Ağustos 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Edebiyat,  “LA” demektir

Aydos dergisi 23. sayısına ulaştı. Her sayı daha zengin bir içerikle çıkıyor dergi. Düştüğü yolun farkında, önemli işlere imza atarak yeni sayılar armağan ediyor bize. Sıddık Ertaş, giriş yazısında duruşlarını pekiştiren mesajlar iletiyor.

“Şiir, hikâye, deneme dediğimiz şeyler eğer bir kazançsa Müslüman bireyler olarak helal kazancın yanında olacağız/oluyoruz. Helal rızık sadece maişet ile ilgili değildir. Şiirin, yazının da haramı ve helali vardır. İnsan yazdıklarından da sorguya çekilecektir. Hatta yazması gerektiği halde yazmadıklarından da... Müslüman bir edebiyatçının en önemli niteliği haram olanı reddetmesidir. Edebiyat, bu yönüyle “LA” demektir. Bütün sahte ilahları çökertmektir işimiz. Edebiyat, putkıran bir silahtır bizim için.”

Ercan Yılmaz’dan Çocuklar Geçidi

Ercan Yılmaz, “Savaş Ve Barış Ve Kalp Çocuğu” isimli yazısında şiire, romana, öyküye konuk olan çocuklara yoldaşlık ediyor. Can Ali’den başlayan yolculuk Heidegger, Mustafa Kutlu, Hilmi Yavuz, Behçet Necatigil, Hermann Hesse ve daha birçok yol arkadaşı ile devam ediyor.

“Benim hiç çocuk olamayışımın ilkokul birinci sınıfta okuduğum ilk kitabın 'Can Ali' (Cin Ali değil) olduğuna kimseyi inandıramamamla bir ilişkisi var mı acaba? Savaşın ortasında büyüyen çocukların hepsi birer ‘Can Ali’ değil mi şimdi?”

“Mustafa Kutlu’nun ‘Cüz Gülü’ndeki birinci çocuk benim; -itiraf ediyorum! Ve savaşın ortasında oyun oynuyorum.”

“Hilmi Yavuz’un o enfes ‘akşam ve çocuk’ şiiri şöyle başlar:
‘Zaman iyice alçaldı… aşklar
görünür oldular ve mâzi kalbimde yara…
o konak, yıkık, harap, anımsıyorum,
bulutlar ağır ağır inerdi odalara…
’ Şiirlerde sevmek çocukları, şiirlerle sevmek, şiir gibi sevmek…”

“Necatigil’in ‘Yıldızlar’ şiirini okuduğumda çocukluğum çok gerilerde kalmıştı… Şimdi ben bu şiiri okumak istiyorum savaşın ortasında büyüyen çocuklara. Yıldızlara onlarla birlikte bakmak, kayan yıldızları şapkamızda toplamak…”

“Hermann Hesse’in çocuk kahramanları bana ne kadar da benziyor… Bazı çocuklar, hangi romanın ya da masalın kahramanına benzediklerini düşünebilecekleri kadar misafir olamayacaklar dünyada. ‘Ne çok acı var’, Allah’ım, ne çok acı…”

“Hemingway, ‘Mutlu bir çocukluk geçirmiş kişi, edebiyatçı olmaz’ der. Savaşın coğrafyasında emzikleri tüfek olan bebekleri, gül dikeniyle değil kurşunla yaralanmış çocukları, ilkyaz devrimini yaşayamamış bahtsızları görseydi kim bilir neler söylerdi?”

Alpaslan Durmuş’tan mesleki rehberlik dersleri

Alpaslan Durmuş, eğitimci yanını edebiyatına yansıtan çalışmalara imza atan ender isimlerden. Hem de bol ironi ile çağın ayak oyunlarına göndermeler yaparak. Aydos’ta “Gençler İçin Sevabına Mesleki Rehberlik 1” derslerine başlamış. İlk dersin konusu İşletmecilik.

“Bisiklete binmeden götürttürmek istersen
Bakkalgiller familyasından olmaksa tasan
“Hep büyü, hep büyü!” tutkusu varken dünyanın hazır ben de işsiz kalmayayım bari arada derdindeysen
Baba, amca, dayı üçgenlemesinden en az birinde sermaye varsa ve sen de bu üçgenin içindeki tek veliahtsan
İzmlerden ola ola kariyerizmse olanca ufkun
En ufak bir özgünlüğün yokken “innovasyon” deye deye göçmeyi göze almışsan bu âlemden
Ve dahi zenaatkârlıkta yokken bezin en büyük zulayı elde etmekse bütün emelin
Üç beş çok uluslu, ulus aşırı, gılobal ve saire ön takılı şirketteki birkaç amcayı görüp
“Forçun 700 şirketlerinden birine seo olucam abi” deye vizyon koymak ve bu sevdayla bir ömür dolaşmaksa hesabın
siks em, ti ku em, si er em, iy ar pi, em bi ey gibi birtakım kısaltmaları ağzını yaya yaya kullanıp durmanın havana hava katacağını düşünüyorsan
yönetim, muhasebe, finans, denetleme, tedarik, lojistik, şirket, insan kaynakları, lider, motivasyon ve saire ve saire bidolu uydurellezi kelime çokbi matah geliyorsa kulağına Müşteri yerine portföy, çalışan yerine insan kaynakları, hayat yerine si vi, çalışıp çabalamak yerine aktivite, medar-ı maişet motorunu döndürmek yerine kariyer demek iyi geliyorsa dilceğizine
Yürrü o zaman,
hayatta eline terazi almadan ticaret üzerine konuşan hocalardan işletmemek fiilinin emrini çekmeyi öğrenip aynı ezberi bir ömür tekrar et yavrum!
Kolay gele!
Hayırlı işler!
Şşşt uyuma oğlum, çok özel, ipince ve dahi ufacık bir nüans farkını verdim sabahtan beridir sana… Hepinize tüm “İsmet”imle “Mucuk”!

Bana duymadığım bir şeyler söyle

Ne güzel bir başlık olmuş bu böyle.  Şadi Kocabaş, özellikle gençlerin duçar olduğu tekrara düşme hastalığına şairane dokunuşlarla dikkate değer göndermeler yapıyor. Yeni bir ses yakalamak için düşülecek yolun haritasını sunuyor bizlere.

“Bir edebî metnin okuyucu bulamaması ya da az okunurluğunu garantiye almak mı istiyorsunuz? Çözümü çok kolay: Öncekilere benzer şeyler söyleyin. Hayır, ben okunmak istiyorum dediğinizi duyar gibiyim Öyleyse, çözüm, tam aksini yapmak olmalı. Yani, biricik olmak, hiç söylenmemiş şeyler...”

“Birden fazla insanın olduğu her yer ve zamanda edebiyat olacaktır diyorum ben. Çünkü edebiyat insanların birbirleriyle, evrenle, yaratıcıyla, eşyayla ilişkisinin dışavurumunun en köklü, geleneksel ve vazgeçilmez yöntemlerinden biri. Şarkıların olmadığı bir dünyayı aklımızdan geçiremiyorsak, şiirleri, hikâyeleri eksik bir hayatı da tahayyül edemeyiz.”

“Bizden önce yazılmış olanları tekrar etmeden, yeni şeyler söyleyerek, farklı noktalardan ve bakışlardan... Sınırlı bir sözlükle yeni şeyler söylemenin zorluğu ve buna rağmen güzelliği de burada yatıyor. Bu, mevcut dilin kullanım alanlarını genişleteceği gibi, onun hayatın içinde daha neleri karşılayabileceğini göstermek için de bir fırsat verir.”

“Örnekler çoğaltılabilir elbette. Hikâyelerden, denemelerden, romanlardan sayısız mısra ve satır bize şahitlik edebilir Oğuz Atay’ın Tutanamayanlar’ının bu kadar çok sevilmesi, okunması ve tartışılmasındaki gerçek sır, söylenmemiş olanı, daha önce denenmemiş bir dille ortaya koymasıdır. Hiçlik duygusu, ontolojik sorgulamalar, arada kalmış aydın temaları binlerce kez ifade edildiği halde, okurlar bu anlatımı özgün ve şaşırtıcı buldular. "Peki bunu nasıl edeceğiz?" sorusu gelecektir akla. Tabii ki genç yazarların aklına. Bununla ilgili mucizevî formülü açıklıyorum, sıkı durun: Daha önce nelerin denendiğini, nelerin söylendiğini ve artık onlardan farklı neler söyleyebileceğimizi saptayabilmek için, o öncekiler dediklerimizle ilgili sıkı bir okuma gerekiyor. Yerli ve yabancı klasiklerden başlayarak. Altını çize çize hem de. Yeni oluşturacağımız metinlerde, işte o okuduklarımızı tekrar etmeyen, onların içinde boğulup kalmamış konular ele alınmalı ya da benzer konular işlenecekse, yıpranmış söylemlerden uzak durulmalı.”

Mustafa Özçelik ile Yunus Emre üzerine söyleşi

Mustafa Özçelik, Yunus gönüllü bir ağabeyimiz. İsminin yanına en çok da Yunus Emre yakışıyor. Aydos’ta Sıddık Ertaş, Özçelik ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Konu; Yunus Emre.

“Yunus Emre, genel kanaatin aksine kolay anlaşılan bir isim değildir. Bu onun sadece düz söylememesinden değil, anlattığı hakikatin anlam derinliği ile de ilgilidir. Mesela en kolay anlaşılacağı sanılan “Mal sahibi mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi/Mal da yalan mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan” sözlerinde düz anlam olarak bize bir şey söyler ama arka planında bir hayat ve dünya anlayışını, maddi olana bakışımızı anlatan derin bir felsefi anlayış vardır. Diğer yandan onun tasavvuf düşüncesi, dini anlama biçimi bilinmeden anlaşılmayacak sembolik metinleri de bir hayli çoktur. Halk, daha çok o yalın söyleyişlerdeki Allah, peygamber ve insan sevgisi, birlik, kardeşlik, sabır, ihlas, tevazu gibi temalara bakarak onu çok sevmiş, mübarek bir kişi olarak algılamıştır. Diğer metinleri anlamak ise dediğim gibi özel bir çabayı gerekli kılar. Yani herkes Yunus Emre’de kendini etkileyecek bir şeyler mutlaka bulur. Ama kimi birinci katmana göre anlar, kimileri derin manalara ulaşır. Çünkü tasavvuf yolunun tek bir durağı yoktur. Tasavvuf, şeriatten tarikata, oradan hakikat ve marifete ulaşan bir yolculuktur. Ama mesela tarikat durağına gelindiğinde şeriatın terki söz konusu olmaz. Orası Mevlana’nın pergel metaforunda söylediği gibi sabit noktadır. Bunu bilmezsek Yunus’u doğru anlamak ve anlamlandırmak mümkün olmaz.”

“Yunus Emre dizisini iki defa baştan sona izledim. Bir sufiyi sinemada konu alıp hakikatine uygun anlatmak neredeyse imkansızdır. Zira hadiseler, somut olanlardan ibaret değildir. İç dünyada olup bitenleri ise kelimeye/görüntüye dökerek anlatabilmek mümkün olamaz. Ama bütün bunlara rağmen tabi eleştirilecek tarafları da olmakla beraber gerçeğe en yakın dizidir. Eleştirdiğim taraf, dervişlik kısmı verilmesine rağmen mürşidlik tarafı Molla Kasım’ın Yunus’un şiirlerinden hareketle yaptığı özet anlatımlarla geçiştirilmiş, Yunus’un aksiyoner bir derviş olarak neler yaptığı konu edilmemiştir. Yunus’un tarihsel misyonunu anlamaya yarayacak olaylara ve kişilere de yer verilmediği görülmektedir. Bu film bence bir Yunus Emre filmi olmaktan çok bir Tapduk Emre filmi olmuştur. Yine şeyhin kızı ile ilgili sahneler ve anlatımlar sorunlu görünmektedir. Menkıbeye göre Tapduk Emre kızı Bacım Sultan’ı Yunus Emre ile evlendirir. Bu mümkün olabilir ama hadise filmde anlatıldığı gibi midir, bu konuda bir şey söyleyemeyiz. Ne var ki menkıbe, Bacım Sultan’ın da hak ehli bir hanım olduğundan söz eder. Dolayısıyla aşk meselesini bilme, yaşama noktasında etkili olmuş olabilir. Zira Yunus Emre şiirlerinde üzerinde çok durulmasa da böyle beşeri aşkı çağrıştıran mısralar da vardır. Mesela “Kerem it bir berü bak nikâbı yüzünden bırak/ Ayun on dördi misün balkurur yüz ü yanak” beytiyle başlayan şiir buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bu şiirin tamamında bir kadına hitap edildiği anlaşılıyor. Fakat “Yunus Hak tecellîsin senün yüzünde gördi/Çâre yok ayrılmaga çün sende görindi Hak” ifadesi meselenin bu konudaki bugünkü algılarımızdan farklı bir şekilde olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca mecazi aşk değerlidir. Kuddusi hazretleri “Aşkı edegör başına tac, deme mecazî /Âşık olanın gönlüne irfan gelir elbet” derken bu tür bir aşkın önemini vurgular.”

“Yunus, çok iyi bildiğimizi sandığımız ama kendi hakikati içersinde çok da iyi bilmediğimiz bir isimdir. Klasik Osmanlı kaynaklarının verdikleri bilgiler ve bunlara bağlı olarak M. Fuat Köprülü ona dair hangi bilgileri verip hangi yorumları yapmışsa bütün bilinenler bundan ibarettir. Hakkında çok kitap yazılmıştır lakin yeni şeyler söylenememiştir. Onu bugün “ozan” nitelemesinin ötesine taşıyamadık. Henüz çok sağlıklı bir Divan neşri yapamadık. Onunla ilgili değerlendirmelerimiz konjonktürel ve ideolojik olmaktan öteye geçemedi. Bu yüzden okullardan önce onunla ilgili bağımsız bir araştırma enstitüsü kurulmalı ve etraflıca incelenmelidir. Bu çabalardan sonra elbette okullarda da hem bir şair hem de bir tefekkür insanı olarak okutulmalı, öğretilmelidir. Ama daha da önemlisi bizim Rönesansımız sayabileceğimiz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki sufi şahsiyetleri ve mektepleri oryantalist bakış açısıyla ele almaktan kaçınmalıyız. Kabul edelim veya etmeyelim tasavvuf, çok önemli bir gelenektir. Menfi örneklere bakarak yorum yapmak yerine temel kaynaklara inip müspet örneklere bakarak anlaşılması gereken bir konudur. Bir de bu tecrübeyi dinden bağımsız bir durumda ele almamak gerekir. Tasavvuf, dini içselleştiren, bizi şekilden öze, manaya çağıran ve ahlaki olgunlaşmayı gaye edinmiş bir anlayıştır. Diğer konu biraz önce de söylediğimiz gibi hayli sorunludur. Yani büyük şahsiyetleri film yahut roman konusu yaparken gerçekten de onları kurban ediyor, içlerini boşaltıyoruz. Tarihi konulu diğer filmler de maalesef böyledir. Mesela Mevlana konulu bir filmde yahut romanda onu namaz kılarken göremeyiz. Böyle bir çarpıtma söz konusudur.”

