8 Mart Kadınlar Günü’ne doğru bir yerden bakmak

Modern ve post modern dağılmaların yaşandığı çağımızda adeta insanlık tükeniş duraklarında soluklanmakta, her dönem ve çağda imtihanlarla muhatap olan insanoğlunun modern zamanlarda yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı ruhsal ve düşünsel çıkmazlar adeta onu amansız çıkmazlara sürüklemektedir. Bu durum üretilmiş olan sanatsal yapıtlara da yansıyarak, tüketim kültürünün tezahürü bir edebiyat anlayışının ortaya çıktığı görülmektedir.

Tekasür Suresi’nin etkileyici ayetlerini okuyarak iman eden Muhammed Esed, bundan neredeyse yüz yıl önce Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu farkeder ve duyduğu sarsıntıyı eşi Elsa ile paylaşır. Elsa şaşkınlıkla; “Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki. Acaba kendileri bunun farkındalar mı?” diyerek Esed’i tastik eder. Açık olan Mushaf’ı kapatmaya giden Esed’in gözü işte o zaman Tekasür Suresi’ne ilişir. Birden surenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir yankısı olduğunu hisseder ve şunları düşünür: “Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştır.” Bu sözleri Esed neredeyse yüz yıl önce söylüyor. Yaşadığımız çağ her anlamda insanlığı maddi ve manevi çıkmazları ile tükenişe taşımaktadır. Üretilen sanat, medya ayağı ve internet sarmalıyla bu tükenişi adeta körüklemekte, öğüten, tüketen bir hal ile tüm muhatapları kuşatmaktadır. 

Toplumsal travmaların ve tükenişlerin yaşandığı dönemde üretilen ve miras kalacak olan edebiyat misyonu nasıl olmalıdır? Nasıl bir sesleniş ve dokunuşla insanlığın dertlerine derman olabilecek, toplumun yaşam damarlarına hangi dirilişleri yükleyecektir kadınlar?

Her dönem ve çağda imtihanlarla muhatap olan insanoğlunun modern zamanlarda yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı ruhsal ve düşünsel sorunlar adeta onu çıkmazlara sürüklemekte. Modern ve post modern dağılmaların yaşandığı çağımızda adeta insanlık tükeniş duraklarında soluklanmakta. Toplumsal travmaların ve tükenişlerin yaşandığı bu çağda kadın misyonu ne olmalıdır? Nasıl bir sesleniş ve dokunuşla insanlığın dertlerine derman olabilecek, toplumun yaşam damarlarına hangi diriltici nefesini gönderecektir kadın?

ABD’nin New York kentinde 40.000 kadar dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları talebiyle tekstil fabrikasında grev yaparlar. Bir süre sonra polis fabrikayı basar ve içeride işçilerin çoğu kilitli kalır. Arkasından arbede olur ve yangın çıkar. Fabrika önüne kurulan barikatlardan işçi kadınlar kaçamaz ve yanarak can verirler. Çoğu kadın,129 işçi can verir. Oldukça acı bir geçmişi vardır 8 Mart Kadınlar Günü anmalarının. Hak ve özgürlük arama yolunda kurban olan canlar. Kadınların ezilmişliği, sömürüsü, düşük ücretle adeta köleleştirilmesi. Buna başkaldıran kadın hareketi.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, dünyanın her yerinde ve ülkemizde kutlanmakta. Doğrusu, kadınlar gününün; anneler günü, sevgililer günü, babalar günü gibi algılanıp tüketim odaklı kutlanması ne derece manidardır? Bizim kültürümüzle ne derece ilintilidir bunu da düşünerek anma toplantılarını ve yapılan tüm faaliyetleri farklı bir perspektifle kendi kültür değerlerimizle anlamlandırmamız gerektiği düşüncesiyle 8 Mart Dünya Kadılar Günü’ne bakmamız gerektiği düşüncesindeyim. 

Acı ve yaralı bir geçmişi olan bu anma artık değişik kesimlerde her kadın toplumunun anlayışına göre kutlanmakta… Bir grup işçi kadının hak arama adına yaptıkları başkaldırı ve direniş bizim gündemimizde nasıl yankı bulur? 

