Ağustos 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Kutadgu Bilig’e kulak verelim

Söğüt Dergisi'nin 4. sayısı Kutadgu Bilig ile karşılıyor bizi. Adının herkesçe malum olduğu ama okunma konusunda en talihsiz eserlerden biridir Kutadgu Bilig. Hatta şöyle bir olaya şahitlik etmişliğim de var. Kütüphanede Kutadgu Bilig’i gören gençler şaşkınlıkla şöyle demişti; “Aaaa! Böyle bir kitap varmış meğerse…”

Kutadgu Bilig’i kapağına taşıyan, gündeme getiren Söğüt Dergisi’ni kutluyorum. Dergi yine bizlere arşivlik bir sayı sunmuş. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Sinan Terzi’nin giriş yazısından…

“Söğüt, okuyucularına dördüncü kez merhaba diyor bu sayısıyla. Kapağında “İslami Türk Edebiyatının bilinen ilk büyük eseri” Kutadgu Bilig’le… Hakkında sınırlı sayıda bilgiye sahip olmamıza rağmen bin yıl önce ortaya koyduğu bu eserle “uluğ bilge”lerden kabul edilebilecek olan Yûsuf Has Hâcib yine kendi mısralarında Kutadgu Bilig’i şöyle tanımlıyor:

“Bu kitap uzanıp her iki dünyayı (birden) tutan bir eldir.” (0351) Zaman, şartlar ve insanlar değişse de Türk milleti hep yolunu hikmetlerin kılavuzluğu ile tayin etmiştir esasen. Güce değil hakikate, pula değil kuta ram olmuştur. Ne zaman ayağı kaysa, tökezlese, istikametten şüpheye düşse imdadına yüzyılların imbiğinden geçerek damıtılmış bu kadim metinler, çağlar ötesi ikazlar, her neslin ışığı olacak işaretler yetişmiştir. Mankurtluğu içeride ve dışarıda “kurtuluş” gibi takdim edenlere millet şuurunda derin izler bırakan bu kadim metinlerle direnebilmiş, diriliş aşısını köklerinde bulmuştur.

Fikrî soysuzlaşmayı, edebî mandacılığı, tarihî nebbaşlığı göğüsleyip alt edebilmek ancak Kutadgu Bilig gibi milletin ruh köküne dayanan, töresine sadakatle bağlı eserleri her nesilde yeni bir doğum sancısıyla vücuda getirmek ve anlaşılması yolunda gayret etmekle mümkündür. Bu yolda yapılan bütün çalışmalar baş tacı, gayret eden her kalem kahramandır.

Kökten, töreden kopanların soy bağı, din kardeşi olsa bile insanına olan muamelesini Türk milleti yakın geçmişte bir kere daha görmüş, görüntüsü kendine benzediği hâlde davulunun başka hava çaldığına, kılıcının başka türlü kestiğine, ekini başkaları namına biçtiğine acıyla tanık olmuştur. Milletlerin kaderinde tek başına ne bilgi ne anlayışın kifayet etmediği, hür ve müstakil aklın olmazsa olmaz olduğu çok açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.”

“Kutadgu Bilig gibi merhum Reşit Rahmeti Arat’ın ifadesiyle “hala el sürülmemiş bir abide gibi karşımızda duran” nice eserleri ve bu eserler üzerinde karınca gibi bitmez bir azimle, sarsılmaz bir iradeyle çalışmaya devam eden Türk Edebiyatının görünmez kahramanlarını sayfalarımızda ağırlamak boynumuzun borcudur. Zira o kahramanların kalemleri bin kılıçtan keskindir. Bilgi, anlayış ve akıl zırhımızdır. Selam olsun Türk’ün şaşmaz töresine. Selam olsun bağımsızlık karakteri olan Türk milletine…”

Yaşar Çağbayır ile Kutadgu Bilig üzerine

Yaşar Çağbayır ile Kutadgu Bilig üzerine yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Cengizhan Orakçı’dan.

“Kutadgu Bilig,”kut veren bilgi” demek. Şöyle de açımlayabiliriz: “Kutlu kılan bilgi”, “Kut kazandıran bilgiler”, “Kut sahibi olma yol ve yöntemleri”, “Halkı mutlu kılan yönetim bilgisi”. Bu türden adlandırma çoğaltılabilir. Burada asıl olan “kut” kavramıdır. Bu kelimenin anlamı kısaca Arapça “devlet” kelimesi ile karşılamaya çalışmışlar. Tabii ki buradaki “devlet”,en üst yönetim birimi (İng. state) anlamında değil, insana mutluluk, huzur, güven, talih vb. daha pek çok manevî olumluluklar sağlayan güç anlamındadır. Oysaki “kut” sadece bu anlamıyla “devlet” kelimesinin karşılığı değildir. “Kut” bir güçtür. Ama kaynağı insani değil, tanrısaldır. “Kişiye Tanrı tarafından bağışlanan bir yaptırım ve egemenlik gücüdür.” Bu da kağanlara, beylere bağışlanır. Ama hemen herkesin kendi çapında kazandığı bir “kut” da mevcuttur. Yani herkes -Yûsuf Hâs Hâcib’in gösterdiği yol ve yöntemle- kut sahibi olabilir. Asıl önemli olan bu sahip olunan “kut”u kaçırmamaktır. Çünkü kut, çok nazik ve nazlıdır; ufak bir dikkatsizlikten etkilenir ve çeker gider. Bu yüzden Küntoğdu ile Aytoldu’nun musahebelerini birden çok mecrada değerlendirmek gerekir. Yûsuf Hâs Hâcib, burada “kut”u kağanlık bazından sunmaktadır.”

“Devlet açısından eserde ele alınan bir husus o gün için adı konulmamış fakat eserin üçte ikilik bölümünü kapsayan din-devlet veya din adamı-devlet adamı çekişmesidir diyebiliriz. Burada şunu çok açık olarak belirtmek durumundayız: Kutadgu Bilig’deki kahramanların ağızlarından söyletilen görüşler tamamen eserin sahibi Yûsuf Hâs Hâcib’in görüşleridir. Bu açıdan zahitlikten, kağanlıktan, vezirlikten tutun da ta aşçı, işçi, çiftçiye kadar geniş bir bilgi birikimine sahiptir. Öyle ki saray teşkilatını ve işleyişini en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Dinî konulardaki bilgisiyle, o dönemde Türk dünyasında İslamiyet’in hemen arkasından yayılmaya başlayan tasavvufun, Hint mistisizmine kaymaması -kaderciliğe kapılmaması- için neredeyse bu eseri yazmıştır dedirtir. Zahit kahraman ile kağan ve vezir arasındaki tartışmalarda “siyasetçinin emrinde din adamı” veya “dinî esaslara göre yönetilen devlet” taleplerini biz Kutadgu Bilig’de Yûsuf Hâs Hâcib’in kaleminden gayet net bir şekilde izleyebiliyoruz. Gerek zahidin gerekse devlet yöneticilerinin en sonunda birleştikleri görüş “ahiret mutluluğu töreye uygun ve kutu kaçırmadan yönetimde bulunarak da kazanabilir.” noktasındadır. Yûsuf Hâs Hacib’in kitabın en başından beri olmazsa olmazlarından “bilgi” ve “akıl” burada devreye giriyor, muhakeme yoluyla her iki zümre ortak noktada buluşuyor.”

“Kutadgu Bilig’de elbette eski Türk düşünce ve inançlarıyla ilgili hususlar vardır. Bunlardan töre ve kutla ilgili olanını az önce ifade ettik. Adil olma, hak hukuk gözetme, yasalara uyma, doğru yönetme, halkı her bakımdan koruyup gözetme, bilgiye, bilgine değer verme gibi daha pek çok hususlar eski Türk yaşayış ve kültüründen gelmekle beraber, hiçbirisi İslami naslarla çatışır durumda değildir. Bilakis Yûsuf Hâs Hâcib’in her iki yanı da çok iyi bildiğini eserinde sergilediği fikirlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Türkler Müslüman olmakla yeni bir kültür dairesine girmişlerdir, bu kültür dairesinde yabancılaşmadan kalabilmeleri için böyle bir eser hazırladığı kanaati hâsıl olmaktadır. Kâşgarlı Mahmud nasıl Arapçılık karşısında Türkçülüğü savunuyorsa, Kutadgu Bilig müellifi de İslam dairesinde Türk kalabilmenin yol ve yöntemini karşılıklı konuşmalar ve ara öğütlerle vermeye çalışmıştır. Hatta daha da öte Uygurların Hint dini olan Budizme ittiba edince uğradıkları değişimi iyi bildiğinden Budizm zahitliğinin karşısına akılcı ve bilime dayalı İslam inancı ve Türklük bilinciyle direnmektedir.”

“İlk bakışta Kutadgu Bilig, Türk devlet idaresini ilgilendiriyor. Çünkü ele alınan hususlar eski Türk yaşayışından gelen ve yeni dönem İslami nasların senteziyle yoğrulmuş bir hayat ve yönetim idealini sergilemektedir. Ancak, ele alınan değerlere dikkatle baktığımızda, bütün insanlığı ilgilendirdiğini görebiliriz. Bu konuda, yani Kutadgu Bilig’de yer alan evrensel değerler konusunda akademik çalışmalar yapılmış. Daha da yapılabilir. Bu değerleri bir bir ele almak veya burada sayıp dökmek bu sohbetin sınırları zorlar kanaatindeyim. Bir hususun altını çizmeden geçmeyeceğim. Bildiğim kadarıyla Kutadgu Bilig, “kişisel gelişim” konusunda akademik bir incelemeye tabi olmamıştır. Bu konuda ele alındığında “kişisel ölçekli mutluluk görüşü” de netlik kazanacaktır diye düşünüyorum.”

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Yeni Uygarlık Şafağında Bir Bilgelik Kitabı: Kutadgu Bilig- Prof. Dr. Ali Akar

“Kutadgu Bilig 1069 yılında Karahanlı sarayında hükümdarın danışmanı ve sarayın protokol müdürü (has hâcip) Yûsuf Has Hâcib tarafından yazılmış bir kitaptır. Yûsuf Has Hâcib, doğu kültüründe çokça bilinen bir siyasetnâme türü bir eser ortaya koymuştur. Eser, dört sembolik kişinin konuşması üzerine kurgulanmıştır. Bunlar Kündogdı (hükümdar), Aytoldı (vezir), Ögdülmüş (vezirin bilge oğlu) ve Odgurmuş (vezirin bilge akrabası)dır. Küntogdı, hükümdardır. Bütün konuşmalar devleti yöneten Küntogdı’nın yanındakilere ülkeyi ve devleti daha iyi yönetmek için sorduğu sorulardan oluşur.

Bildiğimiz kadarıyla Türk diliyle bu tarzda yazılmış daha eski bir telif eser yoktur. Bu yönüyle Kutadgu Bilig, İslamî dönemde yazılmış ilk telif eser, ilk siyasetnâme kitabıdır.

Bu eser, İslamî dönemde yazılan bir metin olduğu için biçimsel bakımdan İslami dünya görüşüne göre devlet yönetme sanatını işlemektedir. Metin, Tanrı’ya, peygambere, dört halifeye, Tabgaç Buğra Han’a övgüyle başlar. Daha sonra o dönem için erdem kabul edilen davranışların (bilgi, akıl, adelet, cömertlik, dili iyi kullanma…) övgüsü yapılır. Daha sonra hükümdarla yanındakiler arasında devlet bürokrasisinde ki görevlilerde (vezir, kumandan, ulu hâcib, kapıcıbaşı, elçiler, kâtib hazinedâr, aşçıbaşı, içkicibaşı, hizmetkârlar) hangi niteliklerin olması gerektiği konusunda uzun uzun karşılıklı konuşmalar yapılır.

Fakat bunlar metnin literal (lafzi) yönüdür. Bu tür metinlerin derin yapısında farklı mesajlar gizlenmiştir. Bu mesajlar çoğu zaman metnin sentaktik yüzeyinde görülmez. Bunun için kelimelerin çoklu anlamları, edebî sanatları, mecazları, kullanım sıklığı göz ününde tutularak okunmalıdır. İşte bu yüzden “anlam”ı, metnin derin yapısındaki semantik düzeyinde görürüz. Kutadgu Bilig, ahlâk dersi veren klasik bir öğüt kitabı değil, insan hayatının anlamını tahlil ederek onun toplum ve devlet içindeki görevlerini belirleyen bir hayat felsefesi sistemidir.

Yûsuf Has Hâcib birbirine çok sıkı bağlarla bağlı bulunan birey, toplum ve devlet hayatının ideal bir biçimde düzenlenmesinde gerekli olan zihniyet, bilgi ve erdemlerin nelerden ibaret olduğu, bunların nasıl elde edileceği ve nasıl kullanılacağı üzerinde durmuştur.”

“Kutadgu Bilig’de üzerinde çokça durulan kavramlardan ilki biligdir (bilgi). Bilig, kitabın adından başlayarak, insanın, dünyadaki varoluşunun temel dayanağı olarak sunulur. İnsanın doğuşundan itibaren edindiği bütün bilgi, deneyim ve tecrübeler “bilig” kaynaklıdır. Bu yönüyle insan hayvandan ancak bilgiye dayalı kazanımlarıyla ayrılır. Bu yüzden, insanlar bilgi sayesinde her şeye egemen olurlar. Öyle ki bilgi ile göğe bile yol bulunur. Bilgi, aynı zamanda insanın ruhen sağ, canlı bir varlık olmasının temel ölçüsüdür. Bilgisiz kişi, biyolojik olarak var olsa da aslında “insanlık” hiyerarşisinde yaşamıyordur.

Bu kavram, kültürel devamlılığı gösteren önemli bir işarettir. Türklerde devlet yönetme “bilgi” üzerine inşa edilmiştir. Yöneticinin temel vasıfları arasında ilk özelliği onun bilgi sahibi olmasıdır. Bilgi, aynı zamanda, dünyaya ampirik olarak bakma, eşyayı nesnel olarak algılamaya dair de bir ipucudur. Bu yüzden, Türk kağanlarının kağanlık unvanları hep “bilge” olmuştur. Bilge, “olay ve olguları bilgiyi rehber edinerek algılayan kimse” demektir. Nitekim bu sıfat Köktürk ve Uygurlarda kağanların unvanları arasında çokça kullanılmıştır. Kağanlar, toplumları bilgi ile yönetirken, kendilerini de “bilge”lik yoluyla gerçekleştirmektedirler.”

Gökhan Yılmaz ile Kutadgu Bilig Üzerine Sorular Göktürk Ömer Çakır’dan

“Kutadgu Bilig’in, kendi zamanında bile artık gelenekleşmiş olan devlet anlayışını kayıt altına almak amacını taşıdığını söylemiştik. O halde yapılacak ilk iş, kendinden önceki bu anlayış hakkında bir kavrayışa sahip olmaktır. Merkezinde Orhun yazıtlarını “Bengitaş” yapan anlamın bulunacağı bu kavrayış sonrasında en iyi başlangıç, bence, eserin adından yola çıkmaktır. Yusuf, binlerce beyitlik eserinin ana fikrini iki kelimeyle ifade edebilme dehasını göstermiş ve o göz kamaştırıcı fikir binasının giriş kapısı olarak, eserine, ‘Kut’ ile ‘Bilig’ kavramlarını ve aralarındaki ilişkiyi anlatan bir ad seçmişse, bizden beklediği tek şey o kapıdan içeriye girmek olmalıdır.”

‘Kut’un (bir karizma gibi, Tanrı’nın sadece hükümdar olacak kişiye verdiği, başka bir yolla elde edilemez ve aktarılamaz) ‘siyasi iktidar’ olduğunu düşünerek Kutadgu Bilig’e yaklaşmak ise hiç anlamlı değildir. Kitapta ‘kut’u hükümdarın değil de vezirin temsil ediyor oluşu bir yana; Yusuf’un böyle bir kitap yazmış olması ve ona “Kutadgu Bilig” adını vermiş olması bile kut’un kazanılır ve aktarılır olup olmadığını tartışmayı saçmaya indirger. Yusuf, hükümdarlara daha çok yaramakla birlikte, herkese yaradığını söylediği kitabına “Kutadgu Bilig” adını vermesini, “kitaba Kutadgu Bilig adını koydum ki, okuyanı kutlandırsın” diyerek açıklar. Kitap, nasıl kut sahibi olunacağını öğretiyor; ‘Kut’, “Tanrı vergisi” olsa ve Tanrı tarafından keyfî olarak dağıtılsa, öğretilebilir olmazdı. Bir kitaptan kut alınabiliyorsa, onu doğrudan ve tesadüfen Tanrı vermiyor demektir; Tanrı’nın doğrudan nasip ettiği şey ‘Kut’ değil, onu elde edebilme imkânıdır. Bunlardan ayrı olarak; ‘Kut’un, “Siyasi iktidar” anlamıyla birlikte Tanrı’nın verip aldığı bir şey olarak algılanmasının, kaderciliğin ve zulme kayıtsızlığın önünü açacağı da bir not olarak düşülmelidir.

“İslâmî döneme ait olmakla birlikte, Kutadgu Bilig’i diğerlerinden ayıran Türk devlet geleneğini taşıyor olmasıdır ve “fark” dediğimiz şey de bu geleneğin özgün yanlarıdır. Kutadgu Bilig’in, kendinden önce var olan ve artık gelenekselleşmiş bulunan bir devlet anlayışını bilinçlice taşıyor oluşuna karşılık; diğerleri (başarılı olup olmadıklarını göz ardı ederek söylüyorum) artık ağırlığını hissettirmeye başlayan fıkhın ve dolgu malzemesi olarak kullandıkları Hint-İran nasihatname geleneğinin yardımıyla, yeni bir devlet teorisi kurma çabasındadır. Erdeşir’e dek geri götürülebilecek “adalet dairesi” gibi unsurlar ortak olmakla birlikte; bu, Kutadgu Bilig’in ana mesajı ve temel kavramsal yapısı göz önünde bulundurulduğunda önemsiz bir ayrıntı olarak kalır.”

Üç Âmânın Gösterdiği

Mustafa Sarı, dünyayı gönül gözüyle gören üç ismi konuk etmiş yazısına. Aşık Veysel, Cemil Meriç ve Mithat Enç’in mücadeleleri ile örnek yaşantılarından kesitler sunuyor Sarı. Dil ve kelimelere dikkat çeken bir yazı bu.

“Kulağımı ve dilimi açan Âşık Veysel, daha 7 yaşındayken yitirmiş gözlerini, çiçek hastalığı yüzünden. Sâmiha Ayverdi, Ah Tuna Vah Tuna adlı eserinde çiçek aşısını Türkiye’den İngiltere’ye götüren Lady Mary Montegue adlı bir sefirenin mektubundan alıntılar yapar. 18. yüzyılda, Sultan III. Ahmet zamanında büyükelçi olan kocası Edward Montegue ile gelmiştir İstanbul’a, sefire. Ayverdi’nin önemli görüp yaptığı alıntıyı ben de burada tekrar edeyim:

“Avrupa’da çok yaygın ve zararlı olan çiçek hastalığı Türkiye’de keşfedilen bir aşı sayesinde ehemmiyetsiz bir hal almış. Sanatları aşçılık olan birçok kocakarı var. Aşı için en elverişli zaman sonbaharda başlar. Muhtelif ailelerden on, on beş kişi toplanıyor, aşıcı kadınlardan birini çağırıyorlar. Aşıcı iğne ile damarı açıyor. Tırmalanmışçasına bir acı duyuluyor. İğnenin ucuyla çiçek aşısını koyuyor. Üzerine ceviz kabuğu yapıştırıp yarayı sarıyor. Aynı şekilde dört beş damara daha ameliyat yapıyor. Aşılanan çocuklar sekiz on gün sonra bir nevi sıtmaya tutuluyor. Yüzlerinde yirmi otuz sivilce çıkıyor, hastalığın zehri buradan akıyor. Kimsenin aşıdan öldüğüne rastlanmamıştır. Vatanımı sevdiğim için bu usulün İngiltere’ye girmesini dilerim. Çünkü çiçek hastalığından çok insan kaybediyoruz.”

Ayverdi, ihtiyar aşçı kadınlarımız karşısında bile ağzı açık kalan iyi eğitimli bu İngiliz sefirenin mektubunu, ihtişamlı tarihimizin altını çizmek için aktarır okuyucuya. İşte ben de yıllardır bu haklı gururu onunla paylaşarak, Ah Tuna Vah Tuna’yı öğrencilerime tavsiye eder hatta bazı bölümlerini onlarla birlikte okurum. Ne var ki sefirenin mektubundan yaklaşık 200 yıl sonra, 20. yüzyılın başında, iki ablası da çiçek hastalığı yüzünden ölen, yedi yaşında aynı hastalıktan gözlerini kaybeden Âşık Veysel’in trajik hali, alıntıdaki acı hakikati yüzüme vuruyor. Atalarımızın tecrübe ettiği başarıları biz neden sürdüremedik? Ya da bu kadar kolay bir tedavi yöntemi, neden sadece İstanbul’da kaldı da Anadolu’ya taşınamadı? Zaman ve zeminle mukayyet bir ihtişam, teselliden başka neye yarar?

Bu acı hakikatin mağdur ettiği Âşık Veysel, Türkçenin ses ve anlam oyunlarına meyyal olan kulağımı ve dilimi eğitip daha da geliştirdi.”

“İrfanımı ve gönlümü açan Mitat Enç, 1909 Antep doğumlu; Âşık Veysel’den 18 yaş küçük. Ondan biraz daha şanslı; 20 yaşına kadar görmüş gözleri. Sonrası karanlık… Çok sayıda akademik kitaba imza atan yazarı, bunlarla değil de Uzun Çarşının Uluları adlı eseriyle tanımıştım. Ah Tuna Vah Tuna gibi Uzun Çarşının Uluları da öğrencilerimde dil zevkinin oluşması için hazırladığım listenin hep üst sıralarındadır.”

“Her ne sebeple olursa olsun Tanpınar’ın bir türlü giremediği bu evlere ya da bağlara Mitat Enç teklifsiz girip çıkar. Hatta, Anadolu’da yaygın olduğu üzere, ev sahibinin göz ve gönül genişliğinden o kadar emindir ki kimseye danışmadan bizi de buyur eder. Kuyucu Kör Hafız’ın yanında ev ev dolaştırır; Asiye Teyze’nin avlusunu da gösterir ocaklığını da. Enç, Tanpınar’ın dışardan tarif ettiği çarşı pazardaki dükkânların da içine girer; bazen bir yorgunluk kahvesi içer bazen de alışveriş yapar. Abartmıyorum, müdakkik bir okuyucuysanız ve eğer hala yerinde duruyorsa, kitap bittikten sonra Berber Hüseyin’in dükkanını elinizle koymuş gibi bulabilir; hatta Aktar Musa Efendi’nin dükkanında, onlarca raf içindeki sinameki kavanozunu seçebilirsiniz. Anlatmamış, bildiğin resim çizmiş yani.

Bizim Yörüklerin hele nenemin sözcüklerini, böyle bir kitapta bulmak da tarifi imkânsız bir hazdı benim için. Alatirik (elektrik), horanta (bütün aile), cahal (cahil), okuntu (düğün davetiyesi), çalgın (hastalıktan kalan iz, tam gelişmemiş), yanır (tüyleri aşınıp derisi zedelenmek), yirilmek (kenarından ikiye ayrılmak), azıtmak (yoldan çıkmak, sapıtmak), zibil (hayvan dışkısı), ütülmek (kumarda kaybetmek), seyirtmek (koşmak), dal (kol), adamcıl (başkalarıyla çabuk kaynaşan)… Kitaptaki sözcüklerin ya bizatihi kendisini ya da Enç’in dilindeki anlamını bulmak için artık ağız araştırmalarına muhtacız.”

“İngilizler sonda söylenenlerin de öncekiler kadar değerli olduğunu, bir şeyi en sona saklamanın önemsizlik anlamına gelmediğini vurgulamak için “last but not least” (son ama önemsiz değil) der. Cemil Meriç de ses kalitesi yüksek bu deyim üzerinden okunmalıdır. 1916, Hatay doğumlu. Bu üç âmânın en talihlisi. Gözlerini 1955’te kaybettiğine göre en uzun, onun gözleri açık kalmış.

İlk okuduğumda kızdırmıştı beni. İnsan hiç mi okuyucusunu düşünmezdi? Esatirine varıncaya kadim Yunan’a ya da Hint edebiyatına vakıf olduğumu varsayarak yazmak haksızlık değil miydi? Cemil Meriç mi ağırdı yoksa ben mi çok hafiftim? Okumak niye böylesine zor olsundu? Ama itiraf edeyim ki hakkında çok az şey bildiğim yazarlara ilişkin kurduğu keskin, sert hatta bazen dalga geçen cümleleri hoşuma gidiyordu. Sırf bu üslubun zihnimde yol açtığı tecessüs duygusunu tatmin etmek için neler okumuştum. Kimine hak verdim, kimini de abartılı buldum. Evet, okumak zahmetliydi ve taşların yerine oturabilmesi için zamana ihtiyaç vardı.”

“Hem Âşık Veysel hem Mitat Enç hem de Cemil Meriç için sayfalar dolusu örnek verilebilir ama “Eğer maksud eserse mısra-i berceste kâfidir.” demiş Koca Ragıp Paşa.

Bu yazıyı biri kulağımı, diğeri irfanımı ve nihayet sonuncusu da kafamı açan bu üç âmâya, tarihi çoktan geçmiş olan borcumu ödeme sadedinde yazdım, hesabı asla kapatamayacağımı bildiğim halde.”

Cengizhan Orakçı’dan yazma eserlere dair

Orakçı, yazısında yazma eserlerin izini sürüyor. Kendi hayatındaki etkilerinden, tarihsel ve kültürel değerlerinden bahisler açıyor; yazma eser tadında bir yazı ile yitip giden yazmalara bir ağıt yakıyor en içlisinden.

“Siz hiç “yazma kitap” gördünüz mü? Yazmayı elinize alıp tuttunuz mu? Sayfalarını dikkatlice çevirip tarihin kokusunu ciğerlerinize çektiniz mi? Dedelerinizin mübarek elleriyle âharlanmış kâğıtlara yazdıkları o canım harflere hüzünle baktınız mı hiç?

Yazmalar ki derisinden misk kokardı, Asya’nın güzel gözlü ceylanlarından bir rüzgâr eserdi. O rüzgârla, beldeler şiirden bir iklime dönerdi. Çarşılarında ilim irfan alınıp satıldığı demler yani. Elbette gül ile, gülün kılavuzluğunda hep.

Aklım dünyaya erer ermez, kitapla göz göze gelenlerden olduğum ve bir daha da yakamı kurtaramadığım için o sevgiliden, hep onun yolundan yürüdüm. Günün birinde matbaada basılmayan, matbaanın icadından önce kitapların elle yazıldığını ve onlara “yazma” dendiğini öğrendim. Henüz gidip bir yerlerde yazma görecek kadar da büyük değildim. Fakat öğrendiğim andan itibaren yazma sahibi olmak için içime bir ateş de düştü. İnsan bir şeyi çok isterse, istediği mutlaka olur fehvasınca sonunda ben de o sevgiliye kavuşacaktım, bir zaman sonra. Kâğıdı özel, cildi ceylan derisinden, yazısı hattatlar elinden çıkmış; kitap değil de say ki bir sanat eseri. Evet evet, bir sanat eseri elbette. Asla abartmıyorum. O ceylan derisini koklamayan ne bilsin; koklayıp bir amber kokusunu içine çekmek gerektir.”

“Biz, yazılı kâğıda kutsiyet izafe edildiği, yere düşmüş yazılı bir kâğıdın ayaklar altında çiğnenmemesi için alınarak duvar deliklerine konulduğu devirler yaşamış bir milletiz. Gözümle de görmüşlüğüm vardır, yerdeki bir yazılı kâğıdı alıp bir ihtiyarın yüksekçe bir yere koyduğunu. O zaman anlamış olmalıyım, yazılı olana ayak basılmayacağını.

Matbaadan önce kitaplar hattatlar elinde can bulurdu, elle yazılırdı. Eserler istinsah (kopya) edilir ve şehirden şehre, evden eve ulaşırdı. Bu güne göre ne kadar zahmetli ve maliyetli bir iştir bu. Mesela “Divanü Lügati’t- Türk”ün elimizdeki nüshası Bağdat’ta istinsah edilmiş.

Şimdi tozlu raflarda uyuklayan yazmalara, kim bilir kaç kişi baş eğmiştir; kaç kişinin gözü sayfalarda kalmıştır. Yeniden kendilerine bakacak nazarları gözlüyor olmalılar. Onların da bir ruhu, bir kaderi var.

Bizim maziye karşı vefasızlığımızın, kadir kıymet bilmeyişimizin nihayeti yoktur. Ata yadigârlarına uzunca bir dönem lakayt kaldığımızı, yıkılanla, dökülenle, çalınanla hiç mi hiç ilgilenmediğimizi söylersem haksızlık yapmış olmam; hatta az bile söylemiş olurum.”

“Durumumuz tam da şudur: Dedesinden, ninesinden kalan, diyelim ki el dokuması bir halıyı üç beş tane değersiz makine halısıyla takas edip bundan da mutlu olan garip insanlarız. Garip ve anlaşılmaz. Şimdi bu büyük bir idraksizlik değil de nedir?

Vay ki kitap sevgisi olmayan çocuklara, babalarından kalan kütüphanelerin hâline! Bu da bir çeşit yağmadır ve kapanın elinde kalır. Kitapların sahibi ölür, ardında kalanlar hemen bir sahafı çağırırlar ve evdeki kitaplar elden çıkarılır; hatta bazen yok pahasına satıldığı olur. Aslında bu meselede öncelik devletin olmalıdır; devletin ilgili kurumları, böylesi kütüphaneleri ailenin elinden değerini vererek almalı ve bu hazinelerin dağılmasını önlemelidir.

Batılılar yazmalarımıza tam bir aç gözlülükle hücum ettiler. Aldılar götürdüler. Onların bu işe ayırdıkları paraları vardı. Hatta gelmediler bile; onlar adına yurdumun toplayıcıları bu işi yaptı. Toplayıp toplayıp götürdüler. İçlerinde minyatür olanlara ise bir elmas, bir mücevher muamelesi yaptılar. Doğrusu ya her biri de elmastı, zümrüttü.”

Bir şifacı ozan ya da Ayıp Türkçe’nin Erdemleri

Süleyman Çobanoğlu, türküler eşliğinde bir yazısı ile Söğüt’te. Kelimelerin ve türkülerin özüne doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Arka fonda, Karacaoğlan türküleri var.

“Alaka” sözcüğünden nefret ediyorum. Orta ikide dördüncü yılını okuyan, karta kaçmış, çam yarması, çirkin ve bön bir ergene benziyor: İkide bir, ağacın altında uslu uslu kitabını okuyan güzelim “ilgi”yi dövüp kovuyor mahalleden. Şimdilerde herkes “alaka” diyor; damakları -lâ’yı söylerken bocalıyor, “ilgi” derkenki uçucu incelikten, kendisi olmanın doğallığından yoksun, ağızları bükülürken gerçekte olmadıkları bir nesneye dönüşüyorlar.

Onunla kalsa iyi… Örneğin “istikşafî” günlerden geçiyoruz. “Sevenler” yerine “muhibbaaan” diyorlar, ellerinde kaç tane “a” varsa sözcüğe sokuşturarak. Seksenlerde bir bölük vardı: “Namaz”a “nemaaz”, “hesap”a “hisaaab” filan diyen. Böyle konuşursanız daha “Osmanlı”, hatta giderek daha “Müslüman” oluyorsunuz. Türk olan, Türkçe olan her şeye karşı duyulan bu iyileşmez uyuz, sadece bugünün sorunu da değil. Örneğin yakın geçmişte “müstear” yazılarından birinde Nihad Sami Banarlı, Türkçe sözcük kullanımında duyarlık gösteren “cahil ve barbar”lara basıyordu kalayı:

“Türkçemizin güzel ahengini ceviz çuvalı boşaltılırken çıkan takur tukur seslerle boğuyorlar…”

“… O cânım ‘rüya’yı ‘çüş’ten farkı olmayan ‘düş’ kılığına sokuyorlar…”

“Caaaanım rüyaya karşı çıkan yok, ama dilerim;

Yunus düşte gördü seni sayrı mısın sağlar mısın” diyen ve tek bir dizesi tüm o “hybrid edebiyat”a bedel Yunus, öte dünyada elinde bir meşe odunuyla bekliyordur bunları.”

“Sevgili” ile konuşmak için bu inleyen, yaltaklanan, durmaksızın sızlanan anlaşılmaz dile sığınmak mı, yoksa ona, toza toprağa bulanmış olsa da, sıradan ve basit olsa da, gerçek, yaşamın ta kendisi, çam sakızı çoban armağanı bir dilim armut vermek mi?

Pahalı yalan mı, para etmez gerçek mi?

Cevabı biz değil, “armut kurutan Etrâk”ın enderun ve medrese görmemiş türküsü versin:

“Mendilim işle yolla
İşle gümüşle yolla
İçine üç elma koy
Birini dişle yolla…”

Gerçek budur işte. Konu sevmekse, aşksa, şiirse; sevgilinin dudağına değmiş, sonra mendile sarılmış üç elma, “büt” dediği sevgiliye yaltaklanan, mazoşist bir laf kalabalığından bin kez yeğdir. Biz “üftade Etrâk”, şu gökyüzü üstümüzde durdukça armut kurusunun tarafındayız.

Çünkü, övünmek gibi olmasın, biz Karacaoğlan’dan öğütlüyüz.”

