, 16 Ağustos 2018
Ölülerimiz Ayrı Ayrı Gömülürse Biz Nasıl Millet Oluruz

1751

Ölülerimiz Ayrı Ayrı Gömülürse Biz Nasıl Millet Oluruz?

Gazeteci Yaşar Taşkın Koç ile ‘Aklına estiği gibi’ yazdığını söylediği kitabı üzerine konuştuk. Sosyal medyanın gazeteciliğe indirdiği darbeden kurum ve kişilerin nasıl yıpratıldığına; askeri darbelerden 15 Temmuz’a kadar merak edilen pek çok konu hakkında görüşlerini sorduk.

İlgili Yazılar
Özlem Albayrak Türkiye Baş Döndürücü Bir Hızla Dönüşüyor
Özlem Albayrak: Türkiye Baş Döndürücü Bir Hızla Dönüşüyor

''Muhafazakârlar, siyasette iktidarı ele almaya ve başarılı şekilde yürütmeye başladıktan sonra, o siyasetçilerin sosyolojik karşılığı diyebileceğimiz toplumsal gruplar da daha görünür oldu; özgüven kazandı. Eskiden başörtüsü meselesi, Kürtlerin yasadığı ayrımcılıklar, mezhepsel farklılıklar ya da azınlık düşmanlığı, yani kimlik meseleleri tartışılırdı, sınıfsallık çok keskindi ama bugün artık gündemimiz bunlar değil...'' Özlem Albayrak, 'Toplum Yazıları-Türkiye’nin Sosyal Dönüşümüne Bakmak' kitabı üzerine Deniz Ersoy'un sorularını cevapladı.
23/06/2018 14:02
Türkiye nin 10 Yıllık Siyasi Hafızası Olmaya Aday Bir Kitap
Türkiye’nin 10 Yıllık Siyasi Hafızası Olmaya Aday Bir Kitap

2009-2011 yılları arası TRT’de yayınlanan ‘Medya Müfettişi’ programındaki söyleşiler Serra Karaçam tarafından, 'Nereden Nereye & Kırılma Öncesi Sorular' başlığı altında bir kitap haline getirildi. Serra Karaçam’a kitabını sorduk.
05/06/2018 13:01
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Mayıs 2018
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Mayıs 2018

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Mayıs-2018 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/06/2018 09:09
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Nisan 2018
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Nisan 2018

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Nisan-2018 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/05/2018 10:10
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Mart 2018
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Mart 2018

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Mart-2018 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/04/2018 12:12

Kitabınızdaki ilk yazınızın başlığının ‘Çamur’ olması bir serzeniş mi?

Evet, tam anlamıyla bir serzeniş. Çünkü Türkiye’de son yıllarda gittikçe artan, ahlak sınırı olmayan bir yeni yöntem var ve bundan daha da kötüsü bu, yine son zamanlarda gittikçe daha fazla ‘sonuç alan’ bir yöntem. Muhtemelen çıkar temelli bir güdü, davranış, hareket tarzıyla insanları hak etmedikleri şekilde yalan yanlış şeylerle suçlamak; geniş kitleleri bu suçlamalara inandırmak; bunun için bu yalanları, saldırıları, haksızlıkları, ipe sapa gelmez verileri birleştiren akıldışı bir mantıkla kurgulamak bu yöntemin temel omurgası. Sosyal medyadaki hastalıklı olana eğilimi seven, yarısı gerçek yarısı robot tabir edilen sahte hesaplar sayesinde on binlerce insana/hesaba ulaşıp, bunların binlercesini ikna edince sistem işlemeye başlıyor.

İkna edilenler kadar bu iş için özel olarak çalışan takipçilerin katkısıyla da hedef kişi ve kurum hakkında hangi sonuç alınmak isteniyorsa en azından işin yarısı halloluyor.