Nihayetinde bizim kültürümüze ve değerlerimize ait olmayan bir kutlama ve anmayı, kendi öz değerlerimize harmanlayarak bugünün kadın sorunlarına ve kadın dünyasındaki yankısına dokunmak manasında birçok yerde toplantılar düzenlendi. Kadınlar Günü’nden ilham alınarak, içinde bulunduğumuz toplumda münevver ve aydın kadın olmanın sorumluluğunu yaşamaya çalışan duyarlı bir farkındalıkla, kadınların hak ve hürriyetleri, iş yerlerindeki konumları, anne ve eş olarak yüklendikleri misyonlarını sorgulayan pek çok programlar tertip edildi. Bunun yanında pek çok şölenler, programlar, konserler düzenlendi. Bu konserlerdeki ruh halini doğrusu çok merak ettim. Kitleler halinde daha çok orta halli ve gelir seviyesi düşük kadınları, kadınlar matinesi gibi konserlere davet ederek, onların hayal bile edemeyeceği büyük meblağları şarkı icra eden sanatçılara ödeyerek yapılan kutlamalar. Yanarak can veren hemcinslerinin acılarından ilhamla yapılan tüm kutlamalar, onların ezilmişlikleri, yok sayılmaları ve sömürülmeleri hikâyelerinden devşirilmiştir ama kutlama yapan kadınlar ne yazık ki bundan bihaberdirler. Bununla birlikte bu anmayı referans alarak, kadınların bilinçlenmeleri, daha duyarlı ve kimliklerini inşa noktasında yapılan programları yine erkek egemenliğiyle, ezilen, sömürülen, tacize uğrayan kadınların varlıklarını anlamlı bir şekilde duyumsatmak, toplumda kadının önemsenmesi ve tanınması noktasında yapılan tüm çalışmaları manidar bulduğumu ifade etmeliyim.

***

“Alınlarını aydınlatmış bir ak secde

Yolculuklarını kanatmış bir ak seccade

Gönüllerin kanıyla kanatlanmış

Bakmışlar ölüm çok eski oldukça eski bir ölüm gibi

Artık anne yeni bir anne getirme dileği

Baba yeni bir baba örmenin örnek heykeli” diyor Üstad Sezai Karakoç.

“Yeni bir anne” dileğine merhem olsun anne diye…

Merhamet ve adalet soluğuyla yavrusunu büyütüp topluma gönderendir anne. Yaratıcının fıtrat olarak şefkat abidesi, merhamet şelalesi gibi yarattığı kadın, gerçek anlamda anne olamadığı zaman, tüm varlığıyla anne sıcaklığıyla kuşatmadığı zaman, katiller, zorbalar, hırsızlar türer toplumlarda. Anne dokunuşuna ve şefkatine muhatap olmamış travmaların pençesinde bocalayan bir gençlik türer…

Katman katman tüm toplumların annesidir kadın. Dayanılmaz sancılarla insanlığı doğurandır kadın. Peygamberlerin, âlimlerin, filozofların, mucitlerin, en büyük siyasetçilerin, katillerin, zorbaların hepsini bir anne doğurmaz mı? Bu minval üzere baktığımızda kadın toplumu doğuran ve emzirendir.

Bizler biliriz ki cennet, süt ve bal ırmaklarının aktığı yer olarak tanımlanır. Süt; sevginin ilk görünümü ilgi ve onaylamanın simgesidir. Bal; yaşamın tatlılığını, ona duyulan sevgiyi ve yaşamanın mutluluğunu simgeler. E. Fromm’a göre: “Annelerin büyük çoğunluğu ‘süt’ verebilmektedir ama onların pek azı ‘bal’ da ekleyebilirler yavrularına emzirdikleri süte. Annenin bal verebilme yetisine sahip olabilmesi için sadece, ‘iyi anne’ olması yetmez, mutlu bir kişi de olmalıdır. Bu noktaya erişen annelerin sayısı pek yüksek değildir” diyerek manidar ifadeler kullanır “Sevme Sanatı” adlı kitabında anneliğe dair Erich Fromm.

İçtimai hayatta kadının misyonu

Artık maddi ve manevi anlamda tükeniş duraklarına gelmiş toplumlarımıza, evrensel dünyamıza sarıp kuşatan, hayata bal tadında renk, ahenk ve enerji verecek anneler gereklidir. Kadın önce annedir, şefkat ve sevgi halesiyle sevendir, kuşatandır içinde yaşadığı nefes aldığı toplumda.

Toplumu inşa etmek tek taraflı erkek merkezli bir eğitim ve kuşatıcılıkla olmaz elbet. Toplumu doğuran kadın aynı zamanda toplumun diğer yarısına da eştir, dosttur, kardeştir, yârendir.  Kadın yaratılışının gereği olarak merhamet, güzellik kaynağı bir ahlak ve erdemle tüm toplumu sarar, kuşatır. Eşi olan erkeğin yanında evin idaresinde, çocukların eğitim ve bakımında adeta dengeleyen sıcak sevgisiyle erdemlere taşıyan esenlik soluğu olur. Toplumda, çalışma hayatında ve bulunduğu her ortamda dost ve yardımcıdır karşı cinse.

