1970'li yıllarda Florya Şenlikköy'de bir gezinti

Florya Şenlikköy Bakırköy’e bağlı bir yerleşim yeri olarak önceleri köy statüsünde iken, özellikle 1990’lardan sonra ciddi bir gelişme göstermiştir. Eski dönemlerde Rumca ismi ile Kalitarya olarak bilinen bu bölgenin yerlisi çoğunlukla Rumeli’den göç etmişlerdi.

Köyün büyükleri kendilerinin Selanik yakınlarında Kayalar adıyla bilinen bir köyden geldiklerini söylerlerdi. Hatta bugün Kayabaşı olarak bilinen bölgeye göç eden kişilerin bir bölümünün kendi akrabaları olduklarını da ilave ederlerdi.

1870’li yıllarda vuku bulan Osmanlı Rus Harbinde Ruslar İstanbul yakınlarına kadar geldiklerinde bu bölgeyi işgal etmişler ve Ayastefanos Antlaşması ile 93 Savaşı anısına Şenlikköy sırtlarına bir anıt inşa etmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Mahmut Şevket Paşa’nın bu anıtı kaldırdığı bilinmektedir.

1915 yılında Rusya’daki Bolşevik Devriminden kaçan Beyaz Rusların bu bölgeye yerleştikleri görülmüştür. İstanbul’da çok da yaygın olmayan ve belli sayıdaki semtte deniz hamamları kanalıyla istifade edilen deniz banyolarının yaygınlaşmasında özellikle Florya sahillerinde denize giren Rusların etkisi çok olmuştur. Önceleri Flurya olarak telaffuz edilen semtin ismi daha sonra Florya olarak söylenmeye başlanmıştır.

Bölgede çokça bulunan Florya kuşunun Şenlikköy’ün isminin daha çok Florya olarak anılmasında etkili olduğu da ifade edilmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk 1930’lı yılların başında İstanbul’da yaptığı bir gezi sırasında Yeşilköy’e kadar gelmiş ve oradan deniz yoluyla Florya’ya geçmiştir. Burayı çok beğenen Atatürk yaptırdığı araştırmalara binaen buraya bir orman çiftliği, sahilde Cumhurbaşkanlığı köşkü ve lojmanlar yapılmasını uygun bulmuştur.

Cumhurbaşkanlığı köşkü kısa sürede inşa edilmiş ve yakınında 350 dönümlük bir Orman oluşturulmaya başlanmıştır. Bugün Florya’ya önemli bir değer kazandıran Atatürk Ormanı’nın yapımının özet hikayesi bu şekildedir.

Bizim ailenin Florya Şenlikköy’e gelişleri

Bizim ailenin büyükleri de 1960’lı yılların başında Şenlikköy’ün bu özelliğini keşfetmiş ve burada mekân edinme arayışlarına girmişler. Bu arayışların sonucunda ilk olarak Necati amcam ve Ahmet eniştem bir teşebbüste bulunmuş, daha sonra babam ve büyük amcam da bu kervana katılmış. Biz, Necati amcam, Ahmet eniştem ve aileleri 1980 yılına kadar yaz aylarında Florya Şenlikköy’de ikamet ederdik. 1980 yılında rahmetli babam Necati amcam ve Ahmet eniştemle birlikte Basınköy’de bir ev yaptırdıktan sonra Şenlikköy’den ayrıldık ve o tarihten sonra artık yaz aylarında Basınköy’e gitmeye başladık. Fakat büyük amcam (Ahmet Erken), çocukları ve torunları ile beraber Şenlikköy’de oturmaya devam ettiler ve bu gruptan bir bölümü halihazırda Şenlikköy’de yaz kış oturmayı sürdürüyorlar.

Çocukluğumun ve gençliğimin önemli bir kısmının geçtiği bu bölgeyi 1980’lerin başına kadar anlatmak niyetiyle bu yazıyı kaleme almak istedim. O dönemden aklımda kalan mekânlar ve kişileri de zikrederek hatıraların bir bölümünü kayda geçirmeyi arzu ettim.

Motel Florya’dan başlayan Şenlikköy hatıraları

Florya dediğimizde bizim için başlangıç noktası Beşyol diye tabir edilen şimdilerde eski havaalanı istikametine devam eden ve havaalanının boydan boya yanından geçen yoldan kavşak ile ayrılan noktadan başlamaktaydı. İlkokul yıllarımda hatırladığım kadarıyla Florya’ya otomobille gelirken henüz Füze rampası denilen yokuş ve İkitelli’ye doğru giden Basın Ekspres yolları açılmamıştı ve biz bugün Atatürk Havaalanının pistinin ucu olarak kullanılan yerden düz olarak yukarı doğru çıkar ve Beşyol’a ulaşırdık. Eskiden yol olarak kullanılan yerin başlangıç bölümü şu an fidan üretim merkezi (Ali İmbertos Çiftliği) olarak kullanılıyor. Daha sonra Füze yokuşu denilen yan taraftaki yokuş açılınca E5 yolu bir adıyla Füze yokuşu diğer adıyla Yandım Çavuş yokuşu olarak anılmaya devam etti ve Beşyol kavşağı ve Telsiz bölgesi daha içerde kalmış oldu. Füze yokuşundan çıkarken sağ tarafta eskiden Safraköy daha sonra da Sefaköy olarak ismi değişen yerleşim merkezi vardı. Eski dönemlerde Londra Asfaltı denen E5 yolu üzerindeki kavşaklarda İncirli de dahil olmak üzere şimdi çoğu yerde var olan üst geçitler yoktu ve trafik işaretleri ile kavşak geçişleri sağlanmaktaydı.

Bizim bulunduğumuz dönemde Beşyol kavşağında, yolun kenarında şimdiki Pembe Evler sitesine varmadan Motel Florya adıyla bir küçük otel bulunmaktaydı. Motel Florya’nın ve yanındaki boş arazinin üzerinde şimdilerde Persan Satış Mağazası ve Büyük bir AVM yer almakta.

Otelin karşısında yani Florya asfaltının karşı tarafında geniş bir arsa ve onun da arkasında Ziraat diye tabir ettiğimiz İTÜ’ye bağlı bir arazi bulunmaktaydı. Bugün bu geniş arsa üzerinde birkaç otomobil satış yeri, sonrasında bazı binalar ve bir okul yer alıyor. Ziraat mevcut yerinde duruyor.

Ziraat ismini daha sonra tekrar bahsetmek üzere bir kenara not edelim ve devam edelim.

Bahsettiğim bu boşluğun hemen yan tarafında Veterinerlik diye tabir ettiğimiz alanın bahçe duvarı ve sonrasında binalar başlamaktaydı. Veterinerlik geniş bir arazi idi. İçerisinde hem çeşitli hizmet birimleri hem de buralarda çalışan insanların aileleriyle oturdukları binalar bulunmaktaydı. Burası aynı zamanda suni tohumlama merkeziydi ve Şenlikköyü’ndeki büyükbaş hayvancılık ile uğraşanların hayvanlarının üreyebilmesi için damızlık boğaların yer aldığı bir mekândı. Ayrıca hayvancılık yapanlara çeşitli hizmetler sunulmakta ve bu alanda araştırmalar yapılmaktaydı. Fakat biz çocuklar için orası Veteriner idi. Veterinerde de çok sayıda arkadaşımız yaşardı. Bunların içinde ilk aklıma gelenler olarak karateci Haluk, Vakko Ahmet (Ahmet bir dönem Vakko adına defileye çıkmıştı ve o günden sonra adı öyle kalmıştı), İsmail ağabey, kardeşi İbrahim, Hasan ve Ferruh’u sayabilirim.

Motel Florya sonrası yolun sağında geniş boşluklar bulunmaktaydı. Motel Florya’nın arka tarafında Sami ve Sedatların çiftliği vardı. Anneleri saat 17.00 civarına geldiğinde inekleri sağar, tülbentten süzer ve bekleyen mahalleliye ılık ılık süt satarlardı.

O zamanların şartları içinde düşündüğümüzde bu bölge hakikaten evlerin ve insanların bugüne göre çok az olduğu sakin bir yerleşim yeriydi. O boşlukların içinde Harmanlar otobüs durağına doğru Kadri Beylerin evi diye andığımız büyükçe bina o bölgenin en yüksek apartmanlarından biri olarak göze çarpardı. Kadri Beylerin evinin yanında ve Harmanlar durağının arka tarafında futbol sahalarımızdan biri olarak kullandığımız genişçe bir boşluk yer almaktaydı

Eski dönemlerde Motel Florya’dan istasyona tarafına inerken önümüze çıkan ilk büyük sokak bugün Ekşi Nar olarak isimlendirilmiş olan sokaktı. Kadri Beylerin evinden sonra bahsettiğim boşluk alandan sonra sağa doğru bir sokak daha girerdi ki bugün orası Selvi sokak olarak adlandırılmış bulunuyor. Eskiden bu isimler var mıydı pek hatırlayamamakla birlikte Selvi sokak denilen sokağın içinde arkadaşımız Zafer’in ailesiyle beraber oturduğu bir ev vardı ve burası bizim için öncelikle Zaferler’in ve ağabeyi Hüseyinler’in sokağı idi.

Zafer’ler Karadenizli idiler. Ağabeyi Hüseyin’in eli ve ayağı kısmi felçliydi. Kendi başına işini görüyordu ama vücudunun bir tarafını verimli kullanamıyordu. Aynı zamanda kısmi zeka geriliği de vardı. Fakat tüm bunlara rağmen bizim aramızda birçok etkinliğe katılabilmekteydi. Hüseyin aynı zamanda parayı çok severdi ve sürekli gelir getirecek bir şeylerle meşgul olurdu. Bazen çekirdek, bazen su satar, bunlardan arta kalan zamanında da evlerinin bahçesinde kesekağıdı yapardı. Mahalledeki çocukların Hüseyin’e takılma konusunda aşırıya kaçtıkları zamanlarda en büyük ağabeyleri devreye girer ve yanlış yapana haddini bildirirdi.

Selvi sokak denen bölgede Zaferler’in evinin karşısında Rum bir aile otururdu. Bu aile amcamların evine arka bahçeden bitişik durumdaydı. Onlarla ilgili yaşadığımız en akılda kalan husus Kıbrıs Barış Harekatı olduğu süreçte bu aileden iki Hanım, teyzemleri ziyaret etmişlerdi. Ziyaretin gündemi Kıbrıs ile ilgiliydi. Komşu teyzeler; ‘biz Kıbrıs’ta Türklere yapılanları benimsemiyoruz. Buradaki komşuluktan çok memnunuz, sizleri de çok seviyoruz demişlerdi’. Ben o dönemde henüz 13 yaşımda olmama rağmen bu ziyaret çok ilgimi çekmiş ve dikkatle takip etmiştim. Bizimkiler de olayı gayet rahat karşılamışlardı. Çünkü yazının daha sonrasında da fark edileceği üzere o dönemde Florya Şenlikköy’de Ermeni ve Rum nüfus bir hayli fazlaydı ve bu insanlarla yıllardır komşuluk yapılmaktaydı.

Rum komşuların yanında Necati amcamın oğlu ve benden 7 yaş büyük olan Rahmetli Osman ağabeyimin yaşıtı ve o dönemlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan Uğur ağabeylerin evi vardı. Ya Uğur ağabeylerin evinde ya da yan tarafındaki evde de Jilber ağabeyler oturmaktaydı. O sokağın bitimi bir üzüm bağı ile kesilir ve yol o bağın yan tarafından dar bir koridorla iki yan tarafa doğru devam ederdi.

Bağın sahibi Şefik ağa Şenlikköy’ün en büyük manavı Nejat ağabeyin babasıydı. Bu bağ, üzümler olmaya başladıktan sonra gerek bizim mahallenin gerekse de köyden gelen çocukların çokça ziyaret ettikleri bir mekân haline dönüşürdü. Aynı dönemde Şefik ağa da bu ziyaretleri fark ettiğinden bağın içindeki kulübede bekler fakat ne yaparsa yapsın mutlak manada bir başarı sağlayamazdı. Çocuklar güle oynaya ‘bağa dalmak’ tabir ettikleri eylemi gerçekleştirirler ve Şefik ağanın tüm karşı gayretlerine rağmen üzümlerden adeta göz hakkı alırlardı. Ben onlara yapmayın etmeyin desem de pek kulak asmazlardı.

Bağlar Mevki Sokağı(Bizim Sokak)

Selvi sokağın hemen paralelinde bizim de üzerinde uzun yıllar oturduğumuz Bağlar Mevkii Sokağına varırdınız. Selvi sokağın girişiyle Bağlar Mevkii sokağın girişi arasında iki ev vardı. Birinde bir dönem Muzaffer Hanım teyze, Beyi ve oğlu Avukat İlhan ağabey oturmaktaydılar. Muzaffer Hanım teyzenin damadı ise o dönemlerde Galatasaray Lisesi’nde hocalık ve bir zaman Müdür Muavinliği yapan Rahmetli Ülkü Özatay hocamızdı.

Gerçi Ülkü hocalar daima orada ikamet etmezlerdi ama arada bir gelirlerdi. Benim de Galatasaray’a gitmemeden sonra o aile ile muhabbetimiz daha da fazlalaşmıştı. İlhan ağabeylerin evinden sonra köşede iki katlı bir ev bulunmaktaydı ve o evin bir yüzü de Bağlar Mevkii Sokağına bakmaktaydı. Bizim Bağlar Mevkii sokağın ismi daha sonra Yeni Bağlar sokağı olarak değiştirildi. Bahsettiğim evde çoğu seneler farklı yazlıkçıların oturduklarını hatırlarım. Mesela Piraye abla ve kardeşi Seyhan’ların birkaç sene oturdukları aklımda kalmıştı. Piraye abla ve Seyhan’lar bir dönem daha sonra bahsedeceğim bizim de yazlık olarak oturduğumuz Nazım Bey amcaların evinde de oturmuşlardı.

O evin bahçesinde müstakil küçük bir daire daha bulunmaktaydı. O evde oturan Emine Hanım teyzenin bizlere daima mütebessim bir çehre ile baktığını hatırlarım. Yüce Peygamberimizin (sav) insanlara güler yüzle bakmayı sadaka olarak tanımlamasının hikmetini bu olayda daha iyi anlayabiliyoruz. Yıllar geçse de Emine teyzenin küçük yaşlarımızdaki güler yüzünü hatırlamaktayız. Demek ki bizleri ne kadar olumlu etkilemiş.