“Koşmaları çok güzel, varsağıları alev alev, semaileri olağanüstüdür. Büyük Türk şiirinin aşktan başı dönmüş yiğitlik yılları gibidir Karacaoğlan: Sonsuza dek Türk şiirinin on yedi yaşı olarak da kalacaktır. Octavio Paz, “erotizm bedenin şiiri, şiir de dilin erotizmidir” demişti. Türkçede bu olgunun şiirini yazan adam, Karacaoğlan’dır. Onun türküsü her şeyden önce “sevi”yi söyler: Hem kutsal armağanımız hem de bitimsiz lanetimiz olan aşkı. Ordunun giriştiği savaşlara ya da bazı dinsel öğütlere değindiği de olmuştur; ama bunlar çoğunlukla “hele cönkümde bunlar da bulunsun.” denmiş de öyle yazılmış gibi görünür. Baştan sona anlattığı tek şey, bütün yönleri, bütün iniş çıkışları, bütün öyküsüyle aşkın ta kendisidir. Âşık Ömer’in attığı kıskançlık çamuruna aldanmamalı. Karacaoğlan, kendi çıkışının, Türkçe içinde tuttuğu yerin, neyi nasıl yaptığının her an farkındadır. Tek bir dizesinde bile aruza bulaşmamış, Arabi-Farisi girdabına kapılmamış, başkası olmaya yeltenmemiş, kendisi kalmanın gücünü ve güzelliğini kavramış bir ozan:

“Kozan dağıdır neslimiz
Arı Türkmendir aslımız
Varsak’tır durak yerimiz
Gurbette yar eğler bizi…”

Mehmet S. Fidancı söyleşisi

Söğüt’te Tayfun Haykır, M. S. Fidancı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Fidancı; şairliğiyle, kitaplara ahenk veren ustalığı ve muhabbeti ile bizim için her zaman çok değerlidir. Ankara’daki ağabeylerimizden Fidancı. Bu söyleşi, onun şiir ve gönül dünyasını bizlere her yönüyle sunuyor. Yer yer manifesto tarzında açılımlar da var söyleşide. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Çoktandır büyük şehirlerin, yani kentin köleleriyiz. Taşra ya da kırsaldan başlayan göç dalgasıyla, birkaç kuşaktır edindiğimiz sosyolojik konuma demirlendik. Özgürlüğün mesailerle tanzim edildiği bir yaşam tarzını da kanıksamış durumdayız. Hem de bu duruma yeni deneyimler ekleyerek. Benliğimiz için, molasız bir koşuyu murat, koşturmacayı da mutat eyledik. Aşklarımız, elmalıklarımız, ırmaklarımız, yayla çiçeklerimiz; adı kardelendir, çiğdemdir, meşe yaprakları, ardıç gölgeleri geride kalmıştır. Geride kalan, bir yanmanın bozkırıdır âdeta. “Bozkır Yanması”, işte orasıdır. Geriye dönüşün, anılar ve öze yönelişin seyahati yani, varoluşun ilk adımlarının atıldığı yurt... Ancak, mutlu geri dönüş yoktur.”

“Gelenek, eğilimler ve okumalar. Biçimsel gelenekten bahsetmiyorum. Etkisel ve klasik olanın itibarı diyelim. Doğu kültürü, içine doğduğumuz manzumeler toplamı. Asırlardır devam eden, varlığını ve etkisini günümüze kadar sürdüren edebî, tarihî birikim. Doğrusu, o birikim ve kaynaklardan kendimi soyutlayamam. Sadece aidiyet duygusu değil, varlığımı şekillendiren, anlamlı kılan kültürel zemin ve zenginlik. Şeyh Galib’in ateşli imajları, mazmunları, hayranlık beslediğim özel bir karakter olarak etkilemiştir beni. Hakeza, o dönemlerin ve sonrasının birçok ismine ihtiram hislerimi canlı tutuyorum. Her biri semamızı süsleyen, ışık saçan yıldızlardır. Zaman zaman ışıltılarından nasipleniyorsam, o muazzez varlıklarından dolayıdır, ilhamlarına daima şükran duyuyorum. Yine, Batı edebiyatından, düşünürlerinden etkilendiğim isimler de vardır. Bütün bunlar bir okuma toplamının bende oluşturduğu karşılıklardır, kaynaklardır.”

“Dil oyunlarına zaman zaman başvuruyorum. Hoşuma gidiyor. Bazen şiirin akışkanlığına devinimsel etki katıyor, bazen de duraksatmayı sağlıyor. En önemlisi de çok anlamlılığın, şiirime çağrışım zenginliği ve özgünlük kattığına; etki ve bağlam gücünü artırdığına inanıyorum. Ama bunu yaparken titizleniyorum. Sıklıkla değil, nadir aralıklarla uyguladığım bir tasarruf biçimi. Doğrusu, o şiirin doğası gereği oluyor daha çok. Sözcük kendini orada, o çoklu anlamın yanında ya da içinde olmayı arzuluyor. Bana da o arzuyu yerine getirmek kalıyor.”

“Bozkır, tabiatımdır desem yeridir. Nefes katıyor varlığıma, söz biraz daha toprakla bilişiyor. Yağmuru güzel, ırmağı berrak, göğü masmavi, yıldızları da yere değiyor. Her ne kadar büyük şehir yaşantısını kanıksamış olsam da beni kırlara çağıran, yurt özlemi canlılığını muhafaza ediyor içimde. Tıknefes koşuşturmaların, telaşlı kalabalığın ve karmaşanın arasından sıyrılıp uzaklaşmak arzusu; özgürlüğün en geniş seması orada. Bu, arayışlarımın ve özlemlerimin avutucusu. Tam da bu noktada bozkır, iklim değişikliği ve hava değişimidir. Onarıcı, ayıklayıcı, arındırıcı bir doğa; sadeliği, içtenliği ve yalınlığı temsil ediyor bende.”

Söğüt’ten bir hikâye

Yılan Islığı, Betül Ok Şehitoğlu’nun Söğüt’te yer alan hikâyesi. Hayattan kesitler sunuyor ve içten hikâyeler yazıyor Şehitoğlu. Kurguyu kendi iç dünyasıyla buluşturarak gerçekle düş arasında bir çizginin tam üstünde yürüyor, hem de kendinden emin. Çünkü sahih olanı hiç bırakmadan yapıyor bunu.

Yılan Islığı’na giriş de sanki bir masala ve efsaneye girer gibi efsunlu bir hâl ile başlıyor. Sonra şehir, hayat, kaybolan güzel yanlarımızla buluşunca yaşamın nefesi renk katıyor hikâyeye.

“Aylakça gezdiğim günlerden birinde mahalle bakkalının önünden geçerken Lütfi Amca’ya rastladım. Esnaf arasında konuşulurken dükkânın adı geçti. Kulak kabarttım. Bu sırada Elif, evlerinin penceresinden aşağı sofra bezini silkeledi, kapının dibinde yatan kedi miyavladı, komşu teyze de kısık kısık güldü. Ne olmuş dükkâna diyemeden dağıldı ahali. Altıma bir sekmen çekip, elimde gazozla çizgi roman okumaya başladım. Akşam üzeri ustaya uğramak için yokuşları adımladım. Usta, yakasını açmış, sıcaktan bunalan göğsünü rüzgâra vermiş. Kapıyla pencere arasına oturmuş, limonlu soda içiyor. Dükkâna girer girmez onu cereyanın içinde görünce şaşırdım. Çünkü rüzgârdan, Allah’tan korktuğu kadar korkar. Boynuna ya da sırtına girecek rüzgâr onun için bir hafta işe gelememek anlamına gelir. Belli ki canı sıkkın. Geçip köşeye oturdum. Duvardaki el yazmalarını, esmaları, ebruları, hatları inceliyordum. Ebrunun birisinde lalenin ucu dolanıp kendi başına geliyor, lacivert kırmızıyla ahenkli bir bütün oluşturuyordu. Hatlar kendi içinde bir şiire, ahenge sahipti. Dükkâna ilk geldiğim gün bana bunların hepsini anlatmıştı. Masanın kenarında gazeteden alınmış, uyduruk bir kitap. Usta onun üzerine yapıştırıcıyı koymuş. Belli ki hak ettiğini vermek istemiş.

Ilık sesiyle “Dükkânı kapatıyoruz, dedi.”

“Adamın ensesindeyim. Birden ses kesiliyor, dudakları kıpırdamıyor. Fatih’deyim. Burada cenazeler ortada kalır diyorum içimden. Zeyrek yokuşunun en tepesindeyim. Selam veriyorum. Avuçlarımdaki suya bakıyor garip garip. Adımı söylüyorum. Ben diyorum burada çalışıyordum. Arkadaki dükkânda. Hadi bir kez daha söyle az evvelki ismi diyorum. Hadi ama! Tebessüm ediyor, konuşmuyor. Tekrar deli olduğuna dair düşünceler geçiriyorum zihnimden. Dudakları kıpırdamaya başlıyor. Yılan tıslaması, ıslığı gibi. Yüz yüze geliyoruz. Benim dediğim hiçbir şeyi duymuyor. Sadece az evvelki gibi sallanıyor. Yatırın etrafında daireler çizmeye başlıyor. Onu duymak için kendimi zorluyorum. Deniz gören bir yer oluveriyor orası. Dalgalar kabarıyor, kabarıyor, kabarıyor...”

“Kapıdan içeriye uzun çenesinden sarkan beyaz sakalı, ince hırkası, kamburu, ayağında topraklı yollardan geldiğini âşikar eden bir yorgunluk, gözlerinin altındaki ışıltı, saçlarının görülen kısımları özenle taranmış ve temiz birisi girdi. Adımı söyledi. Dedemin adını da söyledi. Bizim oralardan gelmiş. Gelmişken buraya da uğramış. El yazısıyla Kur’an yazmış çocuklarına, onu ciltlettirmek istediğini söyledi. Buyur dedim. Su ikram ettim. Soracağı ne varsa ustaya sordu. Allah kelamı, Arapça, yazı stilleri, ceylan derisine yazılmış metinler, dualar, Mısır, Şam, Medine, Muhammed...”

Söğüt’ten şiirler

Yeşil yaprak tutuştursam yakasına eylülün,

Ömrümsün yazıp altına çerçeveletsem olur;

İşin aslına bakarsan temmuzda da aynıydım.

Ben yalnız seni yazdım yalnız seni bilirim;

Mevsimsiz isimsizim iklimsizdir sevdiğim.

Söz hafiyesi şehri devriye gezmededir:

Dada dada du dattara du dada dada du!

Bellidir selamlanacak şapka kırılacak diz,

Bu sevmeler tek perdelik ışık gölge oyunu;

Bellidir mumyalanacak dil mum yakılacak şarkı,

Topluca çepik çalıp aşka türbe dikmeliyiz.

Mağaranız sizin olsun arka kapıdan kaçışlı,

Teferrüç eyledim geçtim canıma ırak olsun;

Fenerçakar ışıldatsın tekmil mevkuteleri,

Alalansın mevzun şikak uzaktan yahşi dursun.

Kaypak ağız oynaş gönül kararttı evin yolunu,

Akanı boz bulanıktır birikeni kara yosun;

Zatüssüverhane başı rüsum salmış güzelliğe,

Kitapta çoktur misali bilsen ne bilmesen ne.

Berat Demirci

Sesini kavisinde saklayan keman

kelebeklenmiş de notaları

saksıdaki yapraklara konuyor

çiçeklerini okşuyor müşfik elleriyle

Dedeefendi’de iki göz bir uçurum

bir gözünü yuvasından çıkarmış

tâ kalbine konduruyor

Sonra biz bunu çok konuştuk

Hukuk bahçesinde Sivas Yurdu’nda

biz bunu çok konuştuk aramızda

uzun mu kısa mı bir yaz boyunca

sürekli körüklüye bindik mesela

on iki kat yükseldik birden a’rafa

taşımazmış kanatları ruhumuzun

sonra bunları da konuştuk

bir göz uzaklaşıp yaklaşıp

öyle çoğaldı aramızda

Mehmet S. Fidancı

içme payı bırakmadınız bardakta bize

silmiyor / ipek mendil acımızı bilmiyor

demek karşı konulmaz aidiyetimiz var

dehşetengiz bir panik / korku kaygı pür telaş

hayıflanmış dudakla gülmeliyiz burada

o maraba serçeleri besliyor nasırlı elleriyle

akşam çöktü görmedik / sabah çıktı bakmadık

sözü güzel söylemenin toprağını işliyor

ne serçeyiz şu hayatta ne maraba ne toprak

görebilseydik sıcak ekmekti ektiği tohum

aklını çeldiğinde kalem başa al / kitaba dön

bizi bize anlatıyor suya aldanan yudum

nekahet döneminden geçiyor bak aklımız

kabuksuz yaramıza tuz basıyor bir bıçak

nöbette bir askerin bakışı gibi keskin

Allah yeter desin diye sınanıyor kalbimiz

Mehmet Şamil

Tapınaklardan yükselir

Dillerin tevhid ülküsü

Güller açtığında bozkırda

Nehri boyamak için

Geyikler suya iner

Duvar halısında eski ev hâlleri

Diz dize oturmuş huzur

Eşikte gül kokusu

Yazgısı elyazması

Gül ruhuyla geyiğin gözünde umut

Mustafa Mete

Dünya kuşluk olsun derim düzde yokuşta

Çatılardan havalanır gizlenmiş tam otuz kuş

Otuzu da sır otuzu da çözülmemiş yazıt

Kitaplar arasından görklü zümrüdüanka

Süleyman’dan öğütlü hüdhüd bir de

Gazzâli’nin avuçlarından dökülen remil

Meraktayız hangi çizgi hangi kuş kaderi

Attâr söylesin şimdi kaç konak ötede kalp

Kaç kuş ölüsü aşk kaç kuş nefesi dünyadır

En son insanla kuş arasında bir heves kalır

Ölmeden bir kuşu öpmelidir gözlerinden

Cengizhan Orakçı

“Tutun Bu Eli, Bu El Türkiye'nin Elidir!”

Böyle sesleniyor Şehir Kültür dergisinin 72. sayısında Mehmet Kamil Berse.

Dünya haritasını gözümün önünden hiç kaldırmam, dünya’nın neresinden bir haber alsam iyi veya kötü gözüm oradadır, sanki dünya’yı ben yönetiyorum… Dünya’nın tüm insanları bu hayat mücadelesinde zorluklar içinde mücadele ederken, Komşusu açken tok yatan bizden değildir ilkesi gereği dünyanın neresinde ihtiyacı olan varsa Türkiye’m onların yanındadır…

Son olarak kadim şehirlerimizden olan ancak son asırda anayurttan koparılan Beyrut’un başına gelenlerden sonra , Beyrut’un bir asırdır sömürülen topraklarında yıkılmış harap olmuş sokaklarında Türkiye’m vardı, en üst seviyede yöneticilerimizle yardım taşıyan araçlarımızla yardım eden ellerimizle kardeşlerimizin yanındaydık, yıkılan limanı bir buçuk asır önce biz yapmıştık, gene yaparız dedik, siz rahat olun üzülmeyin kardeşleriniz burada, hatta eviniz harap limanınız yok saymayın gelin Mersin , İskenderun limanlarını kullanın kendi eviniz gibi..ekmeğimizi aşımızı evimizi paylaşmayı biliriz, bu bizim inancımız gereği, atalarımızın bize öğretisi..

Bu nedenledir ki bütün dünyanın emperyal güçleri dört tarafımızdan bize diş bilemekteler… Her türlü sıkıntıya rağmen dik durmayı başarabiliyoruz, kimse gücümüzü sınamaya kalkmasın... Tarih benzer olaylara şahittir, neticesi malumdur… Ağustos ayına sorun! Neler olmuş geçmişte... İsterseniz hatırlatalım; 1571 yılı 1 Ağustos’ta Kıbrıs’ı fethetmiştik,11 Ağustos 1473’te Otlukbeli Savaşı’nı kazanmıştık, sene 1514 23 ağustosta Çaldıranda düşmanı mağlup etmiştik. 24 ağustos 1516 da Mercidabık’ta kovalamıştık bize karşı birleşenleri, 26 ağustos günü Tarihin dönüm noktası günümüzdür, Bu topraklara, Anadolu’ya ak topraklar dedirten adaleti getirdiğimiz zafer günüdür Malazgirt destanı… Aradan yıllar sonra aynı günde bir emirle bu topraklarda gözü olanları denize dökme gününün başlangıcıdır:

-Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir!- 30 Ağustos’ta Mehmetçik denizden düşmanı denize dökmüştür topraklarımızdan.. 29 Ağustos 1521’de Belgrad’ı fethettik, aradan beş yıl sonra 1526- 29 Ağustosu’nda Mohaç’ta meydan muharebesini kazandık…en son 15 Ağustos 1974 te Kıbrıs’a barışı huzuru getirdiğimiz gündür… Ağustos ayı zaferlerle dolu bir ay, bunlarla elbette gururlanıyoruz... Bugün bu zaferlerin neticesidir ki bu topraklarda gururla egemenliğimizi haykırıyoruz... Dünyanın tüm mazlum milletlerine bu duygularla yardım elimizi uzatıyoruz ve diyoruz ki; -tutun bu eli, bu el sizin egemenliğinizin teminatıdır, size uzanan kardeş elidir…

Salgın döneminde kendi ülkemizde büyük bir özveri ile çalışan sağlık ordumuz ve konuya sahip çıkan hizmetleri üretenlerimiz her türlü fedakarlığı gösterdiler “ölümüne” tabir ettiğimiz gibi… Üreticilerimiz gece gündüz çalıştılar, sağlık malzemeleri ürettiler,maskeden solunum cihazına, ve gönderdik dünyanın dört bir yanına karşılık beklemeden…

Asırlarca Türk denizi olmuş Akdeniz’i hakkınca paylaşma önerisi ile gücümüzü gösterip mavi vatan sınırlarımızı çiziyorsak, asırlarca yerli halkıyla elele verip devletimizin en zor zamanlarında bile emperyalistlere karşı geldiğimiz Libyalı kardeşlerimize el uzatıyoruz, bu zamanda Türkiye’nin elini tutan kazanır diyorum… Dünyada Müslüman milletlerin halen ümidi ve umudu Türkiye’dir...Bu nedenledir ki, yanı başımızdaki devletlerin Türkiye düşmanlığı hep bu yüzdendir…

Dünyada şehirler yok olmasın, insanlar ölmesin çocuklar ölmesin diyerek büyük gayret gösteriyoruz, Bağdat bombalanınca bizim içimiz yanıyor, Halep yok olunca sanki Gaziantep bombalandı gibi hissediyoruz… Kudüs’te Mescid-i Aksa’da İsrail çizmesi görünce bizim yüreğimiz yanıyor... Ülkemin her ferdi; bizim asırlarca içinde yaşayan insanlarına adalet ve huzur verdiğimiz şehirlerin bugün düştüğü durumları üzüntü ile izliyor… Anadolu ve Mezopotamya levant hattı tabir ettiğimiz bir şehirler zinciri : Bizim Misak-ı milli şehrimiz Musul ‘dan başlar, Mardin, Diyarbakır,Urfa, Halep, İskenderiye, Şam ve Beyrut’tur …Bu leganttaki her bir şehri bizim şehrimiz sayarız…Şehirlerimizi ve kültürlerimizi bu düşünce ile bu gururla korumak zorundayız…Bunun için olmamız gereken her yerde gemimiz, uçağımız, Sihamız ve askerimiz ve bayrağımız olmak zorundadır.. Arif Nihat Asya hislerimize tercüman oluyor:

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!...