Asım’ın neslinden Haluk’un defterine

Âkif ile Tevfik Fikret’in karşı karşıya gelmesi temsil ettikleri düşünce çevresinde oldukça keskin hatlarla ele alınır. Aynı dönemde yaşamış iki isim var kafamızda. İki farklı temsil noktası. Yusuf Tosun yazısında Asım ile Haluk karşılaştırması yapıyor.

“Çoğumuzun sadece şair olarak bildiği Mehmet Akif, o dönemi anlamak ve aydınlatmak adına son derece önemli bir şahsiyettir. Çünkü Akif cephede kazanıp masada nasıl kaybettiğimizi en güzel ifade eden müşahhas bir örnektir.

Bu bağlamda Akif’in Safahat’ın altıncı kitabında dile getirdiği ‘Asım’ın Nesli’ni yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bir de Tevfik Fikret’in benzer amaca matuf dile getirdiği ‘Haluk’un Defteri’ni…

Evet, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte gelecek ile ilgili yol haritası tercihinde Asım-Haluk örneklemesi bu yönüyle üzerinde düşünülmeye ve de incelemeye değerdir.”

“Safahat’ının altıncı kitabında zikredilen ‘Asım’, birçoğunun bildiğinin aksine Akif’in oğlu değildir. Yazılarında ve şiirlerinde bahsedilen Asım, Ali Şevki Hoca’nın oğludur. Ali Şevki Hoca ise Mehmet Akif’in babası Tahir Efendi’nin öğrencisidir.

Akif, Asım’ın ruh ve beden yapısına, ahlâkına, bilgisine, mertliğine ve heyecanına hayrandır. Köse İmam ise, yanılmaz irfan ve basiretin temsilcisidir. İnsanın zihninde, gönlünde fırtınalar kopabilir, ama cemiyet,

Asım’ın yumruğu değil, Köse İmam’ın itidali ve gösterdiği ilim ve kanun yoluyla ıslah edilecektir. Asım, diğer kitaplardan farklı olarak bir gelecek tasavvurunu da içermektedir. Daha doğrusu Asım üzerinden bir gençlik modeli oluşturmaya çalışılmaktadır.

İnançlı, ahlâklı, bilgili, modern ilimlere vakıf, ülkesinin kalkınması için gayret sarf eden bir gençlik…”

“Akif, Asım’ın ikinci kitabını da yazmak istiyordu. Eşref Edip’ten öğrendiğimize göre; bununla alakalı planlama da yapmıştı. İstanbul’a döndükten sonra bu kitabı yazacaktı. Lakin ömrü vefa etmedi.

Akif’in, Çanakkale Şehitleri olarak bilinen şiiri de bu kitaptan bir parçadır. Akif bu şiirini ise Fuat Şemsi Bey’e ithaf etmiştir. Akif, Fuat Şemsi’yi çok severdi. Şiirlerinin çoğunu önce ona okutur ve onun sesinden dinlemeyi severdi. Akif, Fuat Şemsi için; ‘Sen benim yalnız vefakâr dostum değil, aynı zamanda en hakikatli evladımsın’ diyerek ona karşı olan sevgisini dile getirmiştir.”

“Asım’ın dile getirildiği aynı yıllarda bir gençlik modellemesi daha vardır ki oda Haluk’tur. Tevfik Fikret geleceğin gençliğini oğlu Haluk üzerinden tasavvur ediyor. Haluk’un Defteri şiirleri bu öngörülerle doludur. Ancak Haluk babasına layık olamıyor ve din değiştirerek batıda eriyip gidiyor. Fikret bu durumu görüyor fakat onu bir sembol olarak değerlendiriyor şiirlerinde. Fikret’in vefatından sonra Batıcılar yeniden Haluk’u canlandırıp rol model haline getirmeye çalışıyorlar ve kısmen de başarılı oluyorlar.

Ruşen Eşref, Haluk’un Defteri için; “Fikret’in inkılaptan evvel ve sonra bu memleket gençliği için düşündüğü, duyduğu emellerin, kuvvetlerin, ümitlerin ve ideallerin bir formülüdür.” saptamasında bulunur.

Tevfik Fikret şiirlerinde oğlu Haluk’un şahsında geleceğin gençliğini ifade etmeye çalışmıştır. Haluk; Fikret için ülkenin kalkınma sembolüdür. O aynı zamanda “karanlıkları boğacak ışık, gökten deha-yı nârı çalacak olan kahraman”dır.”

“Ama bu toprakların mayasında Asım vardır ve zamanla Asım bu coğrafyada yeşeriyor. İşin doğrusu Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte özellikle İkinci Meclisin teşekkülü ile rejim yönünü Haluk’tan yana koymuştur. Cephede kazanıp masada kaybeden İslamcılar böylece dümeni Batıcılara kaptırmış ve Akif’in Asım’ı da rafa kaldırılmıştır. Ancak fırsat bulduğunda yeşermeye teşne Asım bu coğrafyaya en uygun tohum idi ve zamanla bunu ispatladı. Fakat her yeşermede don, fırtına, kasırga da eksik olmadı. Her geçen gün bağışıklık kazanan Asım artık kurutulması mümkün olmayan bir çınar fidesi haline geldi zamanla. Bugün bu fidenin özenle sulanması, büyütülmesi gerekiyor. Temennimiz dünyanın yeniden şekillendiği böylesi bir dönemde Asım’ın Nesli’nin sesi daha gür çıksın ve yürüyüşü daha kavi olsun.”

Kendine Göre Yaşamak

Ercan Ata, kendine göre yaşamak üzerine kaleme aldığı bir deneme ile Aydos’ta.

“Yaşam felsefemizi daha çocukluktan itibaren kendimize göre şekillendirmeye çalışırız. İnsan, hayatta sevdiği ve sevmediği şeyleri kendisi belirler. İnsanoğlu, canlılar içinde kendisine en fazla özgürlük verilmiş olandır. Özgürlükler her ne kadar sınırlı olsa da insan için önemlidir. Kişi, kendisine verilen cüzi irade sayesinde pek çok şeyi yapmaya muktedir olmuştur.

Kendine göre yaşayabilmek aslında son derece önemlidir. İnsan kendisiyle olduğu kadar toplumla da çatışır. Bu çatışma özde değil, dıştadır daha çok. Toplum ya da cemiyet, bizlere karşı genel geçer kurallarını dayatır. Çeşitli normlara uymamızı bekler bizden.”

“Kendine göre yaşamaktan en fazla kaçınanlar yalnızlıktan hoşlanmayanlardır. Aslında yalnızlık üzerine ayrıca bir parantez açmak gerekir. Bazılarımız yalnızlığı gerekli bulurken bazılarımız da son süratle kaçar ondan. Sosyalleşmeye bu derece meftun olanlar, kendisi olmaktan da uzaklaşırlar. Çünkü kendisi olmak cesaret gerektirir.

Bu hayat, bize bahşedilen bir armağan. Hem sınırlı hem de sonsuz. Hem geçici hem de kalıcı. İnsan, akıllı ve uyanık olursa bu altmış üç yılı dolu dolu yaşayabilir. Gaflet ve mis kinlik içinde geçen bir ömür ise insana altmış saniye gibi gelebilir. Kişi, her hâlükârda kaliteli yaşamak durumundadır. Mış gibi yapmadan yaşamalıdır. Yoksa yedi yüzyıl yaşasa da boş. Sürünün bir ferdi olarak boş boş dolaşıp durur yeryüzünde. Değil başkalarına kendine bile hayrı olmaz.”

Aydos’tan bir hikâye

Aydos’tan paylaşacağım hikâye Abdulnasır Doğru’ya ait Anahtar Deliği isimli öykü. Kısa, akıcı, merak unsurunun yerli yerinde kullanıldığı bir öykü bu. Son cümleye kadar akıcı bir anlatım var.

“Tam elime almak için hareketlenmiştim ki kaçtı. Hızla lambaya çarptı ve ateşi söndürdü. Sadece bir yerlere çarpma sesini duyabiliyorduk. “Ah, uh” seslerinden arkadaşlarıma çarptığını anladım ve “Biraz sabredin. Bu sefer kaçamayacak” dedim. Uzun bir süre sadece bir yerlere çarpma sesini dinleyerek bekledik. Ama şimdi durdu. “Ateş kimdeyse yaksın” dedim. Birisi ateşi yaktı. Çakmağı aldım ve lambayı tekrar yaktım. “Şimdi herkes yerinde kalsın. Onu bulacağım” dedim.

Saatlerce, her yeri aradım. Sonunda lambanın yağı bitti ve tekrar karanlığa gömüldük. Bulamayacağımız anlaşılınca sandığı yerine yerleştirip çıktık. Mecburen yeniden aramaya başlayacağız. Artık bağlamak şart oldu. Niye önceden bağlamadıysak…”

“İşte o günlerde başladı benim maceram. İlk önce sandığı evden kaçırıp barakaya sakladım. Sonra dört arkadaşa durumu anlattım ve aramaya başladık. Anahtarı üç kez arkadaşlarım buldu. Bu kez bulan ben oldum. Barakanın önünde toplandık. Sağlam bir ip bulup anahtarı bağladık. Barakanın içine girdik. Sandık ortaya getirildi. Herkes etrafına toplandı. Anahtar kaçmaya çalıştı. Oraya buraya zıpladı ama sonunda pes edip yere düştü. Tekrar elime aldım ve anahtar deliğine soktum.”

Aydos’tan şiirler

Güneşe tapan martının öyküsüdür,

Aya tapan sürüngenler anlattı.

Kafasına elma düşen bir adam

Doğruldu sırtını dayadığı kavaktan.

Kısır ve upuzun bir odundur kavak,

Ne işi var elmanın o kadar yüksekte,

Diye sorgulamayın; iman edin sadece!

Kuvvetliydi gövdesi, ne kadar dayandıysa

Yıkılmadı, sökülmedi tutunduğu topraktan.

Aldı elmayı yerden, sürüverdi göğsüne

Dişlerine değdi tadı günahın şehvetiyle.

Sulu pişmanlık arttı dudak kenarlarından,

İpek böceğinin koluyla siliverdi ağzını.

-Arkasından yırtılmamıştı gömleği, gördüm!

Taammüden işledi bu günahı

Ulaş Konuk

Siz bunu iyi bilirsiniz yeşil yakalı kara saralılar

Sarıdan mora dönmüş bakışlarınızda bir müphem

Her gün marsa gidip gelir gibi evlerinizin yolu

Şu kadar enlem bu kadar boylam arka bahçenizde

Kenevir basılmış bidonlar ve hayretli şaşkınlıklar

Siz bunu iyi bilirsiniz para nasıl sayılır ölü melekler

Düşerken kaydınızı göklerden klarnet ve küf kokulu

Koltuklarınıza gömülürsünüz sinsi sigara dumanı

Ve sarsaklığınızla af edersiniz ama çoğunuz ahlaksızsınız

Piknik ahalisi sizi tavuk kanadı ucuz kıymalı köfteler sizi

Siz bunu iyi bilirsiniz ama siyah kadife keselerinizde

Şıngır mıngır sallanan vicdanlarınıza tükürünce bir çocuk

Aman Allah bir sıtma nöbeti geçirirsiniz öfkeden

Çünkü öfkenin dilinden anlarsınız kemirirken zihninizi

Bu defa nereye sürecekler korkusu apansız gece gündüz

Özcan Ünlü

Sizi görüyorum ya şimdi buradan, ağrılarım dinmese de olur

Yeni bir dünya için reçete vermeyenler düşünsün bütün olacakları

Kapılıp gidiyorum bense şu ıssızlığın esrarına

Evimden hiç çıkmıyorum bu yüzden

Pencereleri açmıyorum -kokuyu hissetiniz mi?-

Akşamları hangi saatteyken başlıyorsunuz böyle derin kayboluşlara

Ya da bu yukarı çıkmaları bırakıp ikide bir nereye açılıyorsunuz, bunu bir bilsek

Bunu bir bilsek, o vakit tamamen bitecek bütün bu ikircikli duruşlarımız

Bir yudum su, bir avuç tuz, bir parça ekmek için oysa bütün gayretimiz

-Böyleyken, bütün tuzaklarını düşmanın bulup dağıtıyoruz

İşte hepsi bu kadar: akşamları sizi ah bir çözebilsek!

Adem Turan

ve talim etmiştik kapakları yıpranmış

eski kitaplarda ölülerin de bir gün

en az bir defa uyanacağını

saf bir kalbin sadrımızda içten içe

ağlayabileceğini

ve soluğumuzun kalbimizden daha

sesli ele verebileceğini kendini

ne çabuk unuttuk bunları yoksa

semada parlayan ayın

çekimine mi kaptırdık aklımızı

eskittik sözleri

kalbimizi eskittik

kalbimizdi kurban verdiğimiz

kullanabildiğimiz tek maharetimiz olan

kalbimiz

üryan bir rüyanın hatırasına kurban verdik

benden geçti diyemeyecek yaştayız

acı kalbimizin derinliğinde gizlenecek

çağıracak belki o derinliğe bizi

Ali Sali

kadınlar nasıl saklıyorsa mahrem günlerini

ismi değişmiş köyler çok uzakta

yaralarını öyle saklıyor

doğulu esmer adamlarız

bir kaşımız yakın diğeri uzak dünya

ayaklarımıza dolanıyor Kenan’dan

serhat’a uzanan o kadim rüya

harabe bir köyüm şimdi huzurda

bütün uzuvlarım gömülmeyi bekliyor

yaşlı kadınlar ellerindeki cüzden

yasin okuyor soluk dudaklarıyla

-yaşlı dediysem gözleri yaşlı

ben ağlamak diyorum ona

sen karla karışık yağmur

Sıddık Ertaş

Denizler dile gelip feryat ettiğinde gözyaşlarıyla; Aylan, Aylan!