Köşe evin hemen yanında Bankacı Hasan Beylerin evi vardı. İki katlı ve bahçe içindeki bu evde kendileri yaz kış oturmakla birlikte bazı katları kiraya verirlerdi. Hasan amcanın biri bizim yaşlarımızda diğeri de biraz daha ufak ama engelli bir kızı vardı. Kendisi ve Hanımı çok efendi insanlardı. Babası ve annesi de aynı evde ikamet ederlerdi.

Hasan amcanın evi ile amcamların evi arasında bir parsellik bir boşluk vardı ve oradan yılın önemli bir zamanında sürekli akan bir su geçerdi. Bu suyu biz sadece Sancak Tül fabrikasının suyu olarak bilmekle birlikte esasında bu su Kaliteyra Deresi denen derenin suyu imiş. Bunu daha sonraki yıllarda öğrenme imkânı bulduk. Demek ki Sancak Tül o zaman atık suyunu bu dereye boşaltmaktaydı.

Bu su Sefaköy’den gelip bahsi geçen fabrikanın suları ile de beslenerek evlerin arasından geçer, köyü de baştan başa kat ettikten sonra denize kadar giderdi. Bazı zamanlar farklı renklerde akar, bazen de etrafa kimyasal madde kokuları yayılırdı. Gerek bizim mahalle sakinleri gerekse de köyde oturanlar sürekli bu sudan şikâyet ederler fakat sudaki bu nahoş özellikleri engellemeye muvaffak olamazlardı. Bu fabrikanın sahibi Murat Bayrak adıyla maruf o zamanların güçlü bir siması idi. Daha sonraları perde işini hafifletince ve bırakınca Sancak Air markasıyla havacılık işine girdi. Yıllar boyu Sancak Air yazılı helikopterleri şehrin semalarında çokça gördük.

(Eski haritalara bakıldığında bu bölgeden iki adet derenin geçtiği görülmekte. Biri bu bahsettiğimiz Kaliterya Deresi iken diğeri de bugün Koru Florya’nın bulunduğu eski Oto Pazarı ve Atatürk Ormanından geçen Savat deresidir.)

O boşluğun hemen yanında Necati Amcam ile Ahmet eniştemin evi bulunmaktaydı. O evi 1960’lı yılların ortalarında Ahmet eniştemin Kapalıçarşı’daki yorgancı bir dostundan aldıklarını söylerlerdi. Ahmet Enişte de Kapalıçarşı’da Yorgancılar caddesinde yorgancılık yapardı. Bizim ailenin erkekleri o dönem işleri Kapalıçarşı’da idi ve Florya’dan işe çoğu zaman beraber gider ve gelirlerdi.

O ev ilk hali ile bahçe içinde tek katlı şirin bir yapıydı. İki aile yaz aylarını bu evde geçirirlerdi. İlk birkaç sene biz onlara sadece birer günlük oturmaya giderdik. Daha sonra Rahmetli babam o evin biraz daha ilerisinde bir evi yazlık olarak tutmaya başladı ve o tarihten sonra bizim de yazlarımız Şenlikköy’de geçer oldu. Sanırım ilk gittiğimiz yıl 1965 veya 66 yılıydı. Yani ben henüz 4-5 yaşındaydım ve rahmetli kardeşim Esra daha dünyaya gelmemişti.

Necati amcamla eniştem 1972 veya 73 yılında o tek katlı evi yıktırıp iki katlı ve biraz yüksekçe bir bodrum katı olan bir bina yaptırdılar. Evin ön tarafında renk renk çiçeklerle çevrili güzel bir çardak, arka tarafında amcamın tamir odası olarak kullandığı ayrıca kuzenlerimin bisikletlerini koydukları bir baraka bulunurdu. Arka tarafta ilk zamanlarda az da olsa domates biber vs ekili olurdu. Daha sonraları kısmen çocukların da baskısı ile beton oranı arttırıldı ve kuzenler için voleybol oynanabilecek bir alan haline getirildi. Bir kenarda büyücek bir salıncak, diğer bir köşede de 10-15 tavuğun barınabileceği bir kümes yer alıyordu.

Bahçenin dış tarafı “lükstron” tabir edilen bir bitki ile kaplanmıştı ve bahçenin iç taraflarının dışardan görünmesini kısmen engelleyen bir tarzda kesiliyordu. Bahçenin her iki tarafında çeşitli meyve ağaçları, rengarenk güller, ortancalar ve akşamsefaları bulunmaktaydı.

Eniştem bahçeye çok meraklıydı. Her ilk bahar mevsiminde bir bahçevan gelir, ilk ve büyük bakım yapılır, eksik çiçekler yeniden ekilirdi. Kalanı enişteme aitti. Her akşamüstü işten gelince bahçe sulanır, bozuk yapraklar ayıklanır, kökler sağlamlaştırıcı tahtalara bağlanırdı. O sıralarda bizler de göz önünde olursak hemen bize de bir iş paslanırdı. Evin önünde, yani bahçenin hemen dışında kocaman bir iğde ağcı vardı. Rahmetli amcam o ağacın üstüne yeşil bir florasan koymuştu ve akşamları onu muhakkak yakardı. O ev yeşil rengi ile Florya asfaltından ve çok uzaklardan bile çok rahatlıkla görünürdü.

Yeni ev yapıldıktan kısa bir süre sonra amcamın ısrarı ile bizimkiler o evin bodrum katına geçme kararı aldılar. Bodrumda nasıl oturacağız itirazına karşı amcam yahu evin yukarısındaki iki kat da zaten sizin, sadece aşağıya yatmaya ineceksiniz. Balkonları beraber kullanırız filan diyerek bizimkileri ikna etmişti. Ben de bugünden geriye bakıp düşündüğümde hakikaten o evin diğer katlarının da bizim olduğuna inanıyordum ve hiçbir yabancılık çekmiyordum. Çünkü her iki katta birer teyzem vardı. Kuzenlerimiz benden büyüktüler ve ağabeyim ablam mesabesinde idiler. Hatta ben, bekar olan en büyük teyzem (Sebahat teyzem) Florya’ya geldiğinde onunla beraber giriş kattaki teyzemlerin evindeki orta odada yatardım.

Rahmetli amcam çok enteresan bir adamdı ve adeta komün halinde yaşamayı çok severdi. Her fırsatta milleti bir araya getirmeye çalışır her bir aile içi aktiviteyi toplu gerçekleştirmeye gayret ederdi.

Benim sünnet törenim de bu evde yapılmıştı. Babam dışarıdan bir yemek firması ile anlaşmış, adamlar tüm bahçeye sofralar kurmuşlardı. Dördüncü sınıftan beşe geçtiğim yıl yapılan bu törende (1971) benim yatağımı giriş kattaki teyzemin büyük odasına kurmuşlardı. Yemek sonrası hafızlar gelmiş, mevlitler, Kur’an tilaveti ilahiler filan derken dört başı mamur bir tören düzenlenmişti. O düğün için tüm bina ve bahçe kullanılmıştı. Eskiden nedense bu sünnet merasimlerine sanki daha çok önem verilirdi. Şimdilerde sünnet davetleri şehirlerde bir hayli azaldı.

Biraz evvel de kısaca belirttiğim gibi anne tarafından Salih dedem, anneannem ve bekar olan büyük teyzem Fatih’te bizlerle aynı apartmanda üçüncü katta beraberce otururlar, yaz aylarında onlar da çoğu zaman Florya’da olurlardı. Dedem bahçe ile ilgilenmeyi sever çoğu zaman vaktini çardakta geçirirdi. Bir de arka bahçede bahsettiğim tavuk kümesindeki tavukları civcivleriyle çıkartıp dolaştırırdı. Tabii bizlerin dini eğitimleri, Kur’an okuma temrinlerinde de dedeciğim hep aktif olarak devredeydi. Anneannem 1974’ün başlarında vefat etti. Dedem de ondan 1,5 yıl sonra 1975 sonbaharında Rahmet-i Rahman'a kavuştu. O zaman kadar ailemizin büyükleri olarak hep yanı başımızdaydılar.

Amcamların evinin yan tarafında Bakırcı Osman Kaya amcaların evi vardı. Bu evde bakırcı Osman amca, Hanımı Saniye Hanım teyze, oğlu Ahmet, Hanımı ve iki çocukları beraber ikamet ederlerdi. Çocuklarının adları da Gülay ve Hasan idi. Çocuklar bizden yaşça bir hayli küçüktüler ve anneleri devamlı onların isimlerini telaffuz ederek bahçede peşlerinden koşardı. İster istemez yıllar sonra da o ev anlatılırken insanın aklına hemen o sesler geliveriyor. ‘Gülay Hasan gel buraya...’

Osman amca şişmancana, genelde ceketiyle dolaşan, fötür şapkalı bir Karadenizli idi. Bordo renkli, Alman malı Ford arabaları vardı. Genellikle arka koltukta oturur, oğlu Ahmet ağabey arabayı kullanır ve Çarşıkapı’daki dükkanlarına gidip gelirlerdi.

Akşamüstü eve geldiklerinde bahçenin arkasında sofra hazırlanmış olur ve Osman amca ilk iş sofraya oturup akşam yemeği ile birlikte içmeye başlardı. Akşamüstü saatlerinden sonra Şenlikköy’de birçok evde maalesef bu manzaraya rastlamak mümkündü. Saniye Hanım teyze arı gibi koşuşturur ve Osman amcayı memnun etmeye çalışırdı. Bir zaman sonra Osman amca belli bir kıvama gelir ve Hanımın ve oğlunun yardımıyla zar zor evin içine doğru geçerdi. Ondan sonra sıra oğluna gelir, sofraya Ahmet ağabey oturur o da babasının geleneğini devam ettirirdi. Kesif anason kokuları bizim bahçeye kadar varırdı. Tabii bu içki şişede durduğu gibi durmaz ve bazen kafayı bulan erkekler ya kendilerine ya da çevrelerine ufak çaplı zararlar da verirlerdi. İlginç olan bu insanların zararları kendilerine ve aile çevrelerine idi. Komşularına karşı çok efendi, çok saygılı kişilerdi. Yıllarca komşuluk yapılmasına rağmen hiçbir ihtilaflı sahne aklıma gelmez. İlişkiler bir hayli düzgündü.

Osman amcaların evinden sonra Ayşe Hanım teyzelerin evi geliyordu. O da bahçe içinde tek katlı bir evdi. Ayşe Hanım teyzenin Beyi yoktu. Ya ölmüştü ya da ayrılmışlardı orasını hatırlayamıyorum. Kızı, damadı ve torunu ile beraber otururlardı. Küçük Beyaz bir Opel arabaları vardı. Ayşe Hanım teyze biraz başat tipli bir Hanımdı ve hepimiz ondan çekinirdik.

Ayşe Hanım teyzenin yanında bir bahçeli ev daha vardı. Oranın önceki sahibi de bir Ermeni idi. 70’lerin ortalarına doğru o evi Karadenizli bir ağabey satın aldı ve bayağı bir bakımdan geçirip içinde oturmaya başlamıştı. Evin genel kurgusunu muhafaza etti ama hatırladığım kadarıyla eve yaptığı harcama mahallede bir hayli dikkat çekmişti. Yeşil renkli güzel bir Mercedesi vardı. Sabah akşam onunla gider ve gelirdi.

Yeğeni Said bizim yaşlarda idi ve bekar olan dayısına kalmaya gelirdi. Ev işlerini gören bir yardımcısı vardı. Onun medeni durumu ve ne iş yaptığı ile ilgili yıllar boyu pek bir fikir elde edememişizdir. Bekar olması ve biraz esrarengiz bir varlığa sahip olması bizim ailenin büyüklerinde ve hissettiğimiz kadar diğer komşularda da hafiften bir rahatsızlık uyandırıyordu. Fakat adamın mahalleliye çok kibar davranması karşısında sessiz sessiz bazı yorumlar yapılsa da kendisine hiçbir şey aksettirilmemeye çalışılırdı. Veya öyle zannedilirdi ama komşumuz muhtemelen bu sun’iliği anlıyor olabilirdi. Fakat adamcağızın kimseye bir zararı yoktu ki ne yapabilirlerdi. Sadece çok agresiv bir köpekleri vardı ve bizleri bile bahçe yakınına yaklaştırmazdı

Karadenizlinin evinin yanında Mümine Hanım teyzelerin kocasından ayrılmış kızı ve torunu Ali ile beraber oturdukları tek katlı bahçeli bir evleri vardı. Ali bizlerle yaşıt olmasına rağmen gününün büyük bölümünü evde veya bahçede geçirir yanımıza pek sokulmaz, oyunlarda yer almazdı. Oğlum Ali sen de tam apartman çocuğusun be kardeşim dediğimizde ilginç bir cevap verirdi.

‘Ben sizler gibi sokak çocuğu değil bahçe çocuğuyum’ derdi. Bu lafı söyledikten sonra Ali’nin adı bahçe çocuğu Ali diye yerleşmişti. Ali’nin bazen onlara gelen Hakan adlı bir kuzeni vardı ki o da çok efendi bir çocuktu. Az gelmesine rağmen Hakan mahalledeki çocuklarla daha fazla teşrik-i mesai kuruyordu. Benim de onunla güzel bir hukukum vardı.

Bu hızla sokağın sağ tarafını ilk bölümün sonuna kadar geçip daha sonra yolun karşısındaki evlerden bahsetmek istediğimden kalan iki evi de hızlıca bitirmeye çalışalım.

Mümine Hanım teyzelerin evinden sonra gelen evde Sabriye Hanım teyze yatalak annesi ile beraber otururlardı. Fatih’teki mahallemizde annemlerin yakın dostu olan Meliha Hanım ve Nahide Hanımların arkadaşı olduğundan annemlerle de belli bir yakınlıkları oluşmuştu. O evin bende fena bir hatırası vardı. İki tekerli bisikleti yeni öğrendiğim zamanlardı ki henüz daha ilkokula başlamamıştım, bir gün o evin önünde çok fena düşmüştüm. Nasıl olduğunu anlamadan bisiklet herhalde tozdan kaymış ve ben düşerken bisikletin fren demiri çeneme batmıştı. Öncelikle Sabriye Hanım teyzeler koşup gelmişler ve annemlere haber etmişlerdi. Beni yarı baygın eve getirdiklerini hayal meyal hatırlıyorum. Tabii hemen babama haber verilmiş ve babam da o zamanlar çocuk doktoru olarak ailenin her durumunda yardıma koşan Dr. Süheyla Göksan’ı alıp gelmişti.

