Abdurrahim Karakoç: Yetim kaldı Mihriban

Bazı insanlar vardır; Yüzlerini görmeseniz de muhabbet etmeseniz de varlıklarıyla, nefesleriyle, sözleriyle, cümleleriyle ta uzaklardan size seslenirler. Sesinizi seslerine katarsınız. Var olduklarını bilmek bir gurbet ikliminde, sıladan esen rüzgâr gibi ferahlatır yüreğinizi. Mekânsal uzaklıklara inat çok yakınınızda, yanınızda hissedersiniz. Bütün olumsuzluklara rağmen böyle insanlarla aynı dünyada yaşamaktan mesut olursunuz. Yalan dünyada, uzun bir yürüyüş olan ömür yolculuğunda durup nefeslendiğiniz bir menzil gibidir bu insanlar. Dünyanın kirine, pasına birlikte katlanırsınız. Yalnız olmadığınızı anlarsınız. Bilirsiniz sizin dertlerinizle dertlenen, aynı hüznün nabzıyla atan yüreklerin var olduğunu. Yaşıyor olmanın bütün saldırılarına dayanırsınız. Dayanırsınız o uzaklardaki dostlara. Hiç görmeseniz de… Yüreğinizde umudu, iyiliği büyütürsünüz. Kötülüklere beraber öfkelenir, iyi olana birlikte sevinirsiniz.

Bazı insanlar vardır; akrabanız ya da çok yakın dostunuz olmasalar da hatta hiç tanışmamış da olsanız başlarına kötü bir hâl geldiğinde, hasta olduklarında ya da ölüm haberlerini duyduğunuzda çok yakınlarınızdan birine, yakınınızdaki birine bir şey olmuş gibi, onu kaybetmiş gibi olursunuz. Gerçekten üzülürsünüz. Yüreğinizin derinlerinde bir sancı hissedersiniz. Derin bir sancı… Gözbebeklerinize bir acı çörekleniverir sonra ve gözyaşlarınız acıyla akmaya başlar.

********

Anadolu’nun kendine özgü, kendi gibi yiğit insanları vardır. Anadolu gibi mahzun, bu topraklar kadar mahcup… Soyun sopun, kan bağının değil aynı anlayışın birbirine bağladığı insanlar. Hakikatli olan, hakikati olan… Bizim olanı söyleyen… Bizde olanı konuşan… Hangi ideolojik tavrın insanı olursa olsun bu topraklardan bir şeyler bulduğumuz, bizim olan, bizi biz yapan yazısız, yasasız kimliğimizden yansımalar gördüğümüz bu toprakların adamları. Bu toprakların diliyle söyleşen, bu toplumun rüzgârlarıyla nefes alan, buraların acısıyla olgunlaşan… Buraların yıkımlarıyla büyüyen… Buraların umutlarıyla filizlenen…

Bize giydirilmeye çalışılan yabancı libasların içinden bizi, bize çağıran sesler. Özümüzdeki hamuru Anadolu’nun suyuyla yoğuran, mümbit yağmurlar gibi gönlümüzün çöllerine yağanlar… Düşünce evimize, düş hanemize sefa gelenler… Gönül atına birlikte binip; coğrafyamızın uçsuz bucaksız sınırlarında beraber koşturduğumuz yiğitler. Birlikte koştuğumuz… Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Attila İlhan, Cem Karaca, Muhsin Yazıcıoğlu, Ahmet Kaya, Cahit Zarifoğlu, Erol Güngör, Sezai Karakoç, Abdurrahim Karakoç ve daha niceleri… Adı aklımıza geldiğinde baştan ayağa umudu kuşandığımız, “iyi ki tanımışım” dediğimiz güzel insanlar. Bütün yazılan çizilenlere rağmen, etraflarında oluşturulan efsanelere rağmen bir yakınlık kurduğumuz, yakın olduğumuz bu toprakların adamları. “İşte gidiyorum çeşmi siyahım” derken hepimizi alıp ta uzaklara götüren, Anadolu’nun dağlarında, coğrafyamızın viran bağlarında bizi gezdiren Âşık Mahzuni Şerif. Erzurumlu Emrah… Anadolu’nun suskun asaleti Neşet Ertaş… Mevlid-i Şerif’e başladığında bizi çocukluğumuzun kandil gecelerine götüren Seyyid-i Kâinat Hazreti Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa’nın ruhuna dokunduran Kani Karaca… Kimi sesiyle, kimi şiiriyle, kimi düşüncesiyle, kimi de siyasetiyle bizi bu topraklara bağlayan, bu toprakları bizim kılanlar.

……….

