk asır önce Adapazarı’na gelen Okçuoğlu Ailesi olduğunu bu vesile izhar ve ilân etmiş olayım.) Her Maraşlı önce şair doğar derler. İnanırım ben buna. Şiiri şairi bilen, şiiri şairi seven herkes de bilir bunu. Bilir ve kabul eder. Şiiristan diye bir ülke varsa ki var, biliyorum, yürekten inanıyorum ben ona -İstanbul’dan sonraki en büyük (en mümbit mi desek) eyalet Maraş kuşkusuz.”

“Bir şair bir kitaptan ibaretse eğer, Mehmet Narlı benim için Ömürlük Yara’dır. Her şair bir şiirinden ibaretse o şiir Otel’dir. Her şair bir dizeden ibaretse eğer, bana göre Mehmet Narlı ve kalmadı kalbimin söküğünü dikecek kimse dizesidir.”

O Meydana Mevlâna İdris Adı Yakışır

Mevlana İdris, Maraş’ın olduğu kadar Türkiye’nin de bir değeridir. Ayrıca, bulunduğu yere anlam katan ender insanlardandı o. Mehmet Şeker, bir veda yazısı kaleme alsa da bir dileği de iletiyor yazısında. Eski Kafa, tam anlamıyla Mevlana İdris’in el emeği göz nuru bir mekândı. At Pazarı Meydanı denilen alanda yer alan mekân, daha sonra benzer birçok yerin açılmasına da vesile olmuştu. Söz Mehmet Şeker’de.

“Bir arkadaşımız şu teklifte bulundu: At Pazarı Meydanı denilen yerde ilk mekânı açan, oraya bir hareket getiren kişi Mevlâna’dır. Daha sonra aynı türde pek çok kafe açıldı. Mevlâna öncülük etti. Orayı canlandırdı. Dolayısıyla o meydana Mevlâna İdris Meydanı dense yeridir. Belediye bu teklifi ciddiye alır da uygun görürse, bir hakkı teslim etmiş olur. Zira o meydanda artık at da yok, pazar da yok.”

Gökyüzüne Rengârenk Balonlar Yollayan Şair: Cahit Zarifoğlu

Erol Çetin, Cahit Zarifoğlu şiiri üzerine yazmış. Şiiri, mücadelesi, yazma serüveni ve çocuklar var yazının satır aralarında. Zarifoğlu’nu tanıdıkça onu okumak için daha büyük bir çaba sarf etmek isteyenler olacaktır. Çünkü çözüldükçe büyüyen bir imge gibidir o. 

“Cahit Zarifoğlu, her türlü güzelliğe âşıktır. İnsan güzelliklerine, tabiat güzelliklerine ve insan eserinin güzelliklerine hep aşkla, tutkuyla bakar. Tutku, bir nevi kendini çözümlemesinde, şiirinin ortaya çıkmasında, dünyaya bakışında bir anahtar rolündedir. Diğer bir ifadeyle istinat noktasıdır. Hayatının hiçbir döneminde o tutkudan uzak kalmaz.”

“Hayatında sürekli zorluklarla boğuşan Zarifoğlu asla pes etmez. Hayata karşı çok dayanıklıdır. Hayatın hiçbir aşamasından çekinmez. Onun açlık, sınıfta kalmak, istikbale ilişkin endişeler duymak gibi korkuları yoktur. Kimseye şirin görünmeye çalışmaz. Tavrını net ve keskin bir şekilde ortaya koyar. Bu bağlamda evet’i ve hayır’ı her zaman aynı rahatlıkla söyler.”

“Çevresindeki arkadaşları Zarifoğlu’nun okuduğunu neredeyse hiç hatırlamazlar ancak okumadan bu kadar şeyi bu kadar nüfuzla bilebilmesine hep hayret ederler. O, içinden geldiği gibi tasarlamadan, kurgulamadan yazar. Dünyaya çocuk merakıyla, çocuk hayretiyle bakan yazarın hayatla irtibatı hep canlı ve derindir.”

Trenler ve İnsanlar

Merve Çakır, yazmak, okumak, düşünmek ve en güzeli de derin bir nefes almak üzerine yazmış. Peki, bütün bunlar için gerekli olan ne? Bir tren yolculuğu ve yol arkadaşları. Gerisi zaten kendiliğinden geliyor.

“Hayat, içinde pek çok eğlenceli oyuncağın ve korku tünelinin olduğu bir lunaparktaki hız treni gibi. Doğduğunda biniyorsun ve asla durmuyor sonra, bir noktaya kadar. Oraya gelene değin de yaşanılan her şey hız treninde yaşanılan duygulara benziyor, en azından şimdilik. Hayatımın yirmi altıncı yılından bakınca öyle görünüyor.”

“Zamanla heyecanım ve merakım diner, alışırım sanıyordum. Ama anladım ki bu iş öyle olmuyor. Ne yazmaya ne yazarken ve yazdıktan sonra hissedilen heyecana, gönül titreten korkuya alışmak mümkün. Bu hislerle barışmak gerekiyor. Etrafımızdaki güzel insanlarla, birkaç iyi kitapla trenin keyfini çıkarmak gerekiyor. Bazıları trenden inmiş olsa da bu onların güzel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Daima okumak gerektiği gerçeğini de tabii; önce insanları, sonra kitapları. Ardından da nasipse yazmak geliyor. Ve başa dönüp sormak: “Şimdi ne olacak? Sonra ne yapacağım?”

Yitiksöz’den Öyküler

İsmail Kılınç – Yaralı Güvercin

“Yağmura hasret bir bozkırda serinletici rüzgâr esiyordu. Tarlanın kenarına uzanıverdi baba. Oğul koştu yanına. “Yoruldun mu baba?” dedi. “Babalar yorulmaz oğul!” cevabını aldı. Kendine güveni geldi oğulun. Yine koşturmaya başladı tüm tarlada. Evlek evlek oyun kurdu hayal dünyasında. Bir yanı güvercindi; bir yanı uçak… Hep uçmak, hep uçmak… “Eh!” dedi baba iç geçirerek. “Evlat değil misiniz, hepinizin gökyüzüne açılan bir kapısı, uzaklara yaslanan bir umudu var.” Üzerinde geleneksel desenler bulunan metal tabakasını açtı. Sigara kâğıdını nasırlı elleriyle kâğıt destesinden ayırmaya çalıştı.”

“Baba olanları öğrenince oğulla konuştu. Toprak’ı şehirde bir veterinere göstereceğini söyledi. Hiçbir tepki alamadı oğuldan. O günden sonra oğul, Toprak’ın yanına bile yanaşmadı. Daha çok uçağıyla oynadı. Boncuk ve Toprak’ı yemlemeyi bile bıraktı. Toprak damdan atıldıktan sonra yürüyemez olmuştu. Anne, yalnızlık çekmesin diye onu tavukların kümesinde besledi bir süre. Süre süreyi kovaladı. Beslenecek mecali bile kalmadı Toprak’ın. Bir sabah oğul uçakla oynarken son kez gördü Toprak’ı. Bir kedinin ağzında…”

Gülçin Yağmur Akbulut – Bayat Ekmek

“Kulağımda notasız merdiven basamakları gibi yükselip alçalan duraksız sesler... İlmiğini bir kaçırdı mı sökülür durur akşama kadar; kendi doğrularıyla boğuşur, didinir. Çoğu kez duymazlıktan gelsem de her sözü mum gibi ışıtır karanlık kovuklarımı. Kış masalının ayazında, üşüyen bedenimi sarmalayan kaşmir yünlü pelerin, ak saçlı bir melek olsa gerek.”

“Vakit ikindi durgunluğu. Ömrüm son rötuşlarındayken kadim dostum kumrularla muhabbet zamanı. Çiğ bir yalnızlık her geçen gün hücrelerime boşalırken kumrular pusulalarını usulca kalabalık kervanlara çevirir pedalını. Düş kırığı birikmiş avuçlarımda, ağustostan akan nehirleri düğümler şen şakrak şakımaları.”

“Yangın çıkarmaya hazır sabırsız bir kıvılcım gibi anahtarı kapı kilidine yerleştirdim. Asırlardır Cavidan’ı görmemiş gibiydim. Tay hızıyla fırlayıp karşımda belirmediğine göre uyuyakalmış olmalı mahzeninde yıllandığım. Elimdekini ekmek sepetine bırakmak üzere mutfak istikametinde ihtiyar bir kemancı gibi yaylanmaya başladım.”

Metin Çalı – Sökük

“Annem yetmiş altı yaşında ruhunu teslim edince onu babamın yanına defnettik. Eve döndüm. Her şey bitti. Annem yoktu artık. Zaten yanımda olması gerekenler de hiçbir zaman yanımda olmamıştı. Elli iki yaşında bir kadındım ve şimdi bütün hayatımı düşünmek için bolca vaktim vardı. Evlenip bir yuva kurma imkânım artık yoktu. Bu yaştan sonra hayatı yüklenecek gücüm de kalmamıştı.”

“Abimin anlattığına göre annem on yedisinde genç bir kızken babamla hayatını birleştirme kararını zorlu bir iç hesaplaşmanın sonunda almış. Kendi ailesiyle babamın taze gönül yarası arasında bir seçim yapmak zorunda kalmış. O zaman için yarasının acısını bastırma isteği galip gelmiş. Babamın ipek bir mendilde sunduğu şifa otunu kalbinin kaynar kazanında kaynatıp içivermiş.”

“Hayat kısır bir döngünün içinde un ufak oluncaya kadar öğüttü beni. Ve son kaybım annem oldu. Babamın yanındaydı artık. Her şey bitti. Annem yoktu. Zaten yanımda olması gerekenler de hiçbir zaman yanımda olmamıştı. Elli iki yaşında bir kadındım ve şimdi bütün hayatımı düşünmek için bolca vaktim vardı. Evlenip bir yuva kurma imkânım artık yoktu. Bu yaştan sonra hayatı yüklenecek gücüm de kalmamıştı.”

 Yitiksöz’den Şiirler

Bahçeler uyurdu sessizliğinde
Bahçeler uyanır sessizliğinden
Yaşadıkça bin çiçekli kapılar
Yaptın bahçelere, kelimelerden

Mehmet Aycı

Bu taş kalemler yeter bize yârenim, mürekkebi de yağmur sularıyla çoğaltıp
Şiir feneriyle buluruz yolumuzu; kuytularda geceler, ırmaklarla yavaş yavaş akarız

Sevgili umudumuz olsun Hâfız, gidelim peşi sıra; salınarak gidelim
Durup kapısında inleyelim kırk gün kırk gece; sonra ah edip ölelim, ölelim

Bu taş kalemler yeter bize Hâce, mürekkebi de yağmur sularıyla öpelim
Adem Turan

Ağır ve acılı bir ölüme uyanıyor okyanus
Nörolojik bir vaka metal zehirlenmesi
Fabrikalar, dalyanlar, yanık deniz bitkileri
İtfaiye erleri ne güzel adamlar
Kedileri kurtarırlar belki okyanusu
İçin için yanan denizi

İbrahim Gökburun

kadın yaşlanınca
güneş bakırdan bir sahanda eritir
gaipten gelen yüreğini
rüzgâr kuru yapraklarla diker
hışırdayan bindallısını
hıdrellez ve saatin tik takları
gezinir boş evinin odalarında
en arsız adımlarla çamurda yürüyen
en dik başlı çocuklar bile
kapısını çalmaya korkar

Mustafa Gök

Hece Öykü 112

112. sayısını Rasim Özdenörensiz çıkardı Hece Öykü. Bir veda makamında kapağıyla uğurladı büyük ustayı. Allah Rahmet diliyoruz, mekânı cennet olsun inşallah.

Benim Öyküm’de Gökhan Özcan Var

Bu sayının Benim Öyküm bölümünün konuğu, Gökhan Özcan. Yazma serüvenini tüm incelikleriyle anlatıyor Özcan. Yinelemekte fayda var; derginin bu bölümü özellikle genç öykücüler için tam bir yol rehberi.

“Benim yazı serüvenimde, kelimeler kendilerini öykü kılığına soktu ilk, böyle başladım öykü yazmaya. Sonrasında denemeler de yazdım ama öykü hep ayrı bir yerde oldu, kendimi hep öykücü olarak gördüm. Az yazdım, seyrek kitap çıkardım ama öyküyle irtibatımı koparmadım. Bütün bu zamanlar boyunca kendi kelimelerimi bulmaya, kendi dilimle yazmaya, edebiyat külliyatında yer tutmayı hak edecek özgünlükte öyküler kurmaya çalıştım. Bunu ne kadar iyi yaptım, o ayrı konu...”  

“Hikâye demişken şunu da ilave edeyim; hikâye ve öykü kavramları arasında kendimce bir ayrımım var, hikâyeyi çok daha geniş ve derin anlamları olan bir kavram olarak görüyorum ancak bunu burada sayfalarca detaylandırmaya pek gönüllü değilim. Edebiyatın teorik tartışmaları içinde olmayı sevmiyor, bu konudaki düşüncelerimi kendime saklamayı tercih ediyorum. Burada pratik olarak ikisini eş anlamlıymış gibi kullandığımı ifade etmek isterim sadece.”

“Öykü, yazara hayata küçük dokunuşlar yapma imkânı veren bir tür... Roman daha sistematik bir şey, bir şeyleri yerli yerine oturtmazsanız muhtemel ki pek kolay ilerlemiyor. Yerli yerine oturtmak dediğinizde aslında bazı şeylerin adını koymaktan bahsetmiş oluyorsunuz. Bir anlamda fotoromanla fotoğraf arasındaki fark gibi... Fotoroman bir planı gerektiriyor, iyi kötü bir mühendislik, mimarlık gerektiriyor. Romancılara çok saygı duyuyorum, roman yazmayı da ömrümde en az bir kere denemek isterim.”

Mustafa Kutlu Metinlerinde Zaman Kavramı

Zeynep Reyhan Taşçılar, Mustafa Kutlu Metinlerinde Zaman Kavramı üzerine yazmış. Hikâyelerinden örneklerle Kutlu’nun zamanı işleyişini detaylandırıyor Taşçılar.

“Kutlu’nun hikâyelerinde zaman bir bakıma nesnedir diyebiliriz. Metinlerde zamanın bizatihi kendisinden bir yansıma, etki, iz görmeyiz. Trenler beklenir, insanlar beklenir, haber gelir, tren kalkar, yıllar sonra kasabaya yeniden dönülür, sevgili beklenir... Bunlar Kutlu’nun seçtiği periyodik olaylardan bazılarıdır. Bizler, bu dairesel sürecin içinde, tekrardan başka şeyler olduğunu fark ederiz. Aktığını anlayamayız fakat varlığını başka şeylerde bıraktığı izlerden takip ederiz. Bu bağlamda zamanı takip edebilmemizi sağlayan kendisi değil, ilişkileri ve dokunduğu şeylerdir diyebilmek mümkündür.”

“Zamanın mekânla ve metindeki diğer unsurları ile kaynaşmış bir vaziyette bulunduğunu göz önünde bulundurulursa, Kutlu’nun zamanını bu defa olaylar ve bunların zamanla olan ilişkisi yönünden ele alacağız. Hikâye, olay dizilerinin, belli bir düzene uygun şekilde metnin içinde akışıdır. Zaman ise bu olayların, akışın içindedir. Aristotelese’e göre zaman içinde olayların geçtiği şeydir. Hikâyelerin zaman içerisinde gerçekleştiğini, olayların süreç içerisinde meydana geldiğini kabul edersek eğer, birbirlerinden etkilenirler, olaylar zamana biçim verir. Aksiyon, zaman içinde anlamını bulur.”

Ayşegül Genç ile Dünya Atı Üzerine

Dünya Atı, Ayşegül Genç’in yeni kitabı. Rüveyda Durmaz Kılıç’ın soruları cevaplamış Genç.

“Ben yazdıklarımla ve yazma eyleminin kendisi ile mücadele içindeyim. Beden ve ruhun hem bir arada bulunuşu hem birbirleri için çoğu zaman ıstırap vesilesi oluşu gibi yazı ve anlatma arzusu da birbirlerini aşmaya çalıştıkça hem sarmalar hem kısıtlar. Üslup, ton, jargon bazen öne geçer bazen de anlatma arzusu o kadar kendini dayatır ki tüm teknikler geride kalır. Zaman zaman et mi ruh mu sorusunu ben de soruyorum ki bu soru insanın varoluş sorusudur.”

“Ben bazen içimde bir duyguyu yıllarca taşıyorum. Bazen de bir anlatma şeklini kafamda taşıyorum. Çok nadir bir araya geliyor ikisi ve dolayısı ile ben de çok nadir öykü yazıyorum. Romanda ise daha serbestim. Bu yüzden iki öykü kitabım olmasına rağmen beş adet romanım var. Öyküde parlama anlarını yazmak gerekir. Romanda ise parlama anlarını kendiniz oluşturursunuz.”

“Yazmak benim için, biz’e doğru ilerlemek için ben’e geri çekilmek demek. Ezelde ve ebette bir beraberlik arzusu için yazmaya ve sadece bunun için yalnız kalmanın değerli olduğuna inanıyorum. Bazı yazarlar sonsuz/ ölümsüz olmak için yazarlar. Kundera Ölümsüzlük romanında buna büyük ölümsüzlük der. Ben sonsuz olmaktan ziyade tamam olmak için yazıyorum. Tamam olmak sadece ebedi olana yürüyüş değildir, ezeli olana yani geçmişe, geldiğin yere, ilk söz verdiğin ana da yönünü çevirmek demektir.”

Hece Öykü’den Öyküler

Soner Oğuz - Gutenberg Dünyasında Bir Muhterem

“Masaya yaklaşmaya çabalarken sandalyenin ayağının kolilenmiş kitaplara takıldığını sandı. Sandalyeyi hafiften zorlayınca bir kitabın kırılmasına dair o ses çalındı kulağına. Metal ayak, karton kutuların dibinde açıkta duran kitaplardan ikisini önce ezmiş, sonra da ciltlerini köşelerinden zedeleyerek soymuştu. Bu, Muhterem Bey gibi kitap sevdalıları için yürek burkan, tepeden aşağı kaynar sular boşaltan, oldukça hazin bir manzaraydı. Hemen doğrulup Fulya’nın ilk adımlarında yere kapaklanmasını önlemek için gösterdiği reflekse benzer bir çeviklikle sarıldı kitaplarına.”

“Otuz iki yıldır evliydiler. Üniversite yıllarında tanışmışlar, her ikisi de mezun olup işlerini ellerine almadan yuva kurmaya sıcak bakmadıklarından bir müddet geciktirmişlerdi evliliği. Söz kesilip de Saliha Hanım, nişanlısının evine ilk defa gittiğinde, Muhterem Bey’in o zamanlar sayısı bin kadar olan kitaplarını derin bir hayranlıkla seyretmişti. Zaten her görüşmelerinde Muhterem Bey’in şark klasiklerinden verdiği örnekler, anlattığı küçük hikâyeler ve söylediği her sözü muhakkak bir kitaba dayandırıyor oluşu, Saliha Hanım’ı en çok cezbeden yanıydı.”

Mehmet Kahraman – Yeniden Başlamak

“Ardı ardına iki bildirim sesi. Sonra bir tane daha. Hayır, merak etmiyordu, çünkü biliyordu kimden geldiğini. Kaç gündür aklını kurcalayan sorular vardı. Bir cevap bulması gerekiyordu artık. Fakat korkuyordu. Her türlü korkuyordu. Bir bildirim sesi daha geldi. Kızım, çok önemli galiba dedi hasta yakını. Bak istersen. Sonra bakarım dedi Funda. Akciğer kanseri hastasına takviye trombositi takıp ilaçlarını tedavi masasına bıraktı. Bugün fazla ağrıları yok, ilaçlar iyi geldi galiba. Funda, kadına baktı, bir şey söyleyecek gibiyken vazgeçti. Daha iyi olacak diyerek ilaç hatırlatmasını tekrarladı. Saatinde verin. Kadın da Funda da iyi olmayacağını biliyordu. Acıları dinsin de…”

“Hemşire Hanım, bakar mısınız, taktığınız şey bitti. Sen otur, ben bakayım dedi diğer hemşire. Bu gece sabah olmaz diye ekledi. Çok iş var. Doktor, 24 numaranın sabaha çıkamayacağını söylemiş. Allah vere de bu gece ölmese. Bir sürü işi çıkar bunun. Azrail de hep bizim nöbete denk getiriyor. Bittim vallahi.”

“Keşke kafamdakileri aktaracak bir sistem olsa diye düşündü Funda. Belki yine hiçbir şey değişmeyecekti ama en azından karşı taraf ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilecekti. Yaşananların üzerine nasıl bir hayat inşa edebilirdi. İlk sıkıntıda eski görüntüler tekrar yaşanacaktı. Yeni bir hayata başlamak istiyorum, yazdı. Bizim bir arada olmamız imkânsız.”

“Merdivenlerden indiği sırada telefonu çaldı. Arayan Halit’ti. Telefonu reddetti. Halit bir kez daha aradı. Yine reddetti. Telefonu sessize alıp oto parka yöneldi. Aklında tek bir düşünce vardı: Uyumak.”

Zübeyde Andıç - Acıdan Kalma Uyuşukluk Üzerine Edilebilecek Lafların Toplamı

“Yol çalışması varmış yine. Kapatmışlar yolu.
Arka yola sapıyorum. Mobilyacılar, hurdacılar, oto tamircileri, lastikçi, yıkamacı… Sanayinin arka tarafı.
Dışına bakıp içini gördüğüm onca yüz ve onca dükkân arasından geçip gidiyorum.”

“Dudağımın kenarında bekleyen sigarayla kavağın haline dertlenirken hatta kendi derdimi başka bir dertle katmerleştirmeye çalışırken arabadaki oturuşuma çevrilmiş, meraklı bakışların gölgesi düşüyor ara ara üstüme. Günlerdir iki yakasını bir araya getiremediğim dolayısıyla da gönderemediğim mesajı kapatıp yayıldığım koltuktan doğruluyorum usulca.”

“Çekeyim.
Çekeyim de ben önümü göremiyorum ki nasıl çıkayım o daracık yükseltinin üstüne? Şoförlüğümü puanlayacak bakışların hışmına uğramamak için anahtarı ustanın avcuna bırakıp oturabileceğim tenha bir köşe arıyorum hemen.”

“Küçücük, isli bir oda. Duvarda, ihtimal ki yaşan(a)mayan günlerden kalan iki takvim yan yana. İçinde bulunulan zamana ait hiçbir iz yok takvimlerde. Biri geçen seneden kalma, biri de hangi ayda olduğumuzu ıskalamış. Formika masanın üstüne kestirilmiş camın altındakiler, bu küçük dünyanın belleği. Kazanılan ilk para, kartvizitler, faturalar, fotoğraflar…”

Özay Erdem - Boncuklar, Adımlar Ve Ekmek Kırıntıları

“Benim için gün, çayı ocağa koymakla başlardı. Ankastrenin düğmesini araba kontağı gibi çevirirdim. Çıtçıt sesleriyle porselen çaydanlık kendisini alev çemberinin ortasında bulurdu. Ardından yavaşça perdeyi aralardım. Her gün aynı hareketliliği ve telaşı görmezsem sıradan bir güne uyandığıma inanmazdım çünkü. Dışarıdaki hayatın olağan seyrinde aktığına ikna olunca bileğime geçirdiğim tokamı çıkarır, saçlarımı toplardım.”

“Çayım bitince yerimden kalkar, mutfağa geçerek, kısık ateşte bıraktığım çaydanlıktan yenisini doldururdum. O sırada -içeriye geçmeden- perdeyi hafifçe aralayıp teneffüse çıkmış öğrencilere bakar, başlarındaki nöbetçi öğretmeni izlerdim. Kimi vakitler Nazenin denk gelirdi. Bu ismi ona ben vermiştim. Daima kısa etekler giyerdi ve bir zürafanın boynu kadar incecik bir bele sahipti çünkü Nazenin. Kollarını bağlayarak kırılacakmış gibi çırpı bacaklarıyla çocukların arasında yürür -bu sırada nasıl bir hünerse- vücudunun her kıvrımı hafif bir elektrik akımına kapılmış gibi onunla birlikte hareketlenirdi. Rahmetli babaannem kımıldak derdi böyle kadınlar için.”

“Ertesi gün arabasını park eden Müfit Bey hemen odasına geçmedi, bahçeye uzun uzun baktı, sonra caddeye çevirdi bakışlarını. Sanki dünkü hadiseyi yeniden yaşadı hayalinde, Nazenin’in kolundan tutup getirdiği oğlan çocuğunu gördü. Ardından ortaokulun bahçesini göz hapsine aldı ve o tarafa doğru yürüyüp boyası dökülmüş eski demir kapıya dokundu. Sonra oradan uzaklaşıp rahatlamış bir halde ilkokul binasına girdi. Okuldan kaçan öğrenci ortaokulun demir kapısını görünür kılmıştı ona.”

Meral Afacan Bayrak - Azize’nin Baharla İmtihanı

“Öylesine işte. Bahçendeki kurumuş lavantaları ufalıyordun, incecik olsun diye, elekten geçiriyordun o masada hiç üşenmeden. Kuş sesli, meltemli bir gündü, iyi hatırlıyordu dün gibi.”

“Bir ayin gibi, tekrarlandıkça unutulmayan, coşkulu mayıs günleri. Neredeyse her yıl, işte bu zamanlar, olanlara… Beyaz, pembe yaprak yağmurlarına tutulmak gibi; güneşin altında en çok. Bisikletle geçilen dar patikalarda oyalanmak… Yalnızca bahara has, bilerek ve isteyerek geçilir gidilirken. Kelebeklere takılmış kalmış bir zihinle, zaman geçtikçe uçan giden. Nasıl anlatsan eksik kalacak cinsten. Beşgen pencereli taş binanın gölgesindeki soluklanmaların rüyalara doluşan izdüşümlerini anlatmayı denerim bir gün sana.

“Askere giden evin oğlu, belki üç kızdan sonra tek erkek, belki değil, nasıl coşkuyla hüzünle uğurlanıyor. Duygular karmakarışık. Gözyaşları dinmiyor. Durulmadan önce bütün akan sular da böyle. Dua duaya karışacak. Dağılacak. Bir zaman sonra bulanıklık, yerini berrak bir memba görüntüsüne bırakacak. Şöyle yeşillikler içinde. Sefası sürülen bir hale evrilecek.”

Ethem Erdoğan - Renk Ve Etki

“Aklında uzun zaman öncesinden kalan kırıntılar vardı. Bilinç düzeyindeki durgunluğa kıran giriyor, sık sık yeni dalgalanmaların ortaya çıkmasına sebep oluyordu bu kırıntılar. Hayatla ölüm arasındaki mesafeyi sayıların ölçemeyeceği, insanın varsa eğer güç kaynağının hayata tutunmak olduğu, gibi. Tutunmak acılarla dostluk kurmaktır, gibi. Dostluk yara, sağaltanı şiirdir, gibi.”

“Yattığı yatağın bir hastane yatağı olduğunu kavramak, o durumdaki bir hasta için eşi bulunmaz bir müspet tutumun başlangıcıydı. Bunu da fark edecekti elbette, muhakkak fark edecekti, fark ederdi yani. Kısa sürede kendine gelmeyi, durumunu kavramayı, kavradığına uygun hareket edebilmeyi ümit etti. Bu durumu yoğunlaştırmamak adına, ki yoğunlaştıkça duyguların oylumunda hacimce bir genleşme oluyordu ve bu kötüydü, kafasını yastığa bastırdı. Çünkü kafatası çap olarak genleşen bu duygu harmanını kapsamaktan uzaktı.”

“Eğer yataktan kalkıp pencereyi açsaydı, belki gördüğü düşü daha kolay hatırlardı. Bunun oksijenle, temiz havayla elbet ilgisi vardır. Yok demek yanlış olurdu bu kesin.”

“Şiir, dedi doktor. Şiir tedavidir kızım. Hasta kendini şiirle iyileştiriyor. Son mısra kaldı bir tek. O da benden olsun: “Tanrıya şükür.”  Şükretti hasta ve aklı bir tayf halinde ışığa yakalandı: Şükrediyorsan nefret hakkın yoktur.”

Ayşe Ovalı – Vicdan

“Boşuna uğraşıyorsun. O çek benim hakkım. Ne kadar sızlarsan sızla seni asla dinlemeyeceğim. Yük taşımaya alışmışsın. Üzerindeki ağırlık hafifleyince bocalıyorsun. Göğüs kafesimi parçalarcasına zorlayışın niye? Kaçmak mı istiyorsun? Senin yerin kemikten parmaklıklar. Suçlusun beni başkaları kadar düşünmemekten. Başkalarına duyduğun merhametin zerresini sahibine karşı duymamaktan.”

“Suçsuzsun demedin. Suçlu abimdi. Ne canını acıtan bir yangın vardı içinde ne de ensesini yakmaya niyeti. Çoğu zaman bir vicdanı var mı diye sordum kendi kendime. Bu dünyaya ait olmayan duruşunun sebebini merak ettim hep. İnsanların dertlendiği, tasalandığı şeyler nasıl olur da onun umurunda olmazdı. Annem gece yarılarına kadar gözü yaşlı camlarda abimin eve gelmesini beklerdi. Benim içim parçalanırdı. Her nerede ise onu yakasından çekip getirmek, ağzı burnu dağılıncaya kadar dövmek gelirdi içimden. Ben bunca travmaya maruz kalmışken seni sızlatan şey abimi dövme ihtimalimdi.”

“İstediğin kadar bağır çağır, göğsüme sivri dikenler batır, ruhumu yerden yere vur! Bir ölüden nasihat alamam ben.”

Zeynep Odabaş- Uçurtmalar ve Uçurumlar

“Sen daha doğmadan ilmek ilmek işledi annen beni. Uçan bir kelebek, yanına bir kuş, onun altına rengarenk çiçekler ekledi. Kenarlarıma yavruağzı bir fisto çekti. İçimi pamuklarla doldurup yatağına yerleştirdi. Bir eli karnında bana bakıp hayaller kurdu seninle ilgili. Yine de yüzünü kimselere benzetemedi. Bütün yenilgilerini seninle geride bırakmaya söz verdi.”

“İkinci sınıfın ikinci dönemi. Fotoğrafçılar gelmiş okula. Sırayla çağırıyorlar hepinizi. Sıra sana geliyor. Gülümse, demiyor hiç kimse. Daha fotoğrafı çekilecek iki yüz elli üç çocuk var. Deklanşör yüzünde patlıyor. Ürkek bakışların biraz daha kısılıyor. Fotoğrafın kartondan bir dosyaya konulup eline veriliyor. Saçların kamçı gibi örülü resimde. Dipleri mavi değil o zamanlar. Mavi saçlı kızların varlığından haberin yok. Fotoğrafını eve getirip masana koyuyorsun. Yıllarca sana bakıyor, üzeri toz tutuyor, sen değişiyorsun o ise aynı duruyor.”

“Babanla kavgaların çoğalıyor. Evde ondan kaçacak delik arıyorsun. Tehditler havada uçuşuyor. Evdekilerle aranda bir uçurum peyda oluyor. Ne o taraftasın artık ne bu tarafta. Uçurumun boşluğunda sallanıp duruyorsun. Ayaklarını bir yere bassan her şey düzelecek sanki. Uçurumun diğer tarafına tutunmaya çalışıyorsun. Sen çabaladıkça topraklar ufalanıyor sanki. Arkadaşlarınla da aran açılıyor. Tutunacak bir dal aramakla geçiyor günler. Annen kederli ve dalgın. Sen yorgun ve hırçın.”

Ayşe Atila - Kılıçlar Gibi Dünyayı

“Çiçeklerin dibini eşeledi. Eşeleye eşeleye çoğaldı, bir sürü oldu toprak. Buna sevinemedi. Tüm müdahalelere rağmen can çekişen menekşeye anlamsızca baktı Leyla. Bu, gerilerde, aşağılarda, toprağının çatladığını haber veriyordu çünkü. Çenesindeki iri sivilceyi sağ baş ve işaret parmağıyla kavradığı gibi patlattı. Sıçrayan irini yakalayamadığı için gerildi. Kahverengi saçlarına uzandı, taramaya başladı elleriyle. Parmakları arasında kalan birkaç tel kılı avuçlarıyla topladı... Durdu. İçini kemiren kurdu dinledi. Birkaç tel daha... Avucunda tuttuğu saç yumağını canı yanasıya sıktı. Cam kesiği ağrısı gibi bir ağrı yayıldı bedenine. Çok yakından geçen bir ambulans sesiyle sarsıldı oda. Leyla, titredi. Birazdan boğazında düğümlenen o yumru da inecek mide borusuna. Leyla’nın karnı biraz daha doyacak.”

“Leyla, banyoya girip yüzündeki darbeye baktı; ortası kırmızı, kenarları mor. İşaret parmağına sıktığı fondötenle kapatmaya çalıştı. Sol gözünün altına yediği yumruğu tek kat kapatmadı. Bir kat daha. Bir kat daha. Kocasının paketinden çaldığı sigarayı acemice yaktı. Yüzü gözü duman içinde kaldı. Sigaradan çektiği her nefeste gözlerini kıstı. Gitmek istedi Leyla. Yeniden. Sigaranın ucu kırıldı. Çok yakından bir ambulans geçti. Leyla, banyonun havalandırmasını açık bırakıp çekti kapıyı.”

“Kafasının üstündeki kargayı tutup tırnaklarıyla pençeledi.
Parçalanmış bir karga düştü yere.
Bütün babalar öldü.”

Sebilürreşad’da Şiddet ve Merhamet Dosyası

Hayatımızın bir parçası oldu artık şiddet. Akla ziyan bahanelerle şiddet artık her yerde karşımıza çıkıyor. Çünkü kalplerden merhamet eksilince tüm boşlukları şiddet doldurmaya başlıyor.

“Şiddete Karşı Merhameti Tahkim Edelim” diyor Sebilürreşad dergisi 72. sayısında.

Dosyada yer alan yazılardan…

Mehmet Altuntaş - Şiddet Toplumundan Merhamet Toplumuna

“Şiddet her yerde olabiliyor: Sokakta, okulda, işyerinde, evde, stadyumda vs. Şiddetin cinsiyeti olmaz, olmamalı. Bugün “kadına yönelik şiddet” tabirinin cinsiyetçi bir söylem olduğunu söylememiz mümkündür. Ayrıca şiddetin tanımının çok geniş olması bir yana erkeklerin uğramış olduğu şiddetin bazı türlerini gündeme getirmemesi, çok daha muhtemel ki yaşamış olduğu şiddet formlarının özellikle psikolojik şiddetin tarafları açısından kayıtdışılığın yaygınlığı sebebiyle istatistikler açısından bir orantısızlık bulunmaktadır.”

“Sürekli şiddetten bahseden bir gündem yerine merhameti tarif edelim, merhamet sahibi adil vicdanlı insanlar yetiştirelim. Şiddetin tanımını genişletmek şiddeti önlemiyor aksine şiddeti yaygınlaştırıyor ve çözümsüz kılıyor. Sivrisineklerle uğraşan bir seküler sistem bataklığın kurutulması ile ilgilenmiyor, Allah’ın emirleri hatırlatılınca hep birlikte hayır diyorlar ve şiddeti batıl çürümüş zihniyetin yöntemleri ile durdurmaya çalışıyorlar.”

İlker Kök- Şiddet: Neresinden Tutsam Elimde Kalacak!

“İletişim kazalarından kaynaklı hatalı düşünme süreci şöyle işleyebilmekte: Muhatap olduğumuz kimselere eylemlerimizin ardındaki niyeti açık bir şekilde aktaramadığımız durumlarda, karşımızdaki kişide onun sınırını ihlal ettiğimiz duygusunu veya başka olumsuz duyguları tetikleyebiliriz. Bu da aramızda bir gerginliğin ve şiddetin yaşanmasına sebep olabilir. Normalde oldukça makul bir biçimde geçinebilecek iki insan sırf iletişim kazaları nedeniyle şiddetli geçimsizlik yaşayabilirler.”

“Şiddete maruz kalanlar insanların en kâmili ise şiddete başvuranların da hangi seviyede bulunduklarını saptamak çok zor olmasa gerek. Şiddete başvurmanın çirkinliğine dair İslam inancının bir sürü telkinleri ve açık uyarıları vardır. Her yönünü bu kısa yazıda ele alamayacağım bu tatsız mesele elimde kalmadan, o güzel tavsiyelerden bazılarını buraya bırakıp selam ve dua ile sizden ayrılayım: “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma.” (A’raf, 199)”

Kaan Eminoğlu- Şiddetin Panzehri Şiirsel Barış

“Kelimelerin yıprandığı bir çağdayız. Anlamlarını yitiren ve aşındıkça başka bir yöne evrilen her sözcük başımızın üzerinde patlamayı bekleyen bir bomba gibi bekliyor. Kelimelerin kültürel harpte moral destek sağlama ve taraftar toplama gibi önemli işlevleri var. Örneğin eşitlik kavramı üzerinden haklılık inşa etmeye çalışmak çoğu zaman kişiye önemli bir moral destek sağlayıp taraftar kazanma yolunda yardımcı olmaktadır. Ancak eşitliği talep edilen grup ya da kişilerin söylenmemesi, muğlak bırakılması eşitlik söyleminin yeni bir eşitsizliğin de sözcüsü olabileceği gerçeğini gizleyebilmektedir. Örneğin “Ben eşit beslenmeyi savunuyorum, bu nihai bir haktır!” söylemi başlangıçta doğru ve desteklenebilir bir yargı olarak görülürken üzerine düşünüldüğü vakit bu söylemin içerisinde çok da makul olan bir talebi barındırdığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Herkese eşit besin verilmesi, yüz kiloluk bir insanla kırk kiloluk bir insanın eşit beslenmesi anlamına gelmektedir. Veyahut günde üç dört saat spor yapan bir insanla yatalak hasta bir insanın eşit beslenmesi gerektiği fikrini de içerisinde barındırmaktadır. Yüz kiloluk insanla kırk kiloluk insanın, günde üç dört saat spor yapan insanla yatalak olduğu için hareketsiz kalan bir insanların vücutları için gerekli olan besin ihtiyaçları birbirlerinden çok farklıdır. Ancak eşitlik söylemi bu bireysel farklılıkları önemsemeyerek yeni bir eşitsizliğin kapılarını açan bir maymuncuk işlevi görebilmektedir.”

Nuray Alper-Şiddetin Eşiği Sesin Trajedisi

“İnsan susarken bile “Susuyorum” diye bağırma gereksinimi duyan bir varlık. Bu, yarasını gösterme tabiatına haiz olmasından kaynaklanıyor. Çağ ve sosyal mecralar da kişideki sergileme eğilimini ziyadeleştiriyor. Oysa kişi yarayı göstermenin onu hafifletmediğini biliyor. Göz teması kurmak, canlı tutmak, havayla temasını sağlarken ona dokunmak yaranın bölüşülüyor olmasına imkân tanımıyor. Üzerine usulca bir bez parçası örtmek ve günahı gizler gibi gizlemek yerine “Kanamalı” başlığı altında açık bırakılan yara bir başka yarayla karşılaşılıyor ve başlıyor yarış. “Benim acım senin acını geçer”e bir hazin varış. Böyle çoğalıyor sesi kötülüğün. Şiddeti daha yüksek bir sesle protesto edeyim derken azdırılıyor şiddet. Bir sonraki merhalesini merak ediyor içinde hastalığı gezdiren insanlar yahut etrafımızdaki saldırgan ruhlar sarsıla sarsıla uyandırılıyorlar. Öyleyse toplumun bağıra çağıra ortaya konulana tepkisi ne? Göstermelik bir tören… Ağır hasarlar, kayıplar üzerinden yapılan şölenler. Bu çokseslilik içinde kimsenin hakikati içselleştirmeye vakti kalmıyor.”

Yasaklı Nağmelerin Susturulmuş Dizeleri

Halit Yıldırım’ın maharetli olduğu alanlardan biri de müzik. Besteler, güfteler, çaldığı enstrümanlar yanında müziğin sosyolojik etkilerini işleyen yazılar da kaleme alıyor Yıldırım. Yasaklı yıllardan ve o dönemlerin yasaklanan müziklerinden bahsedilen bu yazıda görüyoruz ki müzikten bile korkan kişilerin ülkesine pek de fayda sağlaması beklenemez. Detaylı ve toplumun değişen yapısını inceleyen kaynak bir yazı kaleme almış Yıldırım.

“12 Eylül’ün henüz ilk saatleridir. TRT’de darbe bildirisi duyurulduktan hemen sonra Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri yayınlanır. O esnada radyo kumanda odası askerler tarafından basılır. Başlarındaki general radyoda çalınan türküleri Ruhi Su söylüyor zannetmiştir ve yayının derhal durdurulmasını emretmektedir. Ana kumandadakiler generale plakları göstererek türküleri söyleyenin Hasan Mutlucan olduğuna ikna eder. Olay böylece tatlıya bağlanır.”

“Hem siyasi nedenlerle bir dönem halkın dinlemesi engellenen hem içerik olarak “sakıncalı” görülerek söylenmesi yasaklı şarkılar listemiz vardır.”

“Bestekârı ermeni olduğu için Sezen Aksu’nun “Gel Gel Sarışınım”, Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu Dünya” şarkısı insanların ruh halini bozduğu, İbrahim Tatlıses’in “Güneş Doğmayacak Üstüme” ve Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” türkülerinin intiharı özendirdiği, Aylin Aslım’ın “Gül dünya” şarkısının toplumu tahrik ettiği, Leman Sam’ın “Anladım” şarkısı Türk kadınını ahlaksız gösterdiği gerekçesi ile yasaklanmışlardır. İntiharı teşvik ettiği gerekçesi ile Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” ve Murat Kekilli’den “Bu Akşam Ölürüm” türkü ve şarkıları yasaklı şarkılar listesine alınmıştı.”

“Yasaklarla bir yere gelinemeyeceği yaşanan tecrübelerle sabit. Gerçek jüri halktır. Dün yasaklanan birçok sanatçı bugün halkın gönlünde olduğu gibi resmi kurumlarca da el üstü tutuluyor. Bir dönem yayın yasağı uygulanan şarkılar hâlâ hit olarak dillerde…”

Urfa’da “Küllük”

Derginin Şehir yazıları bölümünde Bekir Urfalı, Urfa’yı anlatıyor. Küllüğü anlatıyor Urfalı. Gelenek ve görenekleri ile Urfa var karşımızda.

“Eskiden analarımız sabahın köründe, daha yıldızlar gitmeden, güneş sıcak yüzünü göstermeden, seher horozları öterken, ev halkı uyurken, uyanır; “Yâ Fettâh, Yâ Rezzâk” diyerek eteğinin ucunu beline sıkıştırıp, yoğun ve yorgun geçecek bir güne “Bismillâh” derlerdi.

Avlu süpürülerek kuyudan çekilen su ile yıkanır, evde davar varsa yemi, suyu verilir, etraf temizlenir, süt sağılırdı. Sağılan süt ya peynir ya yoğurt yapılır veya süt olarak satılırdı. Süt ihtiyacı olan komşular erkenden gelip sütlerini alırlardı. Sütün ölçeği “Külek”ti.”

“Ev halkına arada katmer yapılırdı. Ekmeğin bitimine doğru birkaç yumak hamur bırakılır, evin genç kızları hemen büyüklerin yerini alır, kalan hamurları açıp, pişirerek ekmek yapmasını öğrenmeye çalışırlardı. Maddi durumu iyi olanlar ekmekçi tutardı. Birkaç gün önceden ekmekçi kadınlara haber edilir, söz alınır ve o gün kadınlar erkenden gelir, işe başlar, işlerini bitirir ücretlerini ve ekmeklerini alıp giderlerdi.”

“Komşular bazen kovasını alıp küllü su almaya gelirlerdi, bazen de kül isterlerdi. “Komşu komşunun külüne muhtaç” o güzel komşulukların olduğu günlerden kalmadır.

Tandırlıkta, ocak üzerinde büyük bakır kaynar kazanlarında ısıtılan su ile çamaşırlar annelerimizin mübarek ellerinde ak-pak olur çıkardı. Yıkanan çamaşırlar damda germeçe (çamaşır ipi) serilir, yere sürülmesin diye germeç ağacıyla (Germeç Ağacı; 2-3 metre boyunda, çatal uçlu direk) alttan destek verilerek yükseğe kaldırılır, güneşte kurumaya bırakılırdı.”

Çok Sesli Bir Bozkır Dervişiydi

Sıddık Akbayır, Rasim Özdenören hakkında kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor. Veda makamında, Özdenören’i detaylı olarak ele alan bir yazı bu. Çalışmaları, eserleri, dostları ile ele almış Büyük Ustayı Akbayır.

“Baktığı her pencereyi güleç; el attığı her uğraşı anlaşılır, söz aldığı her konuyu, güneşli sular gibi berrak kılan, çağdaş Türk hikâyesinin yaşayan en büyük ustalarından biriydi. Denemeleriyle bir nesli etkileyen, eğiten bir yazardı.

Öykülere şiir yağdıran tenha bir buluttu.”

“Sadakatle sahip çıktığı, uzun soluklu dostlukları vardı. Ölümlerin, canlılığına zarar vermediği dostluklardı bunlar. Sözgelimi; Cahit Cahit Zarifoğlu’ndan, Erdem Bayazıt’tan, Akif İnan’dan, Alâeddin Özdenören’den söz ederken geçmiş zaman kipini kullanmazdı. Sanki, az önce yanlarından ayrılmışçasına, şurada, biraz ileride yine o muzipliklerini yaparken görür gibi anlatırdı onları. Cahit Zarifoğlu’nu, Erdem Bayazıt’ı, Akif İnan’ı, Alâeddin Özdenören’i hiç görmeyen bir kuşak, Özdenören sayesinde onlarla yol arkadaşı olurdu.”

“Düşünce dünyasındaki yeri oldukça netti; kendisinin de hem yazılarında hem konuşmalarında sıkça ifade ettiği gibi hem düşünsel açıdan hem sanat anlayışı bakımdan Mehmed Âkif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in taşıyıcısı olduğu bir damara bağlıydı.”

Sivas’ın Yıllarına

Kemalettin Bal, Sivas’ın yollarını değil ama yıllarını anlatmış yazısında. Anlar anlat bitmez bir anı defteri gibidir Sivas. Hele de o sakin, huzurlu vakitlerini yaşadıysanız şehrin, caddelerini ve sokaklarını büyük bir keyifle gezdiğiniz vakitleriniz varsa geçmiş zamanın Sivas’ı anlatmakla bitmez. Kendimden biliyorum…

Gelişen çağ, modernite derken Anadolu şehirleri bile metropol olmasa da bu uğurda yoğun bir hızla yol kat etmeye çalışıyorum. Bal, yazısında geçmişten günümüze Sivas’ı anlatıyor. Anılar, hüzünler, yitirilişler ile; buyurun Sivas’a.

“Modernleşme, sanayileşme, ilerleme denen illet, yüz yılı aşkındır şehirleri ur gibi kemirip duruyor ve bu kemirgenlik doyumsuzlukla birleştiğinde yıkım kaçınılmaz oluyor. Her yıkım, ayak seslerimizi, sevinçlerimizi hatta aşklarımızı emanet ettiğimiz mekânları yerle yeksan ediyor. Ömrümün yarısını geçirdiğim şehir, her yıl biraz daha tanınmaz hâle geliyor.”

“Alibaba’yı yıkıp kavşağın ortasına Âşık Veysel heykeli dikmek günahımızın kefareti olmuyor. Kaleyi temizleyip Osmanlı mimarisine uygun konaklar yapmak, bize o evlerin ruhunu geri getirmiyor. Her şeye rağmen bu projenin iyi niyetle, hiç olmazsa betonlaşmayı durdurmasa da insanların zihninde geçmişi hatırlatıcı yönünün olması sebebiyle takdir edilir buluyorum; ama diğer yandan, eski konakların tarihi eserlerin restore edilip kafe, lokanta, çay bahçesi, motel vs. yapılmasını da başta belirttiğim gibi “acayiplik” olarak görüyorum.”

“Ağıtları acıklı, iklimi soğuk, ruhu olan, tarihi olan, derinliği olan, kimliği olan bir şehir artık köftesiyle anılıyorsa burada durup düşünmek gerek!

Bir dostun ifadesiyle “Sivas bizi sever biz de Sivas’ı severiz” lâkin şu soruyu sormak da sevgiye dâhildir:

Neyi, ne karşılığı kaybettik?”

Sebilürreşed’dan Bir Şiir

Kara tren tez gelir
İplerin ucunda heybeden balonlar
İğne kadar uzak, topuk kadar kavi
Gelen patlatıyor giden oatlatıyor
Sanırsın yüz yılın kahramanı

Uğuldayan güneş çiçek açar mı
Kara bahtımın üstüne
Bukalemun yüzler ayuka çıkar mı

Bedran yoldaş

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 1 ay Önce

Teşekkürler..selamlar..
muhabbetler olsun..kardeşim..

banner19

banner36