O zaman neler konuştular bilemiyorum ama daha sonra bana anlatıldığına göre Süheyla Hanım aman çocuğu biraz uyutmayalım, takip edelim maazallah bir Beyin sarsıntısı filan geçiriyor olmasın diye bizimkileri tembihlemiş. Kendisi de bir zaman bizde kalıp daha sonra gitmişti. Demek ki o da endişelenmiş ki hemen ayrılmamış.

Ben uzunca bir süre ağzımı doğru dürüst açamamıştım. Yemeklerimi de sıvı halde veriyorlardı

O arada doktor da birkaç sefer daha gelmişti. Yaklaşık 13-15 gün sonra benim ağzım biraz normale dönmüştü. Demek ki ciddi bir olay geçirmiştim.

İşte bu olaydan dolayı Sabriye Hanım teyzelerin evinin önü yıllarca benim için bu olayın hatırlandığı bir mekân olarak kalmıştı

Sabriye Hanım teyzelerin evinden sonra bizim sokağın ilk bölümünün son evinde yaşıtımız olan Niko’lar yaşıyorlardı. Gerçi Nikolar yazlıkçıydılar ama arkadaşımız olduğundan ev onun adıyla zihnimize kazınmıştı. O evin sahipleri olan Agop amca, Hanımı, kızı Jaklin, damadı ve küçük çocukları Agobik. Agop amcanın evinin yanındaki evde ise Ahmet Amcamların biraz altında oturan Konyalı gömlekçi Hasan Cebeci’nin kardeşi oturmaktaydı. Bu iki evin yanından sağa doğru devam eden dar sokağın sonunda daha önce kısmen bahsettiğim Şefik ağanın bağına varılırdı. Bağın yanından dar bir yol bir arkadaki Selvi sokağa ve bağdan sonra açılan geniş bir çayıra doğru giderdi. Bugün o yollardan geçen genç kişiler benim bu anlattıklarımı muhtemelen büyük bir hayret ile okuyacaklardır. Çünkü bugün ortada ne daralan bir yol ne de Şefik ağanın bağı var. O dar sokak Hürriyet Caddesi’nin devamı olarak anılıyor.

Bu noktadan Hürriyet Caddesi’ne doğru kısa bir giriş yapıyoruz

Bağlar Mevkii sokağı o noktada sola doğru geniş bir yol ile Atatürk Ormanı’na ve Şenlikköy stadına kadar gider. Bu yol bizim hem yürüme hem de bisiklet için çokça kullandığımız bir yoldu. Bu yol şimdilerde Hürriyet Caddesi adıyla biliniyor. Bu yolun üzerinde yaklaşık 150-200 metre ilerde Metin adlı bir arkadaşımızın evi vardı. Ağabeyini adı Aydın ağabey ve ablasının da Gülay idi.

Onların yanı başında Çorapçı Şerif Beylerin evi vardı. Şerif Beyin kızları daha sonra orada bir çocuk yuvası kurdular. Saadet Yuva adlı bu eğitim kurumunun hali hazırda devam edip etmediğini bilemiyorum. Biz 1986-87 yılından sonra Elif Yuva adıyla bir okul öncesi eğitim kurumu kurmuştuk. Önceleri Yenikapı daha sonra da Bakırköy İncirli’de yaptığımız bu faaliyet sırasında çevremizdeki kurumları da yakinen izliyorduk. Florya’da eski mahallemizde bu tür bir yuvanın kurulduğunu ve sahiplerinin de eski komşularımız olduğunu öğrenince o bölgeden bize yuva için yer soranlara gönül rahatlığı ile Saadet Yuva’nın ismini verirdik. Bizim ailenin ve yakın çevrenin çocuklarının bir kısmı bu yuvaya devam etmişler ve çok da memnun kalmışlardı.

Hürriyet Caddesinin bitiminde yol Şenlikköy’ün merkezinden yukarı doğru devam eden Çekmece Yolu Caddesi ile birleşiyordu. Bu yol eskiden köyün Küçükçekmece’ye inen eski yolu imiş. Yazının başında bahsettiğimiz Ayastefanos Rus Anıtı bu yol üzerinde eski askeriyenin ormana bakan tarafında yer alıyormuş ve yine bahsettiğimiz gibi daha sonra yıktırılmış. Burada eskiden bir kilisenin ve mezarlığın da olduğu söylenmektedir. Eski askeriyenin yanından geçen ve Ekşi Nar Sokağı’nı Çekmece Yolu Caddesi’ne bağlayan Cumhuriyet Caddesinin eski adının Manastır sokak ve bu havalinin de Manastır mevkii olarak anılmasının arka planında muhtemelen bu tarihi sebepler yatıyor olabilir.

Bugün Çekmece yolu ile Cumhuriyet Caddesi’nin kesiştiği yerler eskiden çok daha boşluklu bölgelerdi ve burada arkadaşımız Ufuk Levent’in evi vardı. Ufuk’un babası İstanbul Melamin Sanayi adıyla o dönemlerde çokca bilinen bir iş yerinin sahibi idi. Ufuk ve bazen de ağabeyi bizim futbol maçlarımızın gediklisi olan yakın arkadaşlarımızdı. Şimdi o bölgeleri dolaştığımızda eskiden ne neredeydi diye bir hayli düşünmek gerekiyor. Çünkü zaman her yeri olduğu gibi çocukluğumuzun Şenlikköyü’nü de bir hayli değiştirdi.

Yeniden Bağlar Mevkii Sokağı’nın ortalarına dönelim

Nikolar’ın karşı tarafına geçerek oradan aşağı doğru bir istikamet tayin edip o bölgeyi gözden geçirmeye niyetlenirsek karşımıza gelen ilk ev Kazım amcaların evidir. Kazım amcaların biz çocuklar için en önemli özelliği boynuna astığı dürbünü ile at yarışları olduğu günlerde bazen sinirli bazen de mutlu bir şekilde evine doğru yürümesi idi. Kendisi ciddi bir at yarışı müptelası idi. Kazım amcanın yüz hatlarından o günkü yarışlarda favori atlarının durumunu anlayabiliyorduk.

Kazım amcaların yanı başındaki bahçeli evde uzunca bir süre Naci Çoşkuncan adlı bir arkadaşımız ailesi ile birlikte oturmuşlardı. Naciler’in station vagon Opel marka bir arabaları vardı. Naci bizim aramızdaki maçlarda kalede dururdu ve çok iyi bir kaleciydi. Daha sonraki yıllarda Şenlikköy takımında da kalecilik yapacak kadar iyiydi. Hatta Fenerbahçe Genç takımında bile oynadı. Maalesef erken sakatlanıp futbolu bırakmak zorunda kaldı. Naciler 70’li yılların ikinci döneminde mahalleden gittiler. Sanırım Şenlikköy’ün daha içlerine bir yere taşındılar. Naci’nin hatırladığım kadarıyla adı Nabi olan bir de amcası vardı. Nabi abi bizim maçlarımızda da bazen gelip oynardı. Çok heyecanlı bir kişiliği vardı. Onun her topu alışında ‘bizim o bizim’ diyerek takımı motive etmeye çalışması hepimizin adeta zihninde yer etmişti.

Aşağı doğru giderken Naciler’in evinin yanında mahallenin bakkalı bulunmaktaydı. Bakkalı işleten aile aslen Kars’lı idi. Babaları Ahmet amca sert görünümlü bir kişiydi. Ayrıca horoz döğüşü meraklısıydı.

Oğulları Necati ağabey, Cahit ağabey yaşça bizlerden bir hayli büyüktüler. Daha sonra gelen Fuat ağabey Rahmetli Osman ağabeylerimin akranıydı. Yani muhtemelen 1954-55 doğumlu olmalıydı. Edebiyat Fakültesine giderdi. İdealist bir kişi idi. Kardeşleri Aytaç yaşça bize daha yakındı ve biz liseye giderken o da tıp fakültesini kazanmıştı. En küçük kardeşleri de bizlerden 5-6 yaş küçük olan Süleyman idi. O zaman aramızdaki birkaç yaş arkadaşlık münasebetlerini ciddi oranda etkilerdi. Ama şimdi düşünüyorum bakkal ailesinin en küçüğü Süleyman bile bugün 50’li yaşların ortalarına gelmiştir.

Yazının bu noktasında çok da emin olmamakla birlikte Karslı bakkaldan evvel orada İsmail amca adlı sakin bir bakkalın varlığını hatırlıyorum. Ben babamlardan aldığım harçlık ile o bakkaldan 35 kuruşa yeşil şişeli Fertek gazozu alırdım. Ayrıca birkaç günde bir parmak büyüklüğünde Nestle Damak çikolatası almayı severdim. O zamanlar Nestle’den başka yerli yapım güzel çikolata pek yoktu. Çok az sayıda yerde satılan Mabel marka bir çikolatayı da hatırlarım ama o pek bulunmazdı. Bugün ise çok sayıda kaliteli yerli çikolata bulabilmek mümkün. Günümüz çocukları bize göre çok daha şanslılar.

Bakkal’ın sahibi olan aile dükkânın üstünde otururdu. Onların yanındaki tek katlı ve bahçeli evde Madam Bayzar, kocası, evli olan ikiz kızları damatları ve en küçük kızları Meline abla ikamet ediyordu. Madam Bayzar hatırladığım kadarıyla terzilik de yapardı.

Buraya kadar dikkatinizi çekmiştir; hanelerde oturan kişilerde genelde Hanımların daha baskın bir karakterde olduklarını görmekteyiz. Bizim aile çevresinde bile saydığım evlerin büyük bölümü ev sahibesi Hanımların adlarıyla anılmaktaydı.

Nazım Bey amcaların evi

Madam Bayzar’ın evinden sonra Nazım Bey amca ile Ayşe Hanımın geniş bir bahçe içindeki evi gelmekteydi. Burada iki katlı bir bölüm ve bahçenin altında da tek katlı başka bir ev bulunmaktaydı. Nazım Bey vakti zamanında emniyet teşkilatında çalışmış ve emekli olmuş bir kişiydi. Ayşe Hanım teyze de otoriter bir Hanımdı. Bizim Florya Şenlikköy’de amcamların evine gidene kadarki dönemde oturduğumuz ev Nazım Bey amcaların eviydi. Birkaç sene iki katlı bölümün giriş katında yine birkaç sene de bahçeli bölmede oturmuştuk. Eşyalarımızın bir bölümü kışın da burada kalır okullar tatil olduktan sonra çamaşır ve bulaşık makinaları gibi bazı büyük eşyaların hamallar tarafından taşınması ile yazlık evimize gelirdik. Kış aylarında da hafta sonlarında yine bu eve gelip birer günlük sürelerle günümüzü değerlendirdiğimiz olurdu.

O evde hatırladığım detaylardan biri de bizim oturduğumuz katın hemen pencere üstünde her sene kırlangıçların yuva yapmasıydı. Anne Kırlangıcın yumurtalar üzerinde kuluçkaya yatışı sonra yavruların yumurtadan çıkışı, beslenmeleri bizler için çok ilginç olaylardı. O zamanlar büyüklerden duyduğum önemli bilgi kırlangıçların çoğu kere sivrisinekleri avladıkları ve bu sayede o bölgede oturanların yaz aylarında sinek istilasından kısmen kurtulmaları idi. Allah (cc) ne kadar ilginç dengeler kuruyor. Bu dengeler düzgün işlediğinde her şey pürüssüz giderken insanların düşüncesizce müdahaleleri yeni sorunlar doğmasına neden oluyor ve sonradan o sorunlarla uğraşmak durumunda kalıyoruz.

Nazım Bey amcaların ailesi ile beraber oturmadan da kaynaklanan hoş bir yakınlaşmamız oluşmuştu. İki kızları vardı. Büyük kızı Birsen Hanım ve damadı Haldun Bey Yeniköy’de otururlar yazın bazı zamanlar annelerinin yanına gelirlerdi. Onlar geldiklerinde çoğu zaman üst katta otururlardı. Kızları Sevda abla ve benim yaşıtım olan Sevgi ile bahçede oynadığımızı hatırlarım. Bir de Amerika’da yaşayan ve bazen Türkiye’ye gelen bir kızları daha vardı. Nazım Bey amcaların evinde onlarla beraber oturan Kezban abla diye bir kişi daha vardı. Ayşe Hanım teyzenin yeğeni olan bu ablamız kendi ailesi olmadığından teyzesi ile yaşamaktaydı. Annemler ve teyzemin kızları kendisini çok severlerdi. Daha sonraki yıllarda iyi bir evlilik yaptı ve kendine ait güzel bir hayat kurdu. Hastalanıp vefat edene kadar bizimkilerle ilişkisi devam etti.

Ben bahçenin çiçeklerine ve meyvalarına çok ihtimamlı yaklaştığımdan Nazım Bey amca beni çok severdi. Hatta bazen bu çocuğun heykelinin dikmek lazım diye şaka yollu annemlere takılırdı

O evin kapısının önünde büyük bir kavak ağacı bulunurdu. Bu ağacın altı yazın çok serin olur yine yaz geceleri mahallenin çocuklarıyla o ağacın altında bir hayli zaman geçirirdik.

Biz daha sonraki yıllarda Nazım Beyin evinden amcamların evinin alt katına geçmiştik. Bizden sonra bu evde bir dönem babamların Kapalıçarşı’dan arkadaşları olan o zamanlar daha çok bilezik imalatı yapan Kenan Özgür amcalar oturmuştur. Kenan amcanın yaşı bana yakın Ercan adlı bir oğlu vardı. Ercan daha sonra babasının işini devam ettirdi. Kuyumculuk sektörü için büyük önem taşıyan Kuyumcukent’in yapılışı sırasında önemli katkılar sağladı, hatta uzun bir dönem bu yapının başkanlığını yaptı. Halen mesleğini Kuyumcukent’te sürdürüyor.

Kenan amca Cumartesi ve pazar günleri amcamların karşı çayırında yaptığımız maçlara oyuncu olarak katılır ve bizlerle maç ederdi. Çok neşeli ve yumuşak huylu bir amcamızdı. Hem ben hem de arkadaşlarım kendisini çok severdik. O maçlarımızda bir de amcamın büyük damadı Şaban Gülce eniştem de çoğu zaman yer alırdı.

Şaban eniştem de çok güzel top oynar müthiş çalımlar atardı. İlerleyen senelerde kendisinde hafif bir bel rahatsızlığı ortaya çıkmıştı. Maçlarda kendini kaybedip çok sert çalım ve dönüşler yaptığından çoğu zaman belini tutarak maçtan ayrılır ve daha sonra biz kendisini ziyarete giderdik. ‘Yahu enişte biraz daha kendini kontrol etsen, hem bizleri çalımlarınla sersem ediyorsun hem de kendi belini kaydırıyorsun’ diye takılırdık…

Çayıra doğru yaklaşıyoruz

Bizim evin sonrasında yazıda çokça ismi geçen ve Derici ailesinin evleri başlardı. O evler bahsi geçen çayırın hemen yan tarafında idi ve çayırımızın bir bölümü onların da tabii bahçesi gibiydi. Galip, Fikri ve Selami adlı üç kardeş, Hanımları ve çocukları ile geniş bir bahçe içine yayılmış her biri tek katlı üç evde oturmaktaydılar. Galip Bey amca ve Hanımı Melahat Hanım teyzenin üç erkek ve bir kız çocukları vardı. Yukardan aşağı Serdar, Sedat ve Semih. Kızları da benim rahmetli kardeşim Esra ile yaşıt olan Serap. Semih ile de biz yaşıttık. Galip Bey amca efendi bir adamdı. Kamyonuyla nakliye yapar yaz aylarında da özellikle Trakya’dan ağaçlı kömürü taşırdı. O yıllarda ağaçlı kömürü ısınma için çok kullanılan bir yakıttı. Hanımı Melahat Hanım teyze bazen bahçe ile uğraşır bazen de ineklerine bakardı.

Onların mahalleye kök söktüren kör bir inekleri vardı. İnek kördü ama hisleri çok kuvvetliydi ve dikkat etmeyenleri boynuz darbesi ile çokca hırpalamıştır

Fikri ve Selami Beyler de kamyonculuk yaparlardı. Her ikisinin de çok sayıda kızları bulunurdu. Birer adet de bizlerden küçük oğulları vardı. Canan, Candan Can isimli üç kardeşi hemen sayabiliyorum fakat sonrasında gelenler yıllar içinde aklımdan çıkmış. Can küçüklüğünden itibaren ele avuca sığmayan bir çocuktu. Çocuktu diyorum ama tabii o da şimdilerde 50 yaşın üsütünde yaşını almış bir kişi olmuştur.

Diğer kardeşin en büyük kızı Neşe, sonrasında İlknur, Songül geliyordu. Arada ihmal ettiğim olabilir ama en küçük erkek kardeşlerinin adı Murat’tı. Murat ‘ın genç yaşlarda vefat ettiğini daha sonraları duyunca bir hayli üzülmüştük. Galip amcanın ve Melahat Hanım teyzenin çocukları erkek olduğundan ve onlarla fazlaca teşrik-i mesai ettiğimizden isimleri sıralamada daha başarılı olabildim. Diğer komşuların beni mazur göreceklerine inanıyorum

Evimizin karşısındaki büyük çayır

Derici ailesinin ön tarafı, amcamların evinin de karşı tarafına rastlayan bölge çok geniş bir çayırlıktı. Melahat Hanım teyzenin önce bir, daha sonra iki olan inekleri genelde bu büyük çayırda otlarlardı. Bu çayır bizim de en fazla vaktimizin geçtiği, oyunlar oynadığımız çayırımızdı. Bu büyük çayır Kaliteyra deresi ve Sancak Tül’den gelen suyun geçtiği bir yarıkla adeta ikiye ayrılmıştı. Gerçi evlere yakın olan tarafı biraz daha büyüktü ve Dericilerin evinin yanından kıvrılarak biraz yokuş yaparak ormana doğru giden üst yola bağlanırdı. Çayırın bitim noktasında Vaso Hanımın büyük apartmanı ve arkaya doğru uzanan içinde envai çeşit meyve ağacının bulunduğu geniş bahçesi vardı. Bahçe duvarının ön tarafında üç adet uzun çam ağacı bulunmaktaydı. Vaso Hanımın evi ile Kadri Beyin evi birbirine yakın formatta iki büyük apartmandı.

Çayır sadece bizim tarafımızdan kullanılmaz hemen hemen o çevredeki büyüklü küçüklü tüm çocuk ve genç grupları için futbol sahası işlevini görürdü. Bu çayırın tek handikapı Melahat Hanım teyzenin ineklerinin sahanın hemen her tarafına bıraktıkları gübreler ve Sancak Tül’ün akıntısı idi. Toplar maç sırasında sürekli bu suyun içine düştüğü zaman tabiidir ki ağırlaşıyordu ve vurulması zor bir hale geliyordu. Bir de her maç öncesi o gübreleri temizlemek gerekiyordu ki yoksa üstümüz başımız ve topumuz berbat oluyordu.

Yetmişli yılların ilk döneminde Bağlar mevkii sokağın daha yukarı taraflarında oturan bizden daha büyük ağabeyler özellikle Pazar sabahları bu çayırda çok iddialı maçlar yaparlardı. Bu ekibin organizatörlüğünü yaşça biraz daha büyük olan Gazer ağabey üstelenirdi. Kendisi o grubun adeta tabii lideriydi. Gazer ağabeyin çok güzel top oynayan Varucan isimli bir de kardeşi vardı. Arkadaşları ona Can derlerdi. Gazer ağabeyin sepetli ve BMW marka büyükçe bir motoru vardı. Bir ayağı aksadığından kendisi top oynamaz, çoğu sefer hakemlik yapar ama ekibi gayet güzel organize ederdi. Daha küçük yaşta olan bizler de bu maçları kenarlara oturup keyifle izlerdik. Burada oynayan ağabeylerden bazıları Şenlikköy takımının maçlarında da ya A ya da B takımlarında top koştururlardı.

Kısa bir Şenlikköy Kulübü bilgisi

O zamanlar Şenlikköy’de futbol çok önem verilen bir spor dalıydı. Köyün güzel bir takımı ya da daha doğru bir deyimle takımları vardı. En ufaktan başlayarak, juniör, B, A ve Tekaüt takımları. Tekaüt kavramına şimdilerde veteran diyorlar.

Bu takım yaz aylarında faaliyet gösterirdi. Nerdeyse her Pazar köyün içlerinde ve ormanın kenarındaki sahada Pazar günleri farklı semt takımları gelirler ve bizim köyün takımı ile maçlar yaparlardı. Köyün sakinleri de saat 14’ten itibaren B takımından başlayarak bu maçları izlerlerdi. Lahmacuncular, turşucular, dondurmacılar, midyeciler, su satanlar maçları seyredenler arasında dolaşırlar ve onların yiyecek, içecek ihtiyaçlarını karşılarlardı. Maç seyredilen bölgede çok renkli sahneler oluşurdu.

Bizim mahalleden ben de dahil olmak üzere birçok arkadaşımız da bu takımlarda yer alabilmek için gayret sarfeder çoğu kere de takımlarda yer alırdık.

Şenlikköy’de oturan ve muhtelif takımlarda futbol oynayan futbolcular yaz aylarında kendi köy takımlarında forma giyerler bu da köy ahalisini çok mutlu ederdi.

Takımların antrenörlüğünü de genellikle Vefalı Çinekop Ali lakaplı Ali amca ile, bir dönem Galatasaray da top oynamış Doğan ağabey yapardı.

O dönemlerde A takımda Raşit Çetiner, Recep ağabey, İbrahim ağabey, Biray ağabey, Balon Süleyman diye anılan Süleyman ağabey, Nahit ağabey, Müjdat ağabey gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak zikredebilirim. Bu ağabeyler liglerdeki birçok takımda da top koşturmaktaydılar.


B takımının benim değerlendirmelerime göre en iyi futbolcusu Ali ağabeyin oğlu Sadun idi. İlave olarak bugün Diş tabibi olan Osman Bektay da çok iyi top oynardı. Beni genellikle 6 numara sol haf olarak oynatırlardı. Kalemizde Ercan, sağa açıkta Bülent, sol açıkta Ergun, santrafor Halil, sol bek Süreyya libero olarak Ufuk, bazen Mithat ve Rafet bu takımda ilk aklıma gelen isimlerdi. İsmini burada sayamadığım arkadaşların anlayışlarında sığınıyorum. İnşallah kusuruma bakmazlar

Tekaütler içinde büyük takımlarda da top koşturmuş kaleci Üner ağabey, Nahit ağabeyin abisi Naşit ağabey, takımların antrenörlüğünü yapan Doğan ve Çinekop Ali Ağabeyler, Ramiz ağabey daha dikkat çeken isimler olarak aklımda kalmıştı.

Fatih’in Çırçır adlı takımı Şenlikköy’e misafir olarak geldiğinde Rahmetli babam da Çırçır’ın tekaüt takımında top oynardı.
Bizim karşı çayırdan bahsederken Şenlikköy takımı ile biraz genişçe bir parantez açtık ama bu parantezi kapatıp tekrar mahallemize dönebiliriz.

Bizim arkadaş çevremiz de bir hayli zengindi ve hepsi de futbolu severlerdi. Kaleciler Ercan, Çetin ve Recep, Rafet, daha sonra Galatasaray Lisesi’nde de beraber öğrencilik yaptığımız Mithat, Bülent, Zafer, Arnavut Recep, Cafer, Mehmet, Veterinerden Ahmet (Ahmet bir dönem Vakko’nun defilesinden rol aldıktan sonra adı Vakko Ahmet’e dönüşmüştü) İbrahim, kardeşleri Hasan daha sonra bayağı gelişti ve birinci ligde bile top oynadı) Halil, Şevki, daimi olarak kadrolarda yer almaktaydılar. Bu isimlerin yanına aramızdaki arkadaşlardan bazılarının babaları veya ağabeyleri de dahil olurlardı. Tabii misafirleri de bazen maç kadrosuna alırdık. İlave olarak Şenlikköy’ün iç tarafı, Mahirler dediğimiz Tren istasyonunun yakınındaki mahalle, Yeşilova, Menekşe, Basınköy gibi çevre bölgelerin takımları ile de mahalle maçları yapardık.

70’li yılların ikinci döneminde daha önce bahsettiğim bakkalın yukarısında evlerin arkasında yer alan çayırlık diğer bölgede de çokça top oynadığımız olmuştu. Sanırım Sancak Tül’ün suyu ve gübre engeli bizi bu tarafa kaydırmıştı. Gerçi Harmanlar durağının arka tarafında, Şefik ağanın bağının öbür yakasında da geniş çayırlıklar vardı. Yani anlayacağınız Şenlikköy’lü çocuklar için oyun oynayacak mekân açısından eksik yok fazla vardı ve bizler de Elhamdülillah bu nimetlerden çokça istifade ettik.

Florya asfaltının karşı tarafı

Bağlar mevkii sokağın Florya asfaltı ile birleştiği noktanın karşı tarafında arkadaşımız Bülent’lerin evi vardı. Bülent’in ağabeyi Vedat bizden biraz büyüktü. Bülent’in babası Bahri Bey amca Galip Derici’nin Hanımı Melahat Hanım teyzenin ağabeyi idi. Hanımının adı da Güler Hanım teyze idi. Bahri Bey amca ayıkken çok kibar bir adamken içkiyi kaçırdığında zapt edilmesi zor bir insan oluyordu. İçki bütün kötülüklerin anasıdır sözünün ne kadar doğru olduğunun canlı bir örneği idi Bahri Bey amca. Bülent’lerin evinin altında uzunca bir süre mahallemizin önemli bir siması olan Muzaffer ağabey’in bakkal dükkânı vardı. Muzaffer ağabey, Hanımı Şennur yenge bakkal dükkanını adeta beraberce işletirlerdi. Oğulları Ertuğrul bizden biraz ufak kızları da bizlerden biraz büyüktü. Muzaffer ağabey daha önceleri bazı yazılarımda anlattığım üzere eskiden faytoncu idi. O işi bıraktıktan sonra bu bakkal dükkanını açmıştı. Çok nüktedan bir kişi idi ve müşterilerle güzel ilişkiler kurardı. Bizler de günümüzün büyük bölümünü işte o bakkal dükkânın yan tarafında Bülentlerin bahçesinin önünde geçirirdik. Tabii bazen güneşin durumuna göre yolun karşı bölgesindeki gölgelik alanlara geçer bazen de Harmanlar durağının Veteriner tarafındaki top ağacın etrafında olurduk.

(Muzaffer ağabeyin vefatı sonrası yazdığım yazıyı okumak isterseniz; http://erhanerken.com/2015/01/17/bu-dunyadan-bir-muzaffer-agaBey-gecti/ )

Muzaffer ağabeyin babası kendi ifadesine göre Kurtuluş Savaşına katılmıştı. Bir Gazi elbisesi vardı ve Milli Bayramlarda elbisenin giyer ve törenlere katılırdı. Bizim bulunduğumuz noktalara geldiği zamanlarda hemen ayağa kalkıp kendisine selam vermemizden ve ona yer açmamızdan çok memnun olurdu.

Bülent’lerin evinin yan tarafındaki bahçeli evde taksici Ergin ağabey oturudu. Onun yan tarafında ise el arabasıyla zerzevat satan muhtelif esnafın el arabalarının ve küçük bir depolarının olduğu bir bölge yer almaktaydı. Sonra top ağacı diye tarif ettiğim alan ve onun arkasından sağ tarafa doğru çıkan yol önce Ercan’ların evinin önünden geçerek Ziraat’in alt kapısına varırdı. Ercan’ın babası Suphi Şatana amca ciddi duruşlu köyün içerisinde elektrikçi dükkânı olan bir kişiydi. Anneleri bizlere her daim muhabbetle yaklaşır adeta kendi evlatlarından ayırmazdı. Benim anne ve babamda da aynı yaklaşım vardı. Tüm arkadaşlarımı severlerdi.

Ercan’ın ağabeyi Mustafa ve bir de ablası vardı. Eskiden tüm bu isimler hafızada çok net dururken şimdi bazılarını hemen hatırlayamamak üzüntü oluştursa da yılların hafızalarda yaptığı tahribatın tabii bir sonucu olarak kabul etmek lazım sanırım.

Ercan’ların evinin önünde de genişçe bir boşluk vardı ve orada bazen Saka kuşları için avlanma mekânı kuran arkadaşlar olurdu. Bu bölgeden sağ tarafa doğru köyün içine ve eski Cami’ye doğru giden dar bir yol daha bulunmaktaydı. Şimdilerde oraları kim bilir ne hale gelmiştir.