Mesleğini yürüten hekimdir, yüreği yumuşak nazenin sancılara şifa olabilecek bir duyarlılıkla dokunur, her bir hastanın yüreğine sonra bedenine. Onun parmaklarından şifa akar insanlığın kurumuş damarlarına. Asık suratlı beton binaların içinde bir kır menekşesi gibi size gülümserken ciddi duvarlara, camlara memure olarak tebessümü yansır. Öğretmendir, anne sıcaklığı burcu burcu sarar öğrencilerini, nesiller onun elinden yürür dünyaya. Nice doktorlar, hukukçular, mühendisler ilk derslerini ondan alarak meslek icra etmektedirler. Sonra barolarda avukattır, savcıdır, hâkimdir onun fıtratından getirdiği incelik ve nezaket, yüreğine dokuduğu eşsiz sabır adaletin terazisini öylesine dengeler. İş hayatına atıldığında entelektüel donanımı, yüreğine nakşolmuş merhamet sarmalıyla ayrı bir dokunuşla mesleğini icra eder.

Hâsılı kelam, kadın önce insandır erdemleri kuşanmış, ahlakın tüm yüce duraklarında soluklanmış, iffet ve hayâ timsali olarak onurlu duruşların yegâne merkezi. Annedir bal ve süt akıtarak döşünden emzirir toplumu. Topluma aşk mayasını çalarken her dem dirilten baharlar taşır yüreğinden insanlığa. Eş olarak erkeğinin yanında vakur duruşu, adaletli ve merhametli haliyle evindeki dirlik ve düzeni sağlar. Evin havası onunla burcu burcu kokarken, renk renk çiçeklerin rayihası yayılır her bir odaya onun tılsımlı varlığından. Dost ve kardeş duyarlılığıyla iş yerinde mesai arkadaşıdır. Her bir hareketi ve duruşu sabrın ve özverinin engin kuşatıcılığıyla insanlığa ümit aşılar…

Yeryüzünün en hayırlı kadını: Hz.Hatice (r.a.)

Hz. Hatice, Peygamber Efendimiz’in can yoldaşı, hayat arkadaşı, sırdaşı ve öğrencisiydi. 25 yıl süren evlilikleri boyunca onu bir kez olsun üzmedi. Müşriklerin zulmü karşısında her zaman Efendimiz’i destekledi. Tüm zamanların kadınlarına örnek olmaya devam etti.

Sevgili Peygamberimiz'in ilk eşi Hz. Hatice, İslam'dan önce Cahiliye'nin kirine bulaşmamış, tertemiz bir hayat yaşamıştı. Bu nedenle Mekkeliler onu “Tâhire” olarak anıyorlardı. Resûl-i Ekrem'in en büyük hanımı olması sebebiyle daha sonraki dönemlerden itibaren "Kübrâ" sıfatıyla anıldı.

Hz. Hatice, ilklerin ilkiydi. İk eş, ilk göz ağrısı ve ilk mümin. Sevgili Peygamberimiz, Cebrail'den namaz kılmayı öğrenir öğrenmez ilk olarak ona koştu. Namazı ilk ona öğretti. İlk kez ona imam oldu ve cemaatle ilk namazı onunla kıldı. Hatice deyince çok sevmiş ve çok sevilmiş bir eşten söz etmekteyiz. Evlilik sonrası onun evi dünyanın en mutlu evi haline geldi. Son Peygamber'in ilk eşiydi o. Yirmi beş yıl o evde paylaştılar hayatı. Kâsım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsûm, Abdullah ve Fâtıma o evde dünyaya geldi.

Peygamberlik gelmeden önce Hz. Muhammed'in şehirden uzakta, özellikle Hira'da tefekkür yoluyla ibadet ettiği günlerde Hatice annemiz onunla hep meşgul oldu eve dönmesi geciktiği zaman hizmetkârları vasıtasıyla ona ulaştı. İlk vahiy geldiğinde Hira'dan dönünce "Bana neler oluyor Hatice?" dedi. "Endişe ediyorum kendimden." Hz. Hatice, ellerini eşinin tere batmış alnında gezdirirken şu sözlerle teselli etti: "Yemin ederim ki Allah hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü Sen, akrabanı gözetirsin, doğru konuşursun, zayıfların elinden tutarsın, yoksulları kayırırsın misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin." Hatice annemiz müşriklerin zulmü karşısında Efendimiz'i hiç yalnız bırakmadı.

Adeta bir kadının zor günlerde eşinin yanında nasıl durması gerektiğini gelecek zamanların hafızasına kazıyordu. Efendimizin güzel ahlâkını fark edip onu nasıl aşkla sevdiyse, vefatına kadar aynı şekilde üzerine titredi. İlk Müslümanlar boykota maruz kaldıklarında, işte o Hatice boykot vadisinin kanatsız meleği oluverdi. Varını yoğunu eski ve yamalı elbiseler içinde boykota maruz kalmış müminlere harcıyordu. Hatta Hz. Fatıma'ya hazırladığı çeyizi bile bu açlık günlerinde müminlere bağışladı. Boykotun son günlerinde açlıktan benzi sararmış ve yamalarla kendisini ancak örten bir elbiseyle Efendimiz’in huzuruna çıktığında Efendimiz, gözyaşlarını tutamamıştı.