Geriye kalan yarısını da belirleyen bir devam var; kişi veya kurum artık hangi konuda geri adım atması isteniyor veya ne yapması isteniyorsa o konuda geri adım atıyor veya yapılması istenileni yapıyor. Bazı durumlarda tüm bu yazışmalar, iddialar sonunda hukuk harekete geçiyor. Doğal olarak suç duyurusu kabul ediliyor yapılan yayınlar. Hiçbir şey olmasa bile, hedef kişi veya kurum, yakından tanıyanlar, olup bitenlerin gerçek yüzünü bilenler dışındaki genel kitlenin gözünde en azından yıpratılıyor, üzerinde şüpheler oluşturuluyor.

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ağır toplumsal çatışmalar, siyasal gerilimler ve son olarak 15 Temmuz’da yaşadığımız terörist darbe girişimi ve sonrası bütün bu olup bitenler için gerekli vasatı, ortamı sağladı. Dikkat ederseniz bütün bunlar sosyal medya üzerinde(n) yaşanıyor çünkü bu işler için normalde biraz akıl, biraz bilgi, biraz tecrübe, biraz uzmanlık gerekir. Bu asgari niteliklere bile sahip olmayanların konvansiyonel gazete ve televizyonlarda hatta eli ayağı düzgün bir internet sitesinde dahi köşe yazarı, yorumcu, editör, muhabir olması mümkün olmadığından bunun için bir ehliyet gerektirmeyen, “bedava”ya sosyal medyada mantar gibi yetişiyorlar.

Sosyal medya her şeyi bulanıklaştırıyor

Tabii ki gazete ve televizyonların habercilik konusundaki gerilemesi, sosyal medyaya alan açıyor, tabii ki sosyal medya artık içinde olduğumuz dünyada internet sayesinde konvansiyonel alan karşısında bir mecradır. İmkândır ama olumlu katkıları kadar, içinde olduğumuz süreç nedeniyle işte bu şikâyet ettiğim, serzenişte bulunduğum tipleri ve onların ahlakî, meslekî, insanî, asgari ilkelere bile riayet etmeyen, aksine onları yıkmaya çalışan yöntemlere de alan açıyor.

Sanki yüzlerce yıl öncesine ışınlandık aslında. Entrikanın, dolandırıcılığın, fitnenin kulaktan kulağa fısıldanarak, sahte mektuplar, karartılmış bilgiler, yarısı alınmış yarısı saklanmış konuşmalar, eylemlerle büyüklü küçüklü ekonomik siyasal kültürel sosyal… Akla gelebilecek her türlü iktidarları belirlemek, dönüştürmek, yönlendirmek için, her şeyin yapıldığı zamanlardayız. Buna serzenişte bulunmak, yapılabilecek en düşük karşı çıkma şekli aslında. Ama burada şunu gözden kaçırmayalım; bu olup bitenler sadece kötü, sadece ahlaksız, sadece aptal insanların bireysel girişimleri, tutumları, saçmalıkları veya kötülükleri değil. Nasıl ki asırlar öncesinde de bu işlerin bir sebebi vardı, şimdi de var. O sebep insanlık tarihinin tek sebebi üstelik, çıkar…

Yani bu işlerin içindekiler bizzat kişisel çıkarları için varlar. Bu işten para kazanıyorlar. Bugün ortaya saçılmıyor diye rahatlar sanırım ama o paralar bankalar aracılığıyla transfer ediliyor. Hepsi kayda giriyor ve o kayıtlar yok olmaz. Yarın kim kime her ay veya ara ara ne kadar para yollamış ortaya çıkacak. Çünkü bu tarz şeyler yapılırken gizli kalır, yarın araştırıldığında ise kanunî resmi belgelerle ispatlanır.

Peki, bu çıkar dediğimiz şey sadece para mı? İlk zincirdekiler için tabii ki para ve yanında şan, şöhret. Denk gelirse bir makam belki. Bir de bunların bu işleri yapmalarını isteyen, onları finanse eden, onlara hedeflerini gösterenler var. Orada işte çıkar veya savaşın boyutu ister istemez aşama kaydediyor, birden sıçrama yapıyor. Yani yaşadıklarımız bazı meczupların, bazı kendini bilmezlerin, bazı akıl hastalarının veya cahillerin işi değil. Onlar en fazla paralı aracılar. Bunun başkalarına, çok sayıda insana; politikacı, akademisyen, gazeteci, sanatçı hatta sade vatandaşa yapıldığını görüyor, elimizden geldiğince itiraz ediyorduk. Ara ara yazılarımda buna değindiğim de oldu.

