20. yüzyılın başlarında ABD-Türkiye ilişkileri

ABD günümüz dünya siyasetinin en önemli aktörlerinden birisidir. Dünyanın önemli noktalarına coğrafi uzaklık taşımasına rağmen maddi ve teknolojik gücün ve geçmişten gelen küresel aktör olmanın psikolojisiyle varlığını her daim hissettirmeye çalışmıştır. Bu konuda da başarılı olduğunu söylemek gerekir.

Peki, bu coğrafi uzaklıkla birlikte ABD’nin Osmanlı Devleti ve Türkiye ile ilişkileri nasıl olmuştur, devletlerin politikaları iki karşılıklı ilişkilerini nasıl etkilemiştir? Kronik Yayınlarından çıkan bir kitap bu ve buna benzer çok sayıdaki soruya cevap vermektedir. Kitabın adı Türk-ABD İlişkileri. Kitap 1917-1997 yıllarını kapsıyor. Yazarı ise merhum Prof. Dr. Fahir Armaoğlu.

Kitap uzun bir dönemi kapsamakla birlikte, ben bu yazıda ABD’nin Osmanlı Devleti’nin son yılları ile Türkiye’nin ilk yılları arasında kalan çok da bilinmeyen gelişmelere değinmeye çalışacağım.

ABD ile Osmanlı Devleti arasındaki ilk resmi ilişkiler 1830’da imzalanan Ticaret ve Seyri Sefain Antlaşması ile başlamıştır. Ardından 1874’te Suçluların İadesi Antlaşması ile resmi ilişkiler devam etmiştir. Fakat 19. yüzyılın sonuna doğru imzalanan bu antlaşmalar ilişkilerin büyümesine vesile olmamış.

1912’de dönemin ABD Başkanı Wilson’a Osmanlı topraklarına büyükelçi tayini hatırlatıldığında kendisi Osmanlı Devleti’nin yıkılacağını ve bu nedenle büyükelçiye gerek olmadığını belirtmiştir.

1. Dünya Savaşı öncesi ilişkiler koptu

1. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’nin Almanya’ya yaklaşmasının ardından ABD ile ilişkileri gerginleşmeye başlamış, 20 Nisan 1917’de diplomatik ilişkiler tamamen kesilmiştir. “Hatta Osmanlı Hariciye Nazırı diplomatik ilişkilerin kesildiğini ABD elçisine bildirirken, esasında ilişkilerde herhangi bir değişiklik olmayacağını ve Türkiye’deki Amerikan okul ve sair kuruluşlarının eskisi gibi faaliyetlerine devam edeceği hususunda teminat vermiştir.” (s. 26)

Görüldüğü üzere Osmanlı-ABD siyasi ilişkilerini kesmesine rağmen tüm bağlarını da koparmamaya dikkat etmiştir. Fakat dünya savaşının sonunda Wilson İlkelerinin yayımlanması, bu ilkeler içerisinde Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını içeren maddelerin yer alması ilişkileri farklı bir boyuta taşımıştır.

ABD, dünya savaşının sonunda toplanan Paris Barış Konferansı’nda Ermenistan bağımsızlığı konusunda diretmiş, “Bağımsız Ermenistan” konusu, Wilson için siyasal kaderini bağladığı bir tutku olarak devam etmiştir.” (s.28)

Milli mücadele döneminde ise iki ülkeler arasında bir kırılma noktası yaşanmıştır. Mustafa Kemal ile General James Harbord, Sivas Kongresi sırasında 2-3 saate yakın bir görüşme yapmıştır. Armaoğlu’nun aktardığına göre bu “görüşmelerde nelerin tartışıldığı bilinmemektedir.” (s. 29) Fakat şu bir gerçek ki Harbord’un Ermenilerin Türkleri katlettiği bilgisini kamuoyu ile paylaşması iki ülke ilişkilerinin yumuşamasına vesile olmuştur.

Milli Mücadelenin sonunda İngilizlerin, Yunanlar için ABD’den yardım istemesi Batı grubunun içindeki çatlak sesi gün yüzüne çıkarmıştır. Büyük Taarruz ’un ardından İzmir’e yığılan Rumlar ile Yunan askerleri için İngiltere, ABD’den savaş gemilerini istemiş ve tahliyelerinin kolaylaştırılmasını talep etmiştir. ABD Dış İşleri Bakanı Hughes’in İngiliz Büyükelçisine cevabı oldukça serttir: “ABD, Anadolu’nun nüfuz bölgelerinin parsellenmesinde hisse istememiştir. İstanbul’da girişilen entrikaların da hiç birine bulaşmamıştır. Yunan ordularının son 1,5 yılda Anadolu’da uğradığı felaketlerden de sorumlu değildir. Asıl sorumlu olan son 1,5 yıllık Avrupa diplomasisidir. Şunu da belirtmek isterim ki, İngiltere’nin imparatorluk ihtirasları ve karşılaştığı güçlükler ne olursa olsun, ABD Hükümetinin bu ihtiraslar ve güçlüklerle bir ilgisi yoktur.” (s.31) Görüldüğü üzere ABD masa başında söz sahibi olmakla birlikte askeri safhada hiç yer almamış, İtilaf devletlerinin askeri başarısızlıklarından da kendini sorumlu tutmamıştır.

Amerikan okulları krizi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise ABD-Türkiye ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen bir gelişme yaşanmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda 426 Amerikan Okulu, 17 misyonerlik merkezi ve 9 Amerikan hastanesi bulunmaktadır. (s.33)

1925 yılında ABD, Türkiye’ye başvurmasıyla birlikte bazı Amerikan okulları açılmıştır. Fakat okullardaki Hristiyanlık propagandası meselesi hep tartışılagelmiştir. 1928’de Bursa Amerikan Kız Kolejinde 3 Türk kız öğrenci, ABD’li bir kadın öğretmenin etkisiyle Hristiyan olunca dönemin eğitim bakanı Mustafa Necati Bey okulu hemen kapattırmış ve üç öğretmeni de mahkemeye vermiştir. ABD’nin tüm ısrarlarına rağmen “Mustafa Necati Bey bütün ağırlığı ile konuya egemen olmuş ve olayın onun istediği istikamette gelişerek bir-iki okulun dışında kapalı bulunan okullar açılmadığı gibi Bursa Amerikan Koleji bir daha açılmamıştır. (s.34)

Türk- ABD ilişkileri, Armaoğlu’nun kitabında yazdığı ve günümüz ilişkilerinde gözlemlediğimiz gibi hep inişli çıkışlı olmuştur. 1917-1997 yılları arasındaki Türkiye ve ABD ilişkilerini dipnotlara boğmadan ve kolay okunan bir üslupla yazmış. Merak edenlere…