21. yüzyılda İslam felsefesi tarihi ne işimize yarar?

Günlük hayatta bir şeyin niteliğini öğrenmek için sorduğumuz “o nedir?” sorusunun cevabı genellikle son derece basit bir cümleden ibaret olur. Fakat merak ettiğimiz, aklımıza gelen ya da gelebilecek tüm o şeylerin ortak paydası olan varlık hakkındaki “o nedir?” sorusu ise kadim bir felsefe külliyatı oluşmasına sebep olacak kadar derinlikli bir sorudur. Prof. Ömer Türker işte bu kadim sorunun İslam dünyasındaki veçhesini ana hatlarıyla okura sunma gayretiyle Varlık Nedir?” kitabını kaleme almıştır.

Kitap alışılagelmiş şekilde yazarın önsözüyle başlar. Fakat genellikle yapıldığı gibi atlanmaması gereken bir bölüm olarak karşımızda durur. Zira burada kitabın içeriğinin ne şekilde ilerleyeceğine dair ipuçları verildiği gibi okuyucunun zihni karşılaşacağı meselelere hazırlıklı hale getirilmektedir. Yazar daha sonra giriş bölümünde İslam filozoflarının varlık araştırmalarının tarihi sürecini kronolojik bir biçimde ve görüşlerin ayrıştırıcı unsurlarını belirtilerek bir genel çerçeve sunmuştur ki bu metin İslam felsefesiyle bir şekilde yolları kesişen bir talebenin tekrar tekrar okuması gereken bir nitelik arz etmektedir. Buradan sonra kitap, varlık ile ilgili meselelerin çeşitli başlıklar altında detaylandırılarak filozofların görüş farklılıkları ile birlikte ele alınmış ve filozofların varlık anlayışlarının kelam ve felsefe geleneklerine etkilerinin incelendiği iki bölümle sonlandırılmıştır.

Modern dünyada felsefe tabiri her türlü teorik bir düşünme faaliyeti için kullanılmasına karşın klasik dönemlerde felsefe belirli bir düşünce geleneğini ifade etmekteydi. Buradan hareketle yazar ilk olarak İslam felsefe geleneğinin ifade ettiği anlamı açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Felsefe geleneği, Yunan felsefesinin bir devamı olması, İslam düşüncesinin kendine özgü sorunlarını tevarüs ederek bu sorunlara felsefî çözümler getirmesi, fizik ve matematik disiplinleri içerdiğinden aynı zamanda cisimlere ve cisimlerin durumlarına ilişkin bilimsel araştırma yapması ve araştırmalarında nedenselliği vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemesiyle temayüz eder.”

Varlık tartışmaları öncelikle varlığın (vücut) bedîhî olup olmadığı sorunuyla ilgilenir. Filozoflara göre bir şeyin bizim zihnimiz dışında sübut bulduğuna dair bilgimiz bedîhîdir. Ayrıca bu bilgiye konu olan nesnenin bizim zihnimizden bağımsız olduğunu idrak etmemiz de bedîhîdir. Diğer taraftan hiçbir bilginin mümkün olmadığını savunan sofistlere göre bilginin nesnelliğinin dayanak noktası olacak bir akıl bulunmamaktadırAristoteles’e göre aklın anlamı sofistlere cevap teşkil eder zira ona göre akıl tüm insanlar arasında ortak olan ve kanıtlanmaya ihtiyaç duymayan bedihi bilgileri de içermektedir. Farabi ve İbn Sina gibi Yeni Eflatuncu filozoflar ise soyutlanma düşüncesi ile sofistlere karşı daha farklı bir cevap üretmektedir. Onlara göre insan nefsi her ne kadar manevî bir cevher olsa da maddî bir cevher olan bedene muhtaçtır. Bedenin duyuları (görmek için göz, duymak için kulak) nefsin idrak etmesi için bir araç konumundadır. Duyulur nesneleri (duyu organlarımız ile algılayabildiğimiz nesneleri) bu araçlar vasıtasıyla idrak eden nefis, nesnelerin hakikatini kavrayarak aslında onların maddi varlıklarından bağımsız hale gelmektedir.