Şehir ve Kültür Dergimiz’in yeni bir sayısı ile huzurunuzdayız; Her zamanki gibi saçımızı taradık ve kravatımızı taktık... Her zaman güzeli, doğruyu ve iyiyi göstermek hedefimiz...

Hz.Mevlana diyor ki; “Sanmasınlar yıkıldık, sanmasınlar çöktük; bir başka bahar için sadece yaprak döktük.”

Hoş bulduk efendim, hoşça bakın zatınıza.

Ayasofya'da okunan her ezan Vatikan'da okunan bir ezandır

Ayasofya’yı sürekli kapağına taşıyarak sürekli gündemde tutan dergilerden biridir Şehir ve Kültür. 72. sayıda da birçok Ayasofya yazısı var dergide. İki yazıyı örnek olarak alıyorum buraya.

Ne güzel söylemiş Ersin Nazif Gürdoğan Hoca; “Ayasofya'da Okunan Her Ezan Vatikan'da Okunan Bir Ezandır.” Ayasofya’nın açılışına bilgece bir gönderme yapıyor Gürdoğan.

“Fatih’i bilen bütün hazineleriyle İstanbul’u bilir. İstanbul’da aslına dönen Ayasofya, kutsal kültürün sürekliğinin ve bütünlüğünün simgesidir. Kutsal kültürde en başta olan İslam, sürekliği ve bütünlüğü sağlamak için, en sonda gelmiştir. On beşinci yüzyılda, Avrupa’nın dönüştürülmesinde olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda dünyanın dönüştürülmesinde İstanbul, Anadolu insanına yeni kapılar açacak, yeni fırsatlar sunacaktır. Ancak düz kare dünyanın dönüştürülmesi, yuvarlak küre dünyanın dönüştürülmesinde olduğu gibi, silahlı kurumlarla ve kuruluşlarla değil, silahsız kurumlarla ve kuruluşlarla yapılacak bir dönüşümdür. Yeni dönüşümün mimarları, bilgiyi nükleer silahlara dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar değil, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, kurumlar ve kuruluşlar olacaktır. Bilge Sultan Fatih gibi, Arapça ve Farsça yanında, İngilizce'nin ve Almanca'nın dayandığı, Latince ve Grekçeyi, anadilleri Türkçe kadar bilen kuşaklar yetiştirilirse, düz kare dünyanın bütün kapıları, Anadolu insanının kurumlarına ve kuruluşlarına sonuna kadar açılacaktır. Düz kare dünyada ülkelerin bayraklarını devletler değil, kusursuz ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen, kusursuzlukta yarışan kurumlar ve kuruluşlar taşıyacaktır. Kare dünyada kusursuzluğu arayanlar, kusursuzluğun kaynağı olacaklardır. Geleceğin dünyasında, iki günü birbirine eşit olanlara yer yoktur.

Bilge Sultana kusursuzluğu arama yolunda, nasıl Bilgeliğin Zirvesi Akşemseddin yol göstermişse, düz kare dünyanın fatihleri olan kurumlara ve kuruluşlara da insanlık tarihinin eşsiz bilgeleri yol gösterecektir. Düz kare dünya vasat kurumların, vasat kuruluşların, vasat girişimcilerin dünyası değil, kusursuz kurumların, kusursuz kuruluşların, kusursuz girişimcilerin dünyasıdır. Kare dünya kurumların, kuruluşların ve girişimcilerin ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Onlar kusursuzluğu yakalayan bilgileriyle, hizmetleriyle ve ürünleriyle, bütün dünyada saygıyla karşılanırlar. Düz kare dünyada ülkelerin baskısı yoktur, ilkelerin baskısı vardır. Her alanda vasatlık ilkesizlikten kaynaklanır. İlkeleri ilkesizlik olanlar, ilkesizliği baş tacı edinenler, vasatlığın oluşturduğu çelikleşmiş yapıları, dönüştürecek kurumların ve kuruluşların öncüleri olamazlar. Düz kare dünyanın mimarları, kurumlarında ve kuruluşlarında hem Fatih gibi hem Akşemseddin gibi olmak, bilgi ve bilgeliği altın oranda harmanlamak zorundadırlar. Bilgiyi bilgeliğe, bilgeliliği bilgiye dönüştürecek olanların, akılları hem başlarındadır hem gönüllerindedir...Bilgeliğe dönüşen bilgiyle, bilgeler iki dünyanın kapılarını, bütün insanlığa açarlar. Dünya tarihinde, Akşemseddin bilgeliğin Fatih bilginin sultanıdır.”

Benim adım Ayasofya

Mehmet Mazak’ın yazısında Ayasofya konuşuyor, kendini anlatıyor bize. Oturup dinlemek kalıyor bize de.

“Benim adım Ayasofya, Batılılar’ın ifadesi Hagia Sophia, ben Roma İmparatorluk mimarisinin, Hristiyan mistisizminin birleşmesiyle Bizans sanatının başlangıcında doğmuş biriyim. Beni Bizans, ekânîm-i selâsenin ikinci unsuru oğulun bir vasfı olarak, mistik bir mefhum olan sofia (ilâhî hikmet) adına kurmuşlar ve adımı vermişler.

Ben size bu kaynaklarda yazılı tarihi bilgileri değil, doğduğum günden bu yana yaşamış olduğum sevinçlerimi, hüzünlerimi, korkularımı hülasa beni Ayasofya yapan hikâyemi anlatacağım burada. Beni dinlemeye hazır mısınız?

Benim adım Ayasofya, ben ana rahmine İlkçağ İstanbulu’nun merkezî yerinde, birinci tepe üzerinde IV. yüzyılda ahşap çatılı bir bazilika biçiminde düştüm. Benim ilk temelimi atan I. Konstantinos’un (324-337) olsa da yapı ancak oğlu Konstantios (337-361) zamanında bitirilmiş ve 15 Şubat 360’ta bende ilk dua ve ibadet yapılmıştır.”

“Benim çevrem İstanbul’un kalbi ve gönlü oldu. 557 yılında meydana gelen depremin tesiriyle 7 Mayıs 558’de kubbemin doğu tarafının çökmesi üzerine, benim doğumumda görev yapan mimarlardan İsidoros’un yeğeni genç İsidoros tarafından düzenleme yapılarak 24 Aralık 562’de tekrar şehre ve insanlığa hizmet etmeye başladım.”

“Bizans bana sahip çıkamamaya başlamıştı. 1299’da Söğüt’te dikilen çınarın dallarının budaklarının Balkanlara doğru uzadığını gördükçe her gece dua etmeye başlamıştım, beni de o çınarın şefkatli kolları arasına alacaklar, gölgesinde rahat edeceğim günlerin hayali ile ayakta kalmaya çalışıyordum. İşte yıllardır hayalini kurduğum İslam ile müşerref olacağım günlerin ayak seslerini duymaya başlamıştım. Osmanoğlu soyundan gelen gözü pek, inançlı, genç Hükümdar Mehmet’in önderliğindeki Osmanlı, Konstantinapol şehrinin kapısına dayandığını gördüm. Yüreğim pır pır etti işte o an. Bu genç adamın kararlılığını ve adaletini Balkanlardaki küçük kardeşlerimden duymuştum.”

“29 Mayıs 1453’ten itibaren Devlet-i âlinin en üst ricalinden sade İstanbul insanına kadar bu şehrin insanları her daim benim gönlümü şen eylemek üzere çırpınıp durdular. 1509’da İstanbul’da meydana gelen Kıyamet-i Sugra (Küçük Kıyamet) depremini yaşamış biri olarak endişe ve korkularım zirve yaptı. İslam’ın sancaktarlığını yapan bu Osmanlı tebaasına doyamamış, Kur’an’ın ve ezanın ruhumdaki eskiden kalan lekeleri daha tam temizlenmediği için hayıflandığımı hatırlarım.

Kıskançlıklarımda oldu hayatımda… Padişah I. Ahmet, Sedefkâr Mehmet Ağa’ya Sultanahmet Camii’ni yaptırırken hep kıskançlık ve gıbta ile seyrettim yapılışını. Hele inşaat bitiminde 1617’de Üsküdarlı Büyük Şeyh Aziz Mahmut Hüdai’nin ilk cumayı kıldırmak üzere müritleri ile birlikte önümden geçişi hala gözlerimin önünden gitmiyor. 1453’ten sonra ilk defa üzüntü gözyaşı dökmüştüm o gün.

Kanûnî Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed; III. Ahmed, I.Mahmud, Sultan Abdülmecit üzerime titreyen padişahlardı. Bütün Osmanlı Sultanlarının iyilikleri ve güzelliklerini gördüm ömrü hayatımda. Sultan I. Ahmet’e karşı hala bir gönül burukluğu hissediyorum.”

“Gümüşhanevi Ahmet Ziyaettin’in sürdüğü tarlaya, Üstad Necip Fazıl’ın diktiği fideler, Mehmet Zahit Kotku’nun fideyi sulaması ve Necmettin Erbakan’ın fide büyüyüp meyveye duracak zamana kadar ki bakımını üstlenmesi neticesinde toplumda Reis diye bilinen Recep Tayyip Erdoğan tarafından 24 Temmuz 2020 Cuma namazı ile tekrar İslam ile müşerreflendim.

Minarelerimde ezan, kubbelerimde Kur’an tilaveti yankılandı, tekrar dirilişimdir benim 24 Temmuz 2020. Benim adım Ayasofya, var olduğum ve ayakta kaldığım sürece zincirlerimi kıranlara, kapılarımı tekrar ibadete açanlara, gelip beni ziyaret edip burada dua edenlerin üzerinden Allah’ın yardımı peygamberimiz Hz. Muhammed’in şefaati hiç eksik olmasın diye dua edeceğim ebediyete kadar.

Çok büyüksün Fatih Sultan Mehmet, çok ulvisin Akşemseddin, sana minnet borcum var Üstad Necip Fazıl, suladığınız ve baktığınız ağaçlar meyve verdi Mehmet Zahit Efendi, Necmettin Erbakan ve sen uzun adam beni ihya ettin çok yaşayasın Recep Tayyip Erdoğan.”

Gökyüzüne komşu şehir

Bir şehri Fahri Tuna’nın anlatımından okuyorsanız içinizde o şehre dair gitme arzusu çağlayıp coşmaya başlar. Çünkü şehirlere kelimeleriyle değil kalbiyle bakan bir seyyahtır o. Artvin’i anlatıyor gökyüzüne komşu şehir diyerek. Buyurun Tuna’ya yol arkadaşı olmaya.

“Doğu Karadenizliler şakacı insanlar gerçekten. Mizah şahikası işler üretiyorlar. Yıllar önce Trabzon’daydık, gelmişken de TS-BJK maçına gitmiştik oğlumla. Tribünde Lazrail formalı bir kişi görünce çok gülmüştük. Artvinliler geri kalır mı onlardan hiç? Tahtadan bir araba üretmişler, çocukluğumuzda yokuş aşağı sürdüğümüz türden. Adını da Lazbulans takmışlar. Helal olsun onlara. Mençuna, Macahel, Kalaco, Silor, Çadi, Pushal, Hasuta… alo hafıs, bunlar ne? Dediğinizi duyar gibiyim. Çok ama çok haklısınız! Kimi şelale adı, kimi yemek… Bunlar hangi dilden dersiniz? Lazca ve Gürcüce. Zira Artvin, Osmanlı’daki Lazistan eyaletinin içinde kalan bir şehirdir. Halden anlayanlar iyi bilir ki, Artvin’in sahil ilçeleri Laz ve Gürcülerden, iç kısımlar ise Türkmenlerden meydana gelir. Üç dilli, üç kültürlü, üç gelenekli bir güzel şehrimizdir Artvin. O yüzden, Türkmenlerin Keşkeği, Turşusu, Döneri kadar Kalaço, Silor, Çadi, Pushal, Hasuta gibi Laz ve Gürcü yemekleri de bir o kadar gelenekseldir. Unutmadan; Artvin’in Hamsi köftesi de bir o kadar meşhurdur. Doğası Cennetten bir köşe olursa bir şehrin, lezzeti de Cennet taamı tadında olmaz mı hiç? Elbette olacaktır. Hopa balık, Ardanuç cağ kebabı, Arhavi Laz böreği, Yusufeli döner cennetidir, diyeyim size. Sorun bana: Ey Fahri Tuna, sen ne yedin bakalım Artvin’de diye? Meşhur dönerini yedim. Ta seneler önce. O nefis tadı hâlâ damağımda. Kayıtlı. Doyamadım. Unutamadım da. Unutmadan; Artvinliler Cağ kebabına Yatık Döner derler ve çok severler.”

“Bir rakam vereyim de şaşırın: Artvin’in nüfusu ne kadardır dersiniz? 400 bin. Bilemediniz. 300 bin. Değil. 200 bin. O da değil. O zaman 100 bin. Maalesef o da değil, bilemediniz. Tamı tamına 35 bin. Orta ölçekli bir kaza nüfusuna sahip Artvin. İl geneli de 174.000 zaten. Ama asıl rekor şimdi geliyor: Türkiye’de nüfusa oranla en çok eğitimli şehir Artvin’dir dostlar. Hele de öğretmen olanlar. Sanki okuyanların yarısı öğretmen olmuştur. Belki de üçte ikisi. İyi de öğretmendirler ha. Benim hayatıma da Artvinli örnek bir öğretmen dokundu. Sene 1966. Köyümüze imece olarak bir ilkokul yapıldı o sene. Bir de öğretmen tayin edildi. Taze bir öğretmen, 18 yaşında daha. Adı Ekrem Aydın. Bir iki ay sonra da eşini getirdi. Nahide Yenge’mizi. Birkaç ayda köyün sevgilisi oldu adeta Ekrem Hoca’mız. Ne kadar iyi öğretmense o kadar da sosyal. Büyükbabam Hatibağa ile birlikte her gün beş vakit camide. Köyümüzün halkı bayılıyor ona. Öğrencileri olarak bizler de. Biz birinci sınıfız. İkiler üçler dörtler beşler; hepimizi aynı derslikte okutuyor. Yol, elektrik, telefon yok o günlerde. Televizyon daha Türkiye’ye girmemiş belki. Bizim Ekrem Öğretmen (babaannemim deyimiyle Ekrem Muallim) bazen kayboluyor, Adapazarı’na gidiyor. O zaman çok uzak Adapazarı, bizim köye. Şimdi 22 kilometre, yakın. (O zaman da aynı mesafedeydi ama düşünün günde bir otobüs gidiyor vilayete, akşama geri dönüyor, o kadar.) Hadiii, köyümüze grayderler dozerler gelip 2 km 65 metrelik yol yapıyorlar. (Sonradan öğreniyoruz, Vali Yardımcısı hemşerisiymiş.) Taşoluk Divanındayız o zaman. Beş köy. En büyüğü bizim Okçular, otuz hane. Ama muhtarlık hep on beş haneli başka köylerde. Ekrem Hoca ona da el koyuyor: Bir akşam yatsı namazı sonrası bütün köy erkeklerini caminin önünde topluyor, Hadi gelin muhtarlığı Okçular’a alalım diyor. Bütün köy halkının cevabı tek kelime: Tamam Aday olmak isteyenler? Üç kişi çıkıyor. Diyor ki Şimdi anket yapacağım, en çok oyu alan adayı desteklemeye söz veriyor musunuz? Bütün ahali Evettt diye bağırıyor. Herkesin kulağına eğilip tek tek soruyor: Oyun kime? Herkes tercihini yapıyor. En çok oyu alan Emin Sarıdemir. Adayımız o diyor. Bir ay sonra beş köy arasında seçim yapılıyor her zamanki gibi. 30 yaşındaki Emin Sarıdemir seçiliyor. Ve tam 28 sene muhtarlık yapıyor Emin Eniştem. Her seçimde yine kazanıyor. Ekrem Aydın böyle bir adam işte. Gittiği köyün hayatını değiştiren adam o. Nereli mi? Artvin Şavşatlı.”

