Ağır sanayi mahallesi

Sanayi Mahallesi Kağıthane’nin en renkli ve en hareketli mahallelerinden biri. Yetmişli ve de seksenli yıllar ortasından at arabalarının geçtiği bir gecekondu mahallesidir. Özal’lı yıllar mahallenin liberal esintilerle doğrulmaya çalıştığı yıllardır. Her ne kadar bugün Kağıthane’ye bağlı bir mahalle olarak anılsa da seksenli yıllarda Şişli’ye izafe edilen bir muhitti. Hatta bütün Sanayi Mahalleliler gibi ben de göndereni posta adresi kısmına yazarken 4. Levent-İstanbul şeklinde yazmayı alışkanlık haline getirmiştim. Ne de olsa ardışık Leventler şehrin yerleşik asli yakası idi.

Sanayi Mahallesi ise ismini oto tamircilerinden alan “Oto Sanayi Sitesi”ne binaen konulan bir isimdi. Teknolojik seviyeyi yakalayamasa da içerisinde barındırdığı orijinal, entelektüel ve cins kafalardan dolayı “Ağır Sanayi” olarak anılmayı fazlasıyla hak etmişti. Sanayi Mahallesi’ni diğer mahallelerden ayıran birçok özellik vardı. Bunların başında yol, su, elektrikten önce bu mahalleye kültürün ve de edebiyatın girmiş olmasıydı.

Levent-Kağıthane çelişkisi tefrik melekesi yüksek insanların yetişmesini doğuruyordu belki de. Her iki muhitin sokak isimleri bile çok şeyler anlatıyordu. Sözgelimi, Levent’te Manolya, Akasya, Krizantem…gibi sokak isimleri sıralanırken, Sanayi Mahallesi’nin nasibine Tadilat, Budak, Yamaç.. gibi adlar düşmekteydi. Gültepe neye tekabül eder, Çeliktepe hangi semte karşılık gelir, Sanayi Mahallesi nerenin izdüşümüdür?

Bütün bu sorulara hazır bir zihin yapısıyla tamamladık ergenlik sürecimizi. Bir öykücü yanımıza kadar sokulup “Berci Kristin Çöp Masalları” anlatıp durdu. Gültepe’de “Şafak Türküsü” şiirleriyle gençleri kendi sesine çeken bir Nevzat Çelik ve onun idama mahkûm edilmiş bir ismi vardı. Her tür düşüncenin cirit attığı bir muhitti Sanayi Mahallesi. Sosyolog Sevinç Doğan bu mahalle ile ilgili o geniş çaplı sosyolojik incelemesini yapmamıştı daha. Ben de nereden bilecektim ki 2000’i 10 geçe kendimden yola çıkarak Kağıthane’yi karış karış gezip dünü ve bugününü yüzleştirip “Ayağımda Kırk Numara Kağıthane” adıyla bir eser yazacağımı.

Ömrümün kırk küsur yılını geçirdiğim Sanayi Mahallesi aynı kaderi birlikte yaşayan gençlerin Yüksek Mahalle Mektebi gibiydi. Merkez Camii’nin altında yer alan “Sohbet Çay Ocağı” çay sıcaklığında bir ocaktı. Dizlerimiz birbirine değercesine oturup o hafta içinde aldığımız kitapları hep beraber orada müzakere ederdik. Gerçek okumanın ne olduğunu ben bu cami altı çay ocağında öğrendim. Altını çizdiğimiz satırlarla üstünü çizdiğimiz cümleler ve isimler at başı gidiyordu. Okumanın aydınlık çağrısı altında bizi buluşturan mühendis ağabeyimiz merhum Osman Kılıç nasıl unutulabilir ki?

Maraş-Andırın’da pişip kokusu ta İstanbul-Sanayi Mahallesi’ne düşen Andırın Postası gazetesinin sanat eki İkindi Yazıları dergisi çay ocağındaki herkesin kültür gündemini belirliyordu. Şiir okuma, hikâye yazma, makale kıvamında yaşama yaşımızın çok üzerinde çabalar olsa da bize yakıştırılan şeylerdi. Dergi serüveninin arkası geldi: Özülke, Endülüs, Kırkayak, Kırklar, Kırknar, Derkenar, Lamure…gibi dergiler bu geleneğin süreği oldular.

Sadabad ve Bu Ülke gibi gazeteler çıkan dergilerin verdiği cesaretle yeni güzergâhlar açtılar. Kağıthane biraz da sanayidir bu yüzden. Diğer muhitlerin üst yapısı bir bakıma bu mahallede şekillenmektedir. Sanayi Mahallesi’nin insan müktesebatını saymaya kalksam yazımın hudutlarını fazlasıyla aşar. Babaları ve dedeleri hiç kitap yüzü görmemiş bir muhitin okumayı hiç terk etmeyen evlatlarından bahsediyorum. Okulu İmam Hatip’le tanıyan, öğretmeni “meslek dersleri muallimleri”yle anlamaya çalışan, yüzlerinde çıkan yumruk büyüklüğündeki çıbanlara sivilce muamelesi yapılıp hiçbir rehberlik servisiyle tanıştırılmamış göç kuşağıdır röntgenini çekip, resmini çizmeye çalıştığım. En sonunda benim gibi birçok yaşıtımın fark ettiği gerçek şuydu ki: Sanayi Mahallesi denilen yer, bize öngörülen hayatın oturulabilir hale gelmiş şeklidir. Hızla kentsel dönüşüm adı altında aldığı fırça darbeleriyle neredeyse yarım asırlık ömrümü verdiğim bu mahalle kendini bile tanıyamaz halde. İyi ki mezarlıklar ve de tepemizde yükselen bir gökyüzü var. Komşularımız ve de komşuluk ilişkilerimiz de bu dönüşümden nasibini fazlasıyla almış. Konuşunca ahlaki imlaya dikkat kesilir, susunca başkasının sükût bahçesine taşmazdık. Çünkü haddi aşmazdık. Had hiçbir çizili haritada değildi, sadece içimizdeydi. İçimiz o kadar engebeli idi ki kimse o yokuşu yürümeyi göze alamamıştı.

Mahalle yangın yerine ulaşamayan itfaiyenin çaresizliğini yaşıyor. İki aradalık bir deredelik şayet bir psikolojik durum ise, bu hal betonun, kiremitin ve demirin de psikolojisini bozmaktadır. Zira şehrin kendi kendisini korumasını beklerdik. Bu olmamışsa, bir hoyrat rüzgâr esmiş ve gelip de kuş yuvalarını bozmuş demektir.