Bakkal Muzaffer ağabeyin dükkanının karşıdan bakıldığında sağ tarafında bahçeli ve güzel bir ev vardı. Sahibi yanlış hatırlamıyorsam eski bir benzinci idi. Onun evine de farklı farklı yazlıkçılar gelirdi. Bir ara kuzenim olan Ayhan ve Nurdan’ın arkadaşı Gönül abla ve kardeşi Orhan, ailesi ile burada ikamet etmişlerdi.

O evin yan tarafından içeri doğru giren bir sokakta köyün yerlilerinin bahçeli evleri bulunmaktaydı. Şimdilerde büyük bir özlemle bahsedilen o yatay mimari ve bahçeli ev yapısı 70’li yılların Florya Şenlikköyü’nün doğal haliydi.

Sokağın diğer yanında Fatma Hanım Teyze ve önceleri faytoncu olan, sonraları at arabası ile eşya taşıyan Salih amcanın, çocukları ve torunları ile beraber oturdukları bahçeli bir ev bulunuyordu. Fatma Hanım teyzenin inekleri vardı ve sağdığı sütleri talep edenlere satardı. Bunlar arı gibi çalışan insanlardı. Adeta yorulmak nedir bilmezler ve o kocaman hayvanları ile uğraşırlardı. Fatma Hanım teyzenin Florya asfaltından neredeyse her geçişi bizler için heyecan kaynağı olurdu. İnek önde o arkada yola çıkıverir ve çoğu kere kornalar ve gürültüler arasında karşıya geçerdi. Bir keresinde ise bizler çayırda maç ederken acı bir fren ve gürültü sonrası başımızı yola çevirdiğimizde Fatma Hanım teyzeyi bir arabanın üstünde görüvermiştik. Tüm mahalleli olay yerine koşmuştuk. Hepimiz çok endişelenmiştik. Fakat Allah’a şükür Fatma Hanım teyze kısa bir süre sonra tekrar sağlığına kavuşmuş ve eski performansını yakalamıştı.
Şenlikköylüler için 70’li yıllar gündeme geldiğinde hemen hepsinin hatırladığı bu olay bizim mahallenin yaşadığı ciddi ve korku dolu bir hadise idi.

Bizler Melahat Hanım teyze ve Fatma Hanım teyzelerden çokça süt alırdık. Onların sütleri yeni sağıldığında sarımtırak bir halde olurdu. Annemler kaynattıktan sonra üzerlerinde kalın bir tabakadan kaymak oluşurdu. Çok lezzetli sütlerdi. Ben Florya’dan sonraki dönemlerimizde bir daha o lezzette bir süt içtiğimi hatırlamam.

Fatma Hanım teyzenin torunları Engin ağabey, Cengiz ve Tamer yakın görüştüğümüz kişilerdi. Bir de Nevin isimli ablaları vardı. Daha sonraları o evin yanında, yol kenarında Osman amca bir bakkal dükkânı daha açtı. Daha evvel hayvancılık yapan ve süt satan Osman amca muhtemelen Florya asfaltından gelip geçen araba sayısı artınca alışveriş ihtiyacının daha fazla olacağını düşünüp böyle bir girişimde bulunmuştu.

Osman amcanın bakkal dükkanından sonra Mithat Debre’lerin evi gelirdi. Ağaçlıklı bir kapıdan girilen yemyeşil bir bahçe içinde idi Mithat’ların evi. Çok şirindi. Mithat, ağabeyi Metin kardeşi Vedat ve kız kardeşleri Dilek. Dilek o zamanlar sapsarı şaçlı minik sevimli bir kızdı. Hepimizin kardeşi gibiydi. Babası Şerafettin amca ve annesi Güner Teyze de bizleri çok severdi, tabii biz de onları. Galatasaray Lisesi’nin sınavlarını kazandığımı gazeteden öğrendiğinde Mithat’ın elinde o gazete sayfası ile bağırarak bizim eve doğru koştuğunu bugün bile hatırlarım. Aramızdaki ilişki o kadar candan ve sahiciydi.

Mithat’ların evinin yan tarafından içeri doğru bir aralık girerdi ve o aralığın sonunda bir grup ev daha yer alıyordu. Amcamın oğlu Orhan’ın Hanımı Ayhan bekarken o evlerden birinde otururdu ve daha sonra ailemize gelin olunca o bölge bizim akrabalarımız oldu. Ayhan’ın ablaları, ağabeyi İlhan, enişteleri ve çocukları bu evlerde ikamet ederlerdi.. Hemen yanı başlarında ise arkadaşımız Şevki, ablaları, ağabeyi Erdoğan ağabey kuzenleri Hüseyin Darcan ağabeylerin evleri de bu bölgede idi. Erdoğan ağabey daha sonra askeriyeye girdi ve subay oldu. Hüseyin ağabey de mimar. Her ikisi de benim gözümde köyün efendi ağabeyleri arasındaydılar.

Bahsettiğim aralığın hemen yanı başında daha sonraları bir bina yapılmaya başlandı ve burada yazlık sinema kurulacağı söylenmişti. Fakat bina ortaya çıkmasına rağmen o sinema işi bir türlü tahakkuk etmedi.

Köyün eskiden bir tane yazlık sineması vardı. Florya asfaltı üzerinde köy meydanına giden kavşağı geçtikten yaklaşık 150-200 metre ileride sağda bir mekândı. Yaz gecelerinde köy halkının, ellerinde çekirdekler, sert iskemlelerde rahatsız olmak istemeyenler koltuk altlarında portatif bir şilte, serin akşamlarda ise üzerlerine giymek için bir ince üstlük ile dizi dizi sinemaya doğru gittiklerini görürdünüz. Televizyonun yaygınlaşması ile birlikte açık hava sineması Şenlikköy’de değerini yitirmeye başladı. Şimdi yerinde sanırım bir okul bulunuyor

Köyün tarihi sinemasının daha gerisinde alternatif bir sinema olarak yapılmaya başlanan bu binanın yan tarafından 45 derece açı ile bir sokak ayrılıyordu. Burada Marangoz Mithat ağabeyin evi yer alıyordu. Mithat ağabeyin bizim yaşlarda Efgan isminde bir oğlu vardı. Bir de onların yan evlerinde yanılmıyorsam akrabaları olan yine bizim emsal Kerim’lerin evi bulunuyordu. Bahsettiğim yolun bittiğ noktada hemen kaşıda Ercan’ın babası Suphi amcanın elektirkçi dükkânı vardı.

Buradan içeriye doğru artık köyün iç taraflarına giriyoruz ki şimdilik burada durup biraz da Florya asfaltının karşı tarafına bakalım.

Çayırın bitiminde Vaso Hanımın evinden bahsetmiştik. O ev daha yukarılardaki Kadri Beyin evi gibi 4-5 katlı bir apartmandı. Daha önce de belirttiğim gibi her iki evin tipi birbirine benzerdi. Arkadaşımız Çetin, ağabeyi Ahmet ve ailesi bu evde ikamet ederlerdi. Çetin mahallemizin bir diğer kalecisi idi. 80’lere doğru ideolojik hareketlenmeler başladığında bizim Çetin’de yoğun bir Marksist söylem başlamıştı. Bu sebepten kendisini Komünist Çetin diye adlandırıyorduk. Fikir ihtilaflarımız olurdu fakat bu bizim arkadaşlığımıza menfi tesir etmezdi. Sıkı sıkıya tartışır sonra geçer giderdik…

O evden sonra boşluklu bir alan, içerilerde kedileriyle beraber bir barakada yaşayan köyün meczup Hanımı Ayşe Hanım teyzenin evi, daha sonra Zafer Kerse’lerin evi, yanında birkaç bahçeli evden sonra futbol sahasına dönen sokağın köşesine varıyordunuz. Şimdilerde orada trafik ışıkları yer alıyor.

Bu bahsettiğimiz çizginin karşı tarafında yani yolun diğer yanında bir aralar bir hayli sükse yapan Deniz Taksi adlı bir taksi durağı kurulmuştu. Şenlikköy denince hakikaten hemen aklıma gelecek kadar popüler bir çıkışı olmuştu o Deniz Taksinin.

Şenlikköy meydanı ve çevresi

Florya asfaltı bir taraftan futbol sahasına dönen bir sokak ile birleşirken, yolun karşı tarafında bir yandan 90 derece köyün içine giren, ortadaki karakolun yan tarafından yine doksan derece yukarı çıkan iki ara sokak ve 45 derece yatay olarak ilkokul ve yeni Camiye doğru uzanan yolların toplaştığı bir meydanı görürdünüz. Meydanda köyün çeşmesi dikkat çekerdi. İşte burası klasik köy meydanı idi. Tabii köyün iki kahvesi de bu meydanda yer alıyordu.

Berber, Muhtar, Sağlık kabini, Bakkal gibi tabii unsurlar da hep bu meydana bakardı.

Bahsettiği meydandan 45 derece diye tabir ettiğim yol Mektep Sokak adıyla anılmakta ve köyün çocuk parkının yanından geçerek Yeni Camiye oradan ilk okula ve devamla istasyondan içeri doğru Mahirlere giden caddeye bağlanırdı. Bu yol güzel bir asfalta sahipti.

Ayrıca trafik olarak da çok sakindi. Bu sebepten bisikletle gezmeye de çok uygundu. Dolayısıyla bisikletlerimizle rahatça dolaşıyor, ilerden sola saparak o zamanlar henüz yeni yeni yapılmaya başlayan Galatasaray’ın sahasına hatta Havaalanı yoluna kadar gidiyorduk.

Harman sokak ve Orman sokak o dönemlerde bu bölgede gözümüze çokça çarpan sokak levhalarıydı. Şimdilerde yine o bölgelerde yeni yeni sokak ve caddeler gelişti.

Bir diğer güzergâh da İstasyondan gelen yola kadar gidip bazen Mahirler tarafına bazen de sağa saparak Florya tren istasyonunun yanındaki benzinciye kadar varıp oradan dönerek tekrar mahallemize gelmekti…

İstasyonun yanında bazıları tek atla birkaç tanesi ise çift atla çekilen rengarenk faytonlar dururdu. Trenden inen insanların birçoğu köyün içlerine veya çevre bölgelere bu faytonlarla giderdi. O zamanlar için tren Florya için çok hayati bir vasıta idi. Halkalı’dan kalkan Kanarya, Menekşe, Florya, Yeşilyurt, Yeşilköy istasyonları olarak devam eden banliyö treni Sirkeci’ye kadar giderdi.

Köyün şehir ile bir diğer bağlantısı da Taksim Florya otobüsü idi. Bu da İstasyonun yanına kadar gelir yaz aylarında güzergahı yuvarlak camping’e kadar uzatırdı

Yuvarlak Kamping tabir edilen meydan kıyı şeridinde deniz kenarındaki kamp alanlarının en son noktasıydı ve yol burada daire şeklinde bir güzergâh takip ederdi. Yuvarlak kampingin bir diğer özelliği ise orada uzun yıllardır mevcudiyetini sürdüren bir kır pidecisinin varlığı idi. Bu pideci sahiplerinin değişip değişmediğinin bilemesek de dış görünüm olarak pideci vasfının koruyan bir lokanta olmasıydı.

İstasyondan köy tarafına doğru giderken benzinciyi geçtikten sonra geniş bir boşluk yer alırdı. Bugün oralarda eğitim kurumları yer almakta. O boşluklardan birinin üzerinde bisikletçi Erdoğan ağabey vardı. Bisikleti olmayanlara bisiklet kiraya verir, patlayan lastikler fazla sorunlu ise onları onarır, bisikletlerdeki ayarsızlıkları giderirdi. Çok hızlı konuşan güleç yüzlü bir amcaydı. Gençlik dönemlerinden babamın da arkadaşı olduğu için hemen her gidişimizde kendisine selam söylerdi.

Florya Şenlikköy’ün Yeni Camii'nden bahsetmiştik. Bu Cami 70’li yılların ortasına doğru inşa edilmişti. Okul yolunda geniş ailesi ile birlikte oturan Ayet efendi isimli tekstilci ve Rumelili bir amcamız bu Camiinin onarımı için ciddi bir inisiyatif kullanmıştı. Bizimkiler de bu işe çok taraftardı ve Ayet efendiyi destekliyorlardı. O günün şartlarına göre inşaatın biraz büyük tutulduğuna dair bazı cılız sesler duyulmuş olsa da müteşebbis heyet sıkı durmuş ve güzel bir cami inşa edilmişti.

Caminin karşısında bizim orada bağı olan Şefik ağanın oğlu Nejat ağabey işletirdi. Köyün önemli şahsiyetlerinden Ömer ağa da bu manavın üstünde otururdu. Manavın yanında değişik bir tadı olan güzel bir pideci uzun yıllar hizmet verdi. Nuri Çorbacı adındaki bu ustamız genellikle oğlu Mustafa ile birlikte çalışırdı. Gerçi biraz önce bahsettiğim gibi bir de Yuvarlak Kampingde meşhur bir pideci vardı ama köyün pidecisi bizler için çok özeldi. Köydeki pidecinin ilginç bir özelliği şuydu ki hamurunu hep belli bir seviyede tutar ve pideleri birkaç saatte biterdi. Nedendir bilinmez o hamur adedini pek arttırmazdı. Belki de tek başına çalıştığından işini hakkıyla yapacak bir boyutun üstüne çıkarmıyordu. Onun da vefat haberini duyunca çok üzülmüştük. Allah rahmet eylesin.

  

Eski Camii ile ilgili birkaç söz

Yeni Cami öncesi köyün biraz yukarısında kiliseden dönme minik bir mescitte ibadetler yapılmaktaydı. Bizler ilk Kur’an Kursumuza bu minik Camide gitmiştik. Hatırlarım henüz ilk okula başlamamıştım ama yavaş da olsa okuma yazma öğrenmiştim. Amca kızım Nurdan benden 3 yaş büyüktü ve o kursa giderken illa ben de gideyim diye tutturmuştum. Ufak olduğum için hoca biraz tereddüt göstermişti ama beni iştiyaklı görünce tamam demişti.

O yaz bir hayli şeyler öğrenmiştik ve çok da memnun kalmıştık. Daha sonraki senelerde yaz aylarında Şenlikköy Camii bizim öğlene kadarki zamanımızın geçtiği yer olmuştu.

Zühtü Genç adlı bir hocamız vardı. Her birimizle çok güzel ilgilenirdi. Kur’ana geçtikten sonra bazen onun kaldığı Cami lojmanının bahçesinde de ilave okumalar, tecvit kurallarının tatbiki ve çeşitli ezberler yapardık. Hatta hiç unutmam sünnet olacağım sene Sünnet töreninde okumam için bana Enfal suresinin ilk ayetlerini ezberletmiş ve güzel bir talim yaptırmıştı. Daha sonra başka bir Camiye tayin olmuş ve ilişkimiz kesilmişti. 2012 Yılında vefat haberini bir gazetede okuyunca çok üzülmüştüm. Allah Rahmet eylesin.

Köyde iki tane iğneci Hanım vardı. En meşhuru olan Yüksel abla eski Caminin karşısında otururdu. Tabiri caiz ise erken gibi bir Hanımdı. Ayağında hep pantalon olurdu. Sert görünümüne rağmen çok insan canlısı bir insandı. Yorgunluk nedir bilmez ihtiyacı olan hemen herkesin imdadına yetişmeye çalışırdı.

Ermeni olan diğer iğneci Hanım da yeni Caminin dibinde ikamet ederdi. Aileden herhangi birine iğneci lazım olduğunda onlara haber vermeye giderdik. Daha sonraları köyde ilk Hanım eczacı olarak Filiz abla bir dükkân açınca sanırım orada da iğne hizmetleri görülmeye başlanmıştı.

Zühtü hocadan sonra Mahmut hoca adlı bir hoca tayin edilmiş ve Yeni Camide de uzun süre hocalık yapmıştı. O da çok bilgili bir zattı. Her hali ile hocalığın hakkını verirdi.

Caminin kadrolu müezzini dışında cemaatten bu işe meraklı kişiler de çıkardı. Gençlerden bizler de bunların arasındaydık. Köyün meşhur postacısı Rahmetli Sefer ağabey de her dönem ve her fırsatta güzel sesi ile müezzinlik yapan kişilerin başında gelirdi.

Postacı Sefer ağabey Şenlikköy’ün efsane isimlerinden biriydi. Herkesi yeri ile yurdu ile tanırdı. O dönemlerde birisi bizim adresimizi istediğinde ona ismimizi soyadımızı yaz altına da Şenlikköy/Florya yaz mektup bizi bulur dediğimizde insanlar çok şaşırırdı. Aynen öyleydi. Birisi köyde belli bir müddet oturduysa Sefer ağabey o kişiyi muhakkak bilir ve emaneti sahibine ulaştırıdı. Daha sonraki yıllarda Sefer ağabeyin köyde muhtarlık yaptığını da işitmiştim.

Lise yıllarına geldiğimizde Camideki bizden genç arkadaşlarla dersler ve sohbetler yapmak için ilgilendiğimiz olmuştu. Özellikle okul yolunda oturan şimdinin diş tabibi Osman Bektay ile bu faaliyetlerde ortak olarak çalışırdık. Osman’ın ağabeyi Mustafa da çoğu kere bizimle olurdu. Dersler yapardık, kitaplar okurduk, küçük piknikler tertip ederdik, top oynardık. Bizim için çok bereketli günlerdi. Hem öğrenirdik hem de öğretirdik

Köyün içerisine doğru dolaştıktan sonra tekrar bizim mahallemize dönüp Karslı bakkalın orada bıraktığımız yolculuğumuza daha yukarılara çıkarak devam edebiliriz.

Bağlar Mevkii Sokağı’nın yokuştan sonraki bölümü

Nikoların evini geçince dört yol ağzına geliyorduk. Sağa doğru üzüm bağına sola doğru ise Ormana ve futbol sahasına doğru giden bugünkü Hürriyet Caddesi olan yol vardı. Dört yol ağzını geçince sağda bahçe içinde biraz daha yüksekçe birkaç bina yer alıyordu. Bu binalarda oturanlar içinde birkaç isim aklımda kalmış. Bizim yaşlarda Metin diye bir arkadaşımız vardı. Metin’in kuzeni Cengiz bizlerden 5-6 yaş küçüktü, demek ki 80 öncesi 12-13 yaşlarında idi. Daha sonra Cengiz’i Milli takım maçlarında takımın doktoru olarak görünce çok şaşırmış, bir taraftan da çok gururlanmıştım. Demek eski mahallemizin çocuğu tıbba girmiş, mezun olmuş ve Milli takıma doktor olarak seçilmişti. Onların ablaları Serpil abla benim kuzenlerim Ayhan ve Nurdan ile yaşıttı. O evde bir büyük ablamız daha vardı. Sanırım o da Cengiz’in ablasıydı. Büyük kuzenim Reyhan ablamın yaşıtıydı. Yine o apartmanlar içinde Pınar adında bizim yaşlarda bir kız daha otururdu. Pınar ile Serpil ablalar arasında akrabalık var mıydı onu hatırlayamıyorum.

Daha sonra Mustafa Bey amcaların evi gelirdi. Bahçe içinde tek katlı şirin bir ev. Biz bazen akşama doğru, bazen de geç saatlerde Bağlar mevkii sokağında bir baştan bir başa arkadaşlarla yürürdük. Bazen de bisikletle gezerdik. Bizim bu akşamüstü ve akşam turlarımız uzun seneler adeta belli bir klasik oluşturmuştu. Elimizde çekirdeklerle yürürdük. Şimdi düşünüyorum da kimselere zararı olmayan ama bize de anlamlı bir faydası olmayan zaman geçirmeler. O zamanlarda daha faydalı bir zaman geçirme yolu bulaydık herhalde tüm mahalledeki çocuklar için önemli bir yetişme imkânı sağlardı. Bu turlarda Mustafa Bey amca genelde bahçenin kapısında otururdu ve bizler ona selam verirdik. O da gayet canlı bir şekilde mukabele ederdi.

Metinlerin evinin karşısında Şükrü adlı bir arkadaşımızın evi vardı. Şükrünün babası doktor annesi Kimyager idi. Variyetli bir aile idiler. Bisiklet ve otomobil çağımız geldiğinde Şükrü’nün hem bisikleti hem de arabası (arabaları) genel ortalamanın üstünde olurdu. Selamımız olmasına rağmen belki de tarzlarımız çok fazla uyuşmadığından, belli bir arkadaşlığımız vardı ama çok samimi değildik. Onların evinin yanında yine çok hukukumuz olmayan Monik adlı bir arkadaşın oturduğu ev vardı. Monik’lerden sonra bir küçük boşluk ve ondan sonra Uğurların evi gelirdi. Mahallede iki Uğur vardı Biri şişman Uğur ki bir arka sokakta otururlardı. Diğeri de zayıf Uğur. Her ikisi de yaşça bizden biraz büyüktüler.

Bağlar Mevkii Sokak ilk başlarında biraz yüksekçe bir noktadan Florya asfaltından ayrılır ve sokağa sapılırdı. Bugün o noktada yanılmıyorsam bir BİM mağazası var. Bu sokak amcamların evi hizasında en çukur noktasına varır sonra oradan tekrar yokuş halini alırdı. Uğur Gökşin’lerin ve Mustafa amcaların evinin bulunduğu nokta sokağın nerdeyse en yüksek bir noktası idi ve bu noktadan sağa doğru bir viraj başlardı.

Virajın başladığı noktada sola doğru bir çıkmaz yol ayrılırdı ki bu yolun sonunda bizim yaşıtımız Hilmi, ağabeyi Doğan ve kız kardeşleri Yüksel, anne babalarıyla bahçe içinde ikamet ederlerdi. Babalarının kocaman bir Amerikan arabası vardı. Doğan ağabey daha sonra havacı subay oldu. O da mahallemizin çok efendi ağabeylerindendi.

Hilmi ile nedense çocukluğumuzda pek yıldızımız barışmazdı. Ben pek kavgacı bir çocuk olmamama rağmen Hilmi ile birkaç sefer yumruk sille kavga etmiştik. Hilmi de öyle bir tip değildi ama demek ki aramızda o zamanlar menfi bir elektrik oluşmuştu

Hilmilerin arka tarafında daha sonra Şaban eniştemlerin evlerini aldığı polis emeklisi Ahmet amcalar ikamet ettiler. Onların çocukları Ömer Çağlar, şu anda TV yayıncılığı yapıyor

Bağlar mevkii sokağı sağa doğru sapınca ve Hilmilerin aralığını geçip virajı devam edince oğlu Ali ve Mehmet olan camcıların evi, sonrasında da Gazeteci Oktay ağabeylerin evine varılırdı. Oktay ağabey Tercüman gazetesinde çalışırdı. O zamanlar en canlı hatırladığım Murat 124 marka bir arabasının olduğu idi. Yıllar sonra onun oğlu ile benim oğlum bir yerlerde görüşmüşler ve Şenlikköy’den bahsetmişler. Bu muhabbetle birlikte Oktay ağabeyin de vefat etmiş olduğunu öğrenmiş oldum. Allah rahmet eylesin

Oktay ağabeylerin yanında Dr. Fuat Birkardeş’lerin bahçeli evi vardı. Fuat amca kalp Doktoru idi. O zamanlar hatırladığım kadarıyla kışın Vatan Caddesinin ucundaki şu an Ulubatlı diye anılan bölge) Emlak konutlarda otururlardı. Büyük kızının adı hafızam beni yanıltmıyorsa Günseli idi. Bizim yaşlarda oğlu Haluk ve bizden biraz küçük kızı Yasemin ile bu evde ikamet ederlerdi.

Onların yanında Ermeni bir aileden aldıkları evde İsviçre’de çalışan bir aile ikamet ederdi. Yusuf Bey, Hanımı Ayşe Hanım, yeğenleri Hatice ve kardeşi İlyas. İlyas sanki bizden yaşça biraz daha küçüktü.

Bu evlerin karşı tarafında ilk sırada bir boşluk vardı ama onların arkasında bizden yaşça büyük ve benim amca oğullarım Osman ve Orhan ile yaşça yakın Dişçi İhsan ağabeylerin evi vardı. İhsan ağabeyin babası Tevfik amca da diş tabibi idi. Her ikisi de Rahmetlik oldular.

İhsan ağabeylerin evinin yanında da benim büyük amcamların yani Ahmet amcamların evi gelirdi. O ev ilk dönemde yeni Bağlar mevkii sokağının asfaltının bittiği noktanın köşesiydi. Sonra toprak yol başlıyordu. Tabii daha önce o toprak yol da yoktu ve oralar çimenli ve çayırlık alanlardı.

Ahmet amcaların bölgesi

Ahmet amcamlar daha önceleri yaz aylarında Bahçelievler’de bir yazlık ev tutarlar ve oraya giderlerdi. 1970’li yılların başlarında Bağlar mevki sokağın asfaltının sona erdiği en köşe arsayı aldılar ve oraya yazlık bir ev yapmaya başladılar. O ev Rahmetli Salih dedemin en son inşa ettiği ev idi. Bahçe içinde iki katlı güzel bir evdi. Bir de yarı bodrumu vardı ki daha sonra çocukları evlenince alt ve üst katları onlar kullanır oldular. Ahmet amcamların gelişi ile birlikte Florya Şenlikköy’de ailenin büyük bölümü toplanmış oluyordu.

Babam ve iki ağabeyinin en bariz özellikleri olarak, biri bir işi yapınca diğeri de benzerini yapmayı sever bir tabiata sahip idiler.

Mesela babamların üç kardeş bir dönem 51-52 model ve her biri de koyu yeşil renkli Consul marka arabaları olmuştu. Sonra 61-62 model yine Consul marka araba aldılar. Bu sefer renklerde küçük bir değişiklik yaptılar. Bizim ve büyük amcamınki bordo renkli, ortanca amcamın Beyaz idi. Bunlar kardeşlerin ruh halini anlatmak açısından ilginç hususlardı.

Bir tek en küçük kardeşleri Necmi amcamın yapısı daha farklıydı. O diğerlerine pek benzemezdi.

Mesele üç kardeş kuyumculuk işinin farklı taraflarıyla geçimlerini sağlamışlardır. Necmi amcam da bir ara bu işi yapmış fakat sonrasında bırakmıştı. Yazın hemen hepsi Florya Şenlikköy’e gidiyordu. Necmi amcamın o tür bir hedefi hiç olmadı. 60’lı yılların ortalarında bir dönem Almanya’ya çalışmaya gitmişti. Birkaç yıl kalıp dönmüştü. Sonrasında bir ara 56 veya 57 model güzel bir Amerikan Chevrolet marka araba alıp onunla taksicilik yaptı. Yine bir süre kamyonet alıp Trakya’dan meyve sebze getirdi. Bir ara Fatih Camiinin yakınlarında kahvehane açtı. Bir dönem Şirinevler’de bugün o ilçenin nerdeyse merkezi yerinde ki oralar kuş uçmaz kervan geçmez tabir edilen bölgelerdi, yazlık sinema açıp işletti. Vel hasıl diğer üç kardeş birbirlerine yakın tarzda davranışlarda bulunurken en küçük kardeşleri daha farklı bir hayat çizgisi izlemişti.

Ahmet amcamın büyük damadı Şaban Gülce daha sonraki dönemlerde amcamların evini biraz geçince sol tarafta arsa alıp bir ev yapmaya başladı. Tam inşaatta belli bir noktaya geldiklerinde eniştem iş yerinde bir müşterisine para kaptırdı ve yıllarca uğraşıp didindiği birikimlerini kaybetme durumuna düştü. Hem onlar hem de tüm aile bu olayda çok üzülmüştü. Çünkü Rahmetli Şaban eniştem gençliğinden itibaren sabırla çalışan bir insandı. Rıza Paşa Yokuşu üzerinde Fincancılar mevkii, Yusufyan Han’da terzi levazımatı satışı yapan bir iş yerine sahipti. Bir dönem Orhan ağabeyim iş yerinde ona yardıma gitmişti ve o günden sonra ona usta demeye başlamıştı. Ben de sanırım lise ikiye geçtiğim yaz bazı günler onun yanına yardıma gitmiştim. O tarihten sonra ben de kendisine usta derdim. Çok yumuşak huylu, iyi ahlaklı bir insandı. Bu talihsiz olay sonrası hemen o evi sattılar. Eve müşteri olan kişiler Saray Muhallebicisinin sahipleri idiler. Onlar o evi alıp tamamladılar ve oturmaya başladılar. Rahmetli Kadir Topbaş ve ailesi bir dönem o evde oturdular.

Eniştemin daha sonra Topbaş’lara sattıkların evin bir öncesinde yani Ahmet amcamların karşı çaprazında arkadaşımız Cafer’lerin evi vardı Cafer Tokatlı bir ailenin çocuğu idi. Babası Feyzullah amca ve kardeşi, Mercan’da tekstil işi yaparlardı. Cafer’in kendisinden biraz küçük bir kız kardeşi de vardı. Amcasının da bir kızı bir de bizlerden küçük Mustafa isminde bir oğlu vardı.

Cafer çok güzel top oynardı. Daha çok küçük ebatlı sahalarda başarılı idi ve müthiş çalımlar atardı. İlk geldiği senelerde minyatür kale maçlarda onun ayağından top almak adeta imkansızdı. Daha sonraları onun tarzını çözmüştük ve maçlardaki ağırlığı kısmen dengelenmişti.

Cafer’lerin ve Şaban eniştemin yapmaya başladığı evin arazisi bir Rum’a aitti ve burada Recep ve Birolların oturduğu ağaçlar içerisinde bahçeli eski bir ev vardı. Onun yanında ise daha sonraki senelerde Arnavut Recep diye lakabı olan bir arkadaşımızın evleri vardı. Şu anda E5’e kadar dolu bu bölge 80’li yıllara kadar tek tük evlerin bulunduğu bir yerdi.

Ekşi Nar Sokağı’nın üzerindeyiz

Tekrar amcamların evine dönüp oradan sağa aşağı doğru saptığımızda toprak bir yola girerdik. Bu yol ilk senelerde bir hayli boştu. Amcamın evinin yanındaki arsa da büyük bir boşluktu. Amcamın damatları Şaban Gülce ve Bahaeddin Cebeci daha sonraki yıllarda oraya bir ev yaptılar. Şaban Eniştemiz genç denebilecek bir yaşta zor bir hastalığa tutuldu ve vefat etti. Şimdi Hanımı ve büyük kuzenim Nurten ablam, Bahaeddin Eniştem, Hanımı olan diğer kuzenim, çocukları ve torunları ile o evde oturuyorlar. Tabii Ahmet amcam ve kendisine Cici anne dediğim Melahat yengem vefat edince köşedeki o ev artık içinde kimsenin yaşamadığı boş bir tarihi anıt gibi duruyor.

Aşağıya doğru yan arsalarında Cağaloğlu’nda konfeksiyon gömlek işleri yapan Konyalı Hasan Cebeci otururdu. Hasan amcanın 5 oğlu vardı: Ümit, Suat, Güven, Rıdvan ve Zafer.

Daha aşağıda Çorapçı Gaziantepli Hayri Sağlam amca ve aşağısında da Prof. Dr Asım Asaf Ataseven ev yaptırmışlardı.

Onlardan önce bu yolun alt tarafları komple çayırlıktı ve oralarda da maç yaptığımız olurdu. Yolun sol tarafında da yavaş yavaş evler yapılmaya başlandı. Şimdi Ekşi Nar sokak denilen bu geniş caddenin bir arka paralelindeki Mercan sokakta arkadaşımız Ergun’ların evi bulunurdu. Bahçe içinde boş bir arazide şirin bir ev. Ergun’un ağabeyi Ercan ağabey, amca oğlu Osman ve Orhan’ın yaşıtıydı. İkisi ortasında Nazmiye adlı bir kız kardeşleri de vardı. Ergun’ın babası Kemal amca kamyoneti ile yük taşıyarak ailenin geçimini sağlardı. Aynur teyze bizleri her daim güler yüzü ile karşılardı. Sezgin ailesinin benim açımdan en ilginç ve güzel tarafı hepsinin neşeli ve mütebessim insanlar olmalarıydı.

Bu sokakta ayrıca Florya’daki Benzin İstasyonunu işleten 3 Karadenizli kardeş ve çocukları otururdu. Çocuklar içinde Mehmet bizim akranımızdı.

Ekşi Nar sokağından aşağı inerken sola doğru bir ara sokak vardı orada daha önceleri Eletrikçilik yapan Mustafa ağabey 75’li yıllardan sonra bir bakkal dükkânı açtı. Mustafa ağabey bakkal dükkanının dolabına yaz aylarında bol bol meşrubat koyar ve bizleri her gördüğünde çocuklar kola ve gazozlarım çok soğuk, yürüyüşleriniz sırasında terleyince gelin diye bize haber ederdi. Enteresan bir pazarlama yolu. Biz de akşamüstü yürüyüşlerimizde eskiden asfaltın sonundan geri dönerken daha sonraları yolumuzu Mustafa ağabeyin bakkalına kadar uzatır ve bir şeyler içerek geri dönerdik. Demek ki onun sözleri bizlere kısmen tesir ediyormuş

Daha aşağı indiğimizde köşede bahçe içinde büyük bir ev hatırlıyorum. Orası Osman ağabeylerin arkadaşı Erol ağabeylerin evi idi. Erol ağabeyin dedesi faytonculuk yapardı. Bir de yanılmıyorsam Erdinç adlı kardeşi vardı.

O civarda yine Rahmetli Osman ağabeylerin arkadaşı Koray ağabeyler otururdu. Fakat Koray ağabeylerin evinin şu an tam hangi noktada olduğunu tam kestiremiyorum. Daha sonra Erol ağabeylerin evinin arka tarafında güzel bir Cami daha yapıldı.

Yeni camiinin olduğu yerde eskiden çukurda Vedat’ların evi vardı ve onların da az da olsa inekleri vardı ve süt satarlardı. Şu an Mc Donald’s’ ın karşısında yoğurtçu Ömer’ler ve daha sonra da Ali’ler ‘in evi vardı. Şimdilerde ana yola bağlanan bu noktada eskiden diz boyuna kadar gelen bir duvar bulunurdu ve arabaların çıkış imkanları yoktu. Sadece yayalar geçebilirdi. Yol da kötü bir zemine sahipti ve hafif yağmurda hemen çamur olurdu.

Eskiden Yeşilova tarafında su sıkıntısı çok fazla olduğunda yolun karşı tarafına yani Bağlar Mevkii sokağın olduğu yere ellerinde bidonlarla insanlar geçerdi. Bu dönemde Rahmetli Ahmet amcam bazı zamanlar kuyusundan bu insanlara su verirdi. O sebepten Yeşilova ve Cennet Mahallesi taraflarında amcamın köşe evinin bir hayli bilinirliği bulunmaktaydı. Bugün düşünüyorum da ne kadar güzel bir iş yapıyormuş Rahmetli

Şimdilerde bu bölgede türlü türlü yeni sokaklar ve bahçeli evler peydah oldu. Bahsettiğim bu sokaklar da bazı noktalardan Beşyol civarında ana yola bağlanıyor. Köşede Nakipoğlu halı sahası da daha sonraları arsaların azaldığı dönemlerde top oynanan yerlerdi.

Önemli bir sanatkâr aile: Motorcu Mustafa Amca ve çocukları

Amcamlardan aşağı indiğimizde bugün Dr. Atasevenlerin evinini bulunduğu yokuşun bittiği noktalar henüz bugünkü gibi yollar ve sokakların belirlenmediği bir yapıdaydı ve orada hatırladığım en belirgin yer arkadaşımız Cemal’lerin bahçe içindeki evleri idi. Cemal’in ağabeyi Kemal, Osman ve Orhan ağabeylerimin arkadaşıydı. Bir dönem amcam Osman abime Mobylette marka bir motor almıştı. Daha sonra aynısından Orhan abime de alındı. Biz daha küçük olduğumuz için arada bir motorları kaçak yoldan sürüyorduk ama daha çok bisikletle iktifa ediyorduk. Kemal abinin ise hiç unutmam NSU marka biraz daha eski bir motoru vardı. Bunlar müsait alanlarda sürekli hız denemeleri yapıyorlar ve birbirlerini geçebilmek için de devamlı motorlarının ayarlarıyla oynuyorlardı. Kemal ağabeyin bu konuda bir hayli maharetli olduğunu hatırlarım. Onun babası Mustafa amca Motorcu Mustafa adıyla maruf bir kişiydi. Tabii o zamanlar bizim için arkadaşımız Cemal’in ve Kemal abinin babası, daha çok kendi bahçesinde toprakla ve ağaçlarla uğraşan bir amcaydı. Daha sonraları 90’lı yıllarda matbaacılık işine başladığımda bu Motorcu Mustafa amcanın matbaa elektrik ustalığı alanında bir ekol olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Mustafa amca ve oğulları Cağaloğlu’nda bu alanda parmakla gösterilirdi. Demek Kemal ağabeyin gençlik dönemlerindeki o ustalığının kökeninde babasından tevarüs eden bir yön de varmış ki onu geç fark etmiştim.

Bugün bile Motorcu Mustafa amcanın yanında yetişenler Matbaa piyasasında önemli elektrikçiler olarak iş yapmaktadırlar.

Bizim Cemal ve Kemal ağabeylerin evlerinin yanından geçilerek yazımızın en başında zikrettiğimiz o Selvi sokağın ucuna bağlanırdık.

Ahmet amcamların evinin köşesinden sol tarafa döndüğümüzde bugün geniş bir yol var ve yol Basınköy’e kadar gitmekte. O yolun üzerinde de devasa siteler yer almakta. Bizim bu olayları anlattığımız 70’li yıllarda o yol toprak bir yoldu ve bir müddet sonra askeriyenin başlamasıyla adeta kesiliyordu.

Askeriye’nin başladığı bölgeden sola doğru şimdi Cumhuriyet Caddesi denen sokağa dönmekteydi. O sokağın köşesinde oturmakta olan Ermeni Aram usta o zaman kendi evine kadar moloz ve üzerine sarı mil döktürmüştü ve bu yol muhtemelen o sebepten sarı yol olarak anılıyordu.

Bu noktalara kadar geldiğinizde çok gayret ederseniz askeriyenin kapısın kenarından derme çatma bir yoldan ve inişli çıkışlı bir patikadan geçerek ormanın yanından yine bugünkü Basınköy yoluna varırdınız ama tabii o zaman Basınköy’ün yolu da böyle asfalt değil toprak bir patikaydı.

Bahsettiğim yolun köşesinde yani henüz bu sarı yola girmeden, kapısı Bağlar mevkii sokağa açılan yandan ise sokağın içine doğru uzanan bahçe içinde tek katlı bir ev vardı. Bu ev daha çok yazlıkçılara kiraya verilirdi. O evde uzunca bir süre babam ve amcamların kadim dostu Avni İman amcalar oturmuştu. Hanımı Meliha Hanım teyze de annemlerin arkadaşıydı. Oğulları Selim ve Sinan bizden biraz daha küçüktü. Bir de küçük kızları vardı ki o da rahmetli kız kardeşimin arkadaşıydı.

Avni Bey amcalardan sonra o evde bir süre de yine Kapalıçarşı’da kuyumculuk yapan Ömer Özpala ağabey oturmuştu. Özpala ailesi başta Sabri Özpala olmak üzere, Mehmet Ali, Ömer, Osman ve Bekir Özpalalar hepsi, Kapalıçarşı’da kuyumculuğun farklı versiyonları ile uğraşırlardı ve onlar da babamların arkadaşlarıydılar. Özpala ailesinden sadece en büyük erkek kardeşleri bildiğim kadarıyla bu mesleği yapmamıştır. Kendisi Matbaacı idi Ona Paşa derlerdi ama bu onun ismi miydi yoksa lakabı mıydı pek bilememekteyim. Bu kişilerin hemen hepsi de kış aylarında Fatih’in çeşitli noktalarında ikamet ederlerdi. Özpala kardeşlerden Bekir ağabey de kısa bir süre Şenlikköy’de yazlığa gelmişti.

Ömer ağabey aynı zamanda babamla 72 yılında arabayla Hacca gitmişti. Dolayısıyla Hac arkadaşlığı gibi önemli bir yoldaşlıkları olmuştu. Ömer ağabey enteresan bir kişiliğe sahip çok uyumlu bir insandı. Mesela hem Ahmet ve Necati amcamlarla konuşur ve anlaşır hem de onların oğulları Osman ve Orhan ile belli bir hukuku sürdürürdü.

Genel anlamda Florya Şenlikköy hayatı ile ilgili birkaç söz

Florya Şenlikköy özellikle 70’li yıllarda benim hayatımda özellikle yaz aylarında çok önemli bir yer işgal etmiştir. Mayıs aylarında okulların bitmesine yakın başlayan bu serüven okulların açıldığı Eylül ayına kadar sürerdi. Kışın da havaların güzel olduğu hafta sonlarında bizler babamları sürekli Florya’ya gitmek üzere zorlardık. Gerçi onlar da bahçelik ve açıklık olan o bölgeyi severlerdi.

Buradaki günlerimizde sabah saatleri camideki Kur’an kursu program içinde önemli bir yer tutardı. Yeni Cami’nin yapılışından sonra yine Camiye vakit namazlarına gitmek ve Cami çevresindeki arkadaşlarla görüşmek de (Ayet Efendi’nin oğulları, Osman Bektay, Ağabeyi Mustafa, bizden biraz ufak olan ama beraber bazı çalışmalar yaptığımız İmam Efendinin çocukları, Recep ve şu an ismini teke tek hatırlayamadığım birkaç arkadaş) meşguliyetlerimiz içinde yer almaktaydı. Ramazan akşamları da Yeni Cami cemaatinden arkadaşlarla güzel sohbetlerimiz olurdu.

Evin çevresinde isimlerini daha önceleri zikrettiğim arkadaşlarla hemen hemen her akşam bir futbol maçımız olurdu. Büyük çoğunluğumuz Şenlikköy’ün B veya A takımında oynadığımızdan hafta sonları bu takımların antrenmanı hafta sonları da maçları olurdu ki bunlar da hayatımızda mühim bir yer tutardı.

Bakkal Muzaffer ağabeyin önündeki ağacın altı veya karşı taraftaki gölgelik alan da bizi çok ağırlamıştır. Akşamüstü ve akşam saatleri bisiklet gezileri, haftada birkaç sefer kampingdeki Roma dondurmacısında dondurma yemek de yaz aylarının ritüelleri arasındaydı. Daha küçük yaşlarımızda bizlerin vakitlerini çokca alan uçurtma müsabakalarımız da önemliydi. Özellikle ilk bahar ve sonbaharın rüzgârlı günlerde uçurtma uçurtmak önemli bir işti. Rahmetli babamla her yıl yaz başlarında beraber bir uçurtma yapardık. Babam bu işi çok iyi bilirdi ve bana da öğretmişti.

Ayrıca bana çok uzun kınnap ip alırdı ve uçurtmamın en yükseğe çıkması için alt yapıyı beslerdi

Yine yaşça küçük olduğumuz dönemlerde misket oynamak, topaç çevirmek gibi oyunları da oynardık.

Florya İstanbul’un deniz ile ilgili önemli semtlerinden biriydi. Florya’nın kıyılarında eskiden kamping alanları vardı. Genelde Belediye ile bağlantılı kişiler bu kamp alanlarında kalırlardı. İlave olarak bir de turist kamping alanı vardı. Kamping alanlarının dışında ayrıca kıyıda Menekşe’ye doğru uzanan üç adet de plaj bulunmaktaydı. Bu plajlar güzel havalarda tıklım tıklım dolardı. Plajlar ücreti girilen yerlerdi. Plajların bitiminde açık diye tabir edilen bir denize girme alanı daha bulunurdu. Burası ise karmakarışık bir bölgeydi. Bedava olduğu için buraya rağbet fazlaydı.

Plajların orta yerinde Florya’nın önemli binası Cumhurbaşkanlığı köşkü yer alırdı. Dönemin Cumhurbaşkanları bu köşkte ikamet edecekleri zaman Florya’da özel bir hareketlilik olurdu. Motel Florya’dan itibaren yol kenarlarına askerler dizilir ve Cumhurbaşkanının geçişi beklenirdi. Bizler de küçükken bu bekleyen insanların içinde yer alır geçen Cumhurbaşkanı’nın bizi selamlamasıyla mutlu olurduk. Tabi Cumhurbaşkanının köşkte olduğu zamanlar plajlara giden yollarda daha bir güvenlik tedbirleri olurdu. Bizler sandalla denize açıldığımızda köşkün yakınına gitmeme noktasında uyarılırdık. Ben en çok Fahri Korutürk’un bizim Florya asfaltından geçerek köşke gittiği sahneleri hatırlarım.

Florya’nın gençleri denize girmek için genellikle ya bir tanıdık ayarlayarak ya da kaçak yollarla kampingten denize girmeye çalışırlardı. Çünkü oranın denizi daha bakımlıydı. Tabii açığı kullanan da olurdu.

Çok küçükken bahsettiğim plajlardan bazen denize girdiğim olmuştur. Ama belli bir yaşa geldikten sonra plajların havasını çok tercih etmemişimdir. O sebepten arkadaşlarımı da ikna ederek çoğu kere Menekşe’den Sandal tutarak denize açılır kıyıdan açıkta daha sakin ve temiz yerlerde suya girerdik.

Aile fertleri için de babamlar hafta sonlarında bizi Kumburgaz’ın ilerisine (ki o zamanlar yoğunluk ancak Kumburgaz’a kadar olur sonrasında kıyılarda daha sakin alanlara bulunabilirdi) götürür orada belli bölgelerden denize girerdik.

Ziraat

Bu arada kadim dostlarımdan Rafet Kılıçlar’ın ikamet ettikleri Ziraat’in de bizlerde önemli bir yeri vardı. İTÜ’ye bağlı bir araştırma merkezi olan ve bizim Ziraat dediğimiz mekân, köyün yukarısında ve Yeşilköy havaalanının yanından geçen yola doğru uzanan genişçe bir araziydi.

Yeşilköy Havaalanı denildiğinde de orası ile ilgili de iki söz söylemenin gerekli olduğunu düşünmekteyim. Bir dönem İstanbul’un en önemli hava yolu noktası olan bu arazi Nuri Demirağ’ın 1930’lu yılların sonunda satın aldığı yaklaşık 1560 dönümlük Elmas Paşa çiftliğidir. Burada Demirağ, Beşiktaş’ta kurmuş olduğu atölyede üretmekte olduğu uçak ve planörler ile ilgili uçuş pisti, tamir atölyesi, Gök Uçuş Okulu ve hangarlar inşa etmiştir. Fakat bu teşebbüsü daha sonra zamanın hükümeti tarafından teşvik görmemiş ve Demirağ bu girişimini noktalamak zorunda kalmıştır. Bu arazi 1950’li yıllarda kamulaştırılmıştır. Uzun bir süre Yeşilköy Atatürk Hava Alanı olarak kullanılan arazi işte bu Demirağ’ın bir dönem Uçak imalatı ve deneme uçuşlarını gerçekleştirmek için üzerinde yatırımlar yaptığı arazidir. Nuri Demirağ ve Vecihi Hürkuş’un Türk havacılık tarihi açısından önemli hizmetlerini ve bu hizmetleri yapma gayreti içindelerken ne tür engellerle karşılaştıklarını uzun uzun incelemek gerek. Yazımızın ana konusu bu olmadığı için sadece küçük bir hatırlatmakla iktifa etmenin yeterli olduğunu düşünmekteyim.

Yeşilköy ile ilgili açtığımız kısa parantezi kapatarak tekrar Havaalanının karşı tarafında yer alan Ziraat’e dönersek; Rafet’in babası Ahmet amca Ziraat’de memur olarak çalışırdı ve o kurumun lojmanında otururdu. Ağaçlar arasında genişçe bir arazinin ortasında iki katlı bir evdi oturdukları yer. Ahmet amcanın 8 çocuğu vardı. Rafet bizim yaşıtımızdı. Ağabeyi Mevlüt ondan birkaç yaş büyüktü. Yine birkaç yaş küçük Ali vardı. Onun da altında iki küçük erkek kardeşleri geliyordu; Ömer ve Soner. Bir ablaları ve ilaveten iki de kız kardeşleri vardı. Çok güzel bir aile idiler. Bizleri de çok severlerdi. Bizler de onları kendimize çok yakın hissederdik. Sıcak yaz günlerinde Ziraat’in serin mekânı çok kullandığımız alanlardan biriydi. Ahmet amca İTÜ camiasında o kadar değerli bir yer edinmiş ki vefatından yıllar sonra bile onun hatırasına çocukları hala o lojmanı kullanabiliyorlar. Bugün İTÜ’nün o bölge ile ilgili hocaları ve idarecileri çoğu kere Rafet’lerden o mekânın tarihi ile ilgili bilgiler alıyorlar. Rafet ve kardeşleri de Ahmet amcaya layık insanlar olarak Ziraat’ı hala kendi yerleri olarak görüp oraya gözleri gibi bakıyorlar. Rahmetli Ahmet Kılıç amcanın örneği, bir insanın hangi makamda olursa olsun işini güzel yapmasının değerini gösteren önemli bir örnek.

Ziraat’e çıkan yol üzerinde yine gençlik yıllarımın kadim dostu Ercan Şatana’nın evi bulunmaktaydı. Ercan ile güzel bir dostluğumuz vardı. Hatta bir dönem onunla kuyumcuların içine yüzük ve bilezik koymak için kullandıkları yaldız kaplı karton kutulardan imal etmeye girişmiştik. Babamlardan aldığımız destekle bir yaz boyu o işi yapmıştık. Öncelikle kutular için farklı boyutta kesim bıçağı yaptırıp el ile işleyeceğimiz kartonları matbaada kestirmiştik. Tahtakale’den çeşitli renklerde yaldız kağıtları ve sıcakta eriyen boncuk tutkal gibi malzemeleri alıp imalata başlamıştık. Daha önceden bu konuda hiçbir malumatımız olmamasına rağmen sora sora çok detaylı bir işe girişmiştik.

Çoğunlukla bizim bahçede olmak üzere tamamen el yordamıyla imalat yapıyorduk. Mahallede müsait olan arkadaşlar (tabii aile fertlerinin bir bölümü hatta bu yazının hazırlanmasında önemli katkıları olan yeğenim Dr. Selman Gülce dahil) da bize yardım ediyorlardı. O yıl hepimiz için önemli bir etkinlik olmuştu. Ürettiğimiz kutuları başta babamın Kapalıçarşı’daki arkadaşlarına ve babama satmıştık. Birkaç parti yapıp götürüp sattık. Fena da para kazanmamıştık. Fakat iş çok vakit alıyordu. Adeta hayatımızın büyük bölümünü kapsıyordu. Belli bir süre geçtikten sonra hafiften sıkılmaya başlamıştık ama birbirimize belli etmiyorduk. Yoğun bir şekilde imalat yaptığımız bir günün sonunda şu caydırıcı soruyu kendimize soruverdik.

Biz ömür boyu böyle kutu mu yapacağız?

Bu sorunun cevabı çok zordu.

O an iş gözümüzden düşüverdi. İşte o dakikadan sonra makul bir sürede bu işi zirvede bırakmaya karara verdik.

Son ürünlerimizi topluca babama sattık. Alet edevatı elden çıkardık. Ve Ercan ile mutlu bir şekilde yazın sonlarına doğru arkadaşlarımızın yanına dönüverdik. Bizim için zevkli ve önemli bir tecrübeydi.

Lise yıllarımın ortalarına doğru benim o zamanlar İstanbul diye tabir ettiğim Fatih ve civarındaki arkadaşlarımla da belli programlarım olmaya başlamıştı. Bunlar o günün şartlarından çeşitli kitaplar okumak ve kendimizi daha iyi yetiştirebilmek sadedinden çalışmalardı. Bu sebepten haftanın birkaç günü bazen babamlarla bazen de yalnız olarak gidiyor ve akşamları dönüyordum. Fakat yine de Şenlikköy’deki arkadaşlarıma adapte olmaya çalışıyordum

1980’e doğru

1980 yılı benim için çok kritik bir yıldı. O senen liseden mezun oluyordum ve üniversite sınavına girecektim. Yaz aylarının başlarında bizim evde gün boyu odaya kapanıp yanımda anacığımın hazırladığı demlik demlik çayları içerek sınava hazırlanmıştım. O yıl aynı zamanda Şenlikköy’deki son senemizdi. Bir yandan da Basınköy’de babamların amcam ve eniştemle beraber aldıkları arsada inşaat başlamıştı.

Üniversite sınavlarında Boğaziçi’ni kazanmıştım ve bu benim için çok yeni bir serüven olacaktı. Türkiye o yıllarda çok çalkantılı dönemler geçiriyordu ve bu hal bizleri de çok endişelendiriyordu. Aynı zamanda çok sevdiğim Sebahat teyzemin birkaç yıldır devam eden hastalığı da gittikçe ağırlaşıyordu. Bu da ayrı bir sıkıntılı durumdu ve çoğu kere akşamları aynı odayı paylaştığımız teyzeciğimin ızdırap çekmesi beni çok üzüyordu.

Basınköy o zamanlar çok boş bir yerdi. Bizim ev o bölgede Atayurt Caddesi adıyla anılan yol üzerinde, Menekşe’ye inen istikamette ikinci ev idi. Yanımızda da Rahmetli Rasim Toker amcanın kardeşi Servet Bey ile birlikte bizden evvel yaptırmış olduğu bahçeli bir ev vardı. Arka taraflar tamamen arsa idi. İlerde Bağkur evleri diye tabir edilen birkaç ev görünmekteydi. O çayırlık bölgede bizim için tek işaret noktası yaklaşık 200-300 metre ilerdeki bir top ağaç idi. Şimdi sıra sıra bahçeli evler arasında o top ağacı arıyor ve gördüğümüz eski bir ağaca bakıp “aaaa galiba bizim top ağaç bu” diyerek eski günleri hatırlamaya çalışıyoruz.

İşte biz 1980 yılının yazında işte buraya taşınacaktık fakat bu bomboş yerde biz ne yapacaktık.?

Tüm bu sorular içerisinde o yaz geçti. Sonbahar başlarında 12 Eylül ihtilali oldu. Ben o sene üniversiteye başladım. Türkiye de yepyeni bir döneme giriyordu. Çok sevdiğim teyzeciğim o yılın 20 Ekim günü vefat etti. Teyzemin vefatından bir miktar sonra benim evliliğimle ilgili ilk teşebbüsler başladı. Hanımı istedik, söz kesildi ve 1981 baharında nişanlandık. Tabii bu dönemden sonra benim de hayatımda önemli değişiklikler oldu…

Basınköy dönemi benim hayatında yepyeni bir dönem ile birlikte başlamıştı. Ama Florya ve Şenlikköy gençlik dönemimin en derin hatıralarının olduğu bir devre olarak hayatımda önemli bir yere sahiptir. O bölgeden her geçişimde bu hatıraları ve mekânları, bugünkü halleri ile değil de hep zihnimdeki o geçmiş görüntüleriyle hatırlarım…

Florya Şenlikköy’ün daha çok 70’li yıllardaki bu görüntüsünü ve hafızamda yer alan kişi ve mekânları bu yazıda not etmeye çalıştım. Yazıyı tekrar tekrar okuduğumda bazı isimleri ve mekânları ihmal ettiğimi fark edince acaba o ihmal ettiğim kişiler kendilerinin isimlerinin zikretmediğim için bana darılırlar mı diye de düşünmeden edemedim. ( Mesela daha sonra Matbaa piyasasında da birlikte çalıştığımız Yurdaer, kardeşi Ertuğrul, Şenlikköy’ün o dönemdeki en hızlı pazarlamacılarından İlker, Osman abimlerin arkadaşı Hüsnü Ağabey, vb), Fakat takdir edersiniz ki 45-50 yıllık bir hikayeden bahsediyoruz. İnsan hafızası da hatadan ve unutmadan arınmış olmadığından kendilerinden ismen bahsedemediğim o kişiler lütfen bana darılmasınlar. Onların hepsinin benim çocukluk ve gençlik yıllarımdaki o güzel günlerde muhakkak ki bir nebze de olsa hisseleri var. Hepsine çok teşekkür ediyorum.

Bu süreçte vefat eden tüm Şenlikköy ailesinin fertlerine ve büyüklerimize yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

*Bu yazıda “Florya ve çevresi” ve “Eski Şenlikköy” facebook gruplarındaki bazı fotoğrafları yazıya canlılık katmak için kullandım. Özellikle Güney Güneygil’in derlemelerinden çok istifade ettim. Yazıyı bitirdikten sonra kuzenlerim ve yeğenim Selman Gülce dikkatlice okuyarak önemli katkılarda bulundular. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. İnşallah isimler, mekânlar ve tarihler konusunda ciddi hatalar yapmamışımdır. Burada sehven adını zikredemediğimiz dostlarımızdan tekraren özür diliyorum.

**Bir ilave daha yapayım. Yazı yayınlandıktan sonra bazı dostlar arayıp ufak tefek isim düzeltmeleri yaptılar. Yine bir kısım eksik isimleri ve resimleri yazıya ilave ettim. İnşallah bu ilave ve düzeltmeleri zaman içinde de devam ettiririz ve Florya için en az eksiği olan bir metin ortaya çıkarmış oluruz.

Selam ve sevgilerimle.

Erhan Erken

YORUM EKLE

banner19

banner36