Hüsna’nın suskun bakışlarına isyan ettiğinde dağlar taşlar

Taştan ses çıktığında sizden söz diye dökülen eurolar, dolarlar

Hep bir elim yağda, bir elim balda hep, kuş sütü eksik sofralar

Bizde kışlara yer yok beyim, mevsim bizde her dem bahar

Düşünmediniz ki bir gün mikrobun biri hepinizi tek vuruşta dan, dan, dan

Erol Yılmaz

Bir avuç insan yetmez

Büyük istiyorum kalabalıkları

Parkları dolaşan kahkahaları ve

Ağaç dallarına asılmış kirpikleri

Korkmadan sarılabildiğim dezenfekte

Günlerimi istiyorum.

Hatice Ermiş Özdemir

Sivriltip bir kütüphane bahçesini

Çivileri üzerine yürümek yazının

Tuğlanın ve derinin ve lahdin gölgesinde

Karanlık bir köşem var

Aydınlanırım orada çömelip

Bu eşsiz çizgiler miladın

Bilmem kaç yüz yılında

İrticasız mağarasız ve cilasız

Tırnaklar

Törpüsüz

Bakıyorum görmeden

Halime Erva Kılıç

Giderken kan terleyen avuçlarımı

Öpme / Parmak uçlarım kanar

Bunca ceset saklanmaz bir şiire

Üstelik morglar da dolu

Gitmek kısa mesafe / Çok yazmaz

Bakışlarında boş yok

Her halükarda vurulacağız

Hile var bu rulette.

Yağmuru hatırlatma bana

Gök yıkılmaz doğru

Ama kararır mavi

Yaren Kayıp

Münevver İle Entelektüel Arasında Bir Kimlik Arayışı

140. sayı ile karşımızda Dil ve Edebiyat Dergisi. Zengin içeriği ile dil ve edebiyat zevkini okurlarına armağan ediyor dergi. Yani ismiyle müsemma…

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Üzeyir İlbak’a ait. Münevver İle Entelektüel Arasında Bir Kimlik Arayışı isimli yazı ufuk açıcı bir yaklaşımla konuyu ele alıyor. Bir kavram karmaşasına da geniş açılı bir düzlemden bakarak İlbak, düşünce yapısının etkileşimine bir katkı sağlıyor.

“Türkiye’de veya Müslüman dünyada bir entelektüel ortamdan, iradi özgürlükten, özgür düşünceden söz edilebilir mi? Bu soruya gönülden “evet” deme cesareti gösteremiyorum. Tanzimat’la başlayan kırılma ve takip eden zamanlarda imparatorluğun tasfiyesi kültür ve düşünce hayatımızı önemli ölçüde olumsuz etkiledi. Hatta Cumhuriyetle birlikte dil ve din alanına doğrudan yapılan müdahaleler, (Harf İnkılabı, Dil Devrimi) büyük yıkımların ana kaynağıdır.

Cemil Meriç, kültürel mirasın, alınan harf inkılabı-dil devrimi kararıyla yok edildiği kanaatindedir. “Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir, irfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur. Müstağripler, zaferin sarhoşluğuyla bedahetlere meydan okurlar. Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılâp adı verilir: Dil inkılâbı. Bu aşırı tasfiyecilik çıkmaza saplanınca sahneye yeni bir nazariye çıkarılır: Güneş Dil Teorisi. Bu dâhiyane buluş intelijansiyanın namusunu kurtarır. Türkçe bütün dillerin anası olduğuna göre özleştirmeğe ne lüzum var. Ama bir kere ok yaydan fırlamıştır. İntelijansiya ebedî şefin ölümünden sonra büsbütün gemi azıya alır. Dil devrimi politikanın emrindedir artık. Ona dil uzatmak, devlete karşı koymaktır. Aydının tek hürriyeti vardır: Dili tahrip. Mektepler nesillerin hafızasını nesebi gayr-ı sahih “tilcik’lerle doldurur. Güdümlü basın bu yıkıcılığa alkış tutar.”

“Yeni ve doğal bir entelektüel iklimin oluşması için yaşadığımız iklimin temel dinamiklerine yaslanacak ölçüde bir birikim edinmek mecburiyetindeyiz. Memlekete dışarıdan gelmiş fikirler, ideolojiler ve yaşama biçimlerine yaslanarak hatta o kültürel iklimi üreten dillerin kelime ve kavramlarıyla düşünerek ve çocuklarımızı yabancı dille öğretim kurumlarından geçirerek emperyal yeni kolonyalizmin/ sömürgeciliğin taşıyıcısı hâline getirdiğimizin bilincinde olmalıyız. Her ne kadar akımlar, ekoller, ideolojiler Türkiye'de üretilmediyse de yeni bir kararla entelektüel iklimimizi üretmek için yeniden kimi meseleler üzerine düşünmek zorundayız. Mesela şunu artık açıkça konuşmak gerek; sadece liberalizm, sosyalizm, komünizm, anarşizm gibi ideolojiler "kökü dışarda" ithal ideolojiler değildir. Yerli olduğu düşünülen milliyetçilik ve muhafazakârlık en az liberalizm ve kapitalizm kadar Batılıdır ve bu coğrafyaya ithal fikirleri kutsayanlarca aktarılmıştır. Ziya Gökalp milliyetçiliğinin menşei, pozitivist Durkhaym’ın (Durkheim) tezgâhından devşirilmiştir.”

“Entelektüel zihin, hayat ve hayatı belirleyen temel verileri kendi evrenine ait kılarak ve bu verilere herhangi bir ideolojiye yaslanmadan ARAFTAN bakarak yorumlar. Bunu yapabilmek için yaslandığı geleneği öğrenir, değerler süzgecinden geçirir ve yeni bir yorumla kendisine ait kılarak sınırlarını tutarlılık içinde belirler. Kalem erbabı sorumluluğu, ortalama insan sorumluluğunun ötesindedir.

Cemil Meriç kelimeleri sıralamaya başladığında büyüleyici bir şaşkınlıkla nefes nefese o kelimelerin anlam alanını kaçırmamaya çalışırdınız. Yenidevir gazetesindeki yazılarında aşina olduğum Meriç'i 80’li yılların başında tanıdım. Birkaç ev ziyareti dışında konferanslarını kaçırmadım. Her nerede konuşuyorsa oradaydım. Söylediği her yeni kelime, okyanusunu yeni bir anlam arayışına sevk ediyordu. Yaşadığı zaman aralığının dışına sesleniyordu. Batı diye bildiğimiz Batı, Meriç konferanslarından sonra yeni bir Batı oldu; Doğu da yeniden yorumlandı. Dünya kazanında kaynayan harfler, heceler, kelime ve cümleler kitaplaşarak muhteşem nimetler sunuyordu. Her söz dünyadan bir lütuftu, kepçelerle o dünyanın kazanından beslenmek ve hep beslenmek gerekiyordu.”

“Cemil Meriç her okumada yeni bir eser sunar. Eserlerine karşılaştığınız hiçbir entelektüel, kendisini var ettiği kültür-coğrafya ve mekân üzerinden aktarılmaz; usta onu önce yontar, yeniden şekillendirir ve yepyeni bir form ve üslûpla takdim eder. Homeros’tan, Hint’ten, Doğu’dan ve Batı’dan taşınan hiçbir obje fotoğraf veya fotokopi değildir; her bir detayda çekiç darbelerini görürsünüz ve çekiç vuruşlarının izlerini zımparalayarak düzleştirmeniz için izler bırakılmıştır. Sizi çalışmaya ve yorumlamaya zorlar.”

Şiirimiz ve problemleri üzerine

Mehmet Baş, şiirimizin problemleri üzerine yazmış. Özellikle değişen çağ ve algı ile şiirin yaşadığı problemler yer alıyor yazıda. Şairin yaşadığı kimliksizlik ve temelsizlik problemi de yazıda vurgulanan temalar arasında.

“Toplumsal paradigmaların her gün bir gömlek gibi değiştiği günümüzde şiirin ideolojisi tekleşti diyebiliriz. Bu ideolojiye yeni bir isim koymak gerekiyorsa narsisizm ismi uygun düşecektir. Kendisi dışına çıkamayan, kendinde boğulan bir şiirin demir atacağı liman elbette narsisizmin limanı olacaktır. Günümüz şiiri toplumsal, hatlarından sıyrılıp birer depresyon mektubuna dönmüştür. Bu durumda şiir alıcısı ve göndericisi yine aynı kişiler olan bu mektubun postacısı konumundadır. Kişisel hezeyanların girdabında dönen şair, bir türlü başını göğe kaldıramamaktadır. Sanki boynunda bir çıban vardır ve bu onun başını kaldırmasına engel olmaktadır. Yerçekiminin etkisinden kurtulamayan bazı şairler metafizik ekinini fiziğin tırpanı ile biçmek yerine beş duyu zindanında boğulmayı tercih etmektedir. Kendini aşamayan şair, ilk önce suya daha sonra ise ekmeğe ihanet etmiştir. Şairin ekmeği gönüldür ve gönlü olmayan şair kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz. Kelimeler sorumluluk ister ve sorumluluk alamayanlar kelimeleri kanatlandıramazlar. Durmuş bir saat gibi kolunda taşıdığı mısralar, hiçbir vakti kendisine çağırmaz. Şair burada bir zaman kaçağından farksızdır ve kendi toprağında bir mültecidir. Onun şiir ısrarı unutuluşun çamuruna saplanmaktan korkmasıyla eşdeğerdir. Bilme ve bilinme arzularının eteğinde dolaşırken esasında çoktan unutulmuş olduğunun farkında bile değildir. Onun bu körlüğü bir bakar körlüktür. Günümüz şiir korosunun bir bakar körler korosu olduğunu söyleyebiliriz. Koro oldukları için sesleri gür çıkar, fakat yalnız olduklarında kimse tarafından işitilmezler.”

“Günümüz Türk şiiri, Türkçenin dil imkânlarını gittikçe dar bir çerçevenin içine sıkıştırmıştır. Yakında koydukları emojileri bize şiir diye sunacak şair türleri ile karşılaşmamız mümkündür ve bu kimseyi şaşırtmayacaktır. Has şiirin yerini karikatür şiire bırakışının hazin öyküsünü ilerde edebiyat tarihçileri elbette yazacaklardır. Fuzûlî gibi şairlerden bugün ne dediği bile anlaşılmayan tatsız tuzsuz şairlere nasıl geldiğimiz tarihin bir ironisi olsa gerektir.”

“Türk şiiri inşa edildiği arsanın işgal edilmesinden dolayı bugün yerleştiği yerde bir gecekondu muamelesi görmektedir. Kendisine ait olanı istemekten dahi aciz olan bir korku iyice üstüne yapışmış durumdadır. Bugün şiirin toplumsal arsasının yerini işgal eden unsurlar şeytani bir toplum mühendisliğinin temel argümanı olan unsurlardır. Şiir kendi öz evinde bir üvey evlat bir sığıntı muamelesi görmektedir. Söz mülkünün tapusu kendi üstünde olduğu hâlde şımarık çağın yeni araçları karşısında derin bir sükûta bürünmektedir.

Kendi iç sesini kendi iç musikisini yitirmiş bir şiir esasında şiir değildir. Şiiri normal konuşma metinlerinden ayıran en önemli nokta iç ses ve iç musikidir. Bunun dışında fikir ve hissi uygun bir kıvamda karıştıramayan şiirlerde sırıtmaktadır. Örneğin his yoğun fikir zayıfsa ortaya arabesk artığı bir metin çıkmaktadır. Tam tersine fikir baskın his eksikse şiirin bir felsefe kitabının pasajı gibi sırıttığını görebiliriz.”

“Şiirin kavgası yine kendisiyledir ve şiir en çok kendisini yaralar. Çoğu zaman şairler kendi kalesine gol atan bir futbolcu gibi mahcupturlar. Onlar kendilerini kendilerinden çıkarmanın sağlamasını yapıp dururken matematiğin iflas ettiği bir denizin kıyısına gemilerinin oturduğunu göremezler. Artık sözün gemisi karaya vurmuştur ve şair için yelkenlerini rüzgâra doğru germenin bir anlamı kalmamıştır.

Şiir söz meydanında hayalle güreşmek gibidir. Ve çoğu vakit şairin sırtı yerdedir. Bir yerde şair yenilgilerin çocuğudur ve yenildikçe yeni zaferlerin kapısını çalmayı kendine iş edinir. Doymuş olanın arayışı bitmiş olanın dünyasında şiire yer yoktur. Şiir uzun soluklu bir arayış uzun soluklu bir maratondur.”

Haşim ve “O Belde”

Yaşar Bayar, O Belde şiirini merkeze alarak Ahmet Haşim üzerine bir yazı kaleme almış.

“Size yazma isteği, yıllardan beri kaybolmuş zannettiğim belleğin ve "silgi"nin tuttuğu yeri ikinci bir düzleme mi atıyor, endişesi beni şiddetle sarstı. Bu duygu oluşumunun sebebini kestiremedim, ama kendimin ve sizin soru(n)larınızı eşelediğini de anlıyordum. "T.S.Eliot" buna "imtiyazlı zamanlarımızın titreşimi" demektedir.

Her hâlimde ayrı bir ukalalık, ritimsizlik ve dağınıklık olsa da kozmolojik merak düşüncesi ile oluşturulmuş "Ptolemios"un dünya odaklı "Galileo" ve "Copernicus"un güneş merkezli düşüncelerine karşı sizin "tarihsel" ve "doğa" odaklı bir kültürel algı biçimi üzerine oturtulmuş anlamlı varlığınızla kıvranan sözcüklerimi eklem yerlerinden parçalayıp ve hiç duraksamadan, kendi benliğime saplayabilirim şu an. İşte lambamın ışığında dönen eski pervane tanıktır buna.

Aklın yükselme parabolünün olağan sivriliklerini yumuşatıp yuvarlayan ve oyan; oyduğu yeri bir çukur yaparak delen, sonuçta aklın işlev eğrisinde bir delik açan reel hayatın hoyratlığı içinde, size bir itirafla başlamak istiyorum. Ve biliyorum ki bu itiraf, içimdeki duyuş ve anlatma isteğimle alay eder gibidir. O duyuşun üzerine titremeyi, size olan aidiyetimin güvencesi bilirim.

Siz; Haşim’in "O belde"sisiniz. "Fakat bulunmayacak bir melâz-i hulyâ”sınız… Beton, plastik ve neon ışıklar, zehirli sarmaşık gibi sarsa da içinizi, dışınızı, Laybniz'in (Leibniz) dediği gibi; "geçmişin yükünü taşıyıp geleceğe gebesiniz…" yeşil bir rüyanın cüzleri olarak, yine de sevenlerinizi rengârenk düşlere sevk etmektesiniz.

Yedi ceddin ve yedi geleceğin, yedi gök ve yedi yerin, bizim ve bizden çok uzaktakilerin, her hususiyetiyle yaşadıkları her taşın ses verdiği, her yağmur damlasının şarkı söylediği, her toprak tanesinin, her ağacın, her kaldırımın, her pervazın yağmurun sesine karşılık verdiği her sözün ve her unsurun birer köprü olduğu ne kadar muhayyel ise o denli gerçek bir beldesiniz.”

“Şimdi ben, "Denizlerden esen bu ince havâ…" ile kırılmış bir papatyanın taçyapraklarında bir ömür saran şiirsel ve pastoral siluetinizin kucağında karar kılmışım. Gecelerinize akıyorum. Ama daha çok köklü tarihiniz, doğal güzelliğiniz ve ruhunuzun ölümsüzlüğüne. Yıldızlarda hep arkamdan geliyor; hayat, mavi bir fincan kırığı gibi suskun ve zaman da gevşeyerek yayılıyor.

Size yazmak, hayatı konuşmaktır. İnsan oluşumuzun peşinden getirdiği unutkanlığımızdan mıdır bilinmez, bizim o nankör belleğimize karşın siz; taş taş, sokak sokak, anıt anıt, hatta damar damar ve hücre hücre bir bellek kesilir, bir "kayıt" ve "sicil", "vefa" ve "mürüvvet" simgesine dönüşürsünüz, gece gündüz, biteviye...”

İmlâya dair

Elif Tokkal imlâ üzerine yazmış Dil ve Edebiyat’ta. Milli meselemizdir bizim imlâ. İçinden bir türlü çıkılamayan ve üstesinden gelinemeyen…

“Dilde birliğin sağlanamaması çok uzun zamandan beri yaşanılan bir sorundur ve imla konusu Türkçenin fikir birliğine varılamayan meselelerinin başında gelmektedir. En kadim ve gelenekli yazılı dil olarak gelişim gösteren Türkçe de hemen her dilde olduğu gibi yazım sorunları yaşanmış ve yaşanmaktadır. Elbette bundan sonra da yaşanacaktır. Biliyoruz ki bu sorunlar zaman zaman yöneltilen eleştiriler gibi ne o dilin yozlaşmasıyla ne de yetersizliğiyle ilgilidir. Kılavuz kitaplarının bazı baskılarındaki değişiklikler ve bu kitaplardaki kuralların değişimi büyük karışıklıklara sebep olmuştur. Yaşanan karışıklıklar hâlen devam etmektedir ve dilde birliğin sağlanması için öncelikle yazımda birliğin sağlanması gerekmektedir.”

ÖSYM’nin yaptığı üniversiteye giriş sınavlarında imla ile ilgili pek çok soru sorulmakta ve gençlerin gelecek adına izleyecekleri yol bu sorulara verdikleri ce vaplarla belirlenmektedir. Bu yıl yapılan TYT (Temel Yeterlilik Sınavı) Türkçe testinde sorulan birleşik kelimeler sorusunun da tartışmalara sebep olduğunu görüyoruz. Sınava girenlerden yanlış yazılan birleşik kelimeyi bulmaları istendi. Ama verilen kelimelerin hepsi Türk Dil Kurumu İmla Kılavuzu'nda birleşik yazılmaktadır. "barışsever - karıncaincitmez - gökdelen - çokbilmiş - değerbilir" kelimelerinin neye göre birleşik neye göre ayrı yazılması gerektiği net kurallarla belirlenmiş değil. Bu bağlamda yapılan farklı yorumlar hayati önem taşıyan sınav sorusunu yanlış yapan öğrencilerin hak kaybını önlememektedir. Soruların cevaplarının yoruma açık cevap şeklinin olması hayli üzücü bir durum. "Sevk etme" şeklinde bir yazımla karşılaşırken "menetme" şeklinde bir imlayla karşılaşmak büyük bir karışıklığın içine itiyor bizleri. Ayrıca görüyoruz ki bu tip sorular, bilgiyi ölçer tarzda sorular değil. Aynı sınavda geçen "hinoğluhin" kelimesinin imlası da "hinoğlu hin" şeklinde yapılmış. Sözcüklerin belirli bir kural gözetmeksizin neye göre ayrı neye göre birleşik yazılacağı saptanamamaktadır. Bahsettiğimiz sınavla ilgili yapılan olumsuz yorumlardan biri de soruların Türkçe sınavından çok felsefe paragrafı şeklinde oluşu. İsminden de anlaşılacağı gibi TYT (Türkçe Yeterlilik Sınavı), sınava girenlerin temel dil yeterliliğini ölçer mahiyette olmalıdır. Buradaki gibi birçok karışıklığa sebep olup sınavı asıl maksadından uzaklaşması birçok genç hayatın gelecek planlarına ve umutlarına zarar vermektedir.”

Sihirli bir köy:Şirince

Mehtap Altan, Şirince hakkında yazmış Dil ve Edebiyat’ta. Bir anda adını dünyaya duyuran efsane bir köy haline gelen Şirince’yi tarihi süreç eşliğinde anlatıyor Altan.

“Saklı Vadi” olduğunu öğrendiğimiz, o uçsuz bucaksız yeşilin her tonunun görüldüğü muhteşem yerden birbirine yaslanmış eski Rum evlerini seyretmek, zamanın aralanan kapısına çekiyordu bizi. Ara ara burnumuza kekik kokusu geliyordu “hoş geldiniz” dercesine. Anlıyorduk ki bu adı Çirkince’den Şirince’ye dönen köyümüzün başkarakter otu, kekikti. Zira gün içinde sık sık yakıcı hoş kokusuyla burnumuzun direğine misafir olacaktı.

Zamanın aralanan kapısı demiştik… O kapıyı tam açmak için, 1923’de nüfus mübadelesi gereği Yunanistan’a göç edenlerin gölgesine yaslanmak yetecekti. O zamanın kapısının tam açılması için, küçük bir Rum kızının eteklerinden düşen hüznü ya da ardında gençliğini bırakan bir Rum kadınının mecburi yolculuğundaki kırık beyaz hikâyeyi bilmek gerekiyordu belki de.

Göç! Zorunlu, gerekli ya da olması gereken kanatlanış.”

“Biraz soluklanmak ve bir günde bitmeyeceğini düşündüğümüz bu ziyareti diğer güne yaymak amacıyla konaklayacağımız yere uğramak iyi olur dedik. Uzaktan defne, kekik, nane kokuları eşliğinde seyrettiğimiz taş Rum konaklarından biriydi. Çağın ayazına kurban edilmemişti! Doku, özünden kopartılmamıştı. Hatta Şirince’nin özeti gibiydi, “Sihirbazın Evi.” Adından da anlaşılacağı gibi, uluslararası ödülleri olan işletmenin profesyonel Sihirbaz’ı İlkay Hanım’dı. Sanki sihirli elleriyle dokunmuş konağın her bir köşesine. Konağın her bir odasının hikâyesi, dekoru, kokusu farklıydı. Ve bozmadan, parçalamadan, suni katkı sağlamadan da eskinin emanetini, şimdiki çağın misafiri değil, ev sahibi yapabileceğinin göstergesiydi.”

“Bu tarihî güzelliğe “Çirkince” deyip saklamak isteyenlerin mutlaka vardır bir bildiği, diyerek kapalı çarşının buram buram kahve kokan kapısından daracık sokaklarının kekik, ıhlamur, defne kokan yanına salıyoruz kendimizi. Israrla burnumuza gelen bu güzelim otların kokusu bizi dağlarına davet etse de Temmuz sıcağının da etkisi ile sokaklarındaki tarihi ara maya devam konusunda hemfikir oluyor hem duygumuz hem aklımız.”

“Sessizlik, doğa, taş yapıların yıllara meydan okuyan salınışı ve yazacağımız cümlelerin avuç içlerimizden öpüşü. Evet, şimdi duyuyoruz sanki. Ticaret adı altında gerçekleşen curcunanın bu güzel köyün tarihî ruhuna verdiği yabanıl/ayrıksı katkıdan dolayı duyamadığımız o türküyü duyuyoruz şimdi! Usul usul kalbimizin yamacına kıvrılışın adı, Ender Bakır’dan “Ruhumda Sızı” oluyor. Ne garip! Sazın telleri mi titretiyor, rüzgârın elleri mi, bilmiyorum ama titriyor içimizin hû bahçesinde açan çiçekler şu an.”

İyi okur, Efendimiz ve Necip Fazıl

Gönül Yonar, aşamalı ilerleyen bir yazı ile kavramları karşılaştırmalı olarak ele almış yazısında. Pasif okur, niteliksiz yazar girizgâhından sonra Peygamber Efendimiz’in anlatımına getiriyor sözü. O’nu anlatmak için söz ustalığının gerekliliğini vurgulayarak bir incelik sunuyor bize. Mevzu Necip Fazıl’a geldiğinde söz ustalığının ne demek olduğunu ve Peygamber’i anlatmanın nasıl bir ruh haletine ihtiyacı olduğunu izah ediyor Yonar.

“Pasif okurdan başlarsak, okuyanların genel toplum standardında pasif okurlar olduğunu görürüz. Pasif okur, hiçbir şeyi sorgulamayan, önüne konulan ve genellikle Halkla İlişkiler (PR) çalışmaları ile reklam edilen malzemeler üzerinden kabul ettirilen moda şeyleri okur. Yeni çıkanlar etiketi onlar için önemlidir. Popüler kültür dediğimiz alanın, hız ve tüketim merkezli yaşama anlayışının mahsulü olan "ürün"ler pasif okurlar için bulunmaz nimettir. Evet bulunmaz nimettir; çünkü pasif okur, kapitalist sistemin sömürücü çarkları içinde bulunan, oturduğu yerden fikir edinmeyi, konuşmayı, tartışmayı, yazmayı ve her türlü konuda fikir beyan etmeyi seven okur tipidir. Pasif okur bir roman okur psikolog olur, şiir kitabı okur edebiyatçı olur, kişisel gelişim kitabı okur yaşam koçu olur ya da siyasi bir haber okur siyaset bilimci olur. Dini bir fikirle karşılaştığı anda ise en emektar ilahiyatçılara taş çıkartır. Bu böyledir, değişmez. Bu tipler, piyasa ve sistem için muhteşem okurlardır. Pasif okur, çatışmadan, sığlıktan, cehaletten, adapsızlıktan ve fevrilikten beslenen sistem için bulunmaz kurşun askerlerdir.”

“Yazın dünyasına baktığımız zaman çoğunlukla pasif okuru besleyen yazar profili ile karşılaşırız. Başta edebiyat alanında olmak üzere hemen her sahada gün geçtikçe daha fazla gördüğümüz niteliksiz, bir tezi, iddiası, fikrî olmayan romanlar, tarihi ve dini hikayelerden devşirilmiş hamaset dozu yüksek, ağlak kurgular ya da şiir demeye bin şahit gelse de hüküm verilemeyecek ağız gevelemelerinin şiir diye yutturulduğu "eser"lerle karşılaşırız. Bu eserler pasif okuru yaratan yazarların mahsulleridir. Bunları yazan zevat pasif okurdan beslenir ve çoğalır. Bunlar hiçbir edep, olgunluk ya da üslup gözetmeksizin "eser"lerini "kucak"larına alıp sosyal medyada boy boy fotoğraf paylaşırlar. Fotoğraf altlarındaki ifadeler akla ziyandır: "Hayatımın ilk göz ağrısı", "Hayatımın anlamı ilk eserim", "Bebeğim o", "canımdan can parçası: İlk romanım", "Hayatım eserimdir." Bu "eser"lerin içerikleri başka bir yazı konusu şüphesiz. Fakat insan bu cinnet halindeki egoyu gördüğünde dönüp geçmişe tarihe bakıyor, adını yazmaktan haya eden ve binlerce cilt kitap bırakan dedelerimiz, atalarımız vardı. Hani çok değil, biraz araştırsalar eser vermenin nasıl derin bir sorumluluk olduğunu, insanın omuzlarına nasıl ağır bir yük yüklediğini anlayacaklar.”

“Allah Resulü’nün hayatı roman tarzında yazılabilir diyenler, O’nun sanat yoluyla anlatılmasını ve geleceğe taşınmasını arzu eden ve bu niyet üzere dönemin tüm sanat yöntemlerini kullanmak gerektiğini düşünenlerdir. Bu düşünceye göre bir Fuzulî, bir Süleyman Çelebi nasıl ki kendi döneminin sanat imkanlarıyla Allah Resulü’ne duydukları sevgiyi dile getirmiş ve eser yoluyla ortaya koymuşlarsa, bugünün sanatçısı da dönemin imkanları eşliğinde bu amaca hizmet etmek aşkıyla yola çıkabilir. Bu yönü ile Allah Resulü’nün hayatını herhangi bir sanatsal formda anlatmaya imkân doğmalıdır. Görsel ya da yazınsal alanlar buna müsaittir.”

“Necip Fazıl ile bugün Peygamber romanı yazanlar arasında devasa fark şudur: Necip Fazıl kendisinden kaçıp kurtulabilmek ve O’nun enginliğinde kaybolabilmek sevdasıyla O’nu yazmaya karar verirken, bugünün romancısı, kendi konumundan gıdım kımıldamadan Efendimizi modern hayatın içine çekip kendisine göre konumlamakta bir beis görmez. Eğer öyle olmasaydı romanlarda Ebu Bekir’in evinde "dua odası"nın, Allah Resulü’nün evinde "gülsuyu damacanası"nın ne aradığını okuyucunun sorması gerekirdi. Ama maalesef burada da devrede yukarıda anlattığımız pasif okur vardır. Pasif okur hiçbir zaman yazarın karşısına geçip "bunlar nedir?" diye sormayan okurdur.”

Dil ve Edebiyat’tan bir hikâye

Dil ve Edebiyat’tan Musa Yaşaroğlu’nun hikâyesinden paylaşım yapacağım.

“Kış bağıra bağıra gelir köyün yamaçlarından, tarlalarından ve alabildiğine sarp yokuşlarla dolu dağlarından. Güzle birlikte sararan yapraklar, ağaçlar, karla birlikte beyaza bürünür. Her yanı bürüyen beyazlık, öğlen güneşinin önünde öyle bir parıltı yayar ki gözler kamaşır, nefesler kesilir. Kurtların, tavşanların, tilki ve çakalların kara düşen izleri bile gönle neşe verir. Yürekte heyecan uyandırır. Köyün sonbaharı nasıl güzelse kışı da öyle güzeldir. Güzeldir güzel olmasına lakin bir o kadar da çetindir, haşindir, acımasızdır. Esareti altına aldığı her canlının iflahını söker, ümüğünü sıkar. Hele ki koca dağlar arasında, gözlerden ırak yerlerde hepten zorba kesilir. Kapattığı yollarla araçlara ve insanlara, örttüğü tabiatla hayvanlara ve bitkilere gün yüzü göstermez. Başka yerlerde başka vakitlerde sefadır belki ama köyün de köylünün de mahrumiyeti ve cefasıdır kar. Bu yüzden ayazında yüzü kırmızıya dönmüş, tipisinde kaşları buz kesmiş köylünün, karla imtihanı fazlasıyla dramatik ve çoğunlukla hazindir.”

“Zaman, köyün altından akan deredeki suyla birlikte akıp gitti. Buzlar eridi, dağların karları sellere dönüp kayboldu. Sarıgüney’den, Kabak Dağı’ndan, Ziyaret’ten köye doğru bir bahar esintisi gelmeye başladı. Kupkuru dağlar yemyeşil otlarla kaplandı; kuzular, danalar aylarca süren esaretlerinden kurtulup otların içinde yuvarlanır oldu. Bahar tüm heyecanı ve güzelliğiyle geldi. Geldi gelmesine ama taze gelinlerin gönüllerine pek de iyi gelmedi. Dört beş ayı bulan vuslatlar, yerini yeniden bir ayrılığa bıraktı. Eli ekmek tutacak delikanlılar, valizlerini sırtlanıp tekrardan gurbet yoluna düştü.”

“Bu söz nice masumu yaraladı. Nice genci hayal kırıklığına uğrattı. Lakin bu durum köyün altındaki dereden akan suyun akışını da dağlardan bir uğultu eşliğinde esen karın sesini de değiştirmedi. Sadece Kur’an bülbülleri ötmez oldu, Hanefi Hoca’nın “Seni hayvan eti yemişin evladı…” ile başlayan cümleleri yitip gitti. Koca bir köyün bu büyük susuşu, kahır dolu yüreklerin haykırışından başkası değildi.”

Dil ve Edebiyat’tan şiirler

Salyangozdan yapıyor

Kadınlar tenlerini

Mumya satıcısı terli

Bir alışveriş pazarlıksız

Satıyor miladı. Takvimsiz

Bir gününde çağın

Kanlı şaraplara toz ediliyor mumya

Kadehe çarpıştırılırken bir gecelik

Neyse hayali mumyanın

Soyulmadan evvel hırsızlarca

Dirildiğinde bulmak gömüldüğünü

Atı altını tacı silahları freski

Her biri mukaddes değerde

Kazancı ne idiyse dünyalık

Sargısına kadar sömürülmüş firavunlar

Kemik tozları satılık

Bir kadehe

Bir gecelik

Salyangozdan yapıyor. Hastalar

İlaçlarını

Kadınlar yüzünü geriyor

Ağrısını sağan

Salyangozla

Mumya satıcısı terli

Bir kuruşa

Satılık krallar

Satılık firavunlar

Satılık...

Halime Erva Kılıç

cebimde kurutulmuş üç beş insan var bilir misiniz adlarını

kalbi nasır tutmuş bir adam da var orada

mezarlık yaptığım dudaklarımın arasını

öpüyor cem evinde ruhuna yaktığım ağıt

yapıyor ağırlık gönlüme ardından çekilen zılgıt

neyi en çok ararsan ondan yoksunsun işte

ben de sevgiyi aradım Beyoğlu’nun ücra köşelerinde

sonra çamurlu pencerenin önünde hep umut etmişim

yoğurt kaplarına saksılık çiçekler ekmişim

Zeynep Gül Akgöz

Biraz mavi çal göğe bunalıyorum.

Karanlıkta kaşık sesleri, boğaz toklukları insanların

Çocuk cıvıltısı, ne gürültülü bir ayaz, tıkalı bir kulağa

Tende sıkışıp kalan çözülmemiş ruhmacalar

Biraz mavi kal huzur bulamıyorum

Yirmi dokuz harf yetmiyor dikiyorum toprağa yeşili

Bize biçileni giymek istemiyoruz ne vakit

Ne vakit sofralar toplanıyor, bardak şangırtıları

Tok kahkahaları sokağın, davullar, ezanlar gümbürdüyor pek

Mübarek sakinleriyiz sükûn üzere sükûtlarımız çın çın

Büyüdükçe büyüyor karanlıkta renkler

Siyah iplik beyaz iplikten ayrılmıyor ne vakitsiz

Ölüyor ışığı bir kelebeğin.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Maarif meselemiz

105. sayısına maarif meselemizi kapağına taşıyarak çıktı Kardelen Dergisi. 30. yılına ulaşmış dergi. Çizgisi net, sözünün ardında, rehberleriyle yolunu aydınlatan, tam anlamıyla yerli ve milli bir sevdanın ürünü olan Kardelen'e nice 30 yıllara ulaşmasını diliyorum.

Necip Fazıl’ın Maarif isimli yazısı ile başlıyor dergi.

“Evvelâ tâbirden başlayalım işe: Eğitim, pek buruk bir kelime… Maarif tâbiri gibi güneşi, toprağı, bağı ve bahçesi, arkları ve kanallarıyla bütün bir mânâ iklimi arz eden bir mefhum yerinde “eğitim” kelimesi bilmem ne dereceye kadar meselenin sesini verebilir? Bu tâbir bana “er eğitimi” gibi, basit bir kadroya ait, basit bir iş hissini veriyor. Onda “maarif ” gibi, zengin kafaları donatabilecek bir kültür ifadesi bulamıyoruz. Onun içindir ki, ele maarif dâvâsını alınca evvelâ dil bahsini öne sürmekten başka bir giriş yolu göremiyorum.”

“Ahlâk ölçümüz nerede ve nasıl? Batıya sorarsanız derhal Hristiyanlık ahlâkı diye göstereceği, hiç değilse maddecilik ve saire olarak kaynaklandıracağı ahlâk (kriter)ine karşılık, biz, başıboşluk ahlâkı diye bir şey icat edebilir miyiz? Batı ahlâk telâkkisinde, ahlâk sistemi her neyse onu kuramamış filozofa, filozof gözüyle dahi bakılmadığını bilenlerimiz kaç kişidir ve bu azametli meseleden, tam 125 yıldır, maarif cihazımızın haberi olmuş mudur?”

“İnsanı, ezelî ve ebedî en büyük oluşa dâvet eden Allah’ın gökten indirdiği dinler müstesna, geçmişi ile bütün alâkasını koparmış bir gelecek görülmüş müdür? Hilkatte, kurbağa ve tırtıl istihalelerinden, bir zamanlar, her şeyi altüst etmek ve tarihi kendisinden başlatmak gayretindeki Komünizma tecrübesine kadar böyle değil midir? Olmak ve oldurmakla, kopmak ve koparmak; tekâmülle altüst olmak arasındaki fark nedir?”

“Görülüyor ki, bütün bu ayrı vâhitler hep aynı “bir”de düğümleniyor, birbirinde tamamlanıyor. Kök telâkkiyi ve bu telâkkiden doğma ana plânı, bütün çizgilerin merkezden topladığı bir mimarî motifi hâlinde örgüleştirmedikçe, maarif cihazımız, kanser hastasının burnundaki sivilceyi pudralamaya mahsus ve ilerisini görmemeye mahkûm, köhne bir laboratuvardan ibaret kalacaktır...” (Çerçeve 3; 06.07.1965, 1. Basım, Mayıs 1991)

İlkay Coşkun da Maarif Meselemiz isimli yazısında eğitim sistemimizde olması gerekeni ve yapılması elzem çalışmaları anlatmış.

“Eğitim sistemini, çağın getirilerinden beri tutmak, soyutlamak büyük bir hayalcilik olsa gerek. Böyle bir durumu beklemek de yanlış olur. Başka bir taraftan okullarda dağıtılan tablet uygulamasında olduğu gibi yanlışlıkları ve hayal kırıklıklarını da bolca yaşadık. Çağın getirilerinin yanında, kültürümüze uygun, yüzyılların birikimlerini paralel ve uyumlu bir şekilde götürmek en doğrusu olacaktır. Birikimler, kültür ve tarih şuurunun, eğitimin önemli saç ayaklarından biri olduğu göz ardı edilmemelidir. ‘Geçmişi ziyaret geleceğe seyahattir’ hassasiyetinin bize daha doğru kararlar aldıracağı muhakkaktır. Akıl, kalp ve beden eğitiminin içini doldurup, özümseyerek ve özümseterek sunmak çok daha önemlidir. Yaş gurubu, seciye, karakter ve kültür durumu gibi özellikleri de buna dâhil ederek değerlendirmek eğitim kalitesini daha da artıracaktır. Hafızlık eğitiminde yapılan ezber ile arge biriminde çalışacak bir elemanın kendilerine özgü farklı eğitimlere tabi tutulmaları gibi. Geçmiş, bugün ve gelecek zamanı müfredatta dengeli bir şekilde işleyebilmektir asıl. Ne geçmişe takılıp kalmalı ne de geleceğin salt tozpembe hayallerine dalmalıdır.”

“Ortak paydada ister okullu olsun ister okul dışı olsun toplumun tamamının kitaplarla ünsiyet kurmasını sağlamak, diri tutmak, hayat boyu öğrenmenin, inkişafın lokomotifi olacaktır. Sanat ve zanaat erbabının eğitiminde de aynı durum geçerlidir. Müfredatın genelini tek tip insan modeline göre plânlamak, kapanması zor yaraların oluşmasına neden olacaktır her zaman. Bu noktada insanları soyut, mekanik ve sosyal zekâ türünden başkaca bir sınıflandırmada da bulunabiliriz. Hayat boyu öğrenme ateşinin hep harlı tutulmasında faydalar olacaktır. Tedrisatla ilgili aksaklıklar itina ile ele alınmalı. Eğitimle öğretilenler, anlama mertebesinden kavrama mertebesine çıkması sağlanmalıdır. Bilgi ile marifet, bilgi ile fikir, bilgi ile kültür, bilgi ile tecrübe arasında her zaman bir bağ kurulmalıdır. Biri olmadan diğeri olamıyor maalesef. Bu bağlamda Uğur Mumcu bir sözünde şöyle seslenir; ‘Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz’.

Millet olarak sözlü ve yazılı kültürümüzden gelen kıymetlerimizi hem yaşamımızda göstermek hem de bunları değerlendirmek gibi bir sorumluluğumuz var. Tarih bilincini geleceğe yazı ile ulaştırdığımız gibi. Tecrübe ederek, görerek ve düşünerek yapılan yazılı aktarımlar sistematik yapıldığında eğitim sistemini devamlı kılabiliriz. Okullar, meslek edinme merkezleri olduğu kadar ilim tahsili alanlarıdır bir taraftan. İlim, toplumun geneli için, kullanılacak ve fayda sağlanacak bir alandır. Bu bağlamda ‘İlim, iki kişi arasındadır’ ortak anlayışını da göz önünde bulundurmak gerekir.”

Nasıl bir insan?

Ali Erdal, “Nasıl Bir İnsan?” sorusunun cevaplarını sıralıyor yazısında. Konunun özünde olan mesaj net; İslam çizgisinde nasıl bir insan olmalıyız? Çizgi net; İslam yolunda, peygamber izinde…

İnsanı kemale erdireceğini söylemeyecek dünya görüşü, din, fikir, ideolocya, felsefe olabilir mi? Kim, “insanı varabileceği seviyeye yükseltemem ve yarı yolda bırakırım” diyebilir? Kim benim maksadım iyi insan yetiştirmek değil diyebilir? Bu, sadece yetiştiricinin değil, eğitim programının ve bu programın kaynağı fikir ve inancın da yetersizliği ve kusuru... Öyleyse asıl rekabet, eğitim sistemleri ve yetiştiricileri arasında değil, onların şahsında, yetiştiriciye de müfredata da yön veren, uygulayıcıları harekete geçiren fikir ve inanış sistemleri arasında… Fâni şahıslar arasında değil, inançlar arasında. Öyleyse üstün yetiştiriciye insanı emanet etmeyen, aczini işin başında kabul etmiş, hatta ilân etmiştir. Şairin dediği gibi:

“Kendisi muhtacı himmet
 bir dede
Nerde kaldı ki gayrıya
himmet ede...”

“İlk insan, ilk peygamber!.. İnsana verilen değere bakın. Yetiştirilmesi, bir şerefle ve nimetle başlıyor. Devirlerinin insanlık ufku bu yüce zatlar, insanın, aciz ve fâni putlara takıla takıla değil, kendisini aşa aşa Allah’a ve peygamberlere iman disiplini ile yetişmesi gerektiğini söyleyegelmişlerdir. Örnek olmuşlar, örnek fertler ve kadrolar yetiştirmişler. Sadece kendileri değil, yetiştirdikleri de nesiller boyu insanlığı irşat etmişlerdir. Ve tabiî olarak, o yüce zatların (hepsine selâm olsun) sonuncusu “İnsanlığın Ufku”dur (O’na salât ve selâm)… “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” diyen ve yetiştirme işini nesiller boyu sistemleştiren dindir İslâm. Onun dışındaki fikir ve sistemler, bunun hayalini bile kuramamışlar, iddiasında dahi bulunamamışlardır. Yetiştirmek değil onlarda gaye, kullanacakları kişilere beceriler kazandırmak… Güçlü zalimlerin iş becerir köleleri yapmak… Yetiştirmek, yüceltmek değil… Reklâm, telkin, empoze, kandırma ve teşebbüs kabiliyetini haklı haksız harekete geçirip madde ile ödüllendirerek insanı kullanan mı ararsın, zorbalıkla kibri sistemleştiren mi ararsın…”

“İnsanı, peygamberler vasıtasıyla yetiştirmenin, pratik değeri olmayan (hâşâ) bir hayal olduğu, tarihteki gerçeklere rağmen, iddiasına, Hz. Ali’den öğrendiğimiz diyalektikle deriz ki: Biz yüce zatlar hayali ile yaşıyor ve kendimizi avutuyorsak, bunun ne bize ne bir başkasına bir zararı olur.”