Hakikati bilmek ve buna uygun eylemek

Dolayısıyla hakikati bilmek ve bu bilgiye uygun davranışlar sergilemek, filozofun -ki bu mertebeye ulaşabilen kişiler ancak filozoflardır- bedene bağımlılıktan kurtulup soyut bir akıl haline gelmesini sağlamaktadır. Fakat bu soyutlanma ancak “bir şey vardır” önermesinin şüphesiz bir biçimde kavranılmasıyla gerçekleşebilir. İslam Meşşai filozofları bu şüphelerin ise felsefî bilimlerin tahsili sonucunda ortadan kalkacağını savunur. Diğer taraftan filozoflara göre insan, apaçık ortada olduğu için ispata konu olmayan bir takım kavram ve önermelere sahip olmasına rağmen bazı insanlar bu bilgilerden nasıl kuşku duyabilmektedir? Bu sorunun cevabı yine filozofların soyutlanma düşüncesine dayanmaktadır: “İnsan nefsi, maddî ilgilerden yeterince soyutlanmadığında beyinde bulunan maddî bir güç olan vehmin tesirinden kurtulamaz. Vehim diğer maddî güçlerden farklı olarak yargı oluşturan bir güçtür. Bu sebeple de, duyuların sağladığı verilerin tahlil ve terkibiyle meydana gelen anlamların sadece cisimler dünyasıyla sınırlı olduğuna hükmeder. Dahası, verdiği bu yargılarla nefsi etkileyerek aynı yargının nefs tarafından verilmesine de sebep olur. Mesela vehim, var olan her şeyin cisim olduğuna hükmederek varlık kavramını cisimler dünyasıyla sınırlar. Şayet nefs, bu yargının tesirinde kalırsa var olanların cisimlerden ibaret olduğu yargısına varır.”

Yazar “varlık anlamının çoğalması: yaratma ve sudûr” başlığıyla İslam filozoflarında sudûr teorisini ve onun aşamalarını ele almıştır. Buna göre Yeni Eflatuncu filozoflar Aristoteles’in yalnızca hareket veren Tanrı fikrini varlık veren “Bir”e, Eflatun’un idelerini küllî nefsteki sûretlere dönüştürdüler ve Eflatun’un nefs teorisine Aristoteles’in nefs teorisinin açıklama gücünü, nedensellik ilkesine de fizik ve metafizik neden ayrımını ekleyerek yeni bir yorum ortaya koydular. İlk islam filozofu kabul edilen Kindî, Allah’ın hem kâdir-i muhtâr olduğunu hem de ilk illet olduğunu ve mevcutlar arasında bir nedensellik olduğunu fakat aynı zamanda âlemin hadis olduğunu savunmuştur. Farabi bir bütün halinde sudûr teorisini İslam dünyasına dahil etmiş ve ayrıca onu Batlamyusçu kozmoloji ile uyumlu hale getirerek Batlamyus’un semavi küreleri kadar sudûr şemasını genişletmiştir. Buna göre Tanrı mutlak birliğe sahiptir ve bu sebeple ondan yalnızca tek bir mevcut ortaya çıkar. Bu sudûr eden şeye birinci akıl adı verilir. Birinci aklın ona illet olana ilişkin bilgisinden ikinci akıl, varlığının Zorunludan meydana gelişine ilişkin bilgisinden nefs, kendi zatının mümkün oluşuna ilişkin bilgisinden de en dıştaki küre sudûr eder. İhvân-ı Safâ, Âmirî, İbn Miskeveyh gibi filozoflar ilk var edilen şeyin yoktan yaratıldığını ve sonrakilerin ondan sudûr yoluyla türediğini iddia eder. Bu görüş İslam Düşüncesinde sudûrun ikinci aşamasıdır. Daha sonra Farabi’deki sudur teorisini devralan İbn Sina, varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımlarını Tanrı-âlem ilişkisine uyarlayarak sudûru kusursuz bir forma kavuşturmuştur. Daha sonra Sühreverdî ve İbn Arabî de yaptıkları müdahalelerle sudûrun üçüncü ve dördüncü aşamalarını oluşturmuşlardır.