Sosyal medyanın inşa ettiği sahte gerçeklik

Ama bizzat kendim, bana yapılan saldırıyla, TRT’ye yapılan saldırıyla siyahın beyaz, yanlışın doğru olarak nasıl gösterilebildiğini bizzat tecrübe ettim. Başkası olsa bu çapta bir saldırı nasıl sonuçlanırdı bilmiyorum ama neyse ki sonuç alamadılar. Kendilerinin geçmişte FETÖ güzellemeleri dururken daha 7 Şubat 2012’deki MİT krizinde Ankara temsilcisi olduğum Kanal 24’te bir daha o zamanki adıyla ‘Cemaat’ yanlısı hiçbir gazetecinin, akademisyenin, sivil toplum kuruluşu yöneticisinin yayına çıkarılmamasını istediğim ve bunu sağladığım için tanıyan herkes bu konudaki tutumumu biliyor. Keza kitapta da yer alan dershane tartışması zamanında yazdıklarım ortada. Veya Twitter’da 2012’de FETÖ yanlısı gazetecilerle girdiğim tartışmalar duruyor. Velhasıl başkası olsa, dediğim gibi bu çapta bir saldırıyla giderdi veya boyun eğerdi.

Bitmedi, ister istemez, kendilerine yetiştirilen, özel olarak kurgulanarak sahte yanlış algılar oluşturarak, TRT’nin darbeciler tarafından işgaliyle ilgili görüntüler de haklı oldukları sanısını güçlendirmek istediler. Bu yüzden üzerimizde ciddi bir şüphe oluşturdular. Ki o görüntülerin onların eline geçmesi bile kriminal bir mesele. Hepsi savcılıkta, emniyette olan; 15 Temmuz’dan beri soruşturulan, delil olarak kullanılan ciddi bir görsel malzeme bu insanların eline nasıl geçiyor? O kadar kolay mı? O kadar ucuz mu? Mesele, bu tarz malzemelerin sosyal medyada birilerinin canları istediği gibi kesip biçip kurgulayıp operasyon yapacak şekilde elden ele gezdirilmesinde. O iddiaların sahipleri sosyal medyanın en büyük eğlencesi.

Bir insanın düşebileceği en aşağı seviyede muamele görüyorlar hepsi. Kendileriyle davalık olduğum için isim vermiyorum ama herkes biliyor kimlerden bahsettiğimi. En küçük bir saygı, en küçük bir ciddiyetleri kalmamış; memleketin en az okuyan, en az düşünen ama sosyal medyaya girmeyi başarabilen küçük bir azınlık ile yine kendileri gibi para ile yancılık yapanlar dışında eğlenmek, gülmek, dalga geçilmek için okunan insanlardan bahsediyoruz. Zaman çok çabuk gösterdi kimin haklı, kimin doğru olduğunu. Umarım, şimdi, o zaman bu paralı meczupların yaptıklarına hak verip bize saldıranlar utanıyordur. Destekledikleri, doğru söylüyor sandıkları, insanların haline bakıp düşünüyorlardır…

Gezi-Çözüm Süreci ilişkisi

Kitabınız 4 yıllık bir süreci kapsıyor. 4 yıl içinde siyasi ve toplumsal açıdan dönüm noktası olan olayları başlıklandıracak olsanız?

Yazarlık teklifinin geldiği dönemde ülkede işler hemen her alanda iyi gidiyordu. Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel bir sıkıntı yoktu, o güne kadar yaşananlarla ilgili de çözümlerin, iyileştirmelerin, reformların yapılmaya çalışıldığı sakin, huzurlu, işlerin iyi gittiği bir dönemdi. Kürt meselesinde Çözüm Süreci büyük umutlar vaad ediyordu. Suriye meselesi bir müddet sonra içine gireceği kanlı, çözümsüz halden henüz çok uzaktı. Ya da bize öyle geliyordu. Libya, Mısır, Tunus örnekleri can sıkıcı noktalarına rağmen bölgenin başına bir şey açılacakmış gibi görünmüyordu.