“Senelerdir, “Tanrı bir meslek seçseydi, öğretmen olurdu” kabilinden ahmakça sözlerle öğretmenliği yücelttiklerini zanneden, sözüm ona eğitim kurmayları; rüzgârgülü gibi karar değiştirip durmaktadırlar. “Dere geçerken at değiştirilmez” diyen bir milleti “eğitme” iddiasındakiler, ders yılı ortasında bile not verme şeklini ve daha neleri neleri değiştiriyor. Çiçek yetiştirenlerin tohum, toprak, su ve gübre unsurları üzerinde çalışmaları gerekirken ikide bir saksının rengini değiştirmek gibi boş ve lüzumsuz şeylerle uğraşıp durmaktadırlar. Onlar da haklı. (!) Esasa el atacak fikirleri yok. İnsan yetiştirmenin en can alıcı prensibinden mahrumlar... “Nasıl insan” yetiştirmek lâzım, bilmiyorlar. “Nasıl insan?” üzerinde bir idrak sahibi olmadıkları gibi, bunun lüzumunun bile farkında değiller. Bir şeyler yapıyor görünmeleri de lâzım.”

“Hiçbir fikrimize hak verilmese, hattâ bilmezden gelinse bile, insan plânımıza katılınmasa bile iddia ettiğimiz gibi öyle bir dünya kurulmamış bile olsa, bizim “iyi insan” ve “temiz toplum” konusunda cihana değecek hayalimizin olduğu olsun kabul edilmeli. Hayalinin bile cihana değecek olanın hakikatinin değerini bir düşünün.”

İnsanlığın Maarif Dâvâsı

Büşra Doğramacı, İnsanlığın Maarif Davası isimli yazısında maarif kavramına tefekkür penceresinden bakıyor.

“Rüzgârlı bir odada yanan mum Hayat, karanlık devirler saydığımız bilinmez zamanlardan bu yana doğanın ve dış dünyanın getirileri ile insanlığın gelişimi ile evrilmiştir. Kendi kendine ve birbirine yetmeye çalışan insan kimi zaman öğretmen kimi zaman öğrenci rollerinde olmuştur. Fakat sonraları insanlar her türlü eğitim için bir öğretmene ihtiyaç duymuş ve bu durum bir zincir halinde nesillerce sürüp gitmiştir. İşin teorisini bu ve bunun gibi pek çok tabirle açıklayabiliriz elbette fakat insanın şuan ki ihtiyaç duyduğu eğitim, yönelim nedir ve nasıl olmalıdır sorularına verebilecek cevaplarımız oldukça bayat ve anlamsız ne yazık ki. Son dönemin en vahim rahatsızlıklarından birisi olan tembellik diyerek dil kemiğinden rahatlıkla çıkan bir yozlaşmaya esir düşmüş bulunuyoruz. Özellikle genç neslin tembelliğin getirdiği bu uyuşukluk vaziyetinde ruhi vazifesinin ve ikbalinin ne olduğunu kavrayabilmesi maalesef mümkün olmuyor. Pekâlâ, öyleyse ne yapmalı, nereden başlamalı öğrenci olmaya, öğretmeni olmaya kendi benliğinin. Bu noktada bize yardımı dokunacak mühim metaforlardan biri tefekkürdür. Tefekkür, kendimize, düşünce ve ruh âlemimize ve dahi irademizi doğru yönlendirerek tüm benliğimizi amiyane bir tabirle eğitmemize yol açacak olan anahtardır. Bu başlangıçta ilk fark edeceğimiz durum dünyanın bize uzak ücra köşelerindeki ülkelerin bize yabancı oluşu gibi biz de kendimize yabancıyızdır. Tefekkür bilinci aklımızdan geçen ruhumuza ve benliğimize faydalı düşüncelerin ve hislerin yavaşlamasını ve özümsenmesini sağlayacaktır.

Bu noktada kişinin vakit geçirdiği yerler, arkadaşlık ettiği kişiler, okuduğu kitaplarda büyük bir ehemmiyet taşımaktadır. Nitekim bulunduğu yaş kaç olursa olsun tefekkürle kendini tanımaya yeni başlamış bir kimseden bahsediyoruz. Bir müddet tefekkürle alâkadar olan kişi kendini pek çok konuda yönlendirme ve kendine hâkim olma yetisini kazanacaktır.”

Mülakat

Kardelen’de bir de mülakat yer alıyor. Soruya birçok isim cevap vermiş. Altını çizdiğim satırları buraya alıyorum.

Soru: “Eğitimimiz nasıl bir insan yetiştirmek istiyor? Bu yolda bir “İNSAN PLÂNI” var mı? Aile bu plâna göre kurulmuş ve yetiştirilmiş mi? Okul ona göre nizamlanmış ve donatılmış; müfredat ona göre hazırlanmış ve plânlanmış; öğretmen ona göre yetiştirilmiş; “okuma kitabı” başta bütün ders kitapları ona göre yazılmış mı? Eğitimimizin inançla, azimle ve istikrarla uyguladığı bir “İNSAN PLÂNI” var mı?”

“Eğitime dönük yatırımlar, bütçenin büyük bir bölümüne sahip… Doğrusu da budur. Fakat bunca yatırıma rağmen, gerçek anlamda bir “millî eğitim politikası” inşa edebildiğimizi söyleyemiyorum. Daha çok tercümeler üzerinden devam eden müfredat belirleme çabaları, başlangıcından itibaren “muasır medeniyet” olarak tanımlanan kültürlere entegre olma gayretinin içerisinde “taklitçi çabalar” olarak kaldı. Kendi millî tarihi ve tecrübesini yok sayan taklitçi sistem arayışları, millî politikalar üretme hususunda ayak bağı olmuştur. Kendimiz olamadık… Taklit ettiğimiz “şey” de olamadık. Bu üzücü bir tespit, ama gerçek böyle. Bununla birlikte son yıllarda eğitim tarihi alanında yapılan çalışmalar, bilim tarihine dönük tespitler, edebî metinlerin neşri gibi akademik faaliyetler kendi tarihimize ve tecrübemize de bakalım fikrini tetikledi. Umarım bu gayretler, zaman içinde telif edici politikaların oluşmasını temin eder.

Nasıl bir insan tasavvuru? Bu soru önemli… Evvelemirde kendi tarihine yabancı olmayan, dilini ve içinden geldiği kültürü seven, değerlerini yaşamasa bile önemseyen ama bunu yaparken dünyaya gözlerini kapatmayan, oradaki gelişmeleri de takip ederek bir senteze ulaşan insan. Bizim bu insanı yetiştirme görevimiz var. Aksi takdirde, Meşrutiyetten itibaren âdeta ayrık otları gibi eğitim ve kültür hayatımız içinde varlık göstermeye çalışan “yenik aydın” tipi, yani kendi tarihine yabancı ve kendi kültürel kodlarına oryantalist bakarak yok sayan, faziletin kaynağını sadece taklit ettiği kültürlerde arayan tiplerin hegemonyası devam eder. Bu tip, senelerce âdeta bir koro gibi, “bizde sanat yok”, “bizde bilim yok”, “bizde eğitim hiç olmadı”, “bizim felsefemiz yok”, “zaten Türkçe de çok yetersiz” gibi cümlelerle bu topraklarda özgün düşüncenin, sanatın ve bilginin oluşmasına mani olmuştur. Bu aşağılık duygusundan kurtulmuş, kendi hakikatiyle buluşmuş, dünyayı bu hakikat penceresinden anlamaya çalışan insanı yetiştirecek olan bir eğitim… İşte “millî eğitim” o vakit gerçek anlamda mahiyetine kavuşacaktır.” Bilal Kemikli

“Öncelikle eğitim odaklı İnsan sorununu ele almanın ne denli çetin bir iş olduğunu belirtmek gerekir. Çetinlik eğitimden değil sanırım insanın fıtratından ve yaratılış gayesinden kaynaklı temel bir yaklaşım sorunu. Ele aldığınız bu temel sorunu sadece eğitim bağlamında değil pek çok alanda yansımalarını görmek mümkündür. Sosyolojik alanda insanın bir arada yaşama alışkanlıklarındaki temel sorunlardan tutun da, insan din ve Tanrı ilişkisine, insanın kendisi ile olan ilişkiden bakarak, aile ve çevre, doğa ile ilişkisinden pek çok sahada insanın arzulananla olması gereken ideal arasındaki uçurum, her geçen gün sanki daha da derinlik kazanmaktaymış gibi gözüküyor bana.” Selim Tunçbilek

“Eğitimin soyut ve somut hedefleri bu ideal insana göre düzenleniyor. Soyut diye nitelediğimiz “millî insan” üçlü bir karmaşa içinde boğulurken somut diye niteleyeceğimiz “meslek sahibi insan” daha fazla çabayı, daha fazla ilgiyi, daha fazla özeni… görüyor. Aile de öğretmen de okul da bu somut “meslek sahibi insan” için kolları sıvamış gözüküyor. İyi bir meslek sahibi yapmak hâlihazırda herkesin omuz verdiği bir insan plânı olarak karşımızda. Eskiler “ilim irfan bir arada olmalı” derdi. İlim sayılacak bilgi, bilim, meslek… konusu istikrarla devam ediyor fakat irfan konusunda hâlâ yerinde sayıyor. Batılı tarzdaki bilme bir irfan bulmuş değiliz. Eski ilmin irfanı da batılı bilimle çatışıyor. Üç asrı geçen eğitim maceramız arayışını sürdürüyor diye düşünüyorum. Azimle, istikrarla bilgili insan için çabamız var; inançlı kültürlü insan için ise karmaşa sürüyor.” Ahmet Doğru

“Eğitimle ilgili en küçük ayrıntıları bile iyi plânlamamız lazım. Ayrıntı konusunda çok basit örnek verecek olursam meselâ zil sesi. Millî Eğitim Bakanlığımızın tüm okullarda çalınması için belirlediği zil müziğinin çocukların bilinçaltına ne tür katkı sağladığı belirlendi mi? Okullarda her gün günde en az 10 kez çalan bu müzik psikoloji açısından incelendi mi? Bazen ezan sesinden etkilenip Müslüman olan insanların haberlerini okuyoruz. Demek ki ses ve musiki önemli. Bilim adamalarımız, eğitim kuramcılarımız ve özelikle eğitim yöneticilerimiz eğitimle ilgili atacakları her adımda yetiştirdiğimiz neslin insanî gelişimini de göz önünde bulundurmalı. İdealleri olan, ailesine ve topluma karşı sorumluluğunu bilen, kendine güvenen bir nesil yetiştirmek öncelikli hedefimiz olmalı.” Yusuf Bal

“Eğitim; bireyde olumlu davranış değişikliği meydana getirmesi beklenen bir süreçtir. Bu yolda bireyin kendini gerçekleştirmesine imkân hazırlayarak insan ilişkilerini, vatandaşlık vazifelerini, ekonomik durumunu, millî ve manevî değerlerini geliştirmektir. Özetle eğitimin amacı; bilgi ve beceriyle donatılmış, ahlâklı, yetiştiği topluma faydalı ve iyi karakterli bireyler yetiştirmektir. Millî Eğitim Bakanlığı, Temel Eğitim Kanunu, millî eğitimin temel ve özel amaçları ile bireyin yetişme sürecinde hem iyi bir insan hem iyi bir yurttaş hem de alanında genel ve özel olarak yetişmiş bir vatandaş olmasını hedeflemektedir. Bu kanunları düzenlerken kişinin hem kendisi hem ailesi hem de yaşadığı ülkeye karşı sorumluluklarını hatırlatmaktadır. Bu insan plânında; bireyi yetiştiren ailede bu tür bir eğitim alt yapısında yetişmiş olduğundan, bireyin yetişmesinde rol oynamakta; öğrencinin okula gidiş-geliş, kırtasiye ihtiyacı, psikososyal eksikleri, hâl ve hareketleri, konuşma vb. unsura eşlik ve örneklik teşkil etmektedir. Aile ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa eğitim ve öğretim aşamasında okulun üzerine düşen vazifeler azalmaktadır.” Rukiye Toy

“Ailenin bir plân dâhilinde oluşturulduğunu söylemek güçse de her eğitim felsefesi aileyle uzaktan yakından ilgilidir. Amaç ister ifade edilsin ister edilmesin sağlıklı fertler dolayısıyla güçlü ailelerdir. Yönetmelikte, tüzükte, kanunlar aileyle ve aile plânlamasıyla ilgili hükümler bulunabilir. Bunlar elbette aileyi korumaya yöneliktir. Biz bu anlamda bir aile plânlamasından söz edebiliriz. Ancak aile örf, âdet ve geleneklerin hükmü altında varlığını devam ettirir. Türk eğitim sistemi aileyi ve ferdi elbette korumaya çalışmaktadır. Bunlar bazı durumlarda satırlarda kalsa bile teoride böyle bir amacın varlığından söz edilebilir. En azından insana aşılanmak istenen bir saygı hususu bile buna işaret etmektedir. Okul, eğitim sistemimizde laik prensiplere göre dizayn edilmiştir. Karma eğitim uygulanmaktadır. Eğitim programlarında ve müfredatta ailenin korunması, gelenek ve göreneklere saygı önemli bir konudur. Zaten çocuğun yetiştirilmesinden amaç onun devlete ve millete olduğu kadar aile fertlerine ve büyüklerine saygı içerisinde hareket etmesidir. Bu açıdan baktığımızda aileyi göz ardı eden bir eğitim anlayışından söz edemeyiz. Aileyi göz ardı etmek çocuğu yani ferdi kaybetmek demek olur. İmkânlar ölçüsünde ve şartlar izin verdikçe aile bireyleri eğitim öğretim çevresinde bulunur. Müfredatta aileyle ilgili değerler çocuğa sunulur. Ders kitapları da aşağı yukarı buna göre düzenlenmiştir. Tabi bunun ne kadar başarılı olduğu üzerinde uzun uzun tartışılabilir. Zaman geçtikçe bu hususta daha başarılı bir işleyiş ortaya çıkacağını düşünmekteyim.” Abdullah Demirci

“Bütün öğrencilerimizin öncelikle kendilerine, sonra ailelerine, sonra ülkelerine ve sonra tüm insanlığa, şanlı ecdadımızın izinden de ilhamla, faydası dokunacak bir hedefi olmak zorundadır. Çünkü dünyadaki tüm mazlum ve mahzun coğrafyalar, ülkemizin yollarını gözlüyor. Çünkü bizler, yaklaşık bin yıl Anadolu'dan tüm kıtalara yayılan şefkatin, merhametin ve adaletin timsali olmuş aziz bir tarihin varisleriyiz. Eğitim, bütün kollarıyla bu yüce hedefe doğru aktığında muhteşem bir ati bizi bekliyor olacaktır.” Cumali Sever

“Okuma kitabı” “insan plânı” “ideal insan” ve “ideal eğitim” gibi unsurları farklı siyasî düşüncelere, anlayışlara ve eğilimlere göre farklılıklar gösterse de ortak paydada bir ideallik illaki bulunacaktır. Meselâ ilgili bir ebeveyn ve öğretmen tasavvuru, siyasî düşüncenin üstünde bir yerde olmalıdır her zaman. Tarihimizden, kültürümüzden besleyerek yapılan tüm eğitim plânlarıyla millî ve yerli bir duruş istendiği takdirde sergilenebilir. Plânları yaparken ve uygularken özentili ve edilgen anlayışlardan uzak durulmalıdır. Müfredatlar, yarının yetişmiş ideal insanını en doğru şekilde hazırlamalıdır. Eğitim sistemi işlevsel ve işe yararlı olmalı. Eğitim dalına göre, bilgi yarışmalarında yüksek puanlar alınmasını da, spor müsabakalarında bolca altın madalya kazanılmasını da sağlamalıdır. Bütün bunları yaparken, kurgularken ideoloji hipnozundan mümkün mertebe sıyrılmalıdır. Çağın getirilerini göz ardı etmeden millî ve yerli kimlikler kazandırılmalıdır. Ayrıca sistem değişikliğine giderken eskisine yapılan emekleri, çalışmaları da gözetmeyi Yazar Ali Erdal’ın “her kıymeti, suya düşmüş kerpiç gibi eritmemek gerekir’ sözündeki hassasiyet taşınmalıdır. Eğitim plânları yaparken maddî ve manevî yönden eğitim ve öğretime ruh biçen mahir öğretmenler ordumuzu da unutmamak gerekir. Eğitim plânlarımızda ve uygulamalarımızda kültürel kirlenmenin, kendi kültürüne bigâne olan anlayışların, sadece pozitivist ve materyalist felsefenin, ahlâktan sıyrılmış anlayışların, tek tip insan popülerliğinin, ruhları çölleşmiş nesillerin karşısında konumlanmış bir eğitim sistemi olmalıdır. Eğitim plânlarında en geçerli, en doğru ve en işlevsel tespiti Abraham Lincoln’un “geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu meydana getirmektir” sözündeki gibi plânlamak gerekiyor. İlkay Coşkun

Kudüs Ey Kudüs!

