Ağustos 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Konakların da hikâyesi vardır

Şehir ve Kültür dergisi 61. sayısına ulaştı. Kâmil Uğurlu, Taraklı’da bulunan Çakırlar Konağı’nın hikâyesi ile dergide yer alıyor.

“Taraklılı Çakır Mehmet Efendi, ilçenin ve Adapazarı’nın tanınmış, saygı duyulan, düzgün ve varlıklı bir tüccarıydı. Taraklı’da tesis ettiği iki büyük dükkânı aynı zamanda çevreden topladığı malzemeyi depoladığı veİstanbul’a sevke hazırladığı merkezdi. Bir ayağı İstanbul’daydı. Oraya gittiğinde otelde kalmaz, Üsküdar’da oturan Esma halasında kalırdı. Esma hala Açık Türbe’ye yakındı. Ve ünlü zengin, eşraf, Sabuncuzâdelere komşuydu.”

“Çakırlar konağının, arazinin durumuna uygunluk gösteren, ilginç bir plânı vardır. Nerdeyse her kata farklı kotlardan giriş sağlanmıştır. Katlar arasında içerde sağlanan bağlantıda iyi çözümler bulunmuştur. Merdiven rahat ve kullanışlıdır. En önemli nokta şudur: Evde ölü alan nerdeyse hiç yoktur. Her bölgenin ve bölümün bir işi, bir görevi vardır. Merdiven altı, merdiven üstü ahşap malzemeyle yapılmışve belirli bir âhenkle belirli fonksiyonlara tahsis edilmiştir.”

“Çakırlar Konakları, her iki ev, Taraklı’nın ev mimarisinde sık tekrar edilen orta sofalı, sofanın kolları cepheye uzayan Türk evi plân tiplerine uygun ve bu şemalara yenilikler getiren meskenlerdir. Yapılan onarımlarla orijinal yapısından kısmen uzaklaşmış olsa da, yine genel çizgileri itibariyle Taraklı’yı temsil ederler. Bölgede yapılan ve bütün katları bir aileye tahsis edilen, bu tip meskenler Taraklı’da ailenin bütün fertlerine hem müşterek, hem de özel imkânlar sunan, son derece kullanışlı, gösterişsiz, mahalli malzemeyi değerlendiren, toprağı zorlamadan ona uyum gösteren, bahçesiyle, orada yaşayanlara hem gölge, hem domates, maydanoz yetiştirmeye imkân sunan yani tabiatı sunan hârika yapılardır.”

Para deyip geçmeyin

Mehmet Kamil Berse bizleri keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Tarihe doğru çıktığımız bu yolda giyim kuşamlar, çil çil paralar, gaymeler eşlik ediyor. İki dirhem bir çekirdek kuşanarak geçiyoruz tarihin kapılarından.

“Eskiden güzel ve süslü giyinenleri altına benzetmek için “altın gibi” yerine onlara “iki dirhem bir çekirdek” denilmiştir.. Bu ifade aslında Edebiyatımızda çokça kullanılırdı, halk arasındada çok kullanıldı hala kullanılır… : İki dirhem bir çekirdek kadınların başlarında şemsiye, ellerinde de yelpaze. -S. Birsel. /”

“Para ile İman kimdedir bilinmez derler, başka neler demiş eskiler para için bir tarih turu yapalım… Para, herkese gösterilen şeylerden değildir. İmanda esasen kalp işi olduğundan kişinin içindedir. Bundan dolayı kimin ne kadar parası bulunduğunu, kimin ne denli Allah’a yakın olduğunu kimse bilmez.. Bini bir paraya.. pek çok ve ucuz..pek çok yapılan, pek çok olan: “Ali Çavuş’un hiddeti daha ziyadeleşti. Küfrün bini bir paraya.” -N. Nâzım. /”

“Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk banknotlar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği Tanzimat Döneminde tedavüle çıkarılmıştır. Banknotlar bu dönemde esas olarak reformların finanse edilmesi amacıyla basılmıştır. İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında 160 bin Osmanlı Altını karşılığı " Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere " adıyla çıkarıldı.. En büyüğü 500 en küçüğü 10 kuruş idi.. Aynı sene 400 bin Osmanlı altını karşılığında 50,100,500 kuruşluk küçükboy paralar basıldı..Üzerinde Tuğra, altlarında Maliye nazırı mührü arkalarında Nezaret-i Celile-i Maliye yazardı.. bugünkü dille "Para Yerine Geçen Kâğıt", bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde olmak üzere çıkarılmıştır. Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kâğıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaadabastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Çok sayıda bu paraların Amerika başta olmak üzere çeşitli ülkelerde sahteleri basıldı.. Başa çıkılamadı ve 1852 de kağıt paralar imha edildi..Osmanlı İmparatorluğu'nda 1860 yılında sahte paraya karşı para yerine posta pulu basıldı , bugün dahi halk arasında kullanılan o cümle o yıllardan kalmadır..”Paramız Pul oldu” bu ifade aslında değer düşüklüğü için değil..bir realiteyi ifade etmek için söylenmişti..1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir… Osmanlı İmparatorluğu'nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası "Bank-ı Osmani", 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında "Bank-ı Osmanii Şahane" adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır.”

Mercidabık nereye düşer?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Şehir ve Kültür’de çok isabetli bir yazı kaleme almış. Yavuz Sultan Selim’in büyük zaferi Mercidabık’tan sesleniyor Çiftçigüzeli. Hassas noktalara temas eden değerli bir yazı bu.

“1960’lı yıllarda Mercidabık Zaferi’ni kutlama törenleri yapılırdı. O gün Tılhabeş köyünün meydanı toz toprak kalkmasın diye belediyenin arazöz aracıyla sulanır, protokol sıraları konur, bir de konuşma yapmak için mikrofon yerleştirilirdi. Gelebilirse Gaziantep Valisi, teşrif ederlerse milletvekilleri ve belediye başkanlarıyla siyasiler, sonra Kilis Kaymakamı, ardından Kilis Lisesi öğretmenlerinden genelde Reşit Koltuk bir konuşma yapar, Yavuz Sultan Selim’in kahramanlıklarından bahsedilir, şiirlerinden okunur, Kilis Kız Yetiştirime Yurdu’nun mehteran takımı gösteri yapar, Tılhabeş’ingeleneksel yemeği ve Şaşı Ali’nin Sofdağ Gazozu ikramı ile tören son bulurdu. Bir defasında Mercidabık Zaferi kutlaması nedeniyle Kilis kız Enstitüsü’nde bir defile düzenlenmiş, kokteyl tertip edilmişti de gençler ikiye bölünmüştü. ‘Neden mevlit okutulmadı?’ diye.”

“Kilis yeri ve stratejik konumu itibariyle bir Mercidabık Panoramasını hak ediyor. Halbuki dünyada bazı devletler galibiyeti (Belçika-Water Loo) veya mağlup oluşlarını(Rusya Sivastopol) bile propaganda haline getirerek Panorama Müzesi yapıyorlar. Oysa Kilis’in ve Mercidabık’ın bir müzesi bile yok. Üstelik Kilis Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü kadrosu da yıllardır boş bekliyor, doldurulmuyor.”

Necip Fazıl’ın gözünde işgal İstanbul’u ve Erzurum

Şakir Diclehan, Necip Fazıl’ın gözünden İstanbul’a ve Erzurum’a bakıyor. Böyle yazıları çok önemiyorum. Necip Fazıl gibi ustaların şehre bakışı, şehri anlatışı önemli. Onların izlenimleri bizim için de bir kaynak niteliğinde oluyor.