Bir süre sonra Gezi Olayları patladı. Sonra hem Kürt meselesi, yani Çözüm Süreci hem buna zaten baştan beri bağlı olduğunu sonradan anlayacağımız Suriye krizi derinleşti. Bu sırada FETÖ 17-25 Aralık operasyonuna girişti. Ki biraz önce bahsettim, daha açık bir saldırıları bence 7 Şubat 2012’deki Mit kriziydi. Bütün bunlar, yani içerideki ve bölgedeki temel önemli meselelerdeki kırılmalar üst üste geldikçe o iyi ve iyimser hava gittikçe bulanıklaştı. Zaten 2008’den beri ciddi bir küresel kriz yaşanıyordu ve Türkiye kendine has o iyi pozisyonuyla bunu atlatıyorken bozulmalar, ekonomik olarak da olumsuz etkiyi ister istemez artırmaya başladı.

Arada kritik seçimler yapıldı, yerel seçimler ve sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi. Her ikisinin de kritik önemi, FETÖ ile girişilen mücadelenin bir sınavı haline dönüşmesiydi. Ardından 7 Haziran seçimlerinin tek parti iktidarına son vermesi ama bir koalisyon kurulamayan o ara dönemde terördeki inanılmaz kanlı tırmanış, terörle mücadelenin başat hale gelmesi, buna bağlı olarak sınır ötesinde hareketlilik ve tekrarlanan 1 Kasım seçimleri.

Bütün bunlar olup biterken benim yazarlığa başladığım dönemin ruhu da bedeni de epey değişmişti ve değişmeye devam edeceği de ortadaydı. Tek parti iktidarıyla yola devam edilirken, AK Parti’nin kendi iç meselesi gibi görünen bir süreç sonunda başbakan değişti. Mayıs ayının sonundaki bu değişimin üzerinden 2 ay geçmeden 15 Temmuz darbe girişimiyle karşılaştık. Hem 15 Temmuz hem sonrası zaten tek başına bundan önceki bütün başlıklardan farklı, dolu, ciddi bir süreç.

Sosyal medya tetikçileri arttı

Yazarlık serüvenimin en kabaca kronolojik hali bu. Burada şu izlenimi de vermek istemem, artık Gezi’den 15 Temmuz’a kadar doğrusal bir hat çiziliyor, yorum yapılıyorken ben Gezi olaylarını bu doğru hattın bir parçası olarak görmüyorum. Sonradan evrildiği yere dair itirazlar olabilir. O, henüz tam anlaşıldığını düşünmediğim, benim de tanımlamakta, tarifte ve analizde zorlandığım kendine has bir şeydi. Bunu da belirtmiş olayım.

Ama bu kronolojinin binlerce sonucu var. Sadece köşe yazarlığı açısından baksak, Gezi olayları sırasında Yeni Şafak’ta birlikte köşe yazarlığı yaptığımız Murat Menteş, Işın Eliçin’le yollar ayrıldı. Keza Kanal 24’te Remziye Demirkol ayrıldı mesela yine aynı dönemde. 15 Temmuz sonrası Ali Bayramoğlu ayrıldı. Ergenekon-Balyoz davaları sırasında Kanal 24’teki haftalık yorum programımızda Ahmet Şık, Nedim Şener, Müyesser Yıldız’ın tutuklanmalarına karşı çıktık, kaç defa canlı yayında. Veya İlker Başbuğ’un tutuklu yargılanmasına… Bugün de yine aynı dönemde, aynı gazetede köşe yazarı olan Murat Aksoy içeride. Yine Ahmet Şık niye içerde diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Yaşadıklarımız bir ülkenin ve milletin bekası açısından gerçekten ciddi sorunlardı ve bunların en tehlikeli ve önemlisi de 15 Temmuz’du ama darbenin boşa çıkarılmasından sonra bir yanıyla rehabilite, iyileştirme, sorunun kendisini değil bizzat kaynağını kurutma yolunda önemli ve gerekli işler yapılırken bir yandan da soru işaretleri var. İşin toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel, dini yönleriyle ilgili itirazlar için hem belki biraz erken, yargılamaların ortasında daha üzerinden bir yıl geçmişken erken hüküm vermek kolay değil. Uygulamalardan, hukuktan bağımsız olarak da öncelikle bizzat medyanın kendisi medya açısından çok fazla soru işareti üretiyor, eleştirilecek çok şey yapıyor. Dediğim gibi, biz Kanal 24 gibi bir televizyonda Ergenekon-Balyoz davalarında hiç tanışmadığımız Ahmet, Nedim, Müyesser gibi gazetecilerin başına gelenleri doğru bulmadığımızı defalarca söyleyip eleştiriyorduk. Bugünse haklı mı haksız mı bakmadan bizzat gazeteciler; gazeteciler hakkında atıp tutuyor, haberler hazırlıyor. Mesleki sebepler, araştırmacılık, doğruları bulmak için yaparsınız bunları eyvallah, ama yapılan yayınlar hiç saydığım gerekli ve olumlu nitelikleri taşıyor mu?