Üç yıl süren ambargo sona erdiğinde Hz. Hatice'nin takati kesilmiş, hastalanarak yatağa düşmüştü. Bir zamanların göz kamaştıran servetinin sahibi Hazreti Hatice artık tüm mal varlığını cömertçe tüketmiş, canından başka verecek bir şeyi de kalmamıştı.

Efendimiz'in kolları arasında ebedi hayata göçtü. Vefat ettiği zaman bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. Hacun Kabristanı’ndaki kabrine onu Efendimiz elleriyle yerleştirdi. Peygamberimiz Hatice annemizi vefat ettikten sonra da asla unutmadı. Hz. Aişe annemiz kendi ifadesiyle “ölüp gitmiş bir kadını” kıskanmıştı.

Bir gün Hz. Hatice'nin kardeşi Hâle ziyarete gelmişti. Sesini Hz. Hatice'nin sesine benzeten Nebî heyecanlanıp ayağa kalkmış "Sesin ne kadar benziyor ona!" derken yaşlı kadına, gözleri parlamıştı. Hz. Aişe annemiz "Allah sana ondan hayırlısını verdi!" demekten alıkoyamamıştı kendini. Sevgili Efendimiz buğulu gözlerle validemize şefkatle bakarak şu sözleri söyledi:

"Ey Aişe! Herkes beni inkâr ettiğinde Hatice bana inandı! Çevremdekiler "Yalan söylüyorsun!" dediklerinde o "Doğru söylüyorsun! Asla çekinme!" dedi. İnsanlar maddi varlıklarını köşe bucak saklarken o servetini önüme döktü. Dünyada bir başıma kaldığım günlerde "Üzülme zamanla zorlukların yerini kolaylıklar alacak" dedi. Ben Hatice'yi güzelliğinden dolayı değil bunun için unutmuyorum!" Efendimiz kendisine Hatice'sini hatırlatan her şeyi aziz tuttu. Onu seveni sever, dost olana dost olurdu. Aralarındaki sevgi o kadar büyüktü ki eşi öldükten sonra dahi onun uzak akrabalarına bile hürmet ve ikram etti.

Hicret, Bedir, Uhud, Hendek ve Hudeybiye derken sıra Mekke'nin fethine gelmişti. On bin kişilik İslam ordusu Mekke'ye yaklaşırken Efendimiz, sevgili eşinin Hacun'daki kabrine uğradı. Tüm insanlığa vefa dersi verir gibiydi. Mezarın başında durdu. Ellerini açtı ve zihninde eski günlerin hatıralarını canlandırırken kim bilir ne dualar etti? Hz. Hatice Efendimiz'in can yoldaşı, hayat arkadaşı, sırdaşı ve öğrencisiydi. 25 yıl süren evlilikleri boyunca onu bir an olsun üzmedi, bir kere bile kalbini kırmadı.

Bu harika içtenliğin karşılığı olarak Allah O'na selam yolladı. Bir defasında Cebrâil Resûlullah'a gelerek Hatice'ye hem Cenâb-ı Hakk'ın hem de kendisinin selâmını söylemesini ve ona içinde hiçbir gürültünün, çalışıp yorulmanın bulunmadığı oyulmuş inciden yapılma bir köşkün verileceğini müjdelemesini bildirdi (Buhârî, "Umre", 11).

Tüm zamanların kadınlarına örnek olmaya devam etti. Efendimiz bir gün eliyle göğü ve yeri işaret ederek; "Göklerin en hayırlı kadını İmran'ın kızı Meryem, yeryüzünün en hayırlı kadını ise Hüveylid'in kızı Hatice'dir" (Buhari, "Menakibu'l Ensâr", 20; Müslim, "Fezâilü's-Sahâbe" 69) buyurdu ve gayet veciz bir ifadeyle onun tartışılmaz üstünlüğünü dillendirdi. Ona ve kendisine benzeyenlere selam olsun.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ebu said
Ebu said - 1 ay Önce

Kadın elbette ki islamla insanlığının ve kadınlığının hak ettiği yerini bulmuştur.
Burada mesele bir batı kültürü veya hak arayışı olan 8 Mart kadınlar gününü nasıl değerlendireceğimizdir.
Peygamber efendimiz zamanında ötelerden beri gelen kutlamalara karşı takındığı tavır nasıl nasıl ol uştur. Bence irdelenmesi gerken budur.

banner26