“Necip Fazıl’ın iki dayısı vardır. İttihatçı polis büyük dayısı, ünlü Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu.( Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar Harbiye Nezareti olan bina bahçesi içinde, bugün İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi olarak kullanılan binaya verilen addır. Bu bina Osmanlı Devleti'nde askeri cezaevi olarak kullanılmıştır. Meşrutiyet'ten önce (1908) cezaevi memurluğu yapan Bekir Ağa'nın adına nispetle bu adı almıştır. Meşrutiyet döneminde, iktidara karşı olan siyasi mahkûmlar burada hapsedilmişlerdir. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)'nden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ve eski nazırlar Bekir Ağa Bölüğü'nde hapsedilmişler ve oradan Malta'ya sürülmüşlerdir.) Tersane’de bir İngiliz atölyesinde küçük dayım eve bakmakla mükellef… Anadolu harekatı gelişmeye başlamış ve devletleşme çığırına girmiştir. Tutukluluktan kurtulan büyük dayım Anadolu’da Erzurum’da polis müdürü.”

“Dayılarının yanında kalan Necip Fazıl, bu defa sıra büyük dayıya geliyor ve üç kişilik bir grup olarak, yani anneannesi, annesi ve kendisi… İstanbul’dan yabancı bir kumpanyanın gemisiyle güverte yolcusu olarak Trabzon’a hareket ederler.”

“Necip fazıl, şairane bir edayla Erzurum’u tasvir ederken, o şehrin insan karakterine de ayna tutar yaşadığı olaylar nedeniyle… Hemen herkesin yalnız kendisinin anlatabileceği bir hikâyesi vardır mutlaka… Defterdar Mehmed Paşa ile Erzurum’a gelen ve orada gümrük kâtipliği yapan Evliya Çelebi de şehrin kapılarından bahsederken, bunların 4 kapı olduğunu ve yabancı tüccarların Gürcü Kapısı’nda oturduklarını söyler. “Hakirin kâtibe bulunduğum gümrük bundadır. Dört çevresinde Arap, Acem, Hint, Sint, Hatay, Hoten bezirgânlarının haneleri de vardır. İstanbul ve İzmir gümrüğünden sonra, en işlek gümrük bu Erzurum gümrüğüdür.. Zira tüccarına adalet ederler.”

“Her şehrin bir hikâyesi olduğu gibi, insanlarının da farklı farklı karakter yapıları ve hikâyeleri vardır daima. Erzurum’la ilgili olarak Tanpınar ilginç bir kişiden bahseder: Bu zat, Ahmet Muhtar Bey’dir. Beğenmediği bir valiyi övdüğü için öfkelendiği “Envar-i Şarkiye Gazetesi”ni, her hafta uşağı Ömer Ağa’ya “O maşayı al, o kâğıt parçasını o maşa ile tut, o sobayı aç, şimdi içine at, sen de git elini yıka” diyerek sobaya attıran bu adamın yapmacığı, fazla hiddetleri, göreneğin güçlükle hapsettiği bütün bir mizacı gösterir.”

Bana müstearını söyle

Erbay Kücet şair ve yazarların müstearları üzerine yazmış. Bu konuda merakı olanlar için oldukça ismin geçtiği ilginç bir yazı bu.

“Peyami Safa’nın para için yazdığı söylenilen polisiye/macera türü romanlarında ‘Server Bedii’ müstearını, Kemal Tahir’in de ‘Mike Hammer’ ismiyle yazdığını; Mehmet Akif’in bazı yazılarında ‘Bedayül Adem’ ve ‘Muammer Ferdi’ takma isimlerini kullandığını buralardan öğrendik. Kaçımız ‘Gaffar Taşkın’ ve ‘Mahmut Çukuroba’ müstearlarını Rasim Özdenören kullanmıştır deriz. Köşe yazılarında ‘Asım Yenihaber’ imzası D.Mehmet Doğan’ın başını derde sokarken mizah yazılarında ‘Halil Kaleli’yi tercih ettiğini bilenlerdeniz. Yedi güzel adamdan A. Erdem Beyazıt ise Adil olan ilk ismine Erbay soyadını ilave etmiş, Cahit Zarifoğlu ise Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam, Vedat Can, Adem Yaşar, Ahmet Soyer, Hasan Işık gibi isimlerle farklı konularda yazıya imza atmıştır.”

“Sait Faik Abasıyanık, Sait Faik Adalı, Sait Adalı, Adalı, Nakleden takma isimleriyle yazarken Nabi Avcı, Molla Kasım, Abdullah Karaca ve Enes Harman müstearlarıyla güncelliğini koruyan yazarlarımızdandır. Ünlü şairimiz İlhan Berk'in gerçek adının Emrullah İlhan Birsen olduğunu da bu vesile ile öğreniyoruz. Yavuz Bülent Bakiler ’in Cezmi Bülent, Bülent Cezmi müstearlarını, Arif Ay’ın Musa Deniz, Eyüp Önder, Halil Emre’si Sırrı Er’in Selim Er’iyle Rıfkı Kaymaz’ın Abdullah Çınar, Refik Selimoğlu ve Fatih Emre’sini de zikretmek gerekir.”

“Hemen bütün eserleri ve yazılarıyla mahkemeleri meşgul eden gerçek adının Mehmet Nusret olduğunu bildiğimiz Aziz Nesin’in Bahri Filefil, Berdi Birdirbir, Fettane Şatifil, Kerami Pestenkerani, Kerim Kihkih, Ord. Prof. Paf-Puf, Dr. Daim Değer, Oya Ateş, Vedia Nesin gibi müstearlarla idare ettiğini bilenlerdeniz. Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek, Adı Değmez, Ahmet Abdülbaki, Bankacı, Be-De, dedektif X Bir, Ha-A-Ka, Neslihan Kısakürek, Tanrı Kulu, Ozan’ı tercih ederken Halikarnas Balıkçısı ismi, Cevat Şakir Kabaağaçlı edebiyatımızda özel bir yere sahiptir. Yazdıklarını farklı bir adla yayımlamayı tercih eden Melih Cevdet Anday, Nurullah Ataç, Gürbüz Azak, İlhan Bardakçı, Tahir Fakir Baykurt, Dilaver Cebeci, Süleyman Tarık Buğra, Hasan Basri Çantay, Refik Halit Karay, Yaşar Kaplan, Bahattin Karakoç, Mustafa Kutlu, Nurettin Topçu, Mahmut Cahit Külebi, Adalet Ağaoğlu, Çetin Altan, Ataol Behramoğlu gibi isimlerin müstearlarını için biraz gayret etmenizi Erkam Aktaşlı istiyor.”

Şu çoban dedikleri

Hece Taşları dergisinin 54. Sayısından yapacağım ilk paylaşım Metin Özarslan’a ait. Çobanlık mesleğinin tarihi süreçteki yerinden ve öneminden bahseden bir yazı bu. Çobanlığın  sadece hayvan gütmekten ibaret olmadığına işaret ediyor Özarslan. Romayı Kuran Çobanlar, Peygamber Çobanlar, Destan Kahramanı Karacuk Çoban, Bir Çoban Veli, Çobanın Duası, Atatürk ve Küçük Çoban başlıkları ile işleniyor konu.

“Çobanlık peygamber mesleğidir. İrili ufaklı tüm peygamberlerin, özellikle semavi dinlerin güzide peygamberlerinin geçmişlerinde koyun gütmüş oldukları bilinir. Hz. Peygamber, Mekke’deki günlerini, Saadoğullarının yurdunda bulunduğu yıllarda sütkardeşi ile koyun ve kuzuları otlatıp çobanlık yaparak geçirmiştir. Peygamberlerin çobanlık yapmaları, âlimlerce “Risâlet görevini aldıklarında ümmetlerine şefkat ve merhamet duyguları ile muamele etmeleri için bir hazırlık dönemi olarak, çobanlık yapmışlardır” şeklinde tevil edilir. Çobanların piri Hz. Musa imiş, mitoloji öyle der. Üveys’ülKaranî de çobanlığın ulvi şahsiyetlerinden sayılır, deve çobanı olmaklığıyla…”

“Dede Korkut boylarında Karacuk Çoban, Kazan Han’ın yanında çobanlığının yanı sıra düşmanla mücadelede olağanüstü gayretleri ile öne çıkan bir yiğittir. Kazan Han’ın avda olduğu bir esnada evine saldıran düşman bununla da kalmaz, onun sürülerini de yağmalamak ister. Ancak sürünün çobanı Karacuk Çoban düşmana karşı koyar. Sapanıyla düşmana koca koca taşlar, taş kalmayınca sürüden koyunları atarak onları sürüye yaklaştırmaz.”

“Çoban tabiatın nabzını tutar, bilgindir. Ne zaman yağmur yağacak, ne zaman rüzgâr esecek bilir yılların tecrübesiyle… Kayadan düşen, bayırda kayan ve bu yüzden yaralanan, saldırıya uğrayan hayvanları tedavi eder; doğumu yaklaşan hayvanları doğurtur; cılız ve güçsüz yavrulara gerekli müdahaleyi yapar, hekimdir çoban. Hâkimdir, bütün hayvanların karınları doyurmak için gereken her türlü işi yapar, aralarında ayrım yapmaz, âdildir tüm sürüye karşı. Azığını böler, paylaşır köpeğiyle, bencil değildir; dosttur, arkadaştır, çoban...”

Tuna ırmağı akıyor

Erdal Noyan, Gazi Osman Paşa’nın büyük bir kahramanlık gösterdiği Plevne Savunması’na ve bunun sonucunda dillere destan olan Plevne Marşı’na ve Tuna Nehri’ne değinen bir yazı yazmış.  

Tuna, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına uğramamakla birlikte, “Tuna Nehri akmam diyor” dizesiyle başlayan marşın (türkünün) katkısıyla çoğu iç akarsudan daha çok biliniyor. Tuna’yı geçenler Ruslardı bu kez. Şimdiki Bulgaristan’ın sınırları içindeki o zamanın Osmanlı kenti Zağra’nın Müftüsü Hüseyin Raci Efendi, Osmanlı-Rus Savaşı’nın tanıklarından biri. Müftü’nün, Ertuğrul Düzdağ’ın baskıya hazırladığı Tarihçe-i Vak’a-i Zağra’da verdiği bilgiye göre, Rus Ordusu, Tuna Irmağı’nı 1877 yılının Haziran ayının 12’sinde geçmiş.

Şöyle deniliyor Osman Paşa Marşı’nda: “Düşman Tuna’yı atladı Karakolları yokladı”.

“Plevne’de canlarını yitiren adsızlara gelince, aşağıdaki bilgi doğruysa rezil bir iş yapılmış!..
Furneaux, Plevne’deki savaş ressamları arasında yer alan İrving Montagu’nun 1879 yılında Bristol’da okuduğu bir gazete haberini aktarır. Habere göre, Plevne’den Bristol Limanı’na otuz ton insan kemiği getirilmiş!

Furneaux’un yorumunu, çevirmenlerin Türkçesiyle aktarıyorum: “Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek ve savunmak için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu.” Doğruysa, çok acı değil mi?

Tuna’nın akmamak gibi bir seçim hakkı yok, kendi yasası buyruğunca bazen cılız, bazen coşkulu, bazen taşkın ve insanoğlu yüzünden zaman geçtikçe biraz daha fazla kirlenerek ve kirleterek de olsa akmayı sürdürüyor...”

Hece Taşları’ndan şiirler

Karanlık boğuyor güzellikleri
Kalbimde kör kuyu uyanmadıkça

Bana bir ihsanet dinsin yağmurlar
Mendiller ve gözler ıslanmadıkça

Yaprağı sürüyüp götür rüyamdan
Sularca tutuşup da/yanmadıkça
      

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu

Ey sis! Cömert davrandın, yaşattın birkaç saat
 İstanbul büyüsüyle nakışlanmış bir hayat.

Çatılarda kaç gündür sisin o hülyası var
Her şehrin hayalinde İstanbul sevdası var.

İsmail Özmen

Dağlar, ovalar aşıp, sana varsın isterdim,
Şu bağrımda uzanan soğuk tren rayları…

Hani ağlar ya bulut çiçekler gülsün diye,          
Gönlüm de öyle özler, bahardaki toyları.

Raylarda akıp giden, tren değil umuttur;
Bilmem anlar mısın sen, kan ter koşan tayları?