10 yıl önce Anadolu göklerinden bir yıldız daha kaydı sonsuz ülkeye… Anadolu’nun berrak gökyüzünde, dağların rüzgârının terkisine binip yüreğini yayla çiçeklerinin kokusuyla dolduran bir alperen daha…

Engin gönüllü bir yiğit daha koptu bugün hayat ağacının dalından. Dost bağımızın garip gönüllü bülbülü Abdurrahim Karakoç. Beşinci mevsimin yalnız yolcusu... “Çağın çilesini” yüklenen omuzlar ezeli ve ebedi hakikatin kapısından içeriye girdi. Rahmet-i Rahman’a yürüdü bugün Karakoç. Yetim kaldı Mihriban. Yetim… Dağların rüzgârları sessiz…

Abdurrahim Karakoç. Baştan ayağa Anadolu. Sesiyle, sözüyle baştan ayağa biz olan, bizi söyleyen gür ses. Anadolu’yu, aşkı, hasreti, Yüceler Yücesi’ne özlemi sesleyen… Kentin, metropolün kasvetli havasından uzak duran, kendini edebiyat mahfillerinin kirli tezgâhlarından, iğrenç pazarlarından korumayı bilen serapa tevazuu. Edebiyatın edepten geldiğine vakıf olan… Acısıyla, isyanıyla, teslimiyetiyle, yoksulluğuyla, yoksunluğuyla kendimizi gördüğümüz, tanıdık, bildik… En çok da sesindeki derin keder, sözündeki sahici hüzün sarıp sarmaladı hepimizi. Anadolu bozkırları gibi pürüzsüz, gösterişsiz o en bizim olan hüzün.

Lambadaki alevi üşüten, Mihriban deyince aklımıza modern bir Leyla-Mecnun hikâyesini kazıyan şair. Her okuduğumuzda, şiirine her dokunduğumuzda içimizde bir şeyler kopar, yeniden birleşir bir şeyler. Bir yalnızlık kaplar yüreğimizi, birden izdiham olur yüreğimizde. Bozkırların rüzgârını duyarız bazen bir şehrin ortasında. Cela Dağları’nın sisini… Başı pare pare karlı dağlardır, yüreğimize bağdaş kurup oturan. Bir dere akar bazen de susuzluğumuzun en koyu yerinden. Ceyhan Irmağı gürül gürül… En umutsuz anlarımızda bir yakarışa başlar Karakoç. Âmin deriz O’nunla aynı yakarışa. Aynı kaderin yiğit bir destanını söyleriz sonra. En bizim olan, en çok da bizi söyleyen…

Anadolu’nun bahçesinden bir gül daha koptu vefatıyla. En çok da gülü söylerdi O. Gülün efendisini överdi. Gülün rüyasına dalardı fetret zamanlarında. Gül kokusuyla uyandırırdı Anadolu’yu bir gaflet uykusunda.

Garipti. Gariplerin türküsüydü tek söylediği. Gurbetti haber verdiği. Muhammed’e ümmet olmak gariplikten başka neydi ki

Aynı toprağın, aynı yörenin çocuğuyuz Karakoç’la. Aynı gönül telinden çalar yüreğimizin bamteline vuran rüzgâr. Aynı dağın rüzgârıdır saçlarımızı darmadağın eden. O yüzden bitip tükenmez serimizde dolanıp duran dert. Serimizde dönüp duran sevda. Bitmez tükenmez bir özlemdir, hayat denen muamma. Bitip tükenmez…

Yiğit insanların, yiğit türkülerine sözdür Karakoç’un şiirleri. Gençliğimizi hasretin yediği, aynaların suçsuz olduğu, bakıp bakıp karlı dağlara, karlı dağların özlemiyle tutuşan yürektir, göğüs boşluğumuzda çarpıp duran. Onun göğsünde çarpıp duran bütün kırık gönüllerin toplamıdır.

Dağlardır, sulardır, bozkırlardır, sancımızdır, acımızdır dile gelen Karakoç’ta. Anadolu’dur dile gelen. Bir ağıt gibidir şiirler Anadolu’ya yakılan… Dertlilerdir derdin söyleyen. Dost elinden gelir turnalar, gider dost eline. Kınalı kekliklerdir koyaklarda seke seke yürüyen.

Yoksulluktur, vefadır, isyandır en çok da sıladır onun şiiri. Yüzlerce yıllık yoksulluğu, yoksunluğu duymaktır. İsyandır en çok da bozuk düzene. Bozulmuş çağa… Her şeyi bilerek, farkında olarak her şeyin; omzumuzda sevda yüküyle daima aramaktır. Durmadan aramak… Hiç kusur bulmamaktır aynalara, geçiyorken zaman.

Karakoç’ta dile gelen, dilde olan bütün çıplaklığıyla bizim olandır. Bizim olmayana karşı sert bir itirazdır. Anadolu’ya giydirilmek istenen bütün türedi, yabancı kimliklere karşı mayası bu topraklar olan en yerli kimliktir O’nda varlık bulan. Bundan dolayı bu topraklara yabancılaşmış sanat ortamı görmemiştir Karakoç’u. Karakoç’un şiiri, sanat oligarşisinde kabul edilmemiş bir dua gibidir. Bizim için makbul olan bir dua. Ve arkasından hepimiz “âmin” diyoruz.

*******

Karakoç’un hemşehrisi Âşık Mahzuni Şerif “Hurman Çayı” adlı ağıtında: “Bir yiğit koptu dalından/Afşin’in başı sağ olsun.” der. Bir yiğit daha koptu dalından. Hepimizin başı sağ olsun. Allah rahmetiyle muamele eylesin. Mekânı cennet olsun, Anadolu yüzlü Abdurrahim Karakoç’un. Anadolu yüzlü alperenin…

YORUM EKLE

banner19

banner26