Gesi Bağları’nda dolanıyorum

Hemen dilinize takıldı değil mi bu türkü? Alın bu türküyü yanınıza, Canan Coşar’ın türkü tadındaki yazısıyla birlikte Gesi Bağlarına Doğru bir yolculuğa çıkın.

“Şehrin insanı sabah uyanır uyanmaz önce bir seyre dalar Erciyes’i. Havasını çeker içine sonra işine koyulur. Şehrin tam merkezinde Kayseri Kalesi bir komutan edasında tıpkı önündeki Atatürk heykeli gibi onu temsil eder. Roma imparatorluğundan başlayan serüven yapılan yenileme çalışmaları ile bugün hala ayaktadır. Hemen yanındaki saat kulesi ise vaktin önemini belirtir. Zamanı israf etmeden değerli hale getirerek çalışmayı üretmeyi hatırlatır. Damak tadı kuvvetlidir Kayserilinin. Sucuk, pastırma ve mantının anavatanısofraların baştacıdır. Hediyelerin en güzeli ikramların en kıymetlisidir. Hele bir de yaprak sarması vardır ki incecik kalem gibi sarılır. İncitmeden dalını kırmadan altından gelecek üzüme zarar vermeden dillere dolanmış adına türküler söylemiş Gesi Bağlarındaki asmalardan özenle toplanır. Bir hasret türküsüdür Gesi Bağları, babasını kaybeden genç kız annesi ve ağabeyleri ile birlikte yaşar. Gelin olup evden ayrıldıktan sonra annesinden uzun bir süre haber alamaz. Kendisinin bir kızı olur fakat bu hasretini dindirmez. Eşinden ve kaynanasından güler yüz görmeyen gelin hep mutsuz ve ailesine karşı özlem içindedir. Bir süre sonra annesinin ölüm haberini alır. Bunun üzerine bu türküyü söyleye söyleye Gesi Bağları arasında dolaşmaya başlar.”

“Basamak gibi yukarıdan aşağıya doğru sıralanır evler dağların eteklerinde. Düzlükte yer alan bağlar şehre nefes aldırır. Yeşilin bütün tonlarını bulursun. Her mevsimi ayrı bir güzeldir. Sonbaharda kaç çeşit sarı vardır şaşar kalırsınız.

Şehrin nefes alan en yeşil yüzü, türkülerin en içli nağmesi, bereketin tükenmeyen kapısıdır Gesi Bağları.”

Harf Deyip Geçmeyin

Bir harf insanı alıp nerelere götürür buna şahit oluyoruz Öznur Sondül’ün yazısında. Kanatlanıyor bir harf. Ardında da biz…

“Uçur bizi Ey “K”. Kanatlarının arasında bilinmez diyarlara uçur. İnsanların insan olduğu diyarlar olsun, birbirlerinin değerini her an bilen insanların olduğu, çocukların öldürülmediği, silahların olmadığı uçurtmalara eşlik ettiğimiz diyarlar...

İslamiyet’in hakkıyla yaşandığı topraklar olsun. “Elhamdülillah Müslümanım” derken bunu yüreği titreyerek, Müslümanlığın ne olduğunu bilerek söyleyen insanların olduğu bir köy de olur. Sen zaten bu şirinliğinle köyün o samimiyetine de yakışırsın.

Akıp giderken zaman kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki dur durak bilmiyoruz. Yaşıyoruz bu hayatı gelişigüzel. Güzel olduğu falan da yok. Herkes çıkar peşinde, herkes kendi telaşında. Kimsenin kimseyle ilgilendiği yok. Haliyle verilen bir değer de yok. Mustafa Uçurum’un şiirine kulak verelim; “Allah biliyor ya en çok kendimizi seviyoruz hepimiz/ Dünyayı seviyoruz, mazlumu seviyoruz derken/ Kanadı kırık kuşu okşarken, bir çocuğa öğretirken sevmeyi/ En çok kendimizi seviyoruz yeniden.” Bencildir insan. Dünya kendi etrafında dönüyor sanır. Ama bilmez ki dünya yedi buçuk milyar insanla dolu. Ve bu insanlar ‘yiyip bitiriyor şekerden gezegeni.’

“Evet, tüm mesele insan olabilmekte. İnsan kalabilirsek kıymet nedir, değer nedir biliriz. İnsan kalabilirsek annemizin yaptığı o tarhananın kıymetini annemiz yanımızdayken biliriz. Bir harf bile incinebiliyorsa eğer, varın insanı siz düşünün.

YüreK lazım insana. Hem de üzerine basa basa söyleyeceği bir yürek! Ah ‘k’ nerelere uçurdun beni.”

Bavuldaki Hayat

Geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıyor Erbay Kücet. Yanında eski bir bavul. İçindeki her şey onu alıp çocukluğuna, babasının dizinin dibine gönderen bir bavul.

“Çocukluk günlerimde annemin haberi olmaksızın ahşap sandalyeye korkusuzca çıkıp tavandaki bir insanın zor geçebileceği tablayı minik ellerimle yukarı itekleyip tavanın iç kısmına çektikten sonra güçlü bir hamle daha yapıp soluğu çatı arasında aldığım günleri hatırlatmıştı Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken ‘Babamın Bavulu’ konuşmasıyla Orhan Pamuk. Rahmetli babam bavul hediye etmemişti ama bavul dolusu eski tarihli dergi ve gazeteleri hıfzetmişti çatı arasındaki eski bavulumuzda.

Kar ve yağmurdan korunmak yağ tenekelerinin açılmasından yapılan çatıdaki paslı tenekeler ile toprak tavan arasına saklanan bavulun kapağını kaldırdığımda yuttuğum tozlar aşağıya indiğimde burnumdan simsiyah soba kurumu gibi çıkardı. O günlerde 250 binler sattığını sonradan öğrendiğim ‘Hayat’ dergisinin (21 Eylül 1961, Sayı 39) Adnan Menderes’in asılmaya gitmeden önce doktor muayenesi, arkadan bağlı elleriyle beyaz gömlek giydirilerek idam sehpasına yürütülmesinin fotoğraf ve alt yazılarını saatlerce incelerdim. Benim için önemli arşiv niteliği olduğuna inandığım dergi ve gazeteleri uzunca bir süre tavandan indirmediğimizi, göz attığım günlerde zevk aldığımı ilk gençlik yıllarımdan hatırlıyorum.”

Duvardaki saatleri yaylar işletiyorsa ev hayatındaki eşref saatlerini de tatlı dil işletir diyen Şevket Rado, 9 Nisan 1988 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Bu vesile ile onu yazısından bir alıntı ile anmış olalım: “Birkaç günlük ömrümüzü saadet içinde geçirmek hepimi¬zin tek arzusudur. Yaşamdan zevk almayı bilmek, mesut olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu dünya, gelinebilecek dünyaların elbette ki en iyisidir. Etrafındaki konularla ilgilenmesini bilenler, asla sıkılmazlar. Tatlı dilin açamayacağı kapı yoktur.”

Şehirlerin gizli ateşi aşk hikâyelerindedir

Muhsin İlyas Subaşı, aşk hikâyelerini şehirlere kattığı değer ile birlikte ele alıyor. Gizli ateş diyor aşk hikâyeleri için. Leyla- Mecnun, Ferhat ile Şirin ve birçok efsane olmuş aşk çıkıyor karşımıza.

Musul ve Kerkük, Selçuklu akınlarıyla Türkleşmeye başladı. Babası 1. Giyaseddin Keyhüsrev’in ölümü üzerine büyük oğlu Malatya Emiri İzzeddin Keykavus’un 1211 yılında tahta çıkışı için düzenlenen cülus töreni büyük gösterilerle Kayseri’de yapıldı, Selçuklunun Sultanı olarak bir süre burada ağırlandı, daha sonra Konya’ya giderek devletin başına geçti. İzzettin’in ilk işlerinden birisi, bu bölgeye bir ziyaret gezisine çıkmak oldu. Tahta oturduğunda kendisini tebrike gelen ve hediyeler getiren bölgenin Meliklerine teşekkür gezisiyle, buraları kendi hükümdarlık alanına alması için uğraşmaya değer mi, değemez mi, buna bakacaktı. İlk defa Musul’a gitti. Musul’da coşkulu törenlerle karşılandı büyük itibar gördü. Musul Melik’i Hüsameddin Salar, şehrin altın anahtarını bir altın tepside getirip önüne koydu: “Bu topraklar senindir, bu şehir senindir. Burada istediğin tasarrufta bulunabilirsin.”

İzzeddin, gördüğü güzellik karşısında adeta çarpılmıştı. Siyah sakalı, beyaz yüz tenini etkili bir güzelliğe büründürmüştü, omuzlarına sarkan gür saçları onu daha çekici bir hale getirmişti. Başında börkü, ayaklarında diz altına kadar uzanan parlak mor sahtiyandan çizmeleri, iri yapısı ve uzun boyuyla alımlı bir delikanlı görünümü bir erkek güzeli gibiydi. Evli de değildi. İzzettin’i sarayın penceresinden izleyen Melikin kızı dayanamamış ve bahçeye inmişti. İzzettin de şaşkındı; bu kız nereden çıkmıştı karşısına? Mecnunun aradığı Leyla bu muydu? Keremin peşinde ovaları aştığı Aslı mıydı yoksa? Ya da Ferhat’ın dağları delmeye kalkıştığı Şirin miydi bu kız? Sultan olmasaydı, bu kızı atının terkisine attığı gibi düşerdi memleketinin yollarına. Bir daha yüzüne baktı, onun utangaç tebessümü karşısında irkildi. Söyleyecek söz bulamadı:

“Bu bahçenin güzelliği sizinle bize tebessüm ediyor. Güllerin ne hükmü var sizin yanınızda, Sultanım Efendim.”

Kızın babası yanlarındaydı. İzzeddin, bu kısa diyalogdan biraz da utanır oldu. Sonra kendi kendine; ‘acaba bir tertiple mi karşı karşıyayım? Beni bahçeye niye indirdiler, bu kızı niye karşıma çıkardılar, beni bununla evlendirmek mi istiyorlardı?’ gibi düşünceler geçti aklından. Daha fazla dursa, bir daha yüzüne baksa aklı başından gidecekti. Yüzünü döndü, kendi içinden “Aşka vaktim yoktur!” diyerek yürüdü. Melikin sarayına döndükten sonra, burada fazla kalmamaya karar verdi, bu kızı bir daha görürse, dünya mülkünden vazgeçip aşk ateşinde eriyebilirdi. İyi bir ağırlanmanın keyfiyle Yurduna döndü.”

Ihlamur Ağacı

Şenay Şeker, ıhlamur kokulu bir yazı ile yer alıyor Şehir ve Kültür’de. Şifa niyetine okunacak bir yazı kaleme almış Şeker.

“Kalbim bir ıhlamur ağacına takılı kaldı. Kalbimde henüz söylenmemiş sözler, tercüme edilmemiş cümleler saklı. Hayata şiir olarak bakıyorum ve her bir sözüm ruhuma dokunan mısralarla açığa çıkıyor. Gönül diliyle anlaştığımız sevdiklerimiz ise ayrı bir anlam katıyor hayatımıza. Aynı ıhlamur ağacı gibi.

Kâinatta her bir varlığın insan ruhunda ayrı bir anlamı vardır. Mesela ağaçlar sağlam bir dost gibidir; dayandığımız, güvendiğimiz ve gölgesinde serinleyip dinlendiğimiz. Çoğu insan anılarını anlatırken muhakkak eskiye dair hayatlarına şahitlik etmiş bir ağacı unutamazlar. İnsanın hayatında iz bırakan bu ağaç, bazen bir erik veya elma bazen de bir kiraz ağacıdır. Ben de unutmazdım sevdiklerimi, hatta ezberlerdim unutmamak için. Üstadın “Yaslanacak bir ağacın varsa, düşünme yaslan” deyişiyle ben de bir ıhlamur ağacına yaslamıştım sırtımı. Tüm sevinçlerimi tüm sızılarımı hatta sırlarımı bir bir anlatıyordum ıhlamur ağacıma. Bir zamanlar şifa niyetine içtiğim bir çaydan ibaret olan ıhlamurlaaramızda kurulan bu bağ sanırım sıradan bir olay olamazdı.”

“Şiir ve dostluk, ıhlamur ağacının çiçeklerinde bir araya gelmişti benim için. Karlı kış günlerinde ıhlamurun şifalı yapraklarından hazırladığım sıcacık çayı balkonda yudumlarken kupkuru dalların yeşereceği günü merakla bekliyordum. Baharın gelişiyle ilk müjdeyi veren yaprakları nihayet tomurcuklanmış ve yakında çiçek açmaya hazırlanıyordu. Kupkuru bir ağacın vakti gelince tomurcuklanması, hasretlerin bir gün mutlaka vuslata dönüşeceğine dair insana umut veriyordu. Özlemek de güzeldi, beklemek de. Sanırım vazgeçmemek de sevdaya dahildi. Belki de gelemeyeceğini bile bile.

Ihlamurun mayıs sonlarına doğru açışına ilk defa şahitlik ediyordum. Mucizevi şekilde kendine has uzun yapraklara ilişmiş, zarif çiçekleri gördüğümdeki mutluluğumu anlatamam. Ne çok beklemiştim, ıhlamurun etrafına mis gibi koku yayan o güzelim sarı çiçeklerinin açışını. Gelişini…”

“Ihlamurlar çiçek açtı ve ben bir ıhlamur ağacına sırtımı yaslayarak alemi okuyorum. Hesapsız sevgiler, esirgenmeden söylenen güzel sözler topluyorum yüzümde tebessümle. Her ağacın çiçeği meyveye dönüşürken ıhlamurun çiçeği meyvesiydi ve benim kalbim ıhlamur ağacına takılı kaldı.”

Şehre vurgu ve Hippodamos’un kent kurgusu

Sekiz maddede sıralıyor Bilal Can şehir ve kent vurgusunu. Hippodamos’un kent vurgusu yazının merkezinde yer alıyor.  Hippodamos’un kent planları bugün bile geçerliliğini koruyan bir inceliğe sahip. Bilmekte fayda var.

İki. Şehirler, insan hayatını düzenlemek amacıyla kurduğu en önemli unsurlardan biridir. Bu bakımdan şehir, insanı bütün yönleriyle belirli bir çerçeve içerisine alarak kendini inşa ettirir. Bu bir tür sınır çizme, insan olabilme ve insan kalabilme sınırının belirlenmesi anlamına da gelir. Bu bakımdan şehir hem kurgulanan hem de kurgulayan bir olgudur. Geçmişten günümüze şehir üzerine söylenilen tüm şeyler insanın şehri etkilediği, şehrin de insanı etkilediği yöndedir. Şehir, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen, dünyaya bakış açısını şekillendiren, yaşam tarzını belirleyen mekânlardır. Sosyolojinin kurucu isimlerinden olan İbni Haldun’un toplum tanımı dolaylı yoldan şehir, şehirli, şehirleşme konularını kapsamaktadır. Bedevi, hadari toplum kır – şehir ayrımını ayrıntılı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu bakımdan sosyolojinin bir şekilde mekânla/kent ve şehirle sıkı sıkıya bağlı ilişkiler bütünlüğü olduğu sonucunu ortaya çıkmaktadır. Yine modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Max Weber’in Şehir adlı eseri de sosyolojinin neliği üzerine önemli çıkarımlarda bulunur.”

Beş. Kurgusal kentler, bir amaç uğruna hazırlanan yerleşkelerdir. Belirli bir plan dahilinde oluşturulan bu yerleşkeler, insanlığın zihin dünyasının mekânsal analizi bakımından ele alınıp değerlendirilebilir. Anlam dünyasının, odak noktasının değişmesi, yerleşkelerde de bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

İnsanlığın tarihsel serüveni ayrıca mekânların da serüvenidir. Mekânlar üzerinden bir tarih okuması yapmak bu bakımdan insanlığın anlam dünyasına katkılar sunacaktır. Her mekân bir anlamın, bir görüşün bir felsefenin ürünüdür. Yaşantılar amacıyla kurulan mekânlar, farklı işlevsel özellikleri ile de insanlığa hizmet etmektedir.”