Tuba Kanlıkama, şiir tadında bir Kudüs yazısı ile yer alıyor dergide. Dua niyetine geçecek çok içten bir yazı olmuş bu.

“Kudüs’ü gördüm: Allah’ın dokunulmaz kıldığı kadim şehri, ümmetin yetim coğrafyasını. Yüzyıllardır kapanmayan yarasını gördüm düşümde... Herkes susmuştu; konuşan Kudüs’tü. Herkes pür-ü dikkat kesilmiş, o mahzun şehri dinliyordu ve söz ondaydı.”

“Ey Kudüs! Sen merak etme. Biz uyandık, uyanmaya da devam edeceğiz. Sen meyus olma; sabret, yüzün elbet gülecek. Sen gül ki ümmet gülsün. Bak gelen şu gençliğe! Nasıl da heyecanlı, nasıl da sahiplenmiş seni; okumuş, öğrenmiş, benimsemiş, uyanmış. Bak şu gelen peygamber ümmetine; nasıl da güven kokuyor, zalime korku salıyor. Ezberlemiş her karış toprağını, rüyalarını süslüyor. Zalimin plânını bozmak için gece gündüz demeden çalışıyor. Bak şu Osmanlı torunlarına, hadimin olmak için birbirleriyle yarışıyor. Sen merak etme; biz Zeytin Dağı’ndan sana bakacağız. Sen de her zamanki ihtişâmınla bize güleceksin. Hayallerimize umut olacaksın... Üzülme, zulüm hiçbir zaman payidâr olmamıştır. Sen ki bizim davamız, sevdamız, kavgamız, ilk kıblemizsin. Vermeyiz seni zalimin kollarına. Biz tekrardan senin hadimin olacağız. Şairin dediği gibi: “Sen gökte yapılıp yere indirilen şehirsin. Unutursak seni, kalbimiz kurusun. Selâm olsun; Kudüs’e, şehirlerin çiçeğine, Kudüs davasını yüreğinde taşıyanlara.”

Türk Edebiyatı’nda Ayasofya dosyası

562. sayısında Ayasofya dosyası ile çıktı Türk Edebiyatı Dergisi. Yasin Mortaş’ın Ayasofya Şehrengizi isimli şiiri ile başlıyor dosya. 

Ey

Yârim

Süleymaniye’den

Ayasofya’ya

bak yine vakarla

ve sevinçle ağla

Fatih’in

surlara sinmiş

tebessümünü

sakla kalp kubbende

Ve

secde kanatan

o gül hıçkırığı vakti

alnına mühürle de

ezanlarla ağla

Müjdelenmiş dualarla

içten içe

sevinç gözyaşlarıyla

sar İstanbul’u

Fethi’ni kıyamda tut

kılıcını bileyle

Dergide, Ahmet Kabaklı Hoca’nın 1965 ve 1966 yılına ait iki köşe yazısı var Ayasofya konulu.  Görüyoruz ki dün neyse bugün de o. Hatta yüzyıllar boyunca değişmeyen bir mücadelenin tam ortasında Ayasofya. Kabaklı’nın yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Sayın Ürgüplü, biraz ürkütücü tondan konuşunca Yunanistan’daki kaynaşmayı gördünüz. Edepsizce hareket ettikleri delikanlı krallarını birden devleştirerek:

-Hadi Konstantin… Konstantinopolis’e! Diye alkış tuttular.
-İstanbul’u al, Hristiyanların şanlı ve mazlum haçını Ayasofya kubbesine dik! diye haykırıp coştular.
Yunanlıların en akılsızı bile Konstantin’in İstanbul’u zapt edemeyeceğini bilmez mi? Ayasofya’ya ( bizim gönlümüz olmadıkça) zorla dikilemeyeceğini hesap etmez mi?”

Ayasofya Camii kitabe ve levhaları üzerine

Süleyman Berk, Ayasofya Camii Kitabe ve Levhaları Üzerine kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor Türk Edebiyatı’nda.

“Fethin sembolü ve Sultan Fatih’in yadigârı olan Ayasofya Camii, asli fonksiyonuna kavuşturuldu. Bu günleri gösteren Rabbimize binlerce hamdolsun! Yılların mücadelesine konu olan ulu mabedin kubbesinde nihayet seksen altı yıllık aradan sonra yine Kur’an sesleri yankılanacak ve minarelerinden ezan yükselecek. Aslında, neredeyse tamamı Müslüman olan ve asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir memlekette böyle bir durumla karşılaşmak çok hazin.”

Ayasofya Camii ana hariminde hat sanatı bakımından çok önemli levha ve yazılar bulunmaktadır. Bunların bazıları yerlerinden kaldırılsa da kalabilenler göz kamaştırıcı güzellik ve özelliktedir. Ayasofya Camii’nin dünyaca meşhur yazılarını, ana kubbede bulunan celî sülüs yazı ve harimin çeşitli yerlerinde asılı halde olan “cami takımı” denen levhalar ve yazılar oluşturmaktadır. Ayasofya’nın ana kubbesinde, Nur suresi 35. ayetin bir kısmı yer almaktadır. Kubbede yazılı olan ayetin meali şöyledir: “Allah göklerin ve yerin Nur’udur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır”. Ana kubbedeki yazı Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1801- 1876) tarafından yazılmıştır ve tek kelimeyle şaheserdir. Kubbede müdevver kuşak olarak bulunan bu yazının satır kalınlığı 3.13 metredir. Yazının harf kalınlığı ise 15 cm’dir. (12. 06. 1997 ve 21. 11. 2001 tarihlerinde tamir için kurulan iskeleye çıkılarak, bizzat yapılan ölçümlerde elde edilen sonuçlardır). Şüphesiz bu cesametteki bir yazıyı kalemle yazmanın imkânı yoktur. Hat sanatında, eskiden doğrudan kalemle yazılamayacak büyüklükteki böyle yazılar, evvela kalemle yazılabilecek küçüklükte yazılır. Daha sonra, kareleme metoduyla istenen büyüklükte, kalemle çizme suretiyle, parça parça kalıplar olarak hazırlanırdı. Kalıptan da nakkaşlar marifetiyle kubbeye nakşedilirdi. Ana mekânın uygun yerlerine asılmış olan ve “cami takımı” denilen levhalar (Allah, Muhammed, Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin), bugün dünyanın bilinen en büyük hüsn-i hat levhalarıdır. Levhaların çapı, 7,5 metre olup, yazıların kalem kalınlığı 35 cm’dir. Hz. Hüseyin levhasının altında istifli, gayet güzel şu ibare yazılıdır: “Ketebehu’l-hâc es-Seyyid Mustafa İzzet İmâmu’s-sânî li emîri’l-mü’minîn Abdülmecîd Han. 1265.”

“Ayasofya Camii mihrap sofasında, minberin bulunduğu sağ kısımda, duvar üzerinde hâlâ yerlerinde duran sırasıyla şu levhalar bulunmaktadır: En üstte devasa büyüklükte, celî sülüs hat ve zerendûd olarak hazırlanmış bir levha asılıdır.”

“Mihrab sofasında, hünkâr mahfilinin bulunduğu sol duvarda, iki adet levha bulunmaktadır ve bunlar celî talik iledir. Sağ tarafta “Hasbiyallahu vahdehû” ibaresinin yazılı olduğu levhanın imza satırında da şunlar yazılıdır: “Ketebehû abd’u-dâi Mehmed Es’ad Yesâri gufirelehû, 1212.” Bu levhanın yanında, sol tarafta, yine celî ta’lik hat ve zerendûd ile hazırlanmış bir levha bulunmaktadır ki ibaresi şöyledir: “Bârekallahu teâlâ.” Levhanın altındaki imza satırı şöyledir: Ketebehû Veliyüddin seterallahu ‘uyûbehû.” Ayasofya Camii’nde, zamanında ana mekânda bulunan birçok kıymetli hüsn-i hat levhası da caminin müzeye tahvilinden sonra depoya veya müzeye kaldırılmıştır. Ayasofya Camii’nin eski resimleri tetkik edildiğinde, duvarlarda çeşitli levhaların varlığı açık bir şekilde görülmektedir. Bu levhalardan tespit edilebilenlerden üçü, Sultan Ahmed Camii’ne nakledilmiş ve oraya asılmışlardır. Bugün bu levhalar hâlâ orada asılı bulunmaktadır. Hattat Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’ye ait celî ta’lik bir levha ise İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne nakledilmiştir.”

Bizim Ayasofya

Said Öztürk, geçmişten günümüze Ayasofya konulu bir yazı ile Türk Edebiyatı’nda. Ayasofya’nın nasıl “bizim” olduğunu anlatıyor Öztürk.

“2014 yılında katıldığım bir panelde; “Ayasofya Türkiye’nin ikinci bir başörtüsüdür, nasıl ki başörtüsü idari bir düzenleme ile halledildi, Ayasofya’nın ibadete açılması da idari bir düzenleme ile mümkündür.” tespitini yapmıştım. Ayasofya’nın müze yapılmasında vakıf hukukunun ihlalinden çok siyasi/ideolojik mülahazalar ön plana çıkıyor. Bu sebeple olmalı ki yakın zamanlara kadar yapılan tüm hukuki teşebbüsler de hep akim kalıyordu. Bir bakanlar kurulu kararı diğer bir bakanlar kurulu kararı ile kaldırılabilirdi. Mevcut siyasi irade, -gelecekte muhtemel operasyonları dikkate alarak- yetkisi olduğu hâlde salt idari bir düzenlemeye gitmeyerek 1934 yılında alınan bakanlar kurulu kararında gasp edilen vakıf hukukunun açığa çıkmasını bekledi. 10 Temmuz 2020 tarihinde Danıştay’ın kararı açıklanır açıklanmaz, dakika fevt etmeden Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Ayasofya Cami-i Kebîri Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi. Nihayet, hukukun imkânları da kullanılarak 86 yıl süren esarete böylece son verilmiş oldu. İslam ümmetinin dilhûn olmuş kalbine su serpen bu karar sonrasında, hasret ve iştiyakla beklediğimiz bu kutlu mabedin gölgesinde serinleyecek, derununda huşu ve haşyet içerisinde alınlarımız secdeye kavuşacak.”

“2005 yılında ortak müellifler olarak yayınladığımız 893 sayfayı bulan Üç Devirde Bir Mabed: Ayasofya isimle eserin telif aşamasında, 1930’larda Ayasofya’nın başına gelenlerin bütün encamına da muttali olduğumuz bir “devr-i sâbık” yaşanmıştı. Dönemin bürokrasisi ve elitlerinin İslam ve manevi değerlere olan düşmanlığı had safhaya varmıştı. Deyim yerinde ise bir cinnet hâli yaşanıyordu. Ayasofya’nın camilikten çıkarılarak müzeye dönüştürülmesi için çırpınan dönemin Maarif Vekili Abidin Özmen, 25 Ağustos 1934 tarihinde İstanbul Müzeleri Müdürü Aziz Ogan başkanlığında müze müdürleri, mütehassıslar, belediye temsilcisi, vakıflar müdür ve mimarlarından oluşan 8-9 kişilik bir komisyon kurmuş, müze meselesini bu heyete havale etmiştir. Heyette; Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler yer almış, komisyon bir rapor hazırlayarak 27 Ağustos 1934 tarihinde Maarif Vekâleti’ne sunmuştur. Komisyon heyetinden Alman Erkhard Ungar, caminin mabet kısmının ibadete kapatılarak Bizans Âsarı Müzesi hâline getirilmesi fikrine karşı çıkmış, mabet kısmının aynen açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve rapora muhalefet şerhi koymuştur. Alman Erkhard Ungar dışındaki Türk üyeler mabedin tamamen kapatılması yönünde görüş bildirmişlerdir. 24.11.1934 tarihli malul gerekçelerle alınan bakanlar kurulu kararı ile camii apar-topar müzeye çevrilmişti. Malul gerekçe diyorum, kararda geçen; “İstanbul’daki Ayasofya Camii’nin tarihî vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı” gerekçesi mutlak butlan ile okullaşmanın düşük olduğu bir süreçte yine aynı şehirde, Maraş’ta Çınarlı Camii’nde ruhsatsız mektep açıp tedrisatta bulunduğu için Ahmed Hikmet Efendi yargılanıyor, 9 Kânunısani 1926 tarihinde görülen davada, kanunda öngörülen 5 lira para cezası, beş katına çıkarılarak 25 lira para cezası veriliyor, vermediği takdirde 20 gün hapsine ve mektebin kapatılmasına karar veriliyordu. (Maraş Asliye Hukuk Mahkemesi Karar Defteri, s.16, 41 sayılı karar). 1935 yılında yine Maraş’ta bazı mahallelerde kendi evlerinde Arap harfleriyle küçük çocukları okutmak isteyen “cahil” olarak niteledikleri kadınlar derdest edilerek adliyeye sevk ediliyor mekânları kapatılıyordu.”

