, 21 Temmuz 2018
Ne uğruna aç kaldın

9435

Ne uğruna aç kaldın?

Şair ve yazarlarımıza kişisel tarihlerinde yer etmiş Ramazan anılarını sorduk.

İlgili Yazılar
Tayyip Atmaca Şiir Serüvenini Anlattı
Tayyip Atmaca, Şiir Serüvenini Anlattı

Şair Tayyip Atmaca, geçtiğimiz günlerde 'Şiirin Atlıları' programına konuk oldu ve şiir ve dergi serüveninden bahsetti. Şakir Kurtulmuş etkinlikten notlarını aktarıyor.
27/12/2016 08:08
Her devrin kendine göre bir şiir anlayışı var
Her devrin kendine göre bir şiir anlayışı var

Tayyib Atmaca’nın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Hece Taşları dergisinin edebiyat dünyasındaki diğer dergilerden farklı yanları var. Muaz Ergü yazdı.
22/05/2015 08:08
Samimi bir çabanın ürünü Hece Taşları
Samimi bir çabanın ürünü Hece Taşları

Hece Taşları dergisi, bir çığlıkla başlıyor bu sayısına. Ölümüyle vicdanları kısa bir süre de olsa harekete geçiren Aylan bebeğin ağzından sonu ölümle biten bir hicretin öyküsü anlatılıyor. Ahmet Serin yazdı.
20/11/2015 08:08
Eskişehir'de kapanan o fikir dükkanını yazdı
Eskişehir'de kapanan o fikir dükkanını yazdı

Tayyib Atmaca, Ay Vakti dergisinde 'Eskişehir’de Bir Fikir Dükkânı ve Atasoy Müftüoğlu' başlıklı bir yazı yazdı. Fatih Pala bu yazı üzerinde duruyor.
11/06/2015 10:10
Şair evlenmesi gerçek olmuş
Şair evlenmesi gerçek olmuş!

Eskişehir Odunpazarı'nda yaşayan şair Tayyib Atmaca ile şiir, aşk ve evlilik üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik..
18/11/2010 08:08
Neden birçok dergideler
Neden birçok dergideler?

'Sayıca çok denebilecek kadar dergide yazdığınızı düşünüyor musunuz? Çok sayıda dergide ürün yayınlamak size neler kazandırdı, neler kaybettirdi?'
30/10/2009 10:10

Celal Fedai (Şair): “Ramazan ayı çocukların ayı gibi gelir bana…”Celal Fedai, Derin Batırın Irmağa

Bir çocuk ile bir ihtiyarın söyleşmesi görülmeye değerdi

Çocukluğum, kıymetini bilmek inşallah nasip olur, çok değerli bir muhit içinde, Kayseri’nin Yuvalı Köyü’nde geçti. Boylu boyunca uzanan bir vadinin arasına yedi–sekiz yüz yıl önce kurulmuş bir köy düşünün. Başınızı kaldırınca Erciyes’i görmek, biraz kulak kabartınca Kızılırmak’ın sesini duymak ne demektir, ancak gülümseyerek anlatabilirim. Kendi kendine yetmeye çalışan, işinde gücünde kadınlar, erkekler hatırlıyorum. Bir de çocukların çok sevildiğini… Altı yedi yaşında merkebe binmiş, tarlalarına azık götüren bir çocuk ile yaşını başını almış bir ihtiyarın yolda söyleşmesi görülmeye değerdi. Çocuk, Cenab-ı Allah’ın insanlar arasına bıraktığı bir emanetti doğduğum köyde. Bunu çok erken yaşlarımda tattım ben. El üstünde tutulurduk. Sofraya önce biz davet edilirdik. Oyunlarımız, işimizi yaptığımız sürece bölünmezdi. Bir insan için işinin, onun yegâne gücü olduğunu burada öğrendim. Uzun lafın kısası, çocuklara duyulan sevginin haddi hesabı yoktu köyümde ama anlamı tekti: Çocuk emanetti… Bunu en çok Ramazan ayı gelince hissederdik.

‘Hayriye Bacı; daha kalkmıycan mı?’

Ramazan ayı çocukların ayı gibi gelir bu yüzden bana. Orucu yarım tutardık. Tam tuttuğumuzda ayrı bir sevinç duyulurdu ailelerimizde. Büyüdüğümüze hükmedilirdi. Bir avuç içine yerleştirilmiş sekiz yüz hanenin sahura kalkışı nasıl anlatılır. Henüz uyanmayan hane halkını uyandırmak için davulcunun bizzat hane reisinin adını anarak uyandırması ne güzeldi. Babam olmadığı için davulcumuz annemin adıyla bağırırdı bize. “Hayriye Bacı!..” derdi, “Daha kalkmıycan mı?” Annemden cevap alıncaya kadar da gitmezdi. Köyün tüm lambaları tek tek yanardı. Yakın komşularımızla sahur gezmeleri yapardık. Bu işin organizasyonu daha çok çocuklara düşerdi. Aynı şenlik iftar için de yaşanırdı. Ama teravih vakti, çocuklar için apayrı bir mutluluktu.