Sekiz. Zihin dünyasındaki değişim odak noktasının dinsel olandan dünyevi olana yönelmesi mekânlar/yerleşkeler üzerinde zuhur etmiştir. Mabedi/camiyi kendine odak noktası olarak alan Müslüman şehir insanı, gününü beş vakit namaza göre ayarlarken iş merkezleri, alışveriş merkezlerini kendine odak olarak seçen kent insanı ise mesai saatlerine göre kendini ayarlar. Zihin dünyasındaki bu değişim insanlarda bir şekilde kırılmalara neden olmuş, kent insanı ve şehir insanı arasında bir ayrımın yapılması gerekliliğine yönlendirmiştir. Kent insanı ile şehir insanı arasındaki zihinsel fark, salt mekânsal unsur üzerinden değil algılama ve yaşam biçimleri, kültürlenme ve sosyal ilişki boyutunda da kendini göstermektedir.”

Asaf Halet’in Defter-i Meşahir’i

İmdat Akkoyunlu Defter-i Meşahir hakkında yazmış. Türünün iyi bir örneğidir bu eser. Asaf Halet’in şair inceliğine de şahit oluyoruz Defter-i Meşahir ile.

“Genç şair kendinden önce bu yolda yürümüş, isim yapmış, sanatın çeşitli dallarında neşvü nema bulmuş isimlerinden koltuğunun altındaki deftere bir mısra, bir iki satır da olsa bir şeyler karalamalarını arzu ediyordu. Bu isteği çoğu zaman da karşılık buluyordu. Bizzat kendi el yazmalarıyla doldurduğu bu defteri aynı günün akşamı koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi Beylerbeyi’ne giden son vapura yetişmek mutlu bir çocuk edasıyla ayaklarına kalçalarına değercesine koşar adım gidiyordu. Geçmişle bağını koparmışlara inat ısrarla Doğunun kadim izleklerini şiirine eklemleyerek kadim bir medeniyetin izlerini sürer gibiydi. Bulduğu her şeyi yazan Süheyl Ünver gibi o da günlerde koltuğunun altında defteri eksik etmezdi. Bulduğu her şeyi yazmak için değildi onunkisi. Yürüdüğü yolda, geçmişin izleğini bırakmadığı gibi önden gidenlerin olurlarını da almayı görev addediyordu. Sanat bir bütündü. Bunun için sadece şiirle sınırla kalmıyordu. Musiki başta olmak üzere, hattat, muallim, neyzen, sandıkçı, nasir, sefir kime denk gelirse ondan hatıra bir iki satır rica ediyordu. Allah var ya çoğu da kırmıyordu. Bunlardan en ilginci Abdülbaki Gölpınarlı. Vefat haberini bile defninden sonra ilan edilmesini isteyecek kadar görünürlükten beri olan Gölpınarlı bu genç şairi kıramaz.”

“O bir şairdir. Sıkı bir şairdir. Bu yüzden Mevlevi dergâhının havasını teneffüs ederken şairler ve ediplerle de yakın ilişki içinde. Abdül Hak Hamit Tarhan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, tezkire geleneğinin büyük üstadı İbnülemin Mahmut Kemal İnal, beş ciltlik Sefine-i Evliya” kitabının müellii Hüseyin Vassaf Efendi, Musıki bestekâr, neyzen Rauf Yekta Bey, kitabistan mülkünün sultanı İsmail Saib Efendi, Samipaşazade Sezai, Keşiş Dağı’nın ismini Uludağ’a kalbettiren Bursa’nın ulularından Hattat Osman Şevki Uludağ, Hattat Necmettin Okyay, Hattat Hulusi Efendi ve dahası.

Batının bohem yazarlarında görmeye alışkın olmadığımız bir şey daha vardır bu defterde. Hatta sık sık şahit olduğumuz baba-oğul çatışmalarının aksi bir şeydir bu. Doğu insanı vefa örnekliği ile yaşar. Bunu yaratıcından tutun ilk çevresinden dış halkaya doğru uzatır. Bu anlamdan babası Mehmet Said Çelebi’yi de pas geçmez defterde şair. Yine aynı meşrepten olan Arapça, Farsça ve Fransızcadaki vukufiyeti ile onun ilk mürebbiyesi oluyor babası. Bir nevi dergâhın pirleri kadar, babasının da duası ile yürümek istiyor kelimeler dünyasındaki yolculuğunu Asaf Halet.”

Bir İmge Olarak Ay

Şiar dergisi, 29. sayısına ulaştı. Nasip oldukça çıkmaya devam ediyor dergi. Derinden ve sesinin mesafesini genişleterek.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hayrettin Orhanoğlu’na ait “Sembollerden İmgeye Gecenin Kandili: Ay” isimli yazıdan olacak. Ay, başlı başına şiirin tüm özelliklerini içinde barındıran bir efsuna sahip. Orhanoğlu da yazısında ay imgesini birçok açıdan ele alıyor. Şiirde, kültürde, dinde ay çıkıyor karşımıza.

“Altay Türklerinde ay ve güneş mitleri ayna metaforuyla birlikte anılır. Henüz güneş ve ay yokken insanlar, birbirlerinin aydınlığı ve sıcaklığıyla yaşarlarken içlerinden biri hastalanmış ve iyileşememiş. Tanrı da insanlara bir hediye göndermiş. Bu bir aynaymış. Ayna, göğe yükselerek güneş ve ay olmuş. Birbirlerini yansılayan iki ayna… Ay, Türklerde ilkin erilken ardından dişil bir anlama sahip olagelmiş. Anne imgesi ile benlik ve egoyu da temsil eden ay, yine ayna metaforuyla birlikte akla gelir. Sevgi, güven, inanç ya da bencillik ayın getirdiklerinden bazılarıdır. Lacan’ın ayna imgesinde annenin gözlerinin bebeği için bir ayna olması ve bebeğin orada kendisini görmesi de ay, anne ve ayna imgesinin birlikteliğini yüceltir. Ay, durgun sularda karşımıza çıkar. Bu yüzden kederi, ölümü, karamsarlığı, kötümserliği akla getirir. Ayın sürekli şeklinin değişmesi, egoya ait tavrıyla ruh halinin de değişmesi anlamına gelir.”

“Ay, İslâm kültüründe mucizelerde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Hz. Muhammed (sav)’in ayı ikiye bölmesiyle ilgili “Şakk-ı Kamer” hadisesi mesnevilerden bugünün şiirine kadar önemini korumuştur. Sezai Karakoç da Hızırla Kırk Saat kitabında, ilginçtir ki ayı sürekli denizle birlikte anar. Ayı bölmek için yeter bir bakışımız / Bir el uzatışımız / Bir kelime söyleyişimiz / Ayı yüreğimizde diriltişimiz / Yankısına dönüşümüz suda / Ölümü anışımız ayışığında / Hızır’la helâlleşmemiz / Bir bengisu mehtabında / Bir deniz buluşumuz altında (Hızırla Kırk Saat 2) Özellikle denizin derinliklerinde, balıklar ve yosunlarla anılan ayın bu görünümünde; aydınlık tarafıyla hayatı bağışlayan, ölümle birlikte ebedi yaşama yönelik bir çaba sezilir. Hızır, bu yüzden şiire girer ve ölüm, ikinci ve asıl hayatın kapısıdır.”

“Sühreverdi-i Maktûl’ün yaşantısının bir şiirine de yansıyan evresinde ayrılık gibi kötücül sonuçları olan bir duygunun güzel bir sonucu olabileceğini belirtir. Cahit Zarifoğlu da uzun ve en ilginç şiirlerinden “Ben Dirimle Doğrulurken”de aynı sonuca ulaşır. Ay gece olunca pay eder ayrılığı / Ey güzelce yakalandığım / Mutlulukla sunulan / Bize bahşedilen armağan kılınan / Ayrılık sen ki Aşkın ve sanatın / Durmadan doğumlar getiren anası. (Ben Dirimle Doğrulurken)6 Şiirde aşkla sanatın eşitlenmesi ayrı bir değer taşırken ay merkezi bir imge olarak yerini alır. Ayın ikiye ayrılmasına telmihen ayrılığı pay etmesi, insanların karanlıkla beraber özellikle gecenin ilerleyen saatlerinde daha çok kendisiyle baş başa kalması ve benliğin derinliklerine dalmasıyla açıklanır. Öte yandan ayın doğumla, bereketle olan ilgisi de imgenin yeri konusunda iyi bir seçim olduğunu akla getirir.”

“Modern şiirin asıl imgelerinden biri olan yalnızlık, ayın mitik çağlardan beri bir ayna görevi üstlenmesiyle ayla insan arasında bir özdeşleşmeye götürür bizi. Karanlık bir gecede etrafını kendisinden daha sönük yıldızların çevrelediği gökyüzünde yapayalnızdır. Ayın her gün farklı bir şekil alması, geçicilikle; parlaklığı, yaşama sevinciyle; ayın batması ise kederle açıklanırken kozmosta güneşten sonra insanın kendisine en yakın gök cismi seçtiğini de unutmamalıyız.”

Şiirin menzili

Orhan Tepebaş, şair ruhunun sesine kulak vererek şiirinin ulaştığı menzilin ardına düşüyor yazısında. Kelimelerden, imgelerden, dergilerden, şairlerden ve şiirin evrensel gücünden bahisler var yazıda.

“Dil varlığın evidir.” diyen Martin Heidegger, insanın yeryüzünde bulunuşunu özetlerken çok daha önemli bir konuya, “Şiir bütün uğraşların en masumudur.” sözü ile katkı yapacaktır. İnsanoğlu büyük denizleri aştı, uzaya gitti ama yazıdan daha güzel bir şey icat edemedi. Sesimizi semboller aracılığı ile kayıt altına alarak; duygunun, bilginin, hatıranın, rüyanın her şeyin hafızasını yazının sayesinde oluşturabildi. Biz o yüzden binlerce yıl önceden “Onlarda akıl olsaydı hiç şiir yazarlar mıydı?” diyen Aztek uygarlığının tabletlerini, Anadolu’nun bilinen en eski şairi Ludingirra’yı yazının rapt ediciliği sayesinde okuyabiliyoruz. Yazı insanın ve dünyanın hafızasıdır. Yazının da en rafine, en öze yakın hâli şiirdir. Edebiyat kuramcılarının da çoğunlukla ittifak etiği üzere, şiir edebiyat sanatının zirvesindeki şahikadır.

Ancak bugün biz şiir dediğimizde aklımıza gelecek olan şey ne olmalıdır? Bir metafor üzerinden örneklemem gerekecekse, nasıl sayısız mercan tortusu bir mercan adacığı oluşturuyorsa bugünün şiiri de görünen adacık değil denizin dibinden yükselip su yüzeyine çıkmış olan o adacığın tepesidir. Ya da dağın kendi kadar kısmının toprağın altında çakılı olduğu gerçeği gibi. Şiir, şiir tarihinin bugün görünen yüzüdür ama binlerce yıllık bir birikimin sonucudur. Genç şair bu birikime kendi tadından ne katacaktır? Onca şairden farkı ne olacaktır? Şiir gerçekten yazmaya değer mi? Bu gibi temel soruları “Evet.” olarak cevaplamışsanız yapacağınız ilk iş Türkçenin zengin şiir birikiminden faydalanmak olacaktır. Bu etkin okuma, sağlıklı şekilde sondan başa doğru olmalıdır ki en gelişmiş hâlini görmüş olarak daha eski dönemle arasında sağlıklı bir ilişki kurulabilsin. Genel olarak okumalarda ideolojik, etnik farklılıklar göz önüne alınmamalıdır. Bu durum hem şiir görgümüzü hem de şiirin olanaklarını fark etmemizi olumsuz yönde etkileyecektir. Nazım Hikmet de okunacak “Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat” bir nefes alınacak, H. Nihal Atsız da okunacak “Yine bir sonbaharda ordan yalnız geçersen / Beraber geçtiğimiz serin günü hatırla” mısrasında tu tulan nefes verilecek. Yavuz Sultan Selim de okunacak, Şah İsmail de okunacak. Dar şair kadrosunu okumak bir şairin kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir. Hüseyin Ferhad şiirindeki coğrafyanın tadı, Birhan Keskin şiirindeki dolaysız acı, Gülten Akın şiirindeki anaçlık, Ziya Osman Saba şiirindeki masumiyet ve rıza, Behçet Necatigil’deki evde olma hâli, Cevat Çapan’daki Ege insanı… Tüm bunlar bizi zenginleştirecek, şiir birikimimizi ve görgümüzü artıracak okumalardır. Ancak okuma bir zevk nesnesi olarak değil; yapı çözüm, şiir kurma yöntemi, müzikalite ve estetik ögeleriyle bir bütün olarak ele alınıp arkeolojisi yapılırsa mutlaka çok verimli olacaktır. “Şiir bütün uğraşların en masumudur.” demişti M. Heidegger. Biz buna “Şiir edebiyatın en zor uğraşıdır.” diyerek katkı yapalım. Oysa cebinden bir kâğıt kalem çıkarıp şiir yazmak ne kadar kolay bir eylem gibi gelir insanlara. Enis Batur der ki “Sadece şiiri iyi bilen, şiiri de iyi bilmiyordur.”. Çok doğru söyler. Çünkü şiir dünyadaki her şeyden beslenir ve her şeyi besler.”

 “Malerme’nin dediği gibi, “Şiir sözcüklerle yazılır.” ama sözcüklerin toplamı şiiri yazmaz. Şiir bir dil, yazı terkibidir ancak estetik ise şiirin olmazsa olmazıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle “Şiir denizin köpüğüdür.”. Sudur ama şekli değişmiştir artık, bize su olarak görünmez. Şiirde estetik yoksa torbadan gelişigüzel çekilmiş sözcükler gibi birbiri ile kavgalı bir kalabalık uğultusundan başka bir şey vermez. “Estetik nedir?” diye sorarsak her sanat için bu tanımı özelleştirebiliriz ancak şiir için estetikten bahsediyorsak, estetik güzel ve özgün olandır. Güzel olacak, ruhu besleyecek, özgün olacak, sürünün içindeki sürmeli koyun gibi göz alacak. Her şairin dayandığı estetik değer farklıdır ve bu farklılık şiirin zenginliğidir. Bu konuda yazılmış kitap önerilerim; Beşir Ayvazoğlu’nun “Aşk Estetiği” ve “Güllerin Kitabı” ile Seyid Hüseyin Nasr’ın “İslam Sanatı ve Maneviyatı” kitapları olacaktır. Listeyi uzatmak mümkün. Örneğin Alaattin Karaca Hoca’mızın “Estetik Endişe” kitabı değerli kitaplar kervanına yeni katılan kitaplardan. Yine Şeref Bilsel’in “Yalnız Şiir” kitabı da okumadan geçilemeyecek kitaplar arasında.”

“Şiire yeni başlayan genç kardeşlerime Mustafa Kutlu Hocam’ın bir tavsiyesini aktarayım. Şiirde yeni olan arkadaşlara kısa şiirde ustalaşmadıkça uzun şiir yazmamalarını tavsiye etmişti. Kendi adıma bu tavsiyenin çok faydasını gördüm. Şiire bölüm bölüm çalışmak, şiirin iç sesini fark edip o müziği devam ettirmek, anlam bütünlüğü ve kurgu tasarımını çeşitli versiyonlarla denemek, şiiri yapı açısından mutlaka sağlamlaştıracaktır.”

İdris Mahfî Erenler’den Mutasavvuf Şairler

Erenler’in bu sayıdaki konuğu; Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu. Eğitiminden, mücadelesinden, şiirlerinden örnekler var yazıda.

“Milâdî takvim hesabıyla 1887 yılında, Kayseri Rumlarından iplik tüccarı Yuvan Efendi ve karısı Afurani Hanım’ın oğlu olarak Talas ilçesinde dünyaya gelmiş Yamandi. Henüz on aylık bir çocuk iken âilesi Kayseri’den Kastamonu’ya göç etmiş. Burada ilk tahsîlini Rum Ortodoks Mektebi’nde yapan Diyamendi, 1901 yılında Kastamonu İdâdîsi’ne girip orta ve lise tahsîline başlamış. İdâdînin Rüşdiye, yâni orta okul kısmının henüz ikinci sınıfında iken özellikle Arapça ve Farsça derslere pek fazla düşkün imiş. Bir gün Farsça dersinde, hocası kara tahtaya Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin meşhûr eseri Mesnevî-i Şerîf’in başından birkaç beyit yazmış.”