“Fatih, Ayasofya’ya mihrap, minber, kütüphane, medrese yaptırmıştı. II. Selim döneminde Mimar Sinan’ın nezaretinde büyük çalışmalar yapıldı. İki minarenin yapımına başlandı, medrese onarıldı, üstüne yeni bir kat daha eklendi. II. Selim camiin güney tarafına, kendisi için bir türbe yaptırdı. Yapımına II. Selim döneminde başlanan iki kalın minare III.Murad zamanında tamamlandı. Sinan, aynı zamanda camiyi yıkılmaktan kurtardı, Marmara’ya bakan arka cephesine payandalar eklemek suretiyle mabedi takviye etti. Minber, müezzin mahfili, ana mekânda ayrıca bulunan dört mermer mahfil, mermer vaiz kürsüsü ile Bergama küpleri III. Murad devrine aittir. Şahnişinli mahfil ile kubbede asılı büyük şamdan, III. Ahmed’in eseridir. Üst katta bulunan mahfil, imaret, şadırvan, sıbyan mektebi ve kütüphane, I. Mahmud’un ihya-kerdesidir. Büyük kubbede yazılı olan Besmele ve Nûr suresinin 35. ayeti, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin sekiz levhası ve camide bulunan diğer hat levhaları, Ayasofya’yı süslemektedir. Hünkâr dairesi ile içeride bulunan hünkâr mahfili ve dışarıdaki muvakkithâne, Sultan Abdülmecid devrine aittir ve Fossati tarafından yapılmıştır. Fossati kardeş erin Sultan Abdülmecid devrinde köklü bir restorasyona gittiğini biliyoruz. erin Sultan Abdülmecid devrinde köklü bir restorasyona gittiğini biliyoruz.”

“1934 yılında seby edilen Ayasofya özgürlüğüne kavuştu, seksen altı yıl süren parantez kapandı. Turnike devri bitti. Nice büyüklerimiz Ayasofya hasretiyle ömürlerini ikmal ettiler ve bu fâni âlemden göçtüler. Ayasofya bir turnusol kâğıdı gibi kimin hangi yakada olduğunu ele verdi. Geçmişte sağ, muhafazakâr partiler içinde siyaset yapan kimi vekiller gibi günümüzde de birçok siyasetçi, gazeteci savruldular. Ayasofya’nın cami olduğunu, açılması gerektiğini savunamadılar, sabit-kadem olamadılar. Bu da onların imtihanı oldu.

Mehmet Akif, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.” diye dua ediyordu. Biz de Allah bu milletin elinden Ayasofya’yı aldıracak zeminler oluşturmasın, ezanlar minarelerinde kıyamete dek susmasın, diye dua edelim.

Ayasofya’yı ibadete açan eller ne mübarek ellerdir. Feth-i Mübin-i Sani hayırlı olsun.”

Tarihsel süreçte Ayasofya

Önder Kaya, yapılışından günümüze Ayasofya’yı işlemiş yazısında.

“Yapının ilk olarak kim tarafından yapıldığı konusu tartışmalı. Bazı kaynakları kilisenin ilkin Büyük Konstantin zamanında yapıldığını söylese de bunu ispatlayacak erken dönem Bizans devri kayıtlarında herhangi bir bilgi bulunmuyor. İhtimal ki kilisenin en erken inşası Büyük Konstantin’in oğlu Konstantius’a ait. Zaten Hristiyanlığı su götürmeyen ilk Roma imparatoru da kendisi. Bu yapının bazilika tarzında, yani üzeri düz bir formda olduğu sanılıyor. 360 yılında yapılan ve üstü ahşap çatı ile kaplı olan kilise, yaklaşık yarım asır sonra çıkan bir isyanda büyük hasar görmüş ve şehrin bugünkü surlarını inşa ettiren II. Teodosius tarafından yeniden elden geçirilmiştir. Hatta kilisenin hemen ön tarafında sergilenen kuzu desenli alınlıklar da bu dönemden kalmadır. Bu kilisenin de İstanbul’un gördüğü en büyük ayaklanmalardan biri olan 532 tarihli Nika İsyanı’nda mahvolduğu biliniyor. Günümüze kadar ulaşan yapı işte bu felaket sonrasında İmparator Justinyanus’un emri ile inşa edilen yapıdır. Balatlı (Söke civarı) İsidiros ve Trallesli (Aydın) Antemeios tarafından beş yılda inşa edilen yapı, 537’de ibadete açılır. Ancak içindeki süslemeler daha bir 40 yıl devam eder. Süslemeleriyle adeta bir sanat galerisine döndüğü sanılan Ayasofya’nın yazık ki VI. yüzyıldaki iç dekorasyonları hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Bunun en temel nedeni ise Bizans başkentinin VIII. yüzyılda geçirdiği ikonoklazm devresi. Müslümanlık ve Yahudiliğin de etkisiyle bu dönemde Bizans’ın başında bulunan bazı imparatorlar kilise içindeki bir takım tasvirlerin boyanması ya da kırılması yönünde emirler vermiş ve bunun neticesinde sanatsal kıymeti son derece yüksek pek çok eser ortadan kaldırılmıştır.”

“29 Mayıs 1453’de İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya için farklı bir perde açılır. Artık Ayasofya, Osmanlı payitahtının “ulu camii” ya da câmi-i kebîri konumundadır. İstanbul’un genç fatihi Sultan II. Mehmed, hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk cuma namazını burada kılar. Sonrasında yapının ihya edilmesi için gerekli emirleri verir. Kilise içinde bulunan süslemelere müdahalede bulunur, gerek freskolar ve gerekse de mozaiklerdeki yüz ifadeleri kapatılır. Badanalama işleminin sadece yüz kısmı ile sınırlı kaldığını bunun dışında diğer kısımlara müdahale edilmediğini Ayasofya’yı gören yabancı seyyahlardan ve Evliya Çelebi gibi yerli gözlemcilerden anlıyoruz. Bu dönemde ahşap bir minare yapıya ilave olunur. Patriklik makamı buradan çıkarılarak daha sonra yerine Fatih Camii’nin inşa edileceği 12 Havari kilisesine gönderilir. Sultan Mehmed, Ayasofya’ya çok büyük vakıflar bağlar. Aynı zamanda kilise ile ilgili pek çok Rumca eseri de Osmanlı lisanına tercüme ettirir.”

“Cumhuriyet döneminde ise yapının yüksek sanat değerini ön plana çıkaran Atatürk, Ameri - kalı Bizantolog Thomas Whittemore’u İstanbul’a davet eder. Whittemore yapıdaki renkli moza - ikleri tekrar ortaya çıkartma izni alır. İhtimal ki onun da etkisiyle 1934’de yapının müzeye çevrilmesi gündeme gelir. Gerekli hazırlıkların yapılmasının ardından 1 Şubat 1935’de Ayasofya’da namaz kılınması yasaklanarak resmen müzeye çevrilir. Ayasofya, daha önce de ezanın ilk kez Türkçe olarak okunduğu üç camiden birisiydi. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi her ne kadar günümüze kadar uzanan tartışmaların bir nevi fitilini ateşlese de dünya kültür mirasının ülkemizdeki en önemli sembollerinden biri olan bu yapının daha rahat gezilmesinin önünü açtığı da bir gerçek. Öyle ki Ayasofya’yı gezen bir kişi hem İslam hat sanatının en kudretli simalarından biri olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin elinden çıkma celî sülüs hatları, hem de üst katta 7-8 asır öncesinin mozaik bezemelerinin en güzel numunelerini görebilme imkânını yakalamış oluyordu.

10 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi ve 1935’teki kararın iptaliyle yeni bir sürece girildi. Anlaşılan o ki bu abidevi yapı daha pek çok tartışmanın odağında kalacak gibi görünüyor.”

Fatih’in Emannâmesi ve Evliya Çelebi’ye göre Ayasofya’nın hikâyesi

Ahmet Emre Polat, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ve Fatih’in Emannâmesi zaviyesinden Ayasofya’yı anlatıyor yazısında.

“Ayasofya, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin ilk cildinde İstanbul mabetleri ile ilgili kısımda konu edinilir. Burada mabedin yapılış hikâyesi detaylı bir şekilde anlatılırken hikâye İskender zamanına gelir ve Ayasofya’nın o günlerde gördüğü ihtiramlar anlatılır. Hz. Muhammed’in (sav.) doğduğu gece yaşanan mucizelerle de Ayasofya’nın tarihi Müslüman tarihine bağlanır. Söz konusu hikâye daha önce müteaddit yazıya konu olmakla birlikte, rivayetin bir karşı tarafının, yani aks-i sadasının olması pek fazla dikkati celbetmemiştir. Osmanlı Arşivi Ali Emiri Fonu’nda yer alan bir belge de işte bu aks-i sada hikâyeyi başka bir cihetten bizimle buluşturur. Belge de yine hikâye gibi daha önce farklı konularda araştırmacılar tarafından detaylı olarak incelenmiştir. Ancak iki hikâyenin bir araya getirilmesi bize aslında Ayasofya rivayetlerinin tek cihetten değil pek çok farklı cihetten insanları bir yerde buluşturduğuna işaret eder.”

Ayşe Göktürk Tunceroğlu’ndan Buhara yazısı

Bin Kubbeli Şehrin Gurub Vakti olarak anlatıyor Buhara’yı, Ayşe Göktürk Tunceroğlu. Şehrin huzurunu ve manevi havasını yazısına tam anlamıyla yansıtmış Göktürk. Pîrlerin rehberliğinde ilerleyen bir yolculuk bu.

“Buhara Emirliği, -ki emirlik bugünkü Buhara şehrinden ibaret değildi elbette, Semerkand da dâhildi, çevredeki daha küçük şehirler ve topraklar da- on dokuzuncu yüzyılı Çarlık Rusya’sının hâkimiyetinde geçirdi. İç işlerinde bir parça bağımsız bir uydu devlet. 1917 ise Ekim Devrimi’nin yılıdır. Âlim Han Sitâre-i Mâhi’ye yerleştiği sene Rusya’nın hallaç pamuğu gibi atıldığı zamandır. Dünyada Birinci Dünya Savaşı sürmektedir, sınırlar toz dumandır. Zaten sarsılıp duran taşlar yerinden büsbütün oynamakta, dengeler altüst olmaktadır. Buhara tahtında Âlim Han vardır, bir de şehirde Yaş Buharalılar vardır!”

“Saray Buhara’da gördüğümüz eserlerin hiçbirine benzemeyen, biraz Hive’deki Nurullaboy Sarayı’nı andıran ama ondan çok daha gösterişli; Avrupa, Rusya, Türkistan zevkleri karışımı bir eser. Park gibi düzenlenmiş geniş bir bahçenin içinde birkaç bina. Selâmlık, harem… Binalar içindeki odaların şatafatı göz kamaştırıcı. Duvarlar ve tavanlardaki işlemelere bakmaya doyulmuyor. Her taraf renk cümbüşü.

Kristal aynalar Venedik’ten, şöminelerin taşları Almanya’dan, kapı kolları ve kilitler İngiltere’den, mobilyaların çoğu Rusya’dan, şu dev avize Polonya’dan, porselenler Çin’den, Japonya’dan… Âlim Han gençliğinde St. Petersburg’da eğitim görmüş, sarayın tefrişine bakılırsa dünyadan bayağı haberdar imiş! Buhara’da elektrik kullanılan ilk mekân burası. Hatta bir çeşit buzdolabı bile gördük. Kelimenin gerçek anlamıyla “buz dolabı”, suyu soğutuyor, buz kalıpları hâline getiriyor. Kavurucu Buhara yazlarında…

Büyük havuzun başında her yanı rengârenk boyanmış, işlenmiş tahtadan, merdivenle çıkılan bir kameriye. Çatısı kubbe biçiminde ve aleminde hilal var. Okuduğumuza göre yazları cami olarak kullanılıyormuş. Bahçede yüksekçe bir kaide üzerinde bir büst: Şirin Muradov. Sarayın mimarı, zamanın meşhur ustası.”

“Benim anladığım şudur: Buhara Sâmânîler, Karahanlılar ve Timurlular döneminde altın çağını yaşamış. Asya’nın din, ilim, irfan, sanat, bilim merkezi olmuş, devrinin standartlarına göre ziraat, ticaret, sanayi çok gelişmiş; hanlıklar dönemi başladığında her ne kadar parlak devirler görmüşse de gitgide içine kapanmış, dünyadan kopmuş, gelişmelere ayak uyduramamış, cehaletin karanlığına karışmış, on dokuzuncu asırda Çarlık Rusyası’nın pençesine düşmüş, yirminci asrın başlarında çıkış yolu arayan Genç Buharalılar denize düşen yılana sarılır misali Bolşevik Ruslarla iş birliği yapınca… Bu dönemin öylesine ibret dolu, acı ve şaşırtıcı olayları var ki… İbn-i Sinâları, Ali Kuşçu’ları, Uluğ Beğleri yetiştiren toprakların halkı uçağı ilk defa 1920 Buhara saldırısında üzerlerine bomba yağdırırken gördüler ve bu “demirden kuş” onları dehşete düşürdü. Başka söze hacet var mı?”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

Gül yaprağı
üstündeki şebnemle güzel
Cennet bile korkarım
cehennemle güzel
Baden’de gülümseyen
Stuttgart şehri
Besbelli babamla mutlu
annemle güzel

Tacettin Şimşek

midye kabuklarından, eşsiz bir gemim
şapkamın altında bir kahraman var
köyde karayağız amcama sorsan
şehirde felsefe öğretmenim de
aynı yerden çözüyoruz denklemi

duymak istemiyorum
neyin krediye sayıldığından
üst sınıfa sorumlu geçenlerdenim


Şadi Oğuzhan

İzler koparılmış toprağımdan
Pembe bir serçe yağmurda sıcacık
İnsan ağaçlardan daha çabuk çürüyor
Hele anlaşılmıyorsa, başka çaresi yok
Sussam beni biraz seversiniz

Gülüşümü israf ediyor gölgemdeki ağrılar
Rıdvan Yıldız

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Selim Tunçbilek
Selim Tunçbilek - 3 ay Önce

Kaleminize sağlık erişemediğimiz pek çok dergiden sayenizde haberdar oluyoruz.

Kazim Şen
Kazim Şen - 2 ay Önce

Teşekkürler..