Recep Şen

Kuyruklar tilkidir gövdeler aslan
Sana da yazayım bir küçük destan
Geçerken köprüyü ayıya yaslan
Kırılmış sepetler seleler yorgun

 İnsanlık ararsan mal ile mülkte
Soytarılar gezer bu koca sirkte
 Sıpanın yuları durmaz ki örkte
Atların boynunda yeleler yorgun

Mehmet Baş

Edebiyat ve gece

45. sayısı ile okuyucularının karşısında Karabatak dergisi. “Edebiyat ve Gece”, bu sayının dosya konusu. Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

“Şairler geceye karışmadan yıldızların ışığı yeryüzüne ulaşmaz. Bir parça geceyle mayalamaya çalışırken mısralarını, uykusuz gözlerine Leyla’nın aksi düşer. Sabah dedikleri de odur zaten. Leyla’nın leylden geldiğini bütün sözlükler yazar. Leylin gece anlamına geldiğini bilmeyenler ne bilsin; Leyl olmadan Leyla olmaz.”

Ali Ural

“Edebiyat, karanlığı ilham ile aydınlığa çeviriyorsa edebiyattır. Gecenin puslu karanlığına gömülüp çıkamayan bir araç insanı daha da köleleştireceğinden, insan nefesini daha da körleştireceğinden edebiyattan öte insanı acılarıyla cilveleştiren bir araca dönüştürür.”

“Umulur ki edebiyatımız ve edebiyatçılarımız, kendi varoluşsal serüvenleriyle müspet birer aydınlatıcı olsunlar, girdaplarındaki pisliği arındıramayıp onun üzerinden edebiyat yapmasınlar. Edebiyat gecenin karanlığını kutsayarak aydınlatan parlak bir yıldıza dönüşsün ve Immanuel Kant’ın deyimiyle, yıldızlı gökyüzü içimizdeki ahlâk yasasının delili olsun ya da içimizdeki ahlâk yasası üzerimizdeki yıldızlı gökyüzünün…”

Mehmet Sabri Genç

“Gece, narin çiçekleri uzatıp yapraklarını bozarak büyülü bir sarmaşığa dönüştürebilir. Gece, güvenli sokakları eğip bükerek onları bilinmeze açılan yollara çevirebilir. Gece, güzel hayallere kara fırça darbeleri dokundurarak her birini kabusa evirebilir. Gece, ertesi günün niyetlerini kuşatınca insanı dışarı çıkma isteğinden ve cesaretinden vazgeçirebilir. Ve nihayet gece, bir şehri ele geçirince gölgeleri parçalayarak dallara fırlatıp ağaçlara kol ve bacak bahşedebilir de onları pencere önlerinde, çatılarda ve duvarlarda yürütebilir.”

“Masallar Hindistan’dan Fars’a, oradan Arabistan’a, Endülüs’e, en sonunda Avrupa’dan bütün dünyaya renk değiştirerek yayılsa sa Şehrazat ün ve gücünden hiçbir şey kaybetmedi. O, masallar anlattıkça katı dünya yumuşadı ve her yer gecenin gölgelerine büründü. Bu dünya, efsanelerin, masalların, hükümdarları doğru yola ileten güçlü kadınların, gecenin yani Doğu’nun tükenmek bilmeyen büyülü dünyasıydı.”

Naime Erkovan

Ercan Yılmaz güzel bir çeşitleme ile yer alıyor dosyada. Türk ve dünya edebiyatından birçok ismin gece ile olan bağını eserlerinden örneklerle anlatmış. Gece tadında, keyifli bir edebiyat yolculuğu gibi… Galib Dede, Nerval, Rilke, Yahya Kemal, Hâşim, Dostoyevski, Tanpınar, Necip Fazıl, Nâzım, Necatigil ve Orhan Veli eşlik ediyor bize.

