, 19 Haziran 2018
Hüseyin Emin Öztürk ile Edebiyatçıların Dünyasındaki Ramazanı Konuştuk

1929

Hüseyin Emin Öztürk ile Edebiyatçıların Dünyasındaki Ramazanı Konuştuk

Hüseyin Emin Öztürk, uzun yıllar eğitim alanında çalışmalarıyla öne çıkmış bir kültür adamı. Öztürk, Türk edebiyatında Ramazan'ın yansımaları üzerine Şakir Kurtulmuş'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
İstanbul'un Merkezinde Bir Ramazan Klasiği Kitap Fuarı
İstanbul'un Merkezinde Bir Ramazan Klasiği Kitap Fuarı

Bu yıl 37.’si düzenlenen Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı İstanbul’da Ayasofya önünde, Ankara’da Melike Hatun Camii avlusunda Ramazan’ın birinci günü açıldı. Bu yıl fuara ilgi nasıl, merak ettik ve yayınevlerine sorduk.
04/06/2018 11:11
1800'lerde Yolu İstanbul'a Düşen Batılıların Ramazan İzlenimleri
1800'lerde Yolu İstanbul'a Düşen Batılıların Ramazan İzlenimleri

1800'lerde yolu çeşitli sebeplerle payitahta düşmüş Horatio Southgate, Charles Macfarlane ve Edmund Grimani Hornby; denk geldikleri Ramazan ayını, Osmanlıların Ramazan ritüellerini eserlerini nasıl aksettirmişler? Yusuf Sami Kamadan yazdı.
02/06/2018 09:09
Sevmediğinizi Sevdiremezsiniz Önce Biz İslam'ı ve Kur'an'ı Seveceğiz
Sevmediğinizi Sevdiremezsiniz; Önce Biz İslam'ı ve Kur'an'ı Seveceğiz

''Kur’an; Allah Teâlâ’nın biz kullarına bir 'cennet davetiyesi'dir. Bu davetiyenin içinde bizim nasıl cennetlik hale gelebileceğimiz yazılıdır. Dosdoğru bir hayat rehberidir.'' Gençler tarafından çok sevilen Aziz Mahmud Hüdâyi Camii’nin imamı Hafız Mustafa Efe, Ramazan ayına dair İbrahim Dizbay'ın sorularını cevapladı.
22/05/2018 08:08
Efendimizin sav Ramazan Hayatı
Efendimizin (sav) Ramazan Hayatı

''Fahr-i Alem Efendimiz ramazan ayını hasretle beklerdi. Üç aylara kavuşunca sevinir; receb ayında -her zamankinden çok- oruç tutardı. Şaban ayının ise tamamına yakınını oruçlu geçirir ve 'Ramazan ayına hürmeten Şaban ayında oruç tutmak daha faziletlidir' buyururdu. Fakat ramazanı karşılamak maksadıyla bir iki gün öncesinden oruç tutmayı doğru bulmazdı. Yolunu gözlediği sevgiliye, ramazana kavuşunca, vuslatın verdiği haz ve neşeyle mübarek ayın feyzini coşkuyla anlatırdı.'' M. Yaşar Kandemir Hocanın yazısını alıntılıyoruz.
17/05/2018 10:10
Ruhumuzu Kıyama Kaldıran Şahlandıran Bir Namazdır Teravih
Ruhumuzu Kıyama Kaldıran, Şahlandıran Bir Namazdır Teravih

Muhammed Ali Sabuni’nin 'Teravih Namazında Peygamber Ölçüsü' kitabıyla karşılıyoruz Ramazan’ı. Teravih namazı hakkındaki güncel tartışmalara cevap mahiyetinde kaleme alınan kitap, bu Ramazan tüm Müslümanları birlik olmaya çağırıyor. Munise Şimşek yazdı.
15/05/2018 12:12
İncelmiş Zevklerin Göstergesi Osmanlı Ramazanları
İncelmiş Zevklerin Göstergesi Osmanlı Ramazanları