O yüzden kronolojik olarak yaşananlar böyle ama geldiğimiz nokta bu kronolojinin nereye savrulacağını bize söyleyemiyor henüz. Çünkü sürüyor. En çok dikkat edilmesini istediğim, altını çizmek istediğim şey de tam bu yüzde şu: FETÖ’yle mücadelede özellikle medya, FETÖ yöntemleri kullanır hale gelmeye başladı. Bu ağır bir sorun.

"Meslekten soğumuştum..."

“Tembelliğe hayran olmasına rağmen her boşlukta çalışmak zorunda kalmıştı.” şeklinde tarif ediyorsunuz kendinizi. Gazeteciliğe başlamanız çalışmak zorunda olduğunuz için miydi; yoksa söyleyecek şeyleriniz olduğu için mi?

İlk başta söyleyecek şeylerim olduğu içindi. Ortaokul çağında, lise başlarında daktiloyla yazılmış, araya karbon kâğıdı koyarak çoğaltılmış mahalle gazeteleri çıkarıyorduk, bir iki arkadaş. Yani bu heves hep vardı. Sonra, tembel olsa da sözel olana eğilim nedeniyle yeterli gelen bilgi sayesinde bu işin okulunu kazanınca, ister istemez gidilecek yön belli oldu ve artık adı ne kadar gazeteci ise o kadar “gazeteci” oldum.

Bu mesleğin insana, hayatına yetecek kadar para kazandırması uzun ve çileli yıllar istiyor. Yani hevesim olsa da olmasa da bir işte çalışmak zorundaydım, çünkü ailesi oturduğu ev dışında her şeyini banker faciasında kaybetmiş, kendi hayatını kazanmak zorunda fakir bir adamdım. Biraz geçmişte de kalsa hevesim olan, eğitimini aldığım bir işte çalışmak tabii ki avantajdı. Ama profesyonel hale gelmeye başladıkça meslekten gittikçe soğudum ve sonunda kendim terk ettim, bıraktım. Ama kader, madem heves etmiştin, madem okulunu okumuştun, madem epeyce uğraşmıştın… Başka işlerden çok, yine hep basından gelmeye başladı teklifler tekrar işsiz kaldığımda ve işte karşınızda köşe yazarı bile olmuş, köşe yazıları kitap bile olmuş biriyim.

Velhasıl, bugün tekrar dönüp bakınca şunu görüyorum; ekmek parası için, istemeye istemeye tekrar döndüğüm bir mesleğim var ama evet, söyleyecek sözüm de varmış meğerse. Köşe yazarlığından yorumculuğa, haber heyecanından belgesel sevincine kadar hep söyleyecek bir şeyim varmış. Ama mesleğe dönmesem, başka bir işte çalışsam, tarih bölümü lisansüstü eğitimimi bitirip muhtemelen akademisyen olmaya çalışırdım ve söyleyeceğim şeylerin yerine bu sefer tarih araştırmalarındaki seçimlerim konuşurdu. Bilemiyorum…

Belgeselcilik ile köşe yazarlığı arasında zigzag

Birçok belgesele imza attınız. Kendinizi belgesel konusu yazarken mi yoksa köşe yazısı yazarken mi daha rahat ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?