“İstanbul’da Hukuk tahsîlini görürken bir yandan da Mesnevî-i Şerîf’e olan tutkusu sebebiyle Galata Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Celâleddin Dede ile Üsküdar Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Dede’nin Mesnevî takrirlerine de devam etmiş. O sıralar âilesinin isteğiyle İstanbul Rumlarından bir hanım ile evlenmiş, bir de kızı olmuş. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra geçimini sağlamak maksadıyla Beyoğlu Birinci Hukuk Mahkemesi zabıt kâtipliği vazîfesine başlamış. Bizim de tanışmamız aşağı yukarı bu sıralara rastlamıştı. Yamandi Molla, bir yandan çalışırken bir yandan özellikle İslam Fıkhı dersleri alıyordu Kassam Müşâviri Tevfik Molla adında bir zâttan. “Mültekâ”, “Kudûrî”, “Dürer” isimli fıkıh kitaplarını okuyor, dersini izlerken de “Damad” ismindeki şerhten faydalanıyordu. Bir keresinde, İmâm Ebû Yusûf’a âit bir hikâyeyi Damad’da okurken gözyaşlarını tutamadığına şâhid oldum. Hazret-i İmam son anlarında Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarıyor: “Yâ Rabbî, sen bilirsin ki bana gelen tarafları (dâvâcıyı ve dâvâlıyı) dâimâ eşit tuttum. Fakat falan Hıristiyan’ın, Halîfe Hârun Reşid ile olan dâvâsında Hıristiyan haklı idi, hakkını da yerine getirdim. Fakat ‘keşke hak bu tarafta olsa idi’ temennîsi gönlümden geçti. Bunun için beni affeyle Yâ Rabbî!” Bu hikâyeyi daha sonra da çok kereler anlattı, her anlattığında da gözyaşlarına hâkim olamadı Yamandi Molla. Ben de anlamıştım ki Fıkıh kitaplarını anlayabilmek Yuvan oğlu Diyamandi için hidâyete doğru bir merhaleydi. “Hidâyete doğru” ifâdesi sizi şaşırtmasın. Bu bir bakıma eksik fakat bir bakıma da tamâmıyla yerinde bir ifâdedir. Eksiktir, çünkü Yamandi Molla’nın henüz hidâyete kavuşmamış olduğunu söylemek doğru olmaz. Ama hidâyete ermiş miydi? Bunu bir gün defterine şöylece kaydettiğinde ben “hidâyete doğru” ifâdesini doğru ve yerinde anladığımı gördüm. Şöyle yazmıştı Yamandi Molla defterine: “Hidâyet nûrunun alevden damlalar hâlinde gönlüme akması, Şahlar güzeli Mevlânâ hazretlerinin tatlı ve mübârek ismini işittiğim andan îtibâren başladı, ondan sonraki merhaleler baş döndürücü süratle birbirini tâkib etti. Merhalenin hangisinde öldüm de yeni bir âlemde doğdum, bunu ben de bilmiyorum! Her zerremde aşkın alevleri yanmaya başlamıştı… Kelime-i şehâdetin gönülden söylenmesi ile îmân ve İslâm tahakkuk eder. Fakat bununla hidâyetin son mertebesine, îmân kuvvetinin pek yüksek derecelerine erişmiş olur muyuz? Elbette olamayız. Bunun içindir ki ‘Nasıl Müslüman oldum?’ sorusunu şöylece tamamlamak lâzım: ‘Nasıl Müslüman oldum ve olmaktayım?’ Saâdetlerin en büyüğüne erdikten sonra, îmânımı kuvvetlendiren sebep ve olayların arkası gelmiş değildir. Bunlardan her biri îmânıma yeni bir kuvvet ilâve ediyor, yeni ufuklar açıyor.”

Ancak Yamandi Molla’yı aşkın ummânına salarak ufkunu genişleten, îmânını da o nisbette kuvvetlendiren koca Mevlânâ’nın büyüklüğü olmuştu. Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okurken, Mesnevî-i Şerîf’in görebildiği derinlikleri karşısında gözü kararıyor, haşyet ve ürpertiye benzer hisler bütün benliğini kaplıyordu. Derken aşkı alevden ummânı alıp götürüyordu Yamandi Molla’yı. Bu ummân ortasında âdetâ ceviz kabuğu idi. Aşkın sultânı birden susuyor, bu defâ sanki varlık derin iniltilere inkılâb ediyordu. Dîvân-ı Kebîr ile Mesnevî, vicdânının mihrâbında iki ulvî meşâle gibi yanıyordu. Bu yangınlar arasında Mesnevî’yi bitirdi Yamandi Molla. Daha doğrusu Mesnevî onu bitirdi. Hazret-i Şârih olarak bilinen İsmâil Ankaravî’nin Mesnevî şerhini de tamamlamıştı. Bu gayret üzere Ahmed Remzi Dede bizimkine yeni bir lakap verdi ve bu lakap tüm dostları arasında tutuldu: Yaman Dede.”

Beni merak etmeyin. Yaman Dede’yi sevenlerin sâyesinde, onun hatırâsını yaşatacak şekilde fizikî işlerimi yerine getiriyorum hâlâ. Nerelerde dolaştığım da bana sır, size meçhûl kalsın. Bir de emînim hepiniz Yaman Dede’nin, Yuvan oğlu Diyamandi’likten Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu’luğa giden sergüzeştinde neden hiç Peygamberimiz’den, Hazret-i Muhammed Mustafâ’dan bahsetmedi bu dolma kalem diye düşünmüşsünüzdür. Şâirin “Âhir gelir bezme ekâbir” fehvâsınca, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bahsini en sona bıraktım. Bir de Yaman Dede’nin Âlemlerin Sultânı olan Habîb-i Edîb-i Kibriyâ’yı düşünürken, zikrederken, yazarken içine düştüğü o aşk yangınını telaffuza mecâlim yetmezdi, erir, kül olur giderdim.

Kora kesmiş bir hâlde, Yaman Dede’nin elinde güç belâ kâğıda naklettiğim şu naat-ı şerîfi arz edeceğim son olarak size ki bu sâyede hâlimi anlayacaksınız muhakkak:

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallah
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah

Yanan kalbe devâsın sen bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen dilersen rehnumâsın sen
Habîb-i Kibriâ’sın sen Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah.

Şiar’dan bir öykü

Sıddıka Zeynep Bozkuş’un Bir Yılan Hikâyesi isimli öyküsü tabiatın içinden hayatları buluşturan keyifli bir öykü. Sürprizlerle ilerleyen ve anlatımı oldukça akıcı bir öykü. Son cümlesine kadar canlı bir anlatım var. Bozkuş’un aynı zamanda şair olması da öyküde kendini hissettiren özel bir ayrıntı.

“Yaz yağmuru bu defa adı gibi tatlı gelmemişti. Dalgalar kumsalı döverken derin oyuklar açmış, sahilde şemsiyeler boşalmıştı. Yazlıkçılar villalarına, günübirlikçiler arabalarına, tatilciler apart ve otellerine kapanmıştı.

Sahile en yakın sitelerden birinde, ülke sorunlarına kafa yoran emekliler beş çayından dem vuruyorlardı:

-Millet dediğin, çeşit çeşit ırkların, farklı fikirlerin bir arada saygı içinde bir toprağı paylaşması ile oluşur mirim. Vatan kutsaldır ve onu korumak, üzerinde yaşayanların haklarını gözetmek, hem hepimizin hem de bizden çok, bayrağı alan siyasilerin işi.”

“Selvi Hanım elinde tepsiyle geri döndüğünde gördüğü manzara karşısında dondu ve beş çayı muharebesinin tam ortasına koca bir çığlıkla tepsiyi devirdi. Avaz avaz bağırmaya başladı: -

Nerimannnn yılan, komşular yılannnnn!

Çimlerde kıvrım kıvrım hızla sürünen bir canlı, bisiklete doğru ilerliyordu. Peşinden kürekle, kazmayla, sopalarla kovalayan beyefendiler bahçenin dört bir yanını sararak hesapsız bir birlik içerisinde canlıyı yok etme kararı aldılar. İlk hamleyi Murat Bey yaptı, hayvanın kafasına doğru savurdu küreği, zavallıcık korkuyla sola doğru kıvranarak kaçmaya çalıştı. Aziz Bey, koşarak kazmayla hayvanın kafasını bedeninden ayırdı fakat yılan ölmüyordu ki. Neriman Hanım elinde kolonya ile Selvi Hanım’ı ayıltmakla meşgul, bir yandan bahçedeki hengameyi korkuyla izliyordu. Kenan Bey, elindeki sopayı bırakıp bu erken zaferi kutlamak için dostunun omzuna elini atmış orta yere doğru gelmişti. Koparılan kafa hâlâ canlıydı, üzerine üzerine geliyor dilini çıkarıp sıslıyordu. Dehşetle bağırarak kaçmaya başladı. Komşular, üç beş kazma, kürek, sopa hamlesinden sonra nihayet canavarın kopmuş kafasını da el birliğiyle haklamayı başarmışlardı.”

Şiar’dan Şiirler

Mafyası diyecektim, tam sonunda vaz geçtim

Sen üstümdeki şıklık, sen keyfimin kahyası

Bırakıp gidilmiyor bir sürü masraf ettim

Bana ömrümü verdi oğlunu ever diye

Evlek evlek mezarlık, o değil bir başkası.

Üzüm yer şarap derim, beş parasız gezerim

Gitmeyi düşündükçe her şey ne kadar ucuz

Niye kimlik sorar ki dağ yolunda kaderim

Hep bu rüyayı görmüş kibriti bulan adam

Tutuşsun mesafemiz, nasıl olsa yolcuyuz.

Vurgun yemiş bir duman ateş olmayan yerde

Tüten bir tarafı var beklemekle gurbetin

Olmayan çocuklarım, onlar şimdi göklerde

Tam burada çekilmiş Tanrı’nın kısa filmi

 Hatıra kostümünü kullanarak cennetin

Hüseyin Akın

Haydi hayat diyorum elinden bırak artık

O nâmenin sahibi çoktan geçti buradan

Kalem denilen nesne yazdırmaktan usanmaz

Ama ulaklar yorgun gün kavuşur birazdan

Haydi hayat diyorum sereyim döşeğini

Dalma sakın derince kapat gözünü yalnız

Şimdi çocuklar gelir tırmanırlar omzuna

Hangi baş kalır söyle sonsuza kadar ıssız

Esma Polat

Sen üzülme diyedir bugünlerin geçmesi

sökülüp giden bir ip düşün, göğsümden

zor geçti bütün kış, bahar da kekemeydi

bildiğim tüm diller, kar küredi yüzümden

Mustafa Könecoğlu

Buzul çağından geçiyoruz tenimizde yaralarla

Isırgan otların büyüttüğü gövdeler

Çok fazla kan toplamış, ihtiyaç var parmaklarının ucuna.

Isırık ve sıyrık almış her defasında öfkemiz dudaklarda

Patlamış birer bomba gibi saçılıyor etrafa, dünyamız çok dar bu gövdeye

Sığmıyor evlerin köşesine, ölçtüğümüz o uzun mobilyalar

Kullanımlık birer tül perde yetiyor pencerenin gözlerine.

Gündüz yarı aydınlık, gece çok karanlık içinde

Kimseye değmeden geçiyor rüzgâr ensemizden

Bundan sonrası karışık bir mahalle pazarı

Armonik seslerle beraber satıcılar ve arkasına bakmadan yürüyen bir halk

Kime inanacak seslerin arasında

Hangi tezgah daha doğru ölçüyor isteğimizi

Biraz alsak üzerinden eksiliyor doğru dediğimiz inanç

Biraz fazlasını koysak çekmiyor kollarımız bu günahı.

Bundan sebep yolun ortasında bekleyişimiz

Bir durak sonrası inecek bir yolcunun yerine geçecek ayak bileklerimiz

Hiç sıcaklığını kaybetmeyen bir ruh oturmuş burada

Bizi bekliyor, diğer yolcu ayakta

Ama bizim ruhumuz hiç sıcak değil baharın ortasında

Aykağan Yüce

Gülümse artık göçmen kızı

Dinle inan...

Mücevherlere değişilmeyen senin kokun

Yarım asırlık bir şemsiye gölgesinde

Hasret duyduğu şairin

Bir yağmursun sen

Gürül gürül

Ve akmayan

Ve…

Parmaklarında eziliyor ısrarla

Kırmızı küçük bir hikâye, nar gibi dağılıyor

Pak bir kuş

Uçuveriyor rüyalarımdan

Kavuşsaydı

Olmayacaktı tek bir şiiri

Şairin

Parmaklarından çoğalıyor ısrarla

İncindikçe şarap gibi sıçrayan

Katı mürekkep

Halime Erva Kılıç

işte geldi gece

ıssızlığıyla örtüyor gözlerimizi

mehtabın etrafında bir sis buğusu

dağıtıyor yarına dair kaygılarımızı

rüzgâr başlayınca siliniyor sis

siliniyor saçlarım toprak damın kokusundan

en kuytu köşesini kapıyoruz mezar altının

buğular içinde geliyor kokusu

yaşmağındaki çiçek kültesinin

ben öğrendim sen de bil artık

yalnızlığımızın yurdu sensin

Ali Sali

Beyaz şiirlerin şairi: Ziya Osman Saba

66. sayısına ulaştı Hece Taşları. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Recep Şen’in Beyaz Şiirlerin Şairi: Ziya Osman Saba yazısından olacak. Saba, edebiyatımızda sesiyle ve duruşuyla çok özel bir yere sahip şairlerden. Derviş gönüllü, mümin bakışlı şair Saba hakkında Recep Şen’in kaleme aldığı yazı da şairin gönül dünyasını bizlerle buluşturuyor.

Ziya Osman Saba, küçük hikâye türünde eserler yazmışsa da daha çok şair kimliğiyle ön plana çıkmış, bu kimliğiyle ün kazanmıştır. “Şiir yazmak benim için bir eğlence olmak şöyle dursun bir ihtiyaç, bir zaruret, âdeta yaşamamın sebep ve hikmetidir. ‘Bugün, yarın öleceksin’ deseler, yegâne üzüntüm, dünyada bırakacağım sevdiklerimle yazamadığım eserlerimdir.” Ona ait şu mısralar ne kadar da içtendir:

Rabbim! Beni yaratmışsın,
İnsan şeklinde görünürüm,
Terlerim yazın, üşürüm kışın,
Düşünürüm, düşünürüm…

“Hayatı boyunca şiire aşk derecesinde bağlı olan Ziya Osman Saba, 1934-1940 yılları arasındaki şiirlerini kafiyeli ve hece ölçüsü kullanarak yazmıştır. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Batı nazım türlerini de kullanarak şiirine yenilik getirmiştir. Ama muhtevada yerli ve milli olmaktan asla vazgeçmemiştir. 1940’lı yıllardan sonra Garip akımının tesirinde kalarak serbest şiirler de yazmıştır.”

“Mustafa Miyasoğlu onun şiirini “küçük adamın ve orta halli vatandaşın günlük hayatından yola çıkarak çocukluk dünyasına özlemi, Tanrı ve ahiret düşüncesini ele alan” bir şiir olarak değerlendirir.

Mehmet Kaplan onun hakkında şu değerlendirmelerde bulunur: “Ziya Osman Saba, arkadaşlarının şehadetine göre, hayatında olduğu gibi, eserlerinde de, sesini fazla çıkarmayan, son derece mütevazı bir insan.

Hayat ve eserleri ile uçak veya fabrika gürültüsü çıkaran Nazım Hikmet tipinde meydan veya sahne şairinin tam zıddı.

Cahit Sıtkı’da hatta Orhan Veli’de, Ziya Osman Saba’nınkine benzeyen bir kendi kendine yetiş, hayatın mânâsını ve saadeti, yaşanılan hayatın teferruatında arayış ve buluş vardır.

Cahit Sıtkı ile Orhan Veli’nin dünyaya bakış tarzları Saba’nın bakışından biraz daha geniş ve derindir. Ziya Osman Saba, belki mizacı dolayısıyla onlardan daha az cesur ve siliktir. Saba’yı en iyi anlayanlardan Behçet Necatigil, onunla Yunus arasında bir yakınlık bulur.”

Galatasaray Lisesi’nden sıra arkadaşıdırlar Cahit Sıtkı Tarancı ile. Burada başlayan dostlukları ömür boyu sürer. Birbirlerini pek çekemeyen edebiyat dünyasının şairlerine örnek olacak bir dostluktur bu. İşte bu dostluğun meyvesi olarak Türk Edebiyatı “Ziya’ya mektuplar” adlı unutulmaz eseri kazanmıştır. O da “Düşümde gördüm Cahit’i” diye başlayan şiiriyle dostluğunun bir nişanesi olarak onu gönlüne konuk ettiği gibi şiirine de konuk etmiştir. Bu dostluk şöyle dile gelir Ziya Osman Saba’nın şiirinde:

Cahit bu, dayanamadı, boynuma atıldı.
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara.
 O, düşümde ağladı.
Bense uyandıktan sonra.

Ölüm teması onun şiirlerinde diğer şairlerden çok daha farklı bir şekilde işlenmiştir. O, ölüm temasını işlerken Allah’a teslimiyet, yakarış içerisindedir, ölümle barışıktır. Allah’ın merhametine sığınır, bir mümin tevekkülü vardır şiirinde. Ölümden çekinmeyip ona dostça yaklaşır. Ölüm karşısında isyan yoktur, ümit ve bekleyişle ölüm korkusunu aşmak istemiştir.

Nasıl öldü Ya Rabbim, nasıl öleceğiz!
Hangi sonsuz geceler, iklimler geçeceğiz,
Bundan sonra aynı gün aynı sofrada
Oturacak mıyız bir daha!

Vezn-i aher üzerine

Tacettin Şimşek, vezn-i aher üzerine bir yazı kaleme almış. Elbette şiirlerden örnekler vererek açıklıyor konuyu. Birçok internet sitesinin görüşleri ışığında ilerliyor yazı.

Önce ege-edebiyat.org’dan Hikmet Dizdaroğlu’na ait bir cümleyi alıntılayalım: “Saz şairlerinin, aruzun müstef ‘ilâtun kalıbında yazdıkları şiirlere vezn-i aher denilir.”