“Modern Türk şiirinin kurucu babalarından Yahya Kemal’in poetikasını en iyi açıklayan kelimelerden biri de ‘rüya’dır hiç şüphesiz. Valery’nin şiir için kullandığı ‘büyü üretimi’ ifadesini adeta ‘rüya üretimi’ne dönüştürmüştür Yahya Kemal. ‘Geçmiş Yaz’ şiiri onun müstesnâ şiirlerindendir. Zaman geçmiş bir ‘yaz’ mevsimi, mekânsa ‘körfez’dir. Geçmiş gecelerden biri’ körfezdeki dalgın suda, dikkatli bakıldığında, görülecektir. Su ve gece bir bakıma imtidâdı işaret etmektedir; -şimdi! ‘Mehtâb’, ‘iri güller’ ve sevgilinin ‘en güzel aksi’ rüyânın muhtevasını oluşturmaktadır. Ve o rüyânın yerli yerinde duruyor olması gecenin şiire dönüşmesiyle mümkündür.”

“Yıldızlar şiirinde başka bir şey var Necatigil’in. ‘Seni karanlıkta yatırıyorlar. / Korkuyorsun gecenin:’ Sen? ‘Küçük çocuk’ yani ben, sen, o. Hepimiz… Yıldızlar gibi yalnızlığa yazgılı olan herkes… Yıldızı konuşturuyor Necatigil; aydınlanacak ir gecede güneş gibi görünecek olanı, ‘küçük çocuk’u sarısabır çiçeği olmaya davet ediyor. Yıldızlar şiirinde gece var ve gecenin içinde bir güneş. Şiirimizin en sahici yalnızlıklarından… Yine de başka bir şey, başka bir şey, ‘başka’…”

Ercan Yılmaz

“Gece örtücülüğü, gizleyiciliği ve ürkünçlüğüyle birlikte dinlenmeyi, yalnızlığı, doğurganlığı barındırdığı için çok yönlüdür. Bütün kötülükler gece olur gibi insana. Hırsızlık, saldırı, talan, yağma gibi kötülükler için özellikle gecenin karanlığı perde olarak kullanılır. Bunu yanı sıra sevgi, dinlenme, içe çekilme, rahatlama, arınma için de en uygun zamandır. İç içedir birçok şeyle birlikte. Gecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim / düşünün: sabah çok yakın / oysa ışıltı yok ortalıkta / nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık İsmet Özel bu durumu böyle ifade eder. Sınırın belirsizleştiği bir zaman dilimidir. Ancak düşünmek için, doğum için, yalnızlık için en uygun zamanı barındırır. Düşünceler netleşir, sessizlik hâkimdir. Günün telaşlarından, koşturmaca ve renklerinden uzakta, denginlik vadeder. Dinlemek, tefekkür etmek ve elbet sınırsızlığın boyutu rüyalara kapı açmak için gece biçilmiş kaftandır.”

Şafak Çelik

“Modern edebiyatımızın XX. yüzyılın ikinci yarısındaki döneminde yazılan pek çok şiir ve yazı örneklerinde yine gece-edebiyat bağlantısında okuyacağımız metinler bulunmaktadır. Bu durum, edebiyatta gece metaforunun eskimeyen bir kullanım olduğunu göstermekle kalmayıp; yeni yazar ve üslûplarla bu temanın sürdürüldüğünü de göstermektedir.”

Ertuğrul Aydın

İzlenimler üzerine

Necati Mert, Karabatak’ta reklamlardan yola çıkarak izlenimlerinin izini sürüyor. Bir reklâmdan yola çıkıp mitolojiye kadar gidiyor izlenimler. Bir reklâm yıldızı, Zeus ve Hera çıkıyor karşımıza. Oldukça zengin içerikli, keyifli bir yazı Karabatak okurlarını bekliyor.

“Televizyonun  yeni renklendiği günlerdi. Ne haberler ne sağlık tartışma programları hatta ne de spor saati ilgi çekmekteydi. Varsa reklamlar, yoksa reklamlar. Ötekilere reklamlar hatırına bakılıyordu adeta.

Bunda şaşılacak a böyle de olur mu denilecek bir şey yok aslında. Kapitalizm kâr amaçlı bir üretim düzeni ise, hızla üretilen malın hızla piyasaya sürülmesi, tüketiciye aldırılması gerekir. Bu da taksit, indirim vb. yollardan daha çok reklamla sağlanır. Kapitalizmin reklama verdiği önemdir reklamcılığı geliştiren; doğallayın seyirciyi de ekrana mıhlayıp kalır.”