İslam düşüncesindeki varlık sorunu

Eser İslam felsefe geleneğine bütüncül bir bakışla birlikte Kelam ve Tasavvuf geleneklerinin İslam felsefesinden ne denli etkilendiğini de kişiler ve görüşler üzerinden açıkça ortaya koymaktadır. Buradan hareketle okuyucu, “Gazalî’nin felsefeye darbe vurduğu ve onun sonrasında felsefe çalışmalarının oldukça zayıfladığı” gibi iddialara daha titiz yaklaşmak gerektiğini farkedecektir. Zira bilhassa 14. yüzyıldan itibaren çoğu kelamcı aynı zamanda birer İbn Sina şarihidir. Kelam çalışmalarından bağımsız, müstakil bir filozof zümresi varlığını devam ettirememiş olmasına karşın yazar uyarır: Bir tarihçi felsefî çalışmaların ayrı bir filozoflar cemaatini gerektirdiğini düşünüyorsa müstakil bir filozof zümresinin olmaması onun açısından olumsuz görünebilir. Fakat 13. yüzyıldan itibaren kelam ve felsefenin tarihi, hem düşünürlerin hem de eser ve teorilerin tarihi olarak değerlendirilmelidir.

Kitap, İslam düşüncesinde varlık sorununu etraflıca ve iyi bir kurguyla ele almasıyla zihinde bir şema oluşmasını sağlıyor. Bu sayede meselelerin derinlikli okumalarına yöneldiğinde okuyucuya, düşünürleri ve görüşleri yerleştirmesi gereken konumu tayin edebileceği bir zemin hazırlıyor. Fakat eserin, İslam felsefesi ile yeni tanışacak bir zihin için ön okumalar gerektirecek bir “öz” halinde olduğunu da belirtmek gerekir.

Son tahlilde “Neden felsefe, İslam Felsefesi ne işe yarar?” gibi sorulara da yazarın ifadeleriyle cevap vermek gerekebilir: “İslam felsefesi geleneğini bizim için veya modern dönemde yaşayan bir insan için önemli hatta vazgeçilmez kılan iki şey vardır. Birincisi, bu geleneğin büyük filozoflarının teorilerinden bağımsız olarak gerek İslam düşünce geleneğini gerekse içinde yaşadığımız dünyayı şekillendiren teori ve görüşlerin kadîm köklerini hakkıyla anlayamayız. Çünkü Fârâbî, İbn Sinâ, Gazzâlî, İbn Rüşd, Fahreddin Râzî gibi filozof ve düşünürler, bir dönem dünyanın düşünen zihnini temsil ettiğinden, hem İslam düşünce geleneğini şekillendirdiler hem de İslam’ın şu veya bu ölçüde ulaştığı medenî havzaları etkilediler. Bu düşünürlerden bağımsız bir insanlık tarihi hakkıyla yazılamaz. İkincisi, hoşnut olalım yahut olmayalım düşünce tarihimizi şekillendiren ana akımlardan biri ve bazı yönlerden en etkilisi, İslam felsefesi geleneğidir. İnsan tarihinden bağımsız anlaşılabilen bir varlık olmadığından bu felsefeyi ihmal ettiğimiz ölçüde kendimizi de ihmal etmiş olacağız. Ayrıca Gazzâlî sonrasında felsefe, kelam ve tasavvuf arasındaki yakınlaşma, felsefî öğretilerin dinî ilimlere derinden sirayet etmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla İslam felsefe geleneğini anlamak ve yorumlamak, Müslüman toplumların kendi tefekkür tarihlerini bütüncül olarak anlama ve yorumlamanın bir parçasıdır. Bir toplumun kendisine ve tarihine ilişkin sahih bir tasavvur ise özgün düşünce üretebilmesinin koşuludur.”

YORUM EKLE

banner26