“Bu cümleyi kılavuz olarak alalım, sonra da Vikipedi’nin kapısını çalalım. Şunları söyleyecektir bize: Vezn-i Âhar ya da Vezni Aher, halk şiiri nazım şeklidir. Aruzun müstef ‘ilâtun müstef ‘ilâtun müstef ‘ilâtun müstef ‘ilâtun kalıbıyla murabba şeklinde yazılır. Her mısra bir müstef ‘ilâtun cüzüne sığacak şekilde dört kelime veya kelime grubuna bölünür. Birinci mısranın 2. cüzü ikinci mısranın başına, ikinci mısranın 2. cüzü üçüncü mısranın başına, üçüncü mısranın 2. cüzü dördüncü mısranın başına getirilir ve bu cüzlerden sonra gelen cüzler birbirlerini izler.

Örnek :

Sanma şâhım / herkesi sen / sâdıkâne / yâr olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur
Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur
Yâr olur / ağyâr olur / dildâr olur / serdâr olur (Yavuz Sultan Selim)

Bu ifadeleri harflendirirsek

a / b / c / d
b / c / d / e
c / d / e / f
d / e / f / g

Vezn-i âherin murabba biçiminde, müstef ’ilâtün kalıbıyla yazılışı ve cüzlerin sıralanışıyla ilgili doğru bilgiler verilmiş. Yanış var mı? Hadi bir işgüzarlık yapalım ve bu ansiklopedi maddesindeki yanlışları düzeltelim.

1. Bir nazım şeklinin adı olduğu için terim küçük harflerle “vezn-i âher” biçiminde yazılmalıdır. (Kelime, Türk Dil Kurumunun resmî sitesi sozluk.gov.tr’de yer almadığı için geleneksel yazımı tercih ediyoruz. Belki de mantık yürüterek tdk.gov.tr’nin Yazım Kılavuzu’nda “Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler” sayfasının 24. maddesinde geçen “Servetifünun” örneğinde olduğu gibi bu tamlamayı da “vezniaher” biçiminde yazmalıyız.)

2. Vezn-i âher halk şiirine değil, âşık tarzı şiire ait nazım şekillerinden biridir. “Kalem şuarası” olarak tanımlanan bazı âşıklar tarafından kullanılmıştır. (“Halk şiiri” tabirini mâni ve türkü gibi anonim ürünler için kullanmak daha isabetli olur.)

3. Vezn-i âher “müstef ’ilâtün müstef ’ilâtün müstef ’ilâtün müstef ’ilâtün” vezniyle söyleniyorsa/yazılıyorsa Yavuz Sultan Selim’e (Selimî’ye) ait dörtlük vezn-i âher nazım şekline örnek olamaz. Çünkü dörtlüğün vezni “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün”dür. (Doğan Kaya’nın verdiği bilgiye göre söz konusu dörtlük, içlerinde bu kalıbın da bulunduğu altı farklı aruz kalıbıyla söylenebilen satranç nazım şeklidir. dogankaya.com)

4. Vezn-i âher “murabba” (dört dizeli bentlerden oluşan şiir) şeklinde yazılıyorsa Yavuz Sultan Selim’e ait metin yine vezn-i âher değildir, çünkü tek dörtlükten oluşmaktadır. (Yine Doğan Kaya’ya göre müstakil dörtlük olarak da yazılabilen bir nazım şekli olan satrançtır. dogankaya.com)

5. Üçüncü dizenin vezni bozuktur. Dize “Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur” biçiminde değil, vezin gereği “Sâdıkane / belki ol / âlemde bir / dildâr olur” söz dizimiyle yazılmalı ve okunmalıdır.”

Şimdi de edebiyatatesi.blogspot.com’a uğrayalım. 23 Kasım 2012 tarihli paylaşımda büyük harflerle kavgalı arkadaşımızın kaleminden şunları okuyalım:

vezn-i aher; şiiri okuduğunuzda soldan sağa ve yukarıdan aşağıya aynı dizeler çıkıyor. bulmaca gibi. yavuz sultan selim’in şah ismail’e söyleyerek kaynaklara göre ilk örneğini verdiği şiir:

sanma şâhım / herkesi sen / sadıkâne / yâr olur
herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur.
Sadıkâne / belki ol / âlemde / serdâr olur
yâr olur / ağyâr olur / serdâr olur / dildâr olur... Ayrıca Sagopa [Kajmer’in] gölge haramileri adlı parçasının son kısmında geçer. Dörtlüğün altında dilforum.com’da olduğu gibi bir sözlük yer almış. Bir farkla: Orada dördüncü dize “didar olur” biçiminde tamamlandığı için “didar” sözcüğü açıklanmıştı, burada “dildâr olur” diye yazıldığı için “dildâr”ın “sevgili, maşuk” anlamları verilmiş. Yukarıda ilimvmedeniyet.com’da sözü edilen rivayetlerin burada dikkate alındığı; üçüncü dizenin sonundaki “dildar olur” ile dördüncü dizenin sonundaki “serdar olur”un yer değiştirdiği görülüyor. Yetinmiyor arkadaşımız. Şunu da ilave ediyor notlarına:

bir tohum saç / yüreğine / belki bir gün / dal olur.
Yüreğine / sevda düşer / hak aşkıyla / tutuşur.
belki bir gün / hak aşkıyla / bülbül bile / lal olur.
dal olur / tutuşur / lal olur / kızışır.

Yavuz Sultan Selim

Dörtlüğün altındaki imza elbette dikkatinizden kaçmamıştır. Zira edebiyatatesi.blogspot.com’a göre bu dörtlük de Yavuz Sultan Selim’e aittir. Biz bir dörtlüğün içinden çıkamazken bir dörtlük daha mı? Neyse ki bu dörtlük aruzla yazılmamış; dolayısıyla Yavuz Sultan Selim’e ait olamaz. Belki de Hatayî mahlasıyla şiirler yazan Şah İsmail’e aittir ve Yavuz Sultan Selim’e cevap olarak yazılmıştır. Şah İsmail’in yalın bir Türkçeyle yazdığı şiirlerden bir divan oluşturduğu biliniyor.

Hece Taşları’ndan şiirler

Âşık isen pür süveydâ kalbi beyzâ eyle sen

Len terânî gice gündüz çölde sevdâ eylesen

Ol güzelin gözlerinde reng-i vahdet gizlidir

Len terânî sürme çeksen cümle cilâ eylesen

Dost ilinde sevgi mumu yıkmayınca putları

Len terânî nâr içinde nûru dîbâ eylesen

Mevsiminde bâğbâna cânı kurbân etmedin

Len terânî gonca olsan gül-i rânâ eylesen

Mâh isen de varmadın sen ol nigârın kûyına

Len terânî terk-i kuyu şerh-i rü’yâ eylesen

Aşk seyli nevbaharda yarmayınca sîneyi

Len terânî bir değil bin tûr-ı sînâ eylesen.

Yılmaz Öksüz

- Üstat Abdurrahim Karakoç’un Aziz Hatırasına


Rahim’in abidi, Rahman’ın kulu

Adam gibi adam, koç gibi adam.

Gözünde değildi dünyanın pulu

Buğday tenli, kara gözlü bir adam.

Mihriban merdiven, Hakk’a erdiren

Leyla’dan Mevlâ’ya yolu vardıran.

Dünya gurbetinde cennet bulduran

Dili derviş, güzel sözlü bir adam.

Adam mı olurmuş aşka düşmeyen

Aşkın ateşinde yanıp pişmeyen

Karakoç’a baksın aşka şaşmayan

Gönlü kırık, kalbi közlü bir adam.

Zülfikar elinde yürek dilinde,

Kalemi cihatta, Allah yolunda,

Bilirdi melekler sağ-ı solunda,

Sağlam sözlü, yiğit özlü bir adam.

Maraş’ın merdi, Vatan’dı hep derdi

Gönlünü dilini vatana verdi

Bu canı vatana adadım derdi

Ömür boyu seferyazlı bir adam.

İsmail Aydost

Şehrin üzerine heva sinince

Girdabın içine çeker düşünce

İçlenir yüreğim yağmur inince

Yüzüme gülüp de dönüp yerenler

Ahvalim bu işte bilin yarenler

Tutuştu eteğim tutuştu gülüm

Dalımda ötmüyor artık bülbülüm

Çığlığımı anca bastırır ölüm

Üzerimde biten otu derenler

Ahvalim bu işte bilin yarenler

Vuslata ne kaldı şunun şurası

Zamane insanı kaçın kurası

Birkaç şiir işte ömrün darası

Melal bakışımı düşe yoranlar

Ahvalim bu işte bilin yarenler

Sündüs Arslan Akça

İstiyorsan şayet vurmak hedefi,

Silahta arpacık, yiv, set, gez ara...

Bir inciye feda et bin sedefi,

Kara deme, deniz deme gez, ara...

Hak güçlünün hukuk mukuk laf ola,

Dense de: Sezar’ın hakkı Sezar’a,

Sürçü lisan ettik ise af ola,

Doğruları vicdanında sez, ara...

Beyaz itten zarar gelir sürüye,

Tartta söyle, etme lafı düz ara.

Yokuşlarda atın nal mı sürüye,

Şaha kalksın ona uygun düz ara

İbrahim Sağır

Aday Kayıp

Açıkkara Dergisi 30. sayıda Tacettin Şimşek, derginin formatına gayet uygun bir anısı ile yer alıyor. Tacettin Hoca’nın anlatımındaki bu nükteli yanı onu iyi tanıyanlar çok iyi bilir. “Aday Kayıp” da böyle bir yazı.

“Savunma bitiyor. Adayı dışarı çıkarıyoruz.

Aramızda konuşup anlaşıyoruz. Bu sayıp döktüğümüz yanlışlar, eksikler düzeltilebilir. Yani esasa ait değil, usule ait. Tamam mı, tamam.

Sonucu ilan edeceğiz.

“Çağırın gelsin.” diyorum.

Az sonra cevap geliyor:

“Aday kayıp, hocam. Koridorda yok.”

Arıyor, tarıyor, bulamıyorlar. Telefonu meşgul. Nihayet ulaşıyorlar. Binanın dışına çıkmış meğer. On beş dakika sonra salona dönüyor.

Sonucun olumlu olduğunu açıklayıp tebrik ediyorum. Aday şaşkın.

“Şaka etmeyin, hocam, diyor. Kaldım değil mi?”

“Hayır, diyorum, geçtin. Jürimiz tezini de, savunmanı da başarılı buldu.”

İnanamıyor. Ta ki danışmanı cübbesini giydirinceye kadar… O zaman ikna oluyor.

“Hayırdır, diyorum. Az önce nereye kayboldun sen?”

“Hocam, o kadar çok eleştirdiniz ki, tezimi kabul etmeyeceksiniz diye düşündüm. Babamı arayıp “Kaldım, baba!” dedim. “Canın sağ olsun oğlum.” dedi. “Bırak da gel. O senin ayıbın değil, jürinin ayıbı.”

O ayıplı jüri, “bilim uzmanı” unvanına layık gördükleri adayla birlikte lokantanın yolunu tutuyor.”

Sokrates’e Mektup

Ahmed Süreyya Durna, Sokrates’e bir mektup yazmış. Muhabbetlerine diyecek yok. Oldukça samimi oldukları her cümleden hissedilebiliyor.

“Selam Sokrates, bilcümle yȃrenlere selam.

Bugün köye rahmetli dedemden kalma asırlık dutları çırpmaya gittim. Gönüllü gitmedim, çağrıldım daha doğrusu. Emir büyük yerdendi, babamdandı yani. Düşün ki köyde dut çırpacak adam kalmamış anlaşılan.

Hani sen ağır işi tarif ederken; “Eskilerin kalıçla arpa yolmasından ve orakla ekin biçmesinden…” dem vurursun ya…

Onlar da ne ki Sokrates, onlar da ne ki…

Tam katma değeriyle üç misli zorlukta, beş misli tehlike boyutunda. Yaşlı ve gevrek dalların arasında gün boyu sincap gibi sıçrayıp durduk. Bereket ki antrenmanlıyız ve sporcuyuz… Yoksa o kara sıcakta baş dönmesiyle aşırı ter ve enerji sarfiyatıyla düşmemek için denge kurmak pek de kolay değildi. Babamın rivayetine göre, genç kuşaktan torunları tombalakları dȃhil; hiç kimse yanaşmamış bu yorucu işe. “Dede başkaca ne buyuruyorsan buyur da, yalnız dut çırpma olayından bizi muaf tut.” diyesiymişler. Muaf tutulmuşlar haliyle.”

“Sevgili Sokrates,

Birazcık bilgi aktarmam gerekirse, dut bahçemiz köylünün uğrak yeriydi. “Hayrat” sayılırdı bir nevi. Az ilerisinde elma bahçemiz vardı keza. Üst tarafında büyükçe su arkı akmakta olup, “Akmınoku” denilen düz bölünmüş tarlaların geçiş güzergâhındaydı. Herkes bizzarure buradan gelir geçerdi ya da burada oyalanırdı.

Harmanda gem (döğen) sürenler…

Nohut, arpa, culban yolanlar…

Bostanlığı bulunanlar…

Irgatlara azık götürenler…

Yunak oluğunda yün yıkayanlar, bulgur kaynatanlar...

Değirmende nöbet tutanlar…

Bitişiğindeki savakta su “cangama”sı (çıngar) çıkartanlar ve çoğu kez küreklerle birbirine girenler… Delikanlı takımından, tarla dönüşü kızların yolunu bekleyenler…”

“Sokrates, fırtınalı büyüyen yetim çocuk! İnanır mısın o tepeleme hareketiyle belki de köyden yaya yürüsem, Yarpuz’a rahat ulaşabilirdim.

Anam çoktan kurmuştu bakır don kazanlarını ve maşere teştlerini çoktan hazırlamıştı. Kepçeler, kevgirler, ince süzekler tekmildi. Boynum boğazım, sırtım ve tüm bedenim silkelerken dökülen duttan şıpır şıpırdı. Yapışkanlıkta 404’ten farksızdım. Diğer bir ifadeyle mumyavȃri kaskatıydım ȃdeta.

Sen iyi bir matematikçisin Sokrates. Hesap uzmanısın bahusus.

Anam, eski hesapla: “30 batman, 10 külek pekmezimiz çıkar.” diyordu. Kaç kiloya ve kaç litreye tekabülünü ne bileyim ben. Hesap ilmi, eskilerin deyimiyle “riyaziye” ilmi senin işin ezcümle.

Güncemi kapatıyorum böylece. Hoşça kal, sevgimle kal Sokrates.

Öpüyor ve kucaklıyorum.”

Açıkkara’dan şiirler

Emrini terkeder, nehyini tutar,

Kuru dava ile kul olur mu ya!

Döner bir de halka sofuluk satar,

Böyle erkân, böyle yol olur mu ya!

Kişizadelik hiç alınmaz satın,

Asil azmaz diye söylerler bütün,

Bir mülevves yere düşse bir altın,

O kıymetten düşüp pul olur mu ya!

Terk-i heves edip hizmet tutmalı,

Arı ahvalini ibret tutmalı,

Her çiçekten birer çeşni tatmalı,

Bal, bal desen ağzın bal olur mu ya!

Haberi yok say ü gayret, emekten,

Böyle karın doymaz yarım çörekten,

Güdük çapa ile kırık kürekten,

İki çift katıra nal olur mu ya!

Gönül yücelerden yüc’olmak ister,

Beş-on kuruş ile hac’olmak ister,

Ellisinden sonra hoc’olmak ister,

Kart ağaçtan taze dal olur mu ya!

Gufrani

Sıfır deyip geçmemek lazım hemşerim

Yok eder tüm güzellikleri çarptığınızda

İşte bu yüzden yutandır çarpmada adı:

Ve hiç bir şey katmaz topladığınızda yekûna

İşte bu yüzden de diğer adıdır:

Etkisiz

Kifayetsiz eleman

Öyle sıfırlar gördük ki

Tek kaldıklarında gölgesi ile çift okunan

Önüne düştüklerinin düşüren değerini

Onda bir, yüzde bir, binde bir…

Ve peşine takıldıkları sayesinde

On okunan

Ve dahası adamdan sayılan

Halit Yıldırım

Dağnamazı horuz öddü yekindim,

Eşe bacı yaddıcağım ne kele?

Sızılardan sabahaça depindim,

Yelyepirdek kakdıcağım ne kele?

Heç bir mefe bulamadım gişimden,

Yeyip içip yumuş eder peşimden,

Delemet yok alıgoyar işimden,

Bu herifden çekdiceğem ne kele?

Ağa dedim kapısına gız geldim,

Yaşım güccük erce gaçıp tez geldim,

İfrit gimi hızmat eddim vız geldim,

On horanta bakdıcağım ne kele?

Gelin oldum üzengilik görmedim,

Başa kakıp obalara yermedim,

Andaç deyip kilimini sermedim,

Çul cehezi sardıcağım ne kele?

Yüklüyüdüm gelin geden gızıma,

Hasireddim esgerdeki guzuma,

İş dudmakda tazı gımı hızıma,

Çilpi bulup yakdıcağım ne kele?

Hacı Musa Tuncer

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26