İkisinde de eşit zorluklar ve rahatlıklar var. Bazı köşe yazılarını kuş gibi rahat, koşa koşa, hepi topu on beş yirmi dakikada yazıyorum. Bazılarını yarım gün kafamda evirip çevirip yine de klavyenin başında bir iki saatte yazdığım oluyor. Her yazdığınızın, her seçtiğiniz kelimenin veya göstereceğiniz örneğin başka anlamlara gelmesinden endişe ettiğiniz bir otosansür işliyor uzun süredir. Neden? Yukarıda anlattığım her şeyden dolayı. Bir de tabii aynı zamanda bir buçuk yıldır bürokrat olmaktan dolayı. Bu ikinci şapkanın da ister istemez sınırlayıcı bir yönü var, kimse bana bir şey dediği için değil… Ama bir kamu haber ve spor yayınlarının başındaki kişiyseniz, eleştirmeden önce yaptığınız işe dair o iç özeleştiriyi kafanızda hep tartı, terazi gibi taşıyorsunuz.

Belgeselde de hemen çoğunda severek, heyecan duyarak işlediğiniz onca konu ve kişi hikâyesi yer alıyor. Orada da bazen acı, bazen hikâyesine odaklandığınız kişinin kötü, haksız hallerine değinmek gerekince zorlanıyorsunuz ister istemez. Çünkü çalışırken o kişiye karşı sempatiniz, kollama eğiliminiz artıyor. Objektif kalmaya çalışmak daha zor oluyor. Ama yine de hangisi derseniz gönlüm belki uzun zamandır, TRT’deki görevim nedeniyle uzak kalmak zorunda kaldığım için belgeselden yana. Ama yarın yazı yazmıyor olursam onu da çok özleyeceğime eminim. Çünkü köşe yazarıyken aklınız bir yanıyla hep köşe yazısında oluyor. Bir konuşma, bir yazı, bir anı, bir tanıklık sizde hemen bunu köşe yazısında nasıl ele alabilirim fikrine, bunu yazmalıyım, inancına götürüyor.

Bir de iyi kötü bir okuyucu kitlesi var. Hemen çoğuyla hiç tanışmasanız da onlarla aranızda bir bağ kurulduğunu düşünüyorsunuz. Sizin yazdığınız şeyle kurdukları bir ilişki olduğunu biliyorsunuz. İnsanlara yazılmış kelimeler aracılığıyla seslenmek, aynı olayları yaşarken farklı, size dair bir bakış açısını da gösterebilmek bir yandan da olağanüstü bir şey. Ya da bana öyle geliyor. Ama sonuçta ben o iki işi yapan aynı insanım.

Sanırım belgesellerim aslında büyük bir köşe yazısı ve köşe yazılarım da ortalama beş yüz kelimelik birer belgesel senaryosu. “Keşke Olmasaydı” bölümlerini izlerken olaylar artık geride kalmış gibiydi. Ancak Türkiye’de aynı olmasa da benzer sarmalların benzer provokasyonlar ile tezgahlandığını mı gördük?

Kabaca bakınca öyleymiş hissi veriyor. Ama bence değil. Yapılan işler, yapılan hatalar, kötülükler, darbeler… Hiçbiri diğerinin tekrarı değil. Sonuçları aynı olunca tekerrür ettiğini sanıyoruz. Ama değil… Her birinin kendine dair özellikleri, zamanına ilişkin koşulları, sebepleri, imkânları, imkânsızlıkları, tıkanıklıkları var. Ortak olan tek şey; bu ve benzerlerinin yeniden yaşanmasının önüne geçecek bir sistemin kurulamamış olması.

Darbelerinin mekaniğini bilmek darbe olmasına engele değil

Darbelerin -15 Temmuz hariç tamamının- ama orta boy ama Ali Adnan’da olduğu gibi uzun soluklu belgesellerinde çalışan biri olarak, darbe mekaniğinin nasıl çalıştığını iyi kötü öğrendim. Ama darbelerin mekaniğinin aynı olması, tekrarlanmaları için yeterli sebep değil. Bir cunta, basın, tekelci sermaye, akademik destek, sokak veya öğrenci olayları ile ekonomik sebepler ve tabii ki dış etken/ destek bu mekaniğin ayrılmaz parçaları. Bunlar yan yanayken darbe veya girişimi olabiliyor. Ama bunların içinde olduğu bir akvaryum, bir atmosfer de gerek. İşte her seferinde o akvaryumun, o atmosferin aynı renge bulanıklığa, havasızlığa ulaşmasıdır darbedeki tamamlayıcı unsur.

Hep söylerdim, cunta daima olur. Koca bir orduda, sivilleri küçümseyen, demokrasiye inanmayan, kendilerinin yönetimi devralmaya hakkı olduğuna inanan, hiyerarşik bir yönetimi ideal bulan, kendini Cumhurbaşkanı, Başbakan olarak görmek isteyen bir avuç insan sonsuza kadar bulunur. Ne yaparsanız yapın bulunur. Ama bir cunta, darbe olduğunda siz darbeyi onlar yaptı sanırsınız ama sadece suyun üzerindeki küçücük buzuldur.

Dolayısıyla darbe örneğinden yola çıkarsak, iç savaş, büyük toplumsal olaylar, demokrasi dışı yönelim ve yönetimlere eğilim ya da onların işbaşına gelmesi, ağır sosyal ekonomik krizler hatta dış, bölgesel ister askeri ister istihbarî ister siyasal ister ekonomik müdahalelere açık olma ya da bunlardan olumsuz etkilenme… Bütün bunlar ancak kurulmuş, oturmuş, kurumsallaşmış bir sistemle, bir bilinçle, bir anlayışla önlenebilir.

Türkiye gerek bireysel bilinç gerek kurumsallaşmış kurumlar açısından bu ve benzeri sorunlarla hâlâ malul. Eğitimle ilgili istatistiklerden boşanma oranlarına, sokaktaki veya aile içindeki şiddetten son zamanlarda her gün bir yenisini duyduğumuz akıl, bilim dışı iddiaların popülerliğine kadar görüyoruz ki bu eksiklik, bu sakatlık giderilmiyor, giderilemiyor.

Ama Türkiye bu dediklerim yüzünden batmaz. İşgal edilmez. İç savaş çıkmaz. Bir savaşa girmez. Ne olur? Yerinde sayar. Biraz geriler. Bu pozisyonunda tutunmaya çalışır. İlerleyemez, atak yapamaz, hayal ettiği, hedeflediği yerlere ulaşamaz.

Yukarıda konuştuklarımı ve onların hepimize çağrıştırdıkları dışında şöyle bir ikiliğimiz var; ülkenin ve insanların yarısı daha Ortaçağ düzeyinde diğer yarısı 21. yüzyılda yaşıyor gibi. Bu siyasal bir ayrım değil. Her ideoloji, her parti, her sınıf, her şehir, her bölge için bu ayrımı gözleyebilirsiniz. Bir yerde A partili B ideolojisi C inancından bir zengin, çocuklarının eğitimini hiç önemsemezken yine A partili B ideolojili C inancından orta sınıftan biri tek evini satıp çocuğunun yurt dışında doktora yapmasını sağlayabiliyor. İşte bu büyük ve ciddi bir yarılma ve korkarım gittikçe artıyor.

Suriye meselesi çözülünce kartlar yeniden dağıtılır

Kitabınızda “çok sınırlı bilgim ve sezgimle tarihin yarın yazacağı bizi en çok ilgilendiren başlığın asıl Kürtlerle ilgili olduğunu düşünüyorum” diyorsunuz. Çözüm sürecinin ve siyasal Kürt hareketinin bugün aldığı hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tek bir şey söyleyebilirim; asıl mesele, asıl engel, asıl işlerin rayından çıkmasının müsebbibi Suriye meselesiydi. Hâlâ da öyle. Ve Suriye meselesi çözüldüğünde, ister istemez masalar yeniden kurulup kartlar yeniden dağıtılacak. Bence herkes, her ülke, her siyasal tercih sahibi o gün geldiğinde elini güçlendirmek istiyor. Masa kurulana kadarki zamanı da kazanç sayıyor.

Gezi olaylarında hayatını kaybeden Berkin için de; Berkin ile ilgili çıkan olaylarda kalp krizinden hayatını kaybeden polis memuru Ahmet için de aynı acıyı hissettiniz. Toplum geneli olarak bu noktadan uzak olduğumuzu söylesem katılır mısınız? Yorumunuz?

Maalesef aynen öyle oldu ve ne yazık ki öyle olmaya da devam ediyor. Bütün bunlar nihayetinde gelip geçecek şeyler. Bugün bu tartışmalarda nereyi tuttuğunuz, hangisinin görüşünü savunduğunuzun öneminin kalmadığı bir zaman, ister istemez gelecek. Çünkü hepimiz aynı topraklar üzerinde yaşayan aynı milletin birer, teker teker bireyiyiz. O milletin bir mensubuyuz. Asl olan bu topraklar üzerinde bu milletin hayatına bir arada devam etmesi. Edeceği gerçeği. Kendimiz hakkında böyle davranırsak, böyle düşünürsek, aramızdan bir ölümün ardından böyle parçalanırsak, ayrı ayrı “ölülerimiz” olursa biz nasıl millet oluruz ve bu üzerine bastığımız şeye nasıl “toprağımız” deriz. Bence bunlar geçici ve geçecek. Geride epey pişmanlık bırakacak. Ben, pişmanlığımız az olsun istiyorum sadece.

İşi ehline vermek her sorunu çözer

15 Temmuz darbe girişiminden önce de birçok yazınız, analiziniz var FETÖ’yle ilgili. Bu size nasıl bedeller ödetti?

Ben hastalanırken hastalanacağını geç anlayan, hasta olunca birkaç gün fark etmeyen, ayakkabısındaki çiviyle epey yürüyüp bir şeyin battığını zor anlayan, anlasa bile ayakkabının içini çok geç kontrol etmeyi akıl eden biriyim.

O yüzden ne yaptılar, neyi engellediler inanın bilmiyorum. Aleyhime kullanacakları bir şey çıkmamıştır, aradılarsa bile. Ama diyeceksiniz ki bir tek siz misiniz? Hayır, benim gibi davranan, hiçbir açığı da olmayan binlerce insana neler yaptıkları, en azından hak ettikleri yerlere gelmelerini önledikleri, geldikleri yerlerden alaşağı ettikleri, sindirdikleri, süründürdükleri, yargı veya başka araçlarla bedel ödettirdikleri ortada.

15 Temmuz’un ardından ‘FETÖ mücadelesi insanların kişisel hesap görme, gözünü diktiği makamın izini sürme mücadelesine döndü’ tespitini yapıyorsunuz. Bu mücadelede iftiralar ile gerçekleri ayırt etmek için yönetimin ne gibi önlemler alabileceğini düşünüyorsunuz? Emaneti ehline vermek ve istişare. Bu ikisi varsa, hatta biri bile varsa sorunlar çözülüyor. Çünkü biri diğerini zaten taşıyor yanına. İkisi birden yoksa her şey daha kötüye gidiyor.

Kötüye giden alanlardaki görünürlük artık görmezden gelinemeyecek hale gelince ister istemez ne yapılabilir de düzeltilebilir diye düşünülüyor olmalı. O zaman da yapılacak şey çok basit, demin de söylediğim gibi; emaneti hakkına verince veya istişare yapınca ya da en ideali ikisini birden hayata geçirince tıkanan, bozulan, kötüye giden alanlarda işlerin nasıl hızlı toparlandığını görmek hiç şaşırtıcı olmayacak. Şaşırtıcı olmayacak çünkü bu ikisi aynı zamanda İlahi emirlerden

Deniz Ersoy, “Yaşar Taşkın Koç Aklına Geldiği Gibi Yazdı”, Bilimevi Kitabın Ortası dergisi, Eylül 2017, Sayı 6.