Zil izleri

Karabatak dergisinin öyküye verdiği önemi göz önüne alırsak gönül rahatlığı ile dergiye öykü dergisi diyebiliriz.  Öyküler, öykü üzerine yazılar, öykücülerle söyleşiler dergide önemli bir yer tutuyor. Ben Şükran Binark’ın Zil Sesleri öyküsüne dikkat çekmek istiyorum.   

Sürpriz sonlu öyküleri seviyorum. Çalışılmış izlenimini hemen hissettiriyor bu tür öyküler. Zihni canlı tutuyor. Binark’ın öyküsü sekteye uğramadan okutuyor kendini. Yerinde tekrarlar, hayatın içinden olağan olayların betimlemelerle zenginleştirilmesi bunun en önemli sebebi.

“Bu akşam bir fark olsun istedim, zile hiç dokunmadım. Kendimi eksik hissetmek istemem, ellerim yine doluydu o yüzden. Anahtarı zor çıkardım, kapıyı omuzla iteledim. Asansör kullandım bu defa. Daire kapısını açtığımda ailem karşımdaydı. Şaşkındılar ama bernim kadar değil.”

Karabatak’tan şiirler

toplandı kapısında ahali şair ölecek
kap kacak yığdı eşiğine çaput bağladı kurumuş dallarına
ne kadar yıldız varsa göğsüne çaktı parıl parıl
“bir yaz gecesi rüyası” değil bir yaz gecesi vedası
yanıyor şair, üflüyor şairler bir an önce kül olsun
dudakları kıpır kıpır dua mı kimse bilmiyor
     

Ali Ural

Beni çağır, ben gelmesem de olur; sen yine beni çağır
Bir sürü şeyi düşür aklıma, inandır bir geminin battığına
Dünya düz, ömür kısa, yerde ölüm, Mars’ta hayat olduğuna
Tam da şimdi burada, hemzemin bir gecenin içinden geçiyorum

Hüseyin Akın

Düğmelerini çözüyorum bir
cumartesi akşamının
dingin
akıntısında
yakamoz
boğazın
boynumu kısarak
gözlerimi kısarak
kunt ellerimle
bir şeyi anlatmıyorum
söylemiyorum bile
duyumsama

Şafak Çelik

İnip kalkan bir taşın kara göğsüne uyku
Usulca ilişerek çiçekli yakasıyla
Bulanık bir resmin sınırları içinde
Örtüsü açılmamış güneşli sabahların
Günaydınıydı mesut, bir çivinin ucunda
Sallanır yankısıyla son nefesin, dipdiri

Sevgi Yerlioğlu

elimizde avcumuzda ne varsa rüzgâra verdik

kesildi mahalle fırınından gelen sıcak ekmek kokusu
hamurlar ekşidi, fırınlar soğudu
soğudu ellerimiz
evlerimiz

Ali Bal

Sonra kendime:
bütün bu benzerliğimle
henüz kimse sevmemmişken kimseyi
bağışlayın
metalleşen kalplerinizi nasıl severim
bağışlanmaktan vazgeçtim
gör nasıl aydınlık her şey, nasıl saydam evlerimiz

Filiz Geç

Ellerin
toprak yongaları arasına uzanıyor
ince çizgilere gömülüyor istek
neye dokunsan kesik kesik soluyor
Parmak uçlarında
ölü uğultuların
bambaşka izleri

Elif Çetintaş

Hiç yokmuşum gibi
devam etmiyor yürümeye
adımlarım zihnimle batıp çıkarken
gerilere doğru yerini alamıyor
aşınmış düşüncelerime yaslanan sırtım
hangi oku yok saydı
kesip attım
parmaklarımdan çıkmadan dışarı

soyabilir misin derinliğini
yara benim
hangi köşeyi yok saydı
kabuklar hep bana düşüyor

Serpil Çete