Osmanlı Ramazanları; iftar yemekleri, ruhları dinlendiren Enderun Teravihleri ve her biri bir Kur’an ziyafetine dönüşen mukabeleleriyle incelmiş bir medeniyetin tezahürüydü. Mehmet Ali Sarı’nın yazısından hareketle Osmanlı Ramazanlarında küçük bir yolculuğa çıkıyoruz.
14/05/2018 12:12

Hüseyin Emin Öztürk, uzun yıllar eğitim alanında çalışmalarıyla öne çıkmış bir kültür adamı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan Öztürk, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Din Eğitimi Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Bölümü’nde doktora eğitimi gördü ve ‘Çocuğun Sosyalleşmesinde Televizyonun Etkileri’ başlıklı tezi ile bilim doktoru ünvanını aldı. Diyanet Vakfı’nda çeşitli kademelerde görev yaptı. Eğitim ve kültür alanındaki gayretleriyle 37 yıl önce başlattıkları Türkiye Dini Yayınlar Fuarı, çok gelişmiş ve bugün 37. yılında ‘Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı’ olarak canlılığını koruyor.

Halen 3 arkadaşıyla birlikte başladıkları bir eğitim kurumunun başında görevini sürdürmekte olan Öztürk’le kurucusu olduğu Türkiye Diyanet Vakfı Kitap ve Kültür Fuarı’nda bir söyleşi gerçekleştirdik. Edebiyat ve Ramazan ilişkisini konuştuğumuz söyleşide, edebiyatçılarımızın eserlerindeki ramazanın anlatımını, hayatımızdaki ramazanın yerini konuştuk.

Edebiyat ve ramazan ilişkisinden söz ederek başlayalım istiyorum. Neler söylersiniz bu ilişki için?

Bir milletin maddî ve manevî toplumsal hayatını öğrenebilmenin en kolay şekli o toplumun edebi eserlerine bakmakla olur. İnançlar, gelenek-görenekler, hayat bakışı gibi birçok unsur yazarların gözünden, ruhundan, kaleminden eserlerine yansır. Edebiyat, toplumdan hayat bulurken topluma da hayat verir. Toplumsal ve kültürel değerler, gelecek kuşaklara edebiyat aracılığı ile aktarılır. Böylece kültürel boşluk yaşanmaz ve toplumsal bilinç edebiyat sayesinde daima canlı tutulur. Edebiyat eserleri, içinden çıktıkları toplumun hislerini ve düşüncelerini, hayata bakışlarını en ince ayrıntılarına kadar gösterir. Bu yüzden Aristo der ki edebiyat için, “Edebiyat, bir tür bilgi edinmenin aracıdır.” Ayrıca edebiyat kendi kaynaklarından beslenirse hem kendini hem de içinden çıktığı toplumu ve değer yargılarını başka edebiyatlar karşısında en iyi şekilde temsil eder. Edebiyat bir kültür öğesidir. İçinde doğduğu toplumun kültür ve sosyal yapısından hem etkilenir, hem de bu yapıyı etkiler.

İşte bu yüzden hem inanç dünyamızın hem de sosyal hayatımızın önemli bir parçası olan Ramazan, içinde yaşadığı toplumun eserlerinden, eser sahiplerinden ve dahi edebiyatından ayrı düşünülemez. Tam da bu yüzdendir ki toplumumuzun İslam’la şereflendiği günden bu yana edebiyatımızın her döneminde öyle ya da böyle Ramazan kendine yer bulmuştur. Bunu halk ozanlarımızın deyişlerinde, Divan edebiyatı sanatçılarımızın Ramazaniye beyitlerinde, modernleşme sürecinin başladığı Tanzimat edebiyatıyla birlikte modern edebiyatımızın şiir ve de düz yazısında çoğunlukla başköşedeki yerini almıştır. Ve bizleri de bu sayede hem yazarlarımızın şahsi hislerini anlama hem de dönemlerinin bir fotoğrafını görme şansına ulaştırarak bize bir nevi hizmet etmiş de oluyor edebiyat. O yüzden Fransız romancı Poul Bourget, “Edebiyatın hizmeti medeniyetin hizmetinden aşağı kalmaz. O yalnız bir süs değil, medeniyetin ta kendisidir.” derken tam da bunu kastetmