Ağustos 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Hece Öykü 109. Sayı 

109. sayısına ulaştı Hece Öykü. Öyküler kadar öykü üzerine yazılar da dergide oldukça yer tutuyor. Yani olması gereken, dergide yerini alıyor. Çünkü son yıllarda öykünün fark edilir bir yükselişi var. Bu hem dergilerdeki öyküler hem de öykü yayıncılığı anlamında kendini gösteren bir yükseliş. Durum böyle olunca öyküye ilgi de artıyor doğal bir sonuç olarak. Tam da bu noktada öykü üzerine yazılan yazılar önem arz ediyor çünkü özellikle son zamanlarda içinde “olay” olan her anlatı; öykü olarak adlandırılır oldu. Hece Öykü, öykü kuramı üzerine yazılarıyla günümüz öykücülüğüne de önemli bir katkı sağlamış oluyor.

Acıdan Öyküler

Acının yazıyı besleyen bir yanı vardır. İnsanın acılarla örselenen ruhu, yazıyla kendini bir nebze dışa vurur. Bu; yazının tarihine eş bir durumdur. Ertan Örgen, acıyla örülmüş öyküleri konuk etmiş yazısına. Birçok örnek metin var yazıda. Elbette, acı da kol geziyor cümleler arasında.

“Türk edebiyat geleneğinde iyinin ve hikmetin doğrultusunda oluşan bir kabul ve anlatma baskındır. Modern edebiyatla birlikte buradaki kabul kısmen değişikliğe uğrar ve dünyaya çok fazla maruz kalan insan öne çıkmaya başlar. Bu yazının konusu olan ve insanın derin yaralanması diyebileceğim acının ifadesi bu maruz kalışın uzantısında çok fazla dile getirilmemişe benzemektedir. Burası pekâlâ edebiyatın sustuğu bir yer olarak da düşünülebilir.”

“Bizde kültürün, geleneğin acıyı anlatmada öykü ve romanda çok yer tutmadığı kanaatimi besleyen genellemeyi şöyle bir göz atmayla ifade edebilirim. Ömer Seyfettin mizaha çok yatkın mizacına rağmen yaşadığı dönemin acıklı sayılabilecek birkaç öyküsünü kaleme almıştır. Öykü sayısı ondan az olmayan Halit Ziya’da bu uzantıda birkaç metin bulunur. Memduh Şevket’te hayatın iyimser tonları, Sabahattin Ali’de gerçeği abartmadığı zaman şiirlerindeki melankoli karşımıza çıkar. Modernist öyküye takılıp kalan 50 kuşağı garip bir zihin yaralanmasından ibarettir ve bilindiği üzere onda tercüme kokusu da baskındır.”

“Acının hem yazarın bakış açısı, hem kültürel derinliğin sınırları itibarıyla Türk öyküsünde çok fazla örnekle karşımıza çıkmaması bu kabullerin içinde düşünülmelidir. Tarihin hareketliliğinde iktidar ve iddia içinde bulunarak gelişen Türk kültürü, buna bu kadar izin vermiş gibidir.”

Kurmacayı Kurmak

Mehmet Kahraman ile kurmacanın içine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Gerçek hayat ile kurmaca arasındaki keskin çizginin üzerinde ilerliyoruz. Yazıyı mı okuyucuyu mu besler kurmaca gibi bir soru zihnimizde dönüp duruyor.

“Önce “kurgu” kelimesinin sözlük anlamına değinelim. Kurgu: “Parçaları belli bir plana göre düzenlemek, konuları sıraya sokmak/ ya da/ Bir filmin değişik yerlerde çekilen bölümlerini bir bütün oluşturmak için birleştirmek, montajlamak.” Sözlük anlamından da anlaşılacağı üzere kurgulamak, en basit anlamıyla, parçaları düzene koyarak anlamlı bir bütün oluşturmak demektir. Kurguyu sadece kurmaca eserlerde değil hayatımızın pek çok alanında duyar ve kullanırız.”

“Hikâyeye inanmak ne demek? Bir şey anlatacaksak ona inanıyoruz ki anlatıyoruz, değil mi? Hayatımızda anlatılmaya değer pek çok olaya, duruma şahit olmuşuzdur. Fakat şahit olunan her olay onun anlatılabileceğini göstermez. Bizim öncelikle o hikâyeyi içselleştirmemiz gerekir, yani bize ne ifade ediyor; anlatılabilir olmasından ayrı olarak okura ne teklif ediyor. Aslında okura bir hayat deneyimi, önerisi sunuyoruz eserimizle. Bizim dünyamızda bir karşılığı var mı ki onda olsun. Bizde karşılığı olduğunu düşünüyorsak hikâyemize inanıyoruz demektir. Kendimiz inanmıyorsak okuru da inandıramayız.”

“Kurmacayı oluştururken yazarın ne anlatacağını bilmesi onun selameti açısından büyük önem arz eder. Yazar her şeyi bilmeyebilir ancak anlatacağı konuyu mutlaka bilmelidir, yoksa hata yapması kaçınılmazdır. Usta yazarlar en iyi bildikleri şeyi yazarlar: kendi gözlemlerini, deneyimlerini, yaşadıklarını…”

“Kurmaca, anlatının niyetine göre bir akış hâlindedir. Ne anlatacağını bilen yazarda bu akış kesilmeden metnin sonuna kadar gider, ama ne anlatacağını bilmiyorsa ve konuya hâkim değilse anlatı sürekli dolgu malzemeleriyle kesilir, gereksiz ayrıntılarla metin şişer ve kendi içinde dönmeye başlayarak lüzumsuz betimlemelere, laf kalabalığına evrilir.”

Sercan Ceylan’la Eşikte ve Eksik Üzerine

Esra Özdemir Demirci, Sercan Ceylan’la Eşikte ve Eksik üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bu söyleşiyi okuyunca konuşan kadar konuşturanın da ne kadar önemli olduğuna bir kez kanaat getirmiş oldum. Demirci, iyi bir öykücü. Öykü üzerine de kafa yoran bir yazar. Bu söyleşideki sorular da genç bir öykücünün dünyasına girmeyi başaran bir anahtar hünerinde sorular. Söyleşiden sonra Sercan Ceylan’ın kitabını mutlaka okumak isteyeceksiniz.

“Yaşım ve yazılarımın yaşını bir türlü tutturamamışımdır ilk acemi denemelerimde bile. Benzer diyalogları daha önce de yaşadım. Öğrencilik hayatımda, akademik yaşamımda ya da edebiyat yazılarımda acemi cesaretini ve çeşitli alanlardan okumalarımın sermayesini epeyce kullanmam bunda etkili olabilir. Genel olarak yirmili yaşların dilini, yaşantısını, merak ve endişelerini öncelemem beklenmiştir hep.”

“Şiirle bağım, ister istemez öyküyü etkiliyor tabii ama devam etsin istiyorum hep. Şiiri ciddiye alıp fırsat buldukça çalışıyorum da. Şiir ve çeşitli alanlardaki okumalar bazen karışıyor ve şiirlerin bende bıraktığı etki, öykülere yansıyor ama bunu çok da istiyor değilim. Aslında öykünün şiire mesafeli olması gerektiğini düşünüyorum. Yine de öykücüler iyi şairleri çok okumalı, kelime ve kurmaca işçiliği bakımından, bu ayrı.”

“Modern edebiyatı inşa eden, Türk edebiyatıyla birlikte Dünya edebiyatını etkileyen pek çok yazarı okumaya çalışıyorum. Öykülerimde bu okumalardan izler var elbette. Artistik bir niyetle, üstün körü göndermeler yapmadım hiçbir zaman. Bunlar beni sarsan, bana fikirler veren yazarların eserleriydi ve yerli yabancı çoğu metinde de bunların tınısını duymuşumdur.”

Hasibe Çerko’nun Öyküsü

Bu sayı Benim Öyküm bölümünde Hasibe Çerko var. Pastoral bir senfoni gibi bir hayal bahçesinin içinde doğan öykülere şahitlik ediyoruz. Çok sesli ve çok renkli bir öykü dünyasının tam ortasındayız.

“Genç öykücülerin duygularına tercüman olacaksa eğer, şu sözleri not düşmeyi bir zaruret addederim: Ruhun simge düzeyine yükselmesi için sesimin yankılandığı evrenleri, o rüya kubbelerini tanımak, bilinmezden esen rüzgârları orada duymak, sonsuz akışla kucaklaşmak arzusu oldukça yoğun öyküler yazdırdı bana: Adıma konuşacak bir kitabın peşinden kalbi latifemle (beni nereye götüreceğini bilmeksizin) merakla ve tutkuyla bir sefere çıktım; yoksunluğun aslında yalnızca dünyamızın sınırlarını tanımamaktan kaynaklandığını, bütün bir insani ve ilahi zenginliğin içten dışa, dıştan içe çepeçevre bizi kuşattığını, huzur bulmak için yaşamı hissederek, benliğimize zaten yazılmış olan latif öyküleri minnetle hissedip hayalden öte yaşamaya çalışarak ama temiz bir kalple yaşayarak yürüyüp geçip gitmenin muhteşem bir tecrübe olabileceğini fark ettim. Eserin yazılı kitapla sınırlandırılamaz bir vergi, çok canlı ve coşkun bir şey, bir varlık olabileceğine dair düşüncem hep vardı fakat insanın iç ve dış dünyasının bu denli zengin kudretlerle sarmalandığını, esirgendiğini, sevildiğini, arzulandığını, büyük bir esere hazırlandığını bilmezdim.”

Hece Öykü’den Öyküler

Safıye Gölbaşı - Akşamlardan Biri

“Güneş ışığı halının üzerinden vitrine, oradan da yavaş yavaş perdeye doğru kayıyor. Akşam oluyor bugün de. Salonda oturuyoruz. Her seferinde olduğu gibi yine sessizce... Ama diğer günlerden daha suskunuz bugün, daha dalgın, daha kederli.”

“Bazen bir çocuğumuz olsaydı keşke diyorum. Senden bana bir hatıra... Yanımda ikimizden bir parça. Öyle inanıyorum ki çok iyi bir anne olurdun. Kimseyi yadırgamayan, yargılamayan o sakin dikkatinle ne güzel büyütürdün yavrumuzu. Tatlı tatlı kıskanırdım belki de sizi. Bebeği buldun beni unuttun, diye sitem ederdim sana. Seni, kucağında pembe beyaz bir bebekle hayal etmek, bana birlikte kapıyı açtığınızı düşünmek mesela öyle güzel, öyle acı ki. Birden ağlayacak gibi oluyorum.”

“Bu arada unuttum sanma. Bugün senin doğum günün, evliliğimizin beşinci yıldönümü ve sensiz yirmi birinci günüm. Asude’m iyi ki doğmuşsun güzelim, hayatın bahçesinde saklayamadığım kayıp kelebeğim, seni hep seni hep seni hep…… seveceğim.”

Esra Özdemir Demirci – Baston

“Ayağın bir şeye takılacakmış gibi yürüyorsun. Oysa şimdiye kadar rastlanmış şey değil. Yine de bir bildiğin olduğunu düşünüp uzatıyorum duvarda asılı bastonunu. Ona yaslanmak isteyişindeki anlamı çözmeye çabalıyorum sonra. Ne zamandır?”

“Anne, sen niye kendi kendine iş yapmaya kalkıştın yine? Seslenseydin ya bize. Yaşlandın işte kabul et, her şeye yetişemiyorsun. Bizim bile bu yaşta elimiz ayağımıza dolanıyor. Neyse ki çatlakmış, ya kırılmış olsaydı? Bu konuşmaların canını sıkmaktan öteye geçmediğini bildiğimden, teyzemi susturmak için çay tepsisini önüne uzatıyorum.”

“Küçük oğlanın Ford merakı da boşuna değilmiş. Askerden gelir gelmez borç harç bir kamyon aldırdı kendine. Ömrünü yollarda tüketmeye karar vermişti bir kez. Ne söyleseniz kâr etmeyecekti. Öyle de oldu. Uzun yollara eşlik etti uzun yıllar. Bazen farklı bir şehirden, bazen farklı bir ülkeden gelen fotoğrafların arkasına yazdığı iki cümleyle avundun: Anacığım seni çok özledim. Duanı eksik etme.”

Emin Gürdamur - Gülden’in Kemikleri

“O gün Gülden Hanım’ın solgun yüzünde, yıllarca sadaka dağıttığı Karacaahmet dilencilerinden bir parça vardı. Oğlundan merhamet dileniyor, göz çukurlarında gözlerinden büyük, yüzünden büyük, bedeninden büyük karanlıkların oynaştığı belli olmasın diye başını iyice koynuna gömerek acınası bir sesle konuşuyordu. Konuştukça öksürüyor, son çiçeklerini döken Cezayir menekşesi gibi yorganın üzerini mor küçük lekelerle kaplıyordu. Oğlu yorgana baktıktan, çiçekleri bir bir topladıktan, parmak ucunda hınçla ezdikten sonra geri yorganın üzerine fırlatıyor, annesinin bu dünyadan son bir Gülden Hanımlık yapmadan gideceğini zannetmekle ne büyük hata ettiğini düşünüyordu. Bodrumdaki zevksiz, kederli çiçeklerden bir anda nefret etti.”

“Gülden Hanım’ın yüzünde tehdidin emaresi bile yoktu. Böyle bir durumda oğlunu tehdit etmeyecek kadar diplomasi bilgisine sahipti. Liseyi Galatasaray’da okumuş, Türkiye’de yarım bıraktığı üniversite eğitimini İtalya’da tamamlamıştı. İlk kocasının ataşeliği sebebiyle gittiği Roma’da yükseköğrenim gördüğü sırada zekâsının, kabiliyetlerinin farkına varmıştı.”

“Gülden Hanım, yarım asır önce şenlendirdiği evi şimdi cesediyle yeniden şenlendirecekti.”

Vural Kaya - Tekavüt-Anı

Emekli olunca bir kasabaya yerleşecek ve burada anılarını yazacaktı.
Emekli olmuştu nihayet ve hayalindeki o kasabaya da yerleşti.
Fakat anılarını yazmaya bir türlü başlayamıyordu.
O tozlu raflardaki eskitilmiş günler insanın yaşlılığına bir ordu gibi hücum ediyordu.

Ayşe Bağcivan – Bekleyiş

“Gözleri dokunaklı bir türkünün iç yakan sözleri gibiydi. Denize dökülmek için dağların arasından uzun yolları aşan bir ırmak gibi yorgun, yaprakların üzerine düşmüş yağmur taneleri gibi nemli bir yeşildi gözleri.”

“Ekmeği ile ayranı aynı anda bitirirdi, daha o seslenmeden semaverde demini almış çayı uzun ince belli bardağa doldurur, masasına götürürdüm. Hafif bir gülümseme yüzünde belirirdi. Başını bir çevirip de bakmazdı ama gülümserdi. Utangaç bir ifade yüzüme yerleşir, gömleğimin yakalarını yukarı kaldırarak ifademi ciddileştirirdim. Masasındaki boş tabağı ve ayran bardağını alıp minibüse bırakırdım. Etraftaki herkes kendi hâlindeydi ama yine de şöyle bir masalara baktıktan sonra tabaktaki buruşturulmuş peçeteyi alır özenle düzelterek diğer sakladığım yüzlerce peçetenin içine bırakırdım.”

“Semaverden iki çay döküp yanına gittim. Taburemi karşısına çekip kollarımı bacaklarımın üzerinden yere doğru sarkıtıp tespihime ağrımı dolayarak çevirmeye başladım. Başımı yerden kaldırmadan sadece oturdum. Sigara paketini uzattı, bir tane yaktım. Cebimden çakmağımı almak için doğrulduğumda yüzüne baktım. Gözlerimi yüzünden ayırmadan sigarayı yaktım. Başımı hafifçe çevirip sigaranın dumanını yana verdim. Gözlerimi belki de ilk defa uzunca bir süre ayırmadan gözlerine baktım. Gözlerinin tam içine.”

İbrahim Halil Çelik - Anı Koleksiyoncusu

“Tütün tarlasında sarıldım ona. Ben sevinçliydim. O ise olup bitene anlam veremiyormuş gibi şaşkındı. Elimden kurtulmaya çalıştı ama bırakmadım; sarılmaya devam ettim. Asya görse kıskanırdı.”

“Ben Kemal. Dünyadan herhangi biri. Milyarlarca insandan biri.”

“Telefon çekmiyor. Düt düt sesiyle Pınar’ın sesi kayboluyor. Asya kıskançlığı bıraksa. Pınar’ı dert etmese. Onun bana yoldaş olduğunu anlasa. En zor anımda onun yanımda olduğunu bilip utansa. Ama aşk hep en zor olana tutulur. Asya’ya tutulması bu yüzden. Kötü oluşundan. Zor oluşundan. Bunları düşündüğümü bilse üzülür. Sevmek ne kötü, insanı âcizleştiriyor. Elini kolunu bağlıyor.”

Meral Afacan Bayrak - Aklımda Limon Var!

“Gölgesini düşüre düşüre yürüdü adam.
Uzadı gölgeleri, hiç durmadı. Sokağın sonuna doğru, başka gölgelere karıştı. Sonra gölge de adam da gözden kayboldu.”

“Önce sela, sonra ezan. O kırk beş dakika. İnsanı ağlatır, mahveder kibir duvarlarını; kırar, döker. Ölümü hatırlatır oysa; durmadan sebepsiz ağrıların nüksetmesi. Sisli, kapalı havalarda geçmesini beklersin. Öyle…”

Ha ne diyordum ben… Konuyla ne ilgisi var diyeceksin ama, üst kat komşumuz Saliha Hanım, Hakkın rahmetine kavuştu. Zaten çok yaşlı ve yatalaktı. Aldılar, götürdüler. Bir kalabalıktı… Şimdi herkes dağıldı. Rüzgâr da çok oldu dineli. “Neden mi anlatıyorum bunları… Aklımda… Başımda bir ağrı. Aklımda limon var!”

Yediiklim dergisi- 377. Sayı

Öykü Ve Şehir

Yediiklim Dergisi 377. sayısına ulaştı. Dergiden yapacağım ilk paylaşım, Osman Koca’nın Öykü ve Şehir yazısından olacak.

Modern çağın dayatma ve diktesi sonucu lego tipi kutularla kendilerine iskân ve barınaklar yapan, farklı kültürleri bir araya taşımak kaydıyla ortak bir kent inşa eden insan için. Şehir ilk sıralar sadece bir ekonomik hedef iken, zamanla bu hedef şaşmış, beraberinde sentetik, yeni bir kimlik meydana getirmiştir. Artık şehirler konfor ve sınıflaşmanın adresi olmuş, göçler arkalarında acıklı ve dramatik izler bırakarak nesilleri süratle dejenerasyona tâbi tutmuştur. Hal böyle olunca yerleriyle yurtlarından ayrılan kuşaklar, hızlı şekilde zihin kaybı ve kültür krizi yaşamış. Sonraki jenerikler de bu bilinç aşımını genetik bir kod gibi bünyelerinde taşımak zorunda bırakılmışlardır. Her şehrin, ama öyle ama böyle, arabesk bir öyküsü mutlaka vardır. Ne ki bizim burada amacımız; şehrin arabeske çalan yüzünü satırlara dökmek değil, ismiyle müsemma hikâyesini takdirlerinize sunmak olacaktır.

Bingöl. İsmini Bingöl Dağından alır. Bu dağ üzerinde buzullardan meydana gelmiş pekçok gölcük vardır. Bingöl'ün bilinen en eski ismi Cebelcur'dur. Cebel, dağ; Cur, akan anlamındadır. Bu kelimenin zamanla Cabakçur şeklinde telaffuz edildiği ihtimali kuwetlidir. Evliya Çelebi'ye göre bu isim Büyük İskender tarafından verilmiştir. Rivayete göre Büyük İskender vücudundaki dayanılmaz ağrılar için nice hekimlere başvurduğu halde şifa bulamaz. Bunun üzerine âb-l hayâtı (bengisul aramaya başlar. Uzun aramalardan sonra kaynağı kendisi olmasa da, o sudan içip dayanılmaz ağrılardan kurtulur. Faydasını gördüğü bu suya Makdis lisanı üzerine cennet suyu anlamına gelen Cabakçur adını verir. Doktorlarına, sizlerin çare bulmadığınız ağrılarıma Allah cennet ırmaklarından deva verdi. Burada benim adıma bir kale yapın ve adını Çabakçur koyun demiştir. Daha sonra çeşitli kaynaklarda Mingöl olarak karşımıza çıkar bu isim. Mingöl, göller bölgesi anlamındadır. Mingöl kelimesi de zamanla halk tarafından Bingöl şeklinde telaffuz edilmiş bin tane göl anlamındadır.

Batman hakkında en eski bilgiler halk hikâyeleri, mitler ve Heredot tarihinde verilmektedir. Ortak verilere göre MedKrallAbtyagestin'in torunu Kyros karşıtı Erpagazso M.Ö.550 yılında yenilince Med asilzadeleri arasındaki utancından dolayı Med'lerin yaşadığı Media bolgesinin kuzeybatı ucundaki topraklarına çekilmek zorunda kalmış. Başka bir söylenceye göreyse; Kyros, Pers [Fars-İran) egemenliği altında kalmamak için bu bolgeye yerleşmiştir. Karaçalı, sazlık ve bataklıktan oluşan bu bolgenin ortasında yapay bir adacık oluşturup adına han obası anlamına gelenElekhan denilmiştir. Kelime zamanla ses değişimlerine uğrayarak bugünkü Batman'a dönmüştür.

Ayakkabı Bağcığından Yakın

İsmail Demirel, ölüm ve ayrılığı konu etmiş yazısında. Ayrılmaz ikili. İnsanın içini ikiye bölen bir dermasız dert.

Her ölüm erkendir, geride kalanlar İçin. Ve ölüm hep başkaları içindir. Yakıştıramaz insan kendine, yaşı kaç olursa olsun. Dünyada yaşıyor olmanın, dünyanın, yaşamın ve kendinin ayrımına varamayan, hep dünyada olduğunu sanır. Hiç bitmeyecek gibi ses veren bir bestedir dünya. Tel kopar, ahenk bozulur, rüya biter, ölüm kapıya dayanır.

Olum ve ölüm, ölmek ve olmak... Türkçenin güzelliği. Naifliği... Ne kadar yakın birbirine... Yaratışın, hilkatin iki yüzü... Biri olmak (doğmak] diğeri ölmek. Ölüm var diye katlanır belki de insan çilelere, sabırla. Metanetle bekler dünya sürgününün bitmesini. Bazen katlanılmaz olur çileler, fizik ötesi devreye girer ve fizik alemle irtibat kesilir. Ölümdür, bunun adı. Fizik alemle irtibatın kesilmesi fizikötesi âleme adım atmaktır. Dünyaya geliş de bir adımdır. Adım adım cennetini yahut cehennemini yüklenir insan bu dünyadan. Attığı adımlar, anne karnına düşüş. Anne karnından dünyaya göz açış, dünyaya göz yumuş. Kabir âlemi, yeniden diriliş. Mahşer, sorgu-sual, hesap. Mizan, sırat ve son merhale... Hep birer adım... Her bir adım içinde nice adımlar saklı…

Ayrılık üzer. Kavuşmak sevinçlere boğar. Kavuşmak için ayrılık meyvesinin tadına varmak gerektir. Kullarını sevindirmek için ayrılıkların peşinden kavuşmaları yaratan Yüce Yaratıcı (cc), kurduğu Mutlak Düzende inancımıza göre en hayırlı olanı halk eder. Taşıyamayacağı yükü yüklemez kullarının omuzlarına.

Ölüm, her ne kadar bizim için hep erken olsa da, Mutlak Düzende şaşmaz bir dakiklikle tahakkuk eder. Türlü bahaneler, hastalıklar vesile ve sebep olur ölüme. Modern zamanların ölümleri de kendisi gibi trajik…

Gelecekte Bir Edebiyat Hayatı Mümkün Mü?

Furkan Türkmen, “Gelecekte Bir Edebiyat Hayatı Mümkün mü?” sorusunun cevabını arıyor yazısında. Toplumsal değişimin edebiyatla olan bağı var yazıda. Değişen hayatımız ve edebiyat.

“Edebiyat sadece duygu, düşünce ve hayallerimizin yazılı veya sözlü olarak İfade edilmesini sağlayan bir terim olarak karşımıza çıkmaz. Edebiyat, insanların kaba ruhlarını bazen ulvi bir heyecan ile kapatırken bazen ise daimi olarak akan kâdim bir nehirde kendini ifade eder. Arapça ilmü'l-edeb'in karşılığı olan ve edebî bilimlerin tamamını ifade etmek için kullanılan bu kelime Tanzimat’tan sonra tekil anlamında kullanılmış olmasına karşın günümüzde sanal dünyanın akışı İçerisinde sun'i ve farklı anlamlara bürünerek. Kasten kendi medeniyetinin dışına çıkarılmaya çalışılıyor.”

“Edebiyatın bir kaçış, inziva şekli olduğu iddia edilebilir. Fakat günümüzde edebiyat her zamankinden daha fazla toplumla iç içe yaşamak zorundadır. İletişim çağında olduğumuzu varsayarsak edebiyatın bu çağın zorluklarına karşı kendini yenilemesi mecburidir. Dijitalleşmeyle beraber gelen bilginin kolay ulaşılabilirliği ve taşınabilirliği edebiyat dünyasını görünürde artı yönde etkilemiş gibi gözükse de hakikat ile sanal ayrımını zorlaştırdığı için entelektüel bir faaliyet alanı olmaktan yavaş yavaş çıkıp yerini git gide bayağılık ve vasatlığa bırakıyor. Yazmanın âlemler arası bağlantı olduğunu düşündüğümüz vakit, yasadığımız çağ bizden gerçek ile hakikat arasında bir ayrım olmadığını düşünmemizi istiyor.”

Evlerin Boş Odaları

Hayat değişti. Dünya büyüdü. Biz bir köşede unutulduk. Bizim olan her şey kayıp gitti avucumuzdan. Mihrican Keskin, büyüyen hayatımızın karşısında küçülen evlerimizi ve hayatlarımızı anlatıyor. 

Bu hayatın karmaşası İçinde eskiye dair ne varsa sizin de gözleriniz arar oldu mu? Yılların eskitemediği bir şeydir, geçmişe özlem. Devir döndükçe, doğum tarihimizden uzaklaşıp, ölüm tarihimize doğru yakınlaşma süreci kısaldıkça. Ellerimizde anılar biriktikçe, aynı dönemin çocuklarıyken bir anda sayılarınız azalmaya başladıkça işte içimiz de bir his belirmeye başlar. O his buruk bir yalnızlıktır.

Oysaki neydi önceden yalnızlık denen şey? Geniş aile fertleri içerisinde bilinen bir şey değildi. Yalnız kalmaya vakit bulamadıklarından dertlenen büyüklerimizi dinleyerek büyüdük. Bizler hayata tam atılmışken bu sefer de çekirdek aile kavramını yasamaya koyulduk. Geniş aile yerini çekirdek aileye bıraktı. Oradan da modern dünya girdabı içerisine dâhil olundu. Yani; modern dünyanın bizlere getirisidir yalnızlık.

Damlayan su sesine, yanıp sönen floresan lambasına, gecenin bir vakti saat saniyelerle ilerlerken bu mücadelenin arasında sıkışmış oluşumuza, horlama sesine, vakitsiz ziyarete gelen akraba silsilesine, planlanan işlerin rayında gitmeyişine, ödenme günü gelen kredi taksitlerine, sözümüzde duramamanın verdiği boyun eğişlerimize, kendimizi ifade edemeyişlerimize, mahcup oluşlarımıza, derbeder oluşlarımıza, bir kenarda kendi kabuğuna çekilmiş bir çocuk gibi boynu bükük kendi girdabında takılı kalırız.

Nasıl oldu da bu hâlin içerisine büründük? Yüz ifademiz değişir, ruhumuz burulur. Umutsuzlaşırız. Düşüncelerimizle kabuğuna çekilen bir çocuk oluruz belki de… yolunda gitmeyen her şeyi yolda bırakıp eve dönmek isteriz. Evimize!

Yediiklimden Öyküler

Ahmet İşler -Gün Doğumu

Başta kocası Salih olmak üzere işten eve dönen adamların hâlini hep merak ederdi Zeynep Hanım. Ev kadınıydı. Kendi ifadesiyle dünyanın en zor işini yapıyor; güzeller güzeli iki çocuk büyütüyordu. Çalışma hayatının nasıl bir şey olduğunu hep merak ederdi. Bu yüzden, bir akşam vakti şehrin kalabalık caddelerinden birinin kenarındaki kanepeye oturup önünden telâş içinde akıp geçen adamların yorgun yüzlerine dakikalarca bakmak. O anlık bakışta onların aklından geçenleri ve gün içinde yaşadıklarına dair izleri Yüzlerinden okuyabilmek isterdi.

Eve dönen adamlar iş yerlerinden çıkıp caddelerden otobüs duraklarına, vapur iskelelerine ve metrobüslere doğru telâş içinde koşuştururken ortak bir ritimle aynı anda aynı adımı atarlardı fark etmeden. Çoğunun yüzünde iş çıkışı taşıdığı ifade, gün boyu yaşadıkları tüm zorlukları ele verirdi. Günleri iyi geçmişse muhtemelen çocuklarına onları sevindirecek ekstra bir şeyler alma düşüncesinin heyecanı olurdu yüzlerinde. Çalıştıkları gün eğer kötü geçmişse evlerine vardıkları o akşam saati, tüm takatlerinin bittiği. Fazladan bir adım dahi atamayacak hâle geldikleri bir an olurdu onlar için.

Güneş, kızıl renge bürünmüş gökyüzünü de yanına alıp dağlarda kayboldu. Karanlık belirginleşti. Gün tükendi. Salih, sokaktan evin bahçesine girince kendisini karşılamak için orada bekleyen oğluna sımsıkı sarıldı. Süleyman, babasının taşıdığı iki poşeti de elinden aldı. Birisinde iki sıcak ekmek vardı. Diğer poşeti açıp telâşla içine baktı. Poşetten çiçek desenli jelatine sarılmış bir kopuk fırfırı çıkardı. -Oley!" diye bir çığlık attı sonra. Jelatine sarılmış diğer hediye ise Ayşe İçindi. Nazar boncuklu bir tokaydı bu. Ayşe, bu küçük takılara bayılır. Onları her akşam saçlarına takıp boy aynasında kendini uzun uzun seyrederdi.

Salih yerine Süleyman bastı kapı ziline. Kapıyı Zeynep Hanım açtı. Annesinin arkasına saklanan Ayşe. Aniden ortaya çıkıp babasının kucağına atıldı. Evin en büyük neşesi Salça ise babaya miyavlayarak kendini hatırlattı ve alışılmış olduğu üzere Salih'in ayaklarına sırtını sürtüp odaya kaçtı. Baba eve dönmüştü nihayet. Tamam olunmuş, masada boş sandalye kalmamıştı artık. Zeynep Hanım, babasının getirdiği nazar boncuklu tokasını saçına takmaya çalışan Ayşe'nin elini tutarak kapıyı kapadı.

Birgül Yangın Aslanoğlu -Çakır Yeşili Gözler

Sözde eli hafif hemşirenin iğnedeki penisilini bir fıs havaya sıkarak kolumdaki acıyla müjdeler gibi yaklaşması, yüzümdeki apsenin iltihabının neşter vurulup ılık ılık akışı. Pijamamdan bir türlü çıkmayan tentürdiyot lekesi... Hastanelerin soğuk yüzü, ilâç, iyot, ter ve idrar kokusunun karışımıyla yer etmişti bende. Korkunun, çaresizliğin, acının ve karamsarlığın yerleştiği koğuşlar... Amcamın aniden nükseden rahatsızlığı nedeniyle yine bir hastane yolu beni bekliyordu.

Trenler, ah bu trenler, hep mi insanı hüzne. Ayrılığa götürür. Dedemin vefat haberini alınca da trenle yolculuk yapmış, geç de olsa cenazeye yetişmiştim. Tek fark aheste aheste belli bir ritimle giden kara tren yerine hızlı trene biniyor oluşumdu. Ne var ki Ankara'daki yeni tren garını görünce o eski garların matem havası yerine modern dünyanın renklere gark olmuş karmaşasına ve insanların Yüzlerindeki renksiz ifadeye, bakışlarındaki donukluğa şaşırmıştım. Hüzün, matem, yok. Adı gibi hızlı bir yaşamın izleri vardı her yerde. Bir o yandan bir bu yana koşuşturan insanlar silsilesi...

O uykuya dalınca kendi yaptığı muhasebeyi yapıyordum. "Belki Nebahat'tan ayrılmasaydım. Çocuklarıma, torunlarıma hasret kalmazdım. 0 zaman da Ümran ve Gülşen'im olmazdı. Parayı o adı batasıca şirkete yatırmak yerine ben de bir market açsaydım." Saatlerin ilerlemek bilmediği bu hastane koğuşunda gri duvarlara bakarken insan, hayatının muhasebesini yapmasın da ne yapsın? "Biliyorum günlerim sayılı. Çocuklarımı, torunlarımı yıllar sonra kısa hastane ziyaretleriyle tanımaya çalışıyorum. Torunumun çocuğu bile olmuş. Daha dun gibi her şey. Oğullarımın kırlaşmış saçları ömür dediğinin gaz açıp kapayıncaya kadar olduğunun kanıtı. Onlarsız geçen onca yıldan sonra kaldığımız yerden devam edemiyoruz işte. Hepsinin gözlerinde yılların biriken öfkesini gölgelemeye çalışan merhamet emareleri... Niye böyle oldu, niye ki?" Niyesi yakalandığı hastalığa değildi. Niyesi üzdüğü hayatlara, üzüldüğü hayatınaydı.

Yediiklim’den Şiirler

Bir şeyler bir şeyleri çekiyor

Belki de dünya dinlensin diye

Yağmurlar, yıldızlar, seyyareler.

Fakat rüya desem rüya değil

Gene ölümde kırımda

Gözü zalimin

Burada bir soru işareti olacak?

Nurettin Durman

sizin ekmeğiniz büyük kavganız daha da

kadın kadınsa sevmezsiniz

direksiz evin direği olanları

ben sizinle anlaşamam

namert sevmek moda olmuş sizde

günlere öfkeyle başlamak

ne zaman huzur görseniz

öldürmek için çırpınır durursunuz

evleri basarsınız evleri çalarsınız siz

ben sizinle anlaşamam

kutsalım kutsaldır benim gül gibi kutsal

harap görünür mabedim oysa saray

mabedimi çiğnersiniz siz

ben sizinle anlaşamam

Hatice Çay

Titretir her defasında kapıyı çarpan rüzgâr

Dili boğazına kaçan bir gövdenin başucunda

Oturan kalabalık. Sayıyor hakem bir yandan

Bir yanda boğaza kaçmış bir dil

Birazdan bitirecek maçı hakem

Açılacak kapı yüzüne doğru

Son defa olan bir şey değil bu

Eşyalar ve sürekli kapıyı tokmaklayan rüzgâr

Korkudan içeride kilitli kalınca insan

Şaşırıyor

Aykağan Yüce

 

 Dil bilmeyen dağ bile sesimin yankısını

Veriyorken sizin yoksulluğunuz neden?

Gözümün kılcalından kalbime gürül gürül

Akan suskunluğumu duymuyorsunuz neden?

Zemheride ucuna konan damlayı kovmaz

Hatırını yerde koymaz damarlarına çeker

İnce dal gibi ben de aşkla tutardım sizi

Riya ile durmadan kırıyorsunuz neden?

Serçe parmağınızla kirpiğime bir kere

Dokunsanız düşerdi gözümün yorgunluğu

Ciğerimi dökecek göğüm olun isterdim

Nefessiz iklimlerle boğuyorsunuz neden?

Aziz Kağan Güneş

Arı sular, çektiğimiz hava

Gecenin sitaresinden düşen ölüm

Bozgundan kalan çakıl taşları

Denizden miras bir iki hercai dalga

Yüreğe asılmış kuyular göze kör, söz bir tas su

  Bizim. İşte! Şiir kuramlarından kaçıyor sokak kedileri

Göğün batnını paralayan zembille inen ve çıkan şeyler

Tutulma, yanılma, yeni silâhlar ve diğer şeyler bizim

Demli ve ince belli bardaklar, İsa Mesih aşkına

Ahilere pir İdris. Bilge Zülkarneyn aşkına

İnce gazellerden neşet eden dil

Ağlamayı ve gülmeyi gözlerinde yıkayan insan

Sadrımızı yakı belleyen şer. Bizim

Ethem Erdoğan

Bir rüzgar çarpar ki gönle

Üşütür, acıdır ve acıtır

Sormak günü geçmiş sorulardan

Hesap devr edince geceden gündüze

Domino taşlarıdır yüzler yıkılır

Vapur bıraktıkça ardında dalgalar

Martılar çiçekler gökyüzünü

Su uzadıkça uzaktaki karaltıya

Bir düş hep aynı yerde başlayıp biter

/beni bir denizin serinliğinde bekle

Boynu bükük bir hevesin gölgesinde

Martı, vapur, hesap ve rüzgar

Belki yıkanır bir duanın dizinde/

Büşra Badeci

billur avizelerde mayalanan aşk

ta uzaktan uzaktan tınısı müjdenin

ne çıkar olmayıversin heybemde sözüm

gözlerimi sereyim yoluna bebek

nicedir daralır göğsüm hem semam tepemde

içe doğru taşan Irmaklar gibi keder ve acı

gelişine muntazırım

ve ufuklarca gerilen kollarım hazır

karanlığı karaltan ablak yüzlü adamların

kulağımda yük kem sözleri, kalbimde yük

bitti!..diyerek çöken her omzun vebali

göğsü bin inip bir kalkan ve kırkına eremeyen

çocukların ve anaların hıçkırıkları

Ömer Hatunoğlu

yatağın sıcaklığını ve çiçeklerini silkeleyerek çarşafların

hiç düşünmeden ayağa kalkan

gecenin esmerliğini kovalayıp keskin taşlarla

bayraklarını deli bir kanla dalgalandıranlardan

üzülerek geçiyoruz diğer storiye

ekran görüntüsü alarak utancımızdan

yabancılaşmamak için vahyin has öğrencilerine

eski terkipleri diziyoruz pencere önüne

milli düşlerimizi ve meydan harplerini

sandıkta unutulan kutsal emanetleri

plaj çantasına atıp tüm soğuk günleri

yola koyuluyoruz tam kapanmadan önce

Ayşe Altıntaş

Alarga, 2. Sayı

Yeni tanıdığım dergilerden Alarga. Edebiyat ve eleştiri dergisi alt başlığı ile çıkıyor. “Eleştiri”, edebiyat dünyamız düşünülünce keskin bir bıçaktır. Oldukça da hassas bir denge. Çünkü dozu iyi ayarlanması gereken bir köşede durur eleştiri. Kendine has bir kültürü olan dengedir bu. Keyfi ve şahsi kalem oyunları ile zihinleri meşgul edecek bir hafifliği yoktur eleştirinin.

Bu vesile ile bir kez daha belirteyim. Ben uzun yıllar dergiler hakkında yazıyorum. Benim yaptığım iş, eleştiri değil. Dergilerin olumlu yönlerini nazara vererek dergilere karşı ilginin artması için yapılan bir iyi niyet hareketi. “Neden dergileri eleştirmiyorsun?” diyenlere de diyorum ki; “Dergi bir emek işidir. Özellikle dijital çağın her yeri kuşattığı bir zamanda ortaya konan, halisane duygularla çıkan dergiler ancak takdir edilir. Eleştirilecek yönleri özelden paylaşıyorum bir nebze katkım olsun diye.”

Alarga, bu bağlamda zorlu bir yola girmeyi göze almış. Mükemmellik zırhını (!)  kuşanmış kişileri, düşünceleri eleştirmek bir karşı koyuşu da beraberinde getirir. Dergide; şiir ve öykü nün yanında, kitaplar, şairler, yazarlar üzerine yazılar yer alıyor. Ben Alarga Dergisi’ne Bünyamin Gürel’in nezdinde başarılar diliyorum. Nice sayılara aynı hassasiyetle ulaşırlar inşallah.

Bünyamin’in Gürel’in Giriş Yazısından

“Dergimizle yeni tanışan okurlarımız için özetle belirtmeliyiz ki Alarga Dergi, insan ve eser merkezli bağımsız bir edebiyat dergisidir. Türk Edebiyatının, Türk Şiirinin sorunlarını dert edinir. Bununla birlikte edebiyatımıza yeni solukların, yeni yeteneklerin kazandırılması gibi bir ideali vardır. Dergilerin bir tarikat gibi davranarak yazar ve şairlerini kendilerine benzetmeye çalışmasına onay vermez. Farklı şiir ve dünya görüşlerine sahip yazar ve şairlerin özgün kimlikleriyle ürün vermesinin Türk edebiyatına büyük bir hizmet olacağına inanır. Alarga Dergi, edebi kamuda oluşturulmaya çalışan dayatmacı tüm algılara karşı uyanıktır. Edebiyatta doğal, sade, samimi işleyiş ve ilerleyişten yanadır. Reklam spotlarına karşı mesafelidir.”

Tutun-a-(ma)-mak

Tutunmak ya da tutunamamak. Hayat bir zaviyeye doğru sürüklüyor bizi. Bazen farkında olmadan yola girmiş oluyoruz. Hayata karşı içimizdeki muhalif duruş ne yazık ki içimizde cirit atıp duruyor. Tutunmamız gereken dallar birbirine karışıyor ve tutanamamak arasında kalıyoruz öylesine münzevi.

Hasan Aktaş, çağımızın bir hastalığı olan mülk edinme problemine tutunma perspektifinden yaklaşıyor yazısında. Yunusça konuşup Firavun ruhuyla yaşayanlara oldukça derin darbeli göndermeler var.

“Tutunmak, tutunamamak ve tutunmamak kelimeleri aynı fiilin kökünden gelseler de hayatta çok farklı yaşam felsefesinin tezahürlerini üstlenmiş misyonik eylemlerdir.”

“Bazıları da bilinçli bir tercih, duruş ve tavırla tutunmak istememişlerdir. Bunlar ise mülkiyete inanmazlar ve üstelik karşıdırlar. İşte bunlar, ister dindar veya isterse dinsiz olsunlar Mülk suresinin bilincini ve sorumluluğunu taşıyan insanlardır. Çünkü Mülk suresi bunlar üzerinde tecessüm etmiştir. Ben üçüncü gruptanım. Hayata tutunmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmamıştır/olmayacaktır.”

“İstanbul Laleli camiinde Mesnevi dersleri okutan Osmanlının son dersiamlarından Tahirü’l-Mevlevi mezartaşında “eli boş gidilmez gidilen yere Rabbım ben boş gelmedim, suç getirdim. Dağların çekemeyeceği bu suçu iki kat sırtımda çok güç getirdim” derken, nezaket gereği gidilen bir yere boş gidilmemesini insan olmanın bir gereği olarak vurgular. Bu açıdan bakınca Hayalet Oğuz’un yaşamında zımni bir Tahirü’l-Mevlevi mazmunu olduğunu da hatırlatalım ve bunu hiç unutmamak gerektiğinin altını çizelim. Bu yüzden Oğuz’a bakarak Yunus Emre’yi ve onun teoriden pratiğe geçmiş fiilî hayat felsefesini tanımlamak mümkündür.”

Mustafa Everdi’den Kuğu Bale Güzellemesi

Bir hacıağa sıfatıyla gittiği Kuğu Gölü Balesi’ne dair izlenimlerini anlatıyor Mustafa Everdi. O kadar güzel betimliyor ki baleyi Everdi, hacıağa değilim ama bir bale olsa da izlesek diye içimden geçmedi değil.

“Devasa bir salon düşünün. Sahnenin önünde orkestra hazır. Orkestra şefi Bujor Hoinic. Romanyalı ama Türkiye’de konservatuarlarda ders vermiş, sözleşmeli orkestra şefliği yapmış. Sahneye bitişik orkestra bin bir çeşit çalgılardan oluşuyor. Keman, viyola, viyolonsel, arp, flüt, piccola, obua, korangle,klarinet, fagot, vs.vs. Balede herhangi bir konuşma, açıklama yok. Her şeyi orkestranın seslendirdiği müziğin iniş, çıkış, yükseliş ve atraksiyonları ile anlıyoruz. Yoksa ne bir konuşma ne de bir açıklama var. Özellikle, korku, endişe, sevgi, acı gibi duyguları müzikle anlıyoruz. Bu nedenle klasik batı müziğini anlamak ve sevmek için bale gösterisinde dinlemek gerekir(miş). Kuru kuruya dinleyince, çocukluktan beri alıştığımız feryat figan sözlerle zevkimizi belirleyen müziğimiz ruhumuzu batı müziğini anlamaya ve duyumsamaya karşı ince bir zırhla kapatır diye düşündüm. Ancak canlı orkestra, baleyi daha anlaşılır ve sevimli kılar. Yoksa playback olsa tahammül edilebilir.”

“Türkiye yerli ve milli otomobil yaptığı gibi opera ve balede sahneleyebilir. Artık bütçeden para ayrılmasına itirazım yok, diğer sağcı koroya katılıp. Estetik ve güzellik duygusu ancak böyle gelişir. Yoksa Ankara oyun havalarında oynayan kadınlara bakınca ben de bir kadınlardan soğuma oluşuyor. Hatta insanın üzerine üzerine öyle bir yürüyüşleri var ki oyun diye, insan korkuyor. Allahım diyorsun, Çankırı caddesindeki pavyonlar bizim hayatımız gibi. Oysa iki adım ötedeki opera bale sahnesi cenneti saklıyormuş meğer koynunda.”

Osman Çakmakçı’nın “Bir Hiçlik Anatomisi” Üzerine

Mustafa Celep, eleştiriyi önceleyen bir şair. Önemli mesaisini eleştiriye ayırıyor uzun yıllardır. Alarga’nın 2. sayısında Osman Çakmakçı’nın “Bir Hiçlik Anatomisi” üzerine kaleme aldığı bir yazısı yer alıyor. Çakmakçı, şiirine doğal sesi katan ender şairlerden. Onun şiirinde hayatın duru sesini buluyorsunuz. Mekanikten ve yapbozdan uzak bir anlatım bu. Celep de toplu şiirlerden hareketle şairin şiir dünyasına giriş yapıyor.

“Başkalaşmış olan ruhun şiir yoluyla açığa çıkardığı şey Barbarlık’tır. Çakmakçı için şiir, sanattan, sanatsal ifadeden, şiirsellikten uzak sunumuyla taze olanı, işlenmemiş, el değmemiş olanı okura duyumsatarak Hiçlik’le ıralı ruhunun boşluksu hâllerinin dökümünü yapmak, biçimini bulmaktır. Bunun için de şair, sözcüklerin oyunculluğuna, sözcük abrakadabrasına, sözcük fetişizmine bel bağlamaz.”

“Osman Çakmakçı, 80 Kuşağı şiirine karşıt görüşlerini ifade ederken, hareket noktası sentetik şiir tutumuna karşı organik, sahici bir şiir tavrı ve bakış açısıdır. Bu kuşağa yönelik eleştirilerini aktarırken aslında kendi yazdığı şiirin de temel ölçütlerini tayin eder. Kültür karşıtı oluşu, medeniyet değerlerinin şehirde inşa edilmesi, kültürün fazlasıyla yapaylık, sentetiklik içermesi dolayısıyladır. Doğal ve sahici olanın peşindedir Çakmakçı. Hazır kalıplara, kağşamış duyarlıklara ve şiirsele karşı, ‘eklemsiz dili’, ‘parça söz’ü, ‘taze algı’yı, ‘organik deneyim’i, ‘duygunun beklenmedikliği ve hesaplanamazlığı’nı, ‘yalınlığı’, ‘doğrudanlığı’, ‘kendindenliği’, ‘söz sanatlarından ve kurgudan kaçınmayı’ ve en nihayetinde belirleyici bir şiir ilkesi olarak yaşantılara yaslanmayı önerir.”

“Varoluşçu bir şair Osman Çakmakçı, en çetin açmazı da uhrevi bir hayatı varoluşuna dair yaşadığı çıkmazda göz ardı etmesidir. Çakmakçı’nın varoluşçuluğa yönelik ilgisi, Dil’in, Varlık’ın ve Dünya’nın anlamına dair konuşmalarında gözlemlenebilir. (10) Şairin, gerçekliği algılayışı ve hakikate yönelik atıflarında her zaman dört duvar arasında kendiyle sınırlı kaldığını ifade etmek gerekiyor.”

Alarga’dan Bir Öykü

Arzu Alkan Ateş – Kökteki Kurt

“Tren geçip gittiğinde gece yarısı olmuştu. Babam da son tren gardan hareket edince evin yolunu tutmuştu. Oturduğumuz odanın camından seyrederdim onun eve dönüşlerini. Karanlığın içindeki silüetti babam. Görüntüsü vardı da kendisi yoktu. Böylesine belirsiz olmayı nasıl becerirdi? Bir doksandı oysa boyu. Upuzun kolları ve bacakları vardı. Kafası ise boynunun üzerine sonradan yapıştırılmıştı sanki. Hep eğikti. Kaybettiği bir şeyi ararmışçasına gözleri yerde olurdu. Toprağı, börtü böceği ölçüp biçmek içindi dünyaya gelişi. Gökyüzüne baktığı görülmemişti.”

“Üç yıldır buradaydık. En uzun kaldığımız yerdi burası. Ne zaman göç edeceğiz diye meraklanmaya başlamıştım. Alışmaktan korkuyordum. Sınıra yakındık. Karşımızda Yunanistan vardı. Girit diye bir adası varmış Yunanistan’ın. Annemin kökleri oradaymış. Babamınkiler de… Sanki iki ağaçtılar. Kökleri vardı. Ben kendimi köksüz hissederdim. Köklerim olursa babam kadar bıkkın annem kadar incinmiş olmaktan korkardım. Köksüz olmak en iyisi diye düşünürdüm. Anneme de babama da benzemek istemezdim.”

“Kaçış denemem böylece başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat birçok sorumun cevabını da o günden sonra öğrendim. Kim olduğumu, neden gavurun dölü diye çağrıldığımı ve daha birçok şeyi. Öğrenmek içimdeki kurdu öldürmedi. Aksine her geçen gün serpildi kurt. Öfkem artıkça o daha da büyüdü. Kendimi hiçbir yere ait hissedemememin müsebbibi köklerimi kemiren bu kurttur.”

Alarga’dan Şiirler

ev kedileri sardunyalar fesleğenler pencere önlerinde

belki sizin oralarda belki buralarda

belki pazar belki de perşembe günlerinde

belki pazar yerlerinde belki meydan düğünlerinde

unutulmuş bir sokakta / sokağın kıyısındaki parkta

belki de kimsenin olmadığı çatısız bir durakta

güneşten sıkılmışken boşanacak bir şarkı bu:

Yağmuru Bekleme Şarkısı

Nevruz Uğur

Ben ki insanın epik resmini yapmak istedim

Özgürlük riskini alarak

Ve şimdi geçti artık sevişme bölgelerimdeki tehlike

Bitti o harpsiz hayat

Fakat yine de sordum

Bu yeni yetme aklımı dümdüz eden gerçek nedir?

Ey her öpüşte derisini değiştiren dünya?

Ali Celep

ölümsüz kılmalıyız -soyut olan- ne varsa

yaşadığımızı belgeleyen

bir gamzenin sıcağında titreşen kalp sızılarını

kimsenin hatırlamadığı bir gülümsemeyi

koymalıyız baş köşeye

sadece fısıltıyla avunmamalı şairler

tutup kanadından esin perisinin

koyup önüne şekilsiz bir mermer kütle

tutuşturup eline bir keski ve çekiç

“başımızı ağrıtmaktan vaz geç

ne söyleyeceksen

bunlarla söyle” demeli

bir anda resmedilip bitmeli

ruhumuzdaki kovalamacanın sureti

Van Gogh’un rölyefleri andıran keskin

ve koyu fırça darbeleri gibi

Bünyamin Gürel

iş bu İstanbul kanım için

yüzü henüz tam bir eylül görmemiş gazellerin yalnızlığıyla

Sultan Ahmet’ten göğe açılan ellerle koca bir umuttur

seksen altıda güvercinlere fırlatılmış küçücük bir dünyanın

yirmi üçünde Eminönü’nde hayata başlayan kara kalem fotoğraftır

Serkan Özer

Bir Nokta Sayı: 235

“Hayata dair birçok önemli esas, değer ve olguyu kısa değini ve dokunuşlarla ve “mış gibi” yaparak ıskalıyoruz.” diye giriş yapıyor Mürsel Sönmez, Bir Nokta Dergisi’nin 235. sayısına.  Sönmez’in giriş yazılarını bir manifesto hassasiyeti ile okuyorum. Çağımıza düşülen notlar bunlar. Hissesi içinde.

“Günlerin gelip geçmesi, sabah ve akşamın, gece ve gündüzün artarda akışları, bizim çoğu yersiz ve gereksiz hırs ve tutkularımızın basamağı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Saniyesinden dakikasından saatine, gününden haftasından ay ve yılına hatta asrına kadar, bütün duraklarda bizi bekleyen zamanın yitikleriyiz. Çocukluk ve gençlik gibi içinde hayaller, umutlar, emekler, sevgiler aşklar gibi insan güzelliklerine meydan olan zamanın akışında bir amaca yürümenin coşkusu, bir hakikati keşfetmenin sevinçli ürpertisinin ışıltıları görülmez oluyor. Irmak, ne var ne yok sürükleyip götürüyor.”

Âlim Kahraman ile Mehmet Âkif Üzerine Söyleşi

Mehmet Kurtoğlu, Âlim Kahraman’la “Tutuşmuş Bir Yürek, Adanmış Bir Hayat” kitabı merkezinde bir söyleşi gerçekleştirmiş. Âkif’in hayatına ve eserlerine dair notlar var söyleşide.

“Âkif, milletimiz tarafından çok sevilen şahsiyetlerden biri. Bunun da sebepleri var. Bir döneminden sonra Âkif'in hayatı Milletin hayatıyla iç içe geçmiş, büyük yıkılışın ardından gelen mücadele ve kurtuluş döneminde, bir ön saf adamı olarak Âkif "manevî önder" rolü üstlenmiştir. Çıkardığı gazete, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde verdiği vaazlar, insanlarla yaptığı sohbetler kritik ve hayatîdir. Halkın büyük mücadeleye katılması, ordunun moralce yükseltilmesi buna dahildir. Mücadelenin bir safhasında yazdığı "İstiklâl Marşı" tüm bunların üzerinde yükselen ve dalgalanan bir bayrak gibidir.”

“Mesela sporcu Âkif vardır bir de. 16-18 yaşlarında güreşe merakı had safhaları bulur. Çatalca taraflarında düğünlerde güreşlere katılmıştır o. Taş atmayı, uzun atlamayı sever. Boğazı yüzerek geçecek kadar iyi bir yüzücüdür. Kendine özgü çeşitliliği bulunan geniş bir dost çevresi vardır. Onlara ayrı ayrı değer verir. Sözü sohbeti, nüktedanlığı yerinde ve ölçülüdür, zeki bir adamdır Âkif. Her toplulukta konuşmaz, hatta bazan bir kenarda içine çekilmiş biri olarak susar. Fakat sevdiği insanlar arasındaysa sohbetine ve zeka eseri nüktelerine doyum olmaz.”

“Birinci Safahat çıktıktan sonra (1911) hakkında olumlu veya olumsuz değerlendirmeler yapılmış, yayımlanmış. Bu değerlendirmelere itiraz edenler olmuş, basında tartışılmış Âkif'in şiiri ve sanatı. Bu eleştiri ve tartışmalara kendisi dahil olmamış. Midhat Cemal'in söylediğine göre, bazılarına hak bile verirmiş. Bu eleştirilerden biri, Âkif’in bazı şiirlerinde kaba ve argo kelimeler kullandığı yönündedir.”

Okuma Tuzakları

Okumak ve tuzak bir araya çok da gelmeyen iki kavram. Okumayı anlamlandırmakla ilgili bir durum bu. Anlam yüklemek ve anlamsızlaştırmak arasındaki keskin çizgi ya da. Hasanali Yıldırım, okumanın tuzak olduğu hallere dikkat çekiyor yazısında.

“İnsan iki maksatla okur: Bir, anlamak için; iki, anlamamak için.

Hayır, göründüğü kadar basit bir tespit içermiyor bu cümle. Tam tersine, insanın, hususen de modern insanın zihniyetine dair mühim bir ipucunu telmih ediyor: insan neyi elde etmek istiyorsa onun için yapılması zaruri ameliyeyi, aynı şeyi elde etmemek için de yerine getirebilir.

Meramımızı şöyle de ifade edebiliriz: İnsan nehyi emir niyet ve maksadıyla da ifa eder ve kendi kendisini itelediği bu hilenin, bu ayan-beyan tezadın hiç farkına varmadan ömür tüketebilir.”

“Modern insan pratik bir hususun, yani hayata bizzat tatbik edilebilir bir meselenin dışında kalan ne varsa onlara dair anlama mesuliyetini, bilme üzerinden telâfi gayretinde. Yani modern insanın zihninde bilmek ve öğrenmek, anlamak fiilinin yerine geçmiş durumda.”

“Demem o ki öğrenmek, idrak edebilmek, ihsas edebilmek, fehmedebilmek, kısaca bilmek için değil, cehli mürekkebimizi teksir için okuyoruz.”

Yazar mı Kitap Satıcısı mı?

Nasıl bir ikilemdir bu insanın içini acıtan. Yazmak ve satmak ya da zorla satmaya çalışmak. Cebren ve hile ile belki de. Ben böylelerine Yimpaş yazarı diyordum. Aldıkları bir Yimpaş poşeti ile okul okul gezerek kitaplarını satmak için halden hale giren bir güruhtu bu. Elbette verdikleri zarar sadece kendilerine değil edebiyatın nezih yüzüne de kara sürerek yapıyorlardı bunu.

Ezgi Fatma Açıkgöz, bir kitap fuarı anısından yola çıkarak soruyor yazısında; “Yazar mı Kitap Satıcısı mı?” Fuarları okuyucuya zehir eden tüccarların hal i pür melalini anlatıyor Açıkgöz. Can-ı gönülden katılıyorum yazının vermek istediği mesaja.

“Eğer yazarlık böyle bir şey ise, ben bu idealimden vazgeçiyorum. Bunlar yazar mı yoksa esnaf mı Allah aşkına!” diyordu delikanlı. Yanındaki arkadaşına, öfkeli bir ses tonuyla bunu söyleyen lise çağlarındaki gencecik bir delikanlının serzenişine kulak misafiri olmuştum. Bu nasıl bir tesadüftü bilemiyorum; fakat hayâl kırıklığına uğramış, hüznü yüzünden anlaşılan bir insanın burukluğuna şâhit olmuştum işte.

“Aradan ancak birkaç dakika geçmişti ki şâhit olduğum olayın nedenini bizzat deneyimledim. Gençlerin az önce kitapları inceledikleri ve orada bulunan bir kişiyle konuştukları o kritik alandaydım ben de. Sessizce kitapları incelemeye başladım. İlgi duyduğum alanlara yönelik kitapların arka kapaklarındaki tanıtım yazılarını okuyordum. Sonuçta hem bir okur hem de bir yazar olarak işime yarayacak, en çok faydalanabileceğim kitapları satın almanın hakkım olduğunu düşünüyordum. Sen misin böyle düşünen! Elime aldığım kitapları yayımlayan yayınevinin sahibi olduğunu söyleyen bir adam, kendini, yayınevini, kitaplarının kalitesini övmeye başlamasın mı! Ama ne övmek, ne konuşmak.”

“Ömrünü edebiyatın edep dolu ve aydınlık yoluna adamış olmasına karşılık, yayıncılık alanında yaşanan benzer durumları kabullenmeye kişilikleri uymadığı için, onlarca kitaplık birikimini kitap hâline getir(e)meyen yazarlar da var tabi. Onlar kendi küçük dünyalarında kimi zaman tamamen sessizliğe bürünerek, kimi zaman ise yalnızca edebiyat, kültür ve sanat dergilerinde çalışmalarını okurlarla buluşturarak var olma yolunu seçiyorlar.”

“Yayınevlerinin yazarlara bakış açılarının nasıl olduğu konusu, kendine özgü bir konudur. Farklı görüşler ve bakış açıları içerebilir. Fakat ne olursa olsun, yine de bu tarz kurumların, eser sahiplerini hâlden hâle sokan ve kitap satma çabasıyla onları sanatlarından ve kişiliklerinden ödün vermeye kadar götüren çıkmazlardan kurtaracak bir mekanizma oluşturmaları doğru bir yaklaşım olacaktır. Aksi durumda, okurun yazara / şaire güveninin ve saygısının giderek azalacağı görüşü de, ne yazık ki yaşanacak nice olumsuz örnekle beraber yaygınlaşacaktır.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Halit Yıldırım – Kiralık Daire İlanı

“Ölümden kaçmışlardı, sanki ölümden kaçış varmış gibi. Ama hayata tutunmak da gerekiyordu. Belki de ana-baba olmanın sorumluluğu gereğiydi bu refleks. Bir insan nereye sığınabilirdi bu keşmekeşten? Öbür şehir, öbür köy…hepsi ama hepsi farklı bir tablo çiziyordu önüne felâketlere dair. Öyle bir yere kaçmalıydılar ki kaçtıklarına değmeliydi. Merhamet olmalıydı, şefkat olmalıydı, sevgi ve saygı olmalıydı gittikleri yerde.”

“Ertesi gün kapı tekrar çaldı. Açtılar. Dünkü kadın ve yanında eşi çat pat Arapça bir şeyler söylüyorlardı. Eşya getirmişlerdi. Yatak, yorgan, halı, battaniye... Çuval dolusu elbiseler. Kendi dillerini az da olsa bilen birileri vardı. Çok sevinmiş ve içeriye girip ağlamıştı karı koca. Çocuklar yeni eşyalarını, elbiselerini sevinerek giyiniyorlardı. İlk kez çocuklar bu kadar gülüyordu. Eşi yine endişeliydi. Eşya karın doyurmuyordu. Akşam olmuştu. Evde bir somundan başka bir şey yoktu. Ne pişirecekti çocuklarına?”

Bir gün büyük oğlu ile sabah namazından çıkmışlar apartmana girecekleri sırada komşularının balkonuna yapıştırılmış bir kâğıda gözü takıldı. Oğluna “oku” dedi “ne yazıyor?” oğlu okudu ve tercüme etti babasına “Kiralık daire 3+1” yazıyordu. Yani çıkıyorlar mıydı buradan? O an her şey bir anda tepe takla olmuştu kafasında. Nasıl olurdu? Burada kendilerine sahip çıkan bu insanlar giderse halleri nice olurdu? Bir hışımla içeri girdi. Hanımına: “Şu çocuklara bir sahip olamadın. Adamlar bizden rahatsız oldukları için çıkıyorlarmış evlerinden. Burayı kiraya veriyorlarmış.” diye bağırdı.

“Uğurladılar misafirlerini, duygulanmışlardı. Mülteci kadın eve geldiğinde eşine müjdeyi verdi hemen; “kiralık daire ilanı onların değilmiş, en üst daireninmiş” diye. Birden evde bir bayram havası esmeye başlamıştı. Çocuklar sevinçle bağrışıyor, adam ve kadın şükür duası ediyordu. Mü’minler kardeşti ve kardeşliğin dili ve rengi yoktu…”

Ayşe Naz – Mil Taşı

“Bir haftadır yağmur yağıyordu. Üzerine düşen damlalardan sırılsıklam olmuştu. Güneşin ışıkları arada bir görünse de onu kurutmaya yetmiyordu. Hatta yağmurun durduğu vakitlerde bile başındaki çam ağacının dallarında biriken damlalar şıp şıp tepesini deliyordu. İçerilere sızan suyun yol bulup aktığı yerlerde çatlaklar oluşmuştu. Arada esen rüzgârın etraftan taşıdığı ne olduğu belirsiz tohumlar çoktan çatlaklarına yerleşmişti. Hani birkaç yıl önce çıkan o bitki irisi diken gibi bir şey olmasalardı bari.”

“Mezarlığa girip çıkıyor âdemler. Doğanın çığlığını bastırıyor, aletlerden yayılan uğultulu sesler. Kaynıyor kabristan, mahşer mi vallahi mahşer… Ruhlarla cismani âlemde iç içe sanırsın bütün bedenleri. Bir torba kemiği elinde tutuyor nefes alıp yürüyenler.”

“Talan edip kabristanı parka çevirdiler. Sökemediler onu yerine yar eylediler. Bir tabla getirip vidalarla mıhladılar kafasına. Şimdi artık duyulmuyor ne sandaletle gecen hacıların ayak şapırtıları, ne de başını beklediği Nahide’nin inleyen acıları. Ne kervan develerinin çıngırakları çınlıyor uzaktan nede çenk sesleri geliyor ovadan. Sustu hepsi sadece yankılanıyor şehrin üzerine zorla giydirilen haykırışları.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Bir pazar değil elbet, bildiğiniz herhangi bir pazar

Koşa koşa giderken, daha uzaktan, cennet kokuları

Cumartesi hayhuy, akşamları ölüm dirim baladı

Bir pamuk el, dingin hava, mümin olmuş sözcükler.

Soba yanar, tütün tüter, kenarda kedilerin sessizliği

Çıt yok saatlerce, gözler gözlere değer, büyütür nazarları

İncelir kelimeler, iner ayetler biteviye, selâmlanır Peygamber

Bir pamuk el, dingin hava, mümin olmuş gönüller.

Süleyman Çelik

Onca tufan arasında

Kendimizi aldatarak tutunduk

Hayatın sert kabuğuna

Her biri bir fanusta hapsedilmiş

Çekirge sürüsü kelimelerle

Anlatmaya çalıştık kendimizi

Alnı bir derya gibi geniş

Sesli harflere açtık içimizi

Sonra yeniden dönerek

Hızla geçen bulutlarla yarışta

Yolunu kaybetmenin şaşkınlığıyla

Bir mahzun mecaz gibi

Göz göze geldik kendimizle

Değirmen taşı altında ezilen

Kalbimizi şifa duası niyetine

Efsunlu hicazlarla oyaladık

Özcan Ünlü

koyu düşer işte başka güneşlerin gölgesi

taşınmasak da başka gezegene

onaylanmamış hayatların yaşandığı

bulutlar yağmamış yağmurların karesi

elleri böğründe kalınca

umulmadık bir şeye gebe olduğunda nisan

şaşırıyor bu kimin kaçıncı valsi

ne gelen var ne giden halbuki

medet beklemeye başlıyor aynadan

kim bilir aklında kim var

kim bilir gönlün hangi dağın sevdasıyla yanık

odalar dar gelsin aşağı in yukarı çık

sirenlerin sakarlığı tutunca

yaz günü duvarlar üstüne üstüne gelsin

sesin gırtlağında paslansın

gidecek yerin kalmamışsa

bende kuytu çok istersen

saklan aklımın kör noktasına

 aldırma n’olur samirinin soytarısına

bir de darası alınmamış bir aşk var

rivayet muhtelif değil bak şimdi Allah var

istersen kız bana beni öfkelendir

yeter ki beni kalbinin duldasında dinlendir

Kadir Ünal

İnsan unutmuyor aşkı misafirlikte bile

Kalbinin cız dediği yerden ağırlanıyor

Takım elbiseyle de inanıyorum kadere

İçimdeki huzur reklama giriyor

Bahar gelince yine de

Kalktım ayağa hoş geldin demeye

Islık da çaldım hala yapabiliyorken

Dedim ki huzura çağırayım mı seni de

Hazır ayaktayken

Hüseyin Burak Us

Şehir ve Kültür, 85. Sayı

85. sayısını Hatay kapağı ile çıkardı Şehir ve Kültür Dergisi. Kamil Uğurlu’nun Hatay konulu bir yazısı da yer alıyor dergide. Mehmet Kamil Berse, giriş yazısında ormanlarımızda çıkan yangınlardan bahsediyor. Ağustos, bizim için zafer ayıdır ama orman yangınları içimizi burkmaya devam ediyor.

Berse’nin giriş yazısından;

Allah milletimizi ateşle, açlıkla ve düşmanla imtihan etmesin diye dua ederiz... Bu felaketlerin ancak insan başına gelince idrak edebiliyor… Zaferler ayı Ağustos ‘ta bu özel günlerimizi yad ederken, Şehirlerimizi yangın, sel gibi felaketlerden korumanın tedbirlerini alalım, dünya malı hırs ve ihtirasına kapılmayalım, devletimize sahip çıkalım… Şehir ve Kültür dergimizin 85.sayısı ile huzurunuza geldik, saçımız taralı gravatımız bağlı…Hz.Mevlâna der ki; “Dilini terbiye etmeden önce yüreğini terbiye et; Çünkü söz yürekten gelir, dilden çıkar..”

Kâmil Uğurlu’nun Hatay yazısı; şehrin manevi yüzünü selamlar gönderen bir içtenlikle kaleme alınmış bit metin. Her şeyiyle Hatay var karşımızda.

“Her şeyden önce Hatay, bütün kazalarıyla ilginç bir bütünlük gösterir. Esasta bir olan, aynı çizgide birlikte hareket eden, mahalleleri o koca ilçelerden teşkil edilmiş kocaman bir şehirdir. Hatay bir selâm şehridir. Önemli bir özelliktir. Burada selâm bir müessese olmuştur. Sözgelimi Asi Nehri kıyısında mûkim olan mahallelerde veya Kurtuluş Caddesi’nin Süveyka bölümünde dar sokaklarda yürürken, devamlı açık avlu kapılarından gölgeli avlular, iç bahçeler görülür. Gerek kapı önlerinde küçük gruplar olarak kümelenmiş kadınlara, gerekse avlunun içinde fiskos masasının etrafına çevrelenmiş; elleri sigaralı, dudakları ve tırnakları boyalı hanımlara selâm verildiğinde, son derece zarif ve kapsamlı bir cevap alınır: “Ve âleykümselâm ve rahmetullahi ve berekât.. Selâm, şehrin her kuytusuna sinmiş gibidir. Ve selâmın bu kadar itibarlı olduğu yer azdır.”

“Hiçbir yerde olmayan, fakat yakın zamanlara kadar Hatay’da yaşayan, yaşatılan ilginç bir hususu daha arz edelim. Tarihteki en eski antlaşma şeklinin Hatay’daki “Taş Kokutma”sı olduğunu insanlar duymamıştır. Sözün değerli olduğu zamanlar, yani çok eski çağlarda insanlar, aralarında yaptıkları alış-verişi şöyle bir “final senede” bağlarlar ve bu anlaşmanın asla bozulmayacağına inanırlardı: Taraflar alacaklarını alıp vereceklerini verdikten sonra, durumu sabitlemek için, birkaç kişinin huzurunda, irice çakıl taşlarını üst üste koyarlar, (çocukların kale oynadıkları gibi) 35-40 santim yükseklikte minik bir kale oluştururlar ve bu dikili-dizili taşların tepesinden aşağı bir miktar zeytinyağı dökerlerdi. Buna “taş kokutma” denirdi.”

Türk Kültüründe At Ve Fayton

Mehmet Kamil Berse; Türk kültüründe attan ve faytondan bahisler açıyor yazısında. Türk’ün değişmez bineği ve yol arkadaşıdır at. Yüzyıllar boyunca değişmeyen bir birlikteliktir bu. Bunun yanında fayton da yine Türkler tarafından kullanılan bir taşıt olma özelliğine sahiptir.  Berse, tarihi süreçte anlatıyor atı ve faytonu.

“Kırım’dan başlayan ve İstanbul’da Fatih’te devam eden Fayton arabası yapımcılığı, sanatkârlığına sahip ve bu mesleği icra eden köklü bir ailenin bu işi yapmayan son ferdlerinden olarak bu konuda ciddi bir araştırma yapmak ve geleceğe bilgi aktarmak sorumluluğunu hissediyordum uzun zamandır…”

“İstanbul`un kira faytonları ilk zamanlar gayet süslü, pırıl pırıl arabalardı, fayton sürücüleri çehresi güzel şehlevend delikanlılardan seçilir, o gençler pek süslü giydirilirdi, kıyafetleri için de umumiyetle Rumeli kesimi cebken ve potur tercih olunurdu.”

“Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda, İstanbul’un sefası yapılırdı Faytonlara binilerek... Anadolu yakasında ise öğrenci servisleri faytonlarla yapılırdı, Kızıltoprak’ta, Erenköy’de, Suadiye’de, Bostancı’da öğrenci servisleri veya Fayton taksiciliği yapılırdı…”

“Kaşgarlı Mahmud, Dîvânü Lügati’t-Türk’de “At, Türk’ün kanadıdır” demektedir... Batılı yazarlardan Sidonius’a göre, ‘at, başka bir kavmi sadece sırtında taşır, fakat Türkler at sırtında ikamet eder’ Avrupalılar Türkleri (Hunları)‘ata yapış olan sevgisi, at-insan ilişkisini ve insanın ata bağlılığını göstermesi bakımından defin törenlerinde kendini göstermektedir. Türklerde ölen kişiler atıyla birlikte gömülmüştür… 7-10.yüzyıl Bizans kaynaklarında, ‘Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler’ demektedir ..Bu sebepledir ki Orta Asya’da yaşayan Türkler, bazı araştırmacıların “at kültürü” diye adlandırdıkları bir yaşam biçimi sürdürmüşlerdir.”

Kültürel Süreçler

Necla Dursun, insanlığın yaşadığı kültürel süreci anlatıyor yazısında. Yaşanan hayat, yitirdiklerimiz ve içimizden kopup giden bütün iyi niyetler aslında bizim bir parçamız. Dursun, yazısında kültür kavramını birçok yönden ele alarak insanın yaşadığı süreçle kültürü buluşturuyor. Oldukça yerinde tespitler var yazıda. Kültür deyip geçmemek gerek diyerek okunacak kıymetli bir yazı kaleme almış Dursun.

“İnsan belli bir kültürel yapıya sahip kişilerin bulunduğu ortama doğar. Bu ortam onu dünyaya geldiği andan itibaren okul çağına gelene dek, okuma yazma öğrendikten yaşamı son bulana dek şekillendirir. Onu bir oyun hamuru gibi yoğuran sosyal hayat sürekli bir şeyler öğretir. Dünyaya merhaba denilen yer kır veya kent olsun beşeri münasebetler birçok bilgi ve davranışı iktisap ettirir. Şehirlerde doğanlar, orada yaşayanların sayısının fazlalığıyla doğru orantılı olarak daha fazla sosyal münasebet içinde değişim ve gelişime maruz kalırlar. Hayatın doğal akışında kendiliğinden meydana gelen bu süreçler kültürel yapının temelini oluşturur.”

“Kültürleme ve kültürleşme süreçlerinin oluşturduğu uyuşmazlıkları gidermeyi, dengeyi sağlamayı amaçlayan süreçtir. Kültürü taşıyan varlığın insan olduğu düşünüldüğünde, kültürleme ve kültürleşme süreçleri ile yetişmiş kişi ve toplulukların, karşılıklı etkileşimleri sonucunda kendi kendilerini yenilemesidir. Çeşitli kulüpler, yatılı okullar, dernekler, toplu konut yerleşkeleri kültürlenme sürecinin etkin olduğu yerlerden birkaçıdır. Yeni oluşum eski olandan etkilenmekte olup yeni formlar meydana gelmekte ve hatta eski oluşumu etkileyebilmektedir.”

Şehirlerin Kralı

Bu başlığı görünce insan ister istemez merak ediyor neresidir şehirlerin kralı diye. Fahri Tuna’nın anlatımıyla giriyoruz şehirlerin kralı Tırnova’nın kapısından. Muhteşem bir anlatım çıkıyor karşımıza. Tırnova’yı bir an önce görme arzusu kaplıyor içimizi. Öylesine içten…

“Tırnova bir şehir değildir dostlar, bir başkenttir. Bir krallığın başkentidir. Hem fizikî açıdan başkenttir bu şehir, hem de tarihî ve ruhî. Fethimizin üzerinden 660 sene geçmiş. Koca altı buçuk asır. Ama kalesiyle, tarihî evleriyle, nefis görünümüyle hâlâ ayakta bir şehir Tırnova. Ecdadımız, aldığı hiçbir yeri yakıp yıkmamış, yok etmemiş, medeniyetine katıp büyütmüş, - hiç olmazsa - yaşatmış, bugüne getirmiş.”

“Son iki asrın en sevdiğim ermişlerinden, Fatih Türbedarı Ahmet Âmiş Efendi Tırnovalıdır. Tırnova’da doğmuş büyümüş, orada sınıf öğretmenliği yaparken, malum o toprakların Müslüman Türkler için yaşanmaz hale getirilmesi üzerine İstanbul’a hicret etmiş, uzunca, yüz yirmi iki seneyi bulan bereketli bir hayat sürmüş, bin dokuz yüz yirmi senesinde Şehzadebaşı’nda vefat etmiştir.”

Şehr-i Beyza: Akşehir

Mehmet Mazak, Akşehir yazısı ile Şehir ve Kültür’de. Caddesiyle, sokağıyla, tarihi ve elbette Nasreddin Hoca’sı ile Akşehir turuna çıkıyoruz.

“Akşehir, İç Anadolu Bölgesinin batısında yer alan 2610 metre ile en yüksek tepesi olan Sultan Dağları’nın kuzeydoğu eteklerinde eğimli arazi üzerine, boğaz denilen dar bir koyağın hemen önüne kurulmuş bir şehirdir. Sultan Dağı’nın eteklerinden kendi ismi ile anılan Nasrettin Hoca’nın maya çaldığı Akşehir Gölü’ne ve verimli ovasına 60-70 metre yukarıdan temaşa eden bir şehirdir.”

“Akşehir demek Nasrettin Hoca demektir. Nasrettin Hoca gibi baha biçilemez bir hazineyi bağrında saklayan ve misafir eden bir şehrin başka bir kültürel öge ve markaya ihtiyacı olmadığını düşünüyorum. Yaklaşık otuz yıldır kültür, sanat ve medeniyet çizgisinde işler yapan, araştırmalar yapan, şehir kültürü üzerine kalem oynatmaya çalışan biri olarak Akşehir’i ben yeni tanımışsam, Nasrettin Hoca festival ve şenlikleri bırakın Dünya markası olmayı ülkemizde bile henüz tam bir karşılık bulmamışsa Akşehir’i yönetenlere ve karar vericilerine büyük sorumluluk düşüyor demektir.”

“Akşehir’in eski cumbalı ahşap evlerinin bulunduğu sokaklarda Nasrettin Hoca’nın Ulu Cami’ye vaaz etmeye geldiğini, eşeğine ters binerek çocuklar ile hasbihal ettiğini, parayı veren düdüğü çalar dediğini duydum bu gezimde. Yavuz Sultan Selim Han’ın, Safevi Hükümdarı Şah İsmail üzerine yaptığı bir seferde Akşehir’de konakladığını ve Ulu Cami ve Nasrettin Hoca kabrini ziyaretine şahitlik etmiş gibi oldum bu sokaklarda.”

İstanbul’da Yaz Çiçekleri: Kadife (Çıtlık)

En sevdiğim çiçeklerdendir kadife. Rengiyle, yaprağının kendine has dokusuyla özeldir çiçektir. Bilal Arıoğlu, bir tutam kadife sunuyor bize. İstanbul ve çiçek de birbirine çok yakışıyor.

“Kadife Çiçeği (Çıtlık), yazın sefasını süren çiçeklerden biridir. Uzun çiçeklenme süresi ile tüm yaz boyunca çiçekli kalabilmektedir. Kadife çiçeği, Anadolu’da Süpürge otu ve Hindiba ile beraber Çıtlık olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca bazı yörelerimizde çitlembik meyvesine de çıtlık denilmektedir. Uzun çiçeklenme dönemi onu balkonların ve parkların vazgeçilmezi arasına sokmuştur. Bu yönü ile de yaz aylarında İstanbul parklarında en çok görülen çiçekler arasındadır. Temmuz başından Eylül sonuna kadar sarı, turuncu ve kahverengi çiçekleri ile parkların süsüdür.”

Gökte Yapılıp Yere İndirilen Şehir; Kudüs-2

Ahmet Köseoğlu, Kudüs’ü anlatmaya devam ediyor. Adeta şehri yaşıyoruz. Köseoğlu, tüm samimiyetini cümlelerine yansıtarak yazıyor her cümlesini. Şimdi bizler ondan Kudüs nefesli bir kitap bekleyeceğiz. Çünkü bu yazılar kitaba doğru adım adım ilerliyor.

“Antik çağdan bugüne, zaman zaman karanlığın hakikati boğmaya kalkmış olması hakikat fedailerine Allah’ın bir lütfu ve ihtarı olsa gerek… Bugün barışın şehri, adaletin yurdu denilen; lâkin sürekli kan ve gözyaşının durmadığı coğrafyanın peygamberliklerinin -Hz. İbrahim, Hz. Davut, Hz. Süleyman, Hz. Musa, Hz. İsa- tamamını câmi Hz. Muhammed’in yolunda olanlar elbette ki sapantaşı ile davaları için mücadele eden “Hakikat Fedaileri” Filistinli Müslümanlardır. Yoksa peygamberlerini kovan, tartaklayan, öldüren ahitlerinde durmayan, dininde kırk gün sabredemeyip buzağıya tapan, Tanrının lütfu kudret helvası ve bıldırcını reddedip soğan, sarımsak talep eden karanlık savunucuları ya da tapınak şövalyeleri değildir. Dünden bugüne hiçbir şey değişmedi; hep bozgunculuk, fesatlık, öldürme, kan, vahşet, sözünde durmama bu işgalci Yahudilerin sıfatı olmuştur.”

“Yavuz Sultan Selim Han’ın devr-i saltanatında Osmanlı ile tanışan Filistin, dört asır huzurun, barışın ve refahın yurdu olmuş. Oğlu Kanuni Sultan Süleyman ise Kudüs’ün imarına yönelik çok önemli yapılar, binalar yaptırıp ‘Eyalet-i Mümtaze’ye gereken ehemmiyeti göstermiş. Başta ‘Kubbetü’s Sahra’ olmak üzere, kulelerin, kapıların ve bütün surların onarılmasını sağlamış, suyolları, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, külliyeler yaptırmış; eşi Hürrem Sultan da cami, imaret, medrese ve külliyelerin hizmetinin ve hayır faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için vakıflar kurmuş.”

YORUM EKLE

banner26