Celal FedaiBirinin bir gülmesi hepimizde bir kıkırdamaya dönüşürdü

Her teravih sonrasında bir yakınını kaybeden hayır yapardı. İftarla başlayan bu hayır, teravih namazı sırasında dağıtılan, çocuk avuçlarımıza iki taneden fazlası sığmayan Konya şekeri ile daha bir şenlenirdi. Biz çocuklar bu şeker aşkına otuz üç rekâtı bulan yatsı ve teravihi uçar gibi kılardık. Tabii sorunlar da yaşanmaz değildi. Aramızdan bazılarının camiye sadece ve sadece bu şekerlerden almak ve yaramazlık yapmak için geldiği aşikârdı. Bu yüzden de yatsı namazından sonra çoğu zaman somruk şekerleri dağıtılır ve kapı dışarı edilirdik. Cami bizim için oyun alanı da olduğu için bu dehlenme çok dokunurdu ama hak da verirdik. Çünkü bazen muzip tiplerden birinin bir gülmesi namaz sırasında hepimizde bir kıkırdamaya dönüşürdü. Böyle olunca ilk selamda bize yol görünürdü. O bembeyaz, ağızda dağılan Konya şekeri yerine sormuk şekeri ile yetinmek, camiden atılmamıza neden olanlar için feci neticeler doğururdu. Herkes suçu bir diğerine atardı böyle durumlarda. Neticede Konya şekeri hayali sonraki güne ertelenirdi.

Torunlarını etrafına toplayan Münip Dedem ve Konya şekerleri

Neyse ki böyle durumlarda benim, nur içinde yatsın, Münip Dedem vardı. Köyün en saygıdeğer yaşlılarındandı dedem. Muhteşem bir insandı. İyi bir dinî, insanî terbiye aldığı besbelliydi. Ruhu’l Beyan tefsiri okurdu. Çok çalışırdı. Her teravih sonrasında kuşağında getirdiği Konya şekerlerini biz torunlarına o muhteşem gülümseyişiyle adaletle pay ederdi. Vefat ettiğinde on bir yaşındaydım. Her akşam namazı sonrasında bizi etrafına toplar, çeşitli konularda dersler verirdi. Her torununun halini yoklar, yeteneğine göre sevk ederdi. Benim okutulmamı vasiyet eden odur. Bugün sizlerle paylaştığım bu anıda onun himmetleri pek çok. Bu vesileyle onu ve onun gibi gülümseyen nice dedeleri rahmetle anıyorum.

Bir yerlerde o çocuklar yaşıyor

Köyüme gelince… Birkaç ay sonra, tabiatla bağı kopan bir zihniyetin sonucu kurulan bir barajın suları altında kalacak. Irmaklar üzerine barajlar kurarak elektrik üretme kolaycılığı benim köyüm gibi onlarca köyü ve arazisini sular altında bıraktı. Gözümüzü toprak doyuruncaya kadar, tabiatın ne demek olduğunu galiba bilemeyeceğiz.

Dedelerimizle, ninelerimizle aramıza kapatılması mümkün olmayan mesafeler giriyor. Buna karşı duran çocukların bir yerlerde Ramazan’ı yaşadığını biliyorum. Onları sevgi ve saygıyla selamlıyorum.Tayyip Atmaca -Med Cezir

Tayyib Atmaca (Şair): “Ey Allahım, hal-i pürmelalimi sana nasıl anlatayım…”

‘Boşuna uğraşmışsın’ dediler

2000 yılı Ramazan'ında memuriyetten istifa edip İstanbul’da İkitelli’de bir matbaada çalışıyorum. “Sevap artı kar payı” çalışmaya daha fazla tahammül edemeyip işten ayrıldım. Sultanahmet’te bir matbaadan bir kitabın tashih işini almıştım. Kitap sahibi, kitabı başka bir yayınevinde bastırmış; dolayısıyla biz boşuna zahmet çekmişiz. Bana işi veren matbaa günlerce beni salladıktan sonra, “Sen işi istediğimiz gibi yapmadın, dolayısıyla işi kabul etmiyoruz. Kaç lira masraf ettiysen onu verelim git” dediler. Ben de iş için 10 gün uğraştığımı söyleyince, “boşuna uğraşmışsın” dediler. Ben de elimdeki çıktıları ve CD’yi matbaada masanın üzerine bıraktığım gibi oradan ayrıldım.

Kul darda kalmayınca…

Tayyip AtmacaAt Meydanı’ndan Sultanahmet tramvay durağına doğru yürürken ikindi ezanı okunuyor. Tramvay durağının tam karşısındaki küçük camide cemaate yetişemiyorum. İkindi namazını kılıp şöyle dua ettiğimi hatırlıyorum: “Ey Allahım, hal-i pürmelalimi sana nasıl anlatayım, her şeyi sen gördün işittin. Cebimde 5 lira para var; bu para beni ancak Pendik’e götürür. Çocuklar para gözlüyor, halimi sana nasıl özetleyeyim. Sen sabahları yuvasından aç kalkan kuşların rızklarını nasıl veriyorsan say ki ben de bir kuşum, beni perişan etme” diye dua edip elimi yüzüme götürdüğümde cep telefonum çalıyor. Açtığımda Pendik’te oturan kız kardeşim arıyor. “Abi gel sana bir daire boya işi bulduk”

Pendik’e gidiyor ve 10 gün içinde evi boyayıp beni ve ailemi üç beş ay geçindirecek bir para kazanıyorum. ‘Kul darda kalmayınca Hızır yetişmez’ derler ya. Ha işte o anı belki de hayatım boyunca unutamayacağım.Mehmet Öztunç -Kalbi Teğet Geçmek

Mehmet Öztunç (Yazar): “Sahat’ın evindeki manevi haz, isterim ki her iftar soframı süslesin.”

Annesi Ermeni, babası Türkmen Sahat’ın evinde iftar

Yeşil gözleri ve sarı saçları orucun manevi halesiyle derin bir nuraniyete kesmişti. Çekingen bir sesle: “Hocam, bizim evde iftar vereceğiz, siz de katılır mısınız?” dedi. Benden “evet!” yanıtını duyunca aydınlık yüzü tok bir tebessümle ışımıştı. Annesi Ermeni, babası ise Türkmen’di. O ise Ermeni anneannesi ile kalıyordu. Evine konuk olacağımız öğrencimiz Sahat ve birkaç öğretmenle yola çıktık. Yemek kokuları taşan apartmana girdik, önünde durduğumuz kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Bize en leziz yemeklerden bir sofra hazırlamıştı.

Allah uğruna aç kalmak için dilekçe istedi

Mehmet Öztunçİftar sonrası laf döndü dolaştı Sahat’a geldi. Anneanne bizimle konuşurken Sahat’ın terk edilmişliğine çok üzüldüğü belliydi, sesi kırılıyor, cümlelerin sonunu getiremiyordu. “Bütün bunlara rağmen şükür ki karşımıza siz çıktınız.” dedi. “Ben müslüman değilim; ama Sahat geçen gün benden oruç tutabilmesi için imzalı bir dilekçe yazmamı istedi.” dedi. “İçimi derin bir huzur ve mutluluk kapladı, çünkü bu çocuğun arkadaşları dışarıda her türlü anarşiyi estirirken bu çocuk benden Allah uğruna aç kalmak için dilekçe istedi.” diye devam ederken güçlükle konuşuyordu. Büyük bir manevi huzura bürünmüştü. “İyi ki siz varsınız, Allah eksikliğinizi göstermesin.” anlamında dualar etti.

Hayatın bizi karşılama biçimi biraz da bizim ona verdiklerimizle biçimleniyor. O evdeki manevi haz, isterim ki her iftar soframı süslesin, dimağımı tatlandırsın.Şemsettin Yapar -Gönül Atölyesi

Şemsettin Yapar (Yazar): “Ne aşklı adamlardı onlar!”

O ayaklı kalpleri hiç unutmayacağım

Bir Ege kentinde, İzmir’de tahsil görürken kenar mahallelerden birinde idi evimiz, Gürçeşme’deydi. Gürçeşme’nin Smyrna deresine bakan bir tepesindeydi. Mahalleli karnını zor doyuran insanlardan oluşuyordu ama biz öğrencileri iftara götürmek için kelimenin tam anlamıyla yarışıyorlardı. Deri atölyelerinde sabahın köründen akşama kadar zor şartlarda çalışan bu ayaklı kalpleri hiç unutmayacağım sanırım. Çünkü onların samimi iftar çağrılarını, sıcaklıklarını iliklerime kadar hissetmiştim. Köhne hanelerde, fakir odalarda yemekleri, pilavları değil ruhlarını ikram ediyorlardı sanki.

Sen rüya mıydın yahu?

Şemsettin YaparEv sahibimiz Hasan Amca hâlâ hayatta mıdır ki? O zaman seksen yaşındaydı zaten. Oğlu pazarcılık yapardı, sebze meyve satardı. Gönlü zengindi ama! Anadol pikapla ekmek parasını çıkarırdı. Seksen öncesi kıyımda edebiyat bölümünü, yani benim okuduğum bölümü bırakmak zorunda kaldığını öğrendiğimde vurulmuştum.

Ne aşklı adamlardı onlar! Ah!

Gürçeşme otobüs durağında akşama doğru eli market alışverişiyle dolu inip de bir elindeki tıka basa poşeti evimize bırakan ve şimdi adını falan hatırlamadığım ağabey! Sen rüya mıydın yahu! Üzerimizde hakkınız baki! Allah sizlerden razı olsun!

 

Mustafa Oğuz, oruç güzelliğine bir güzellik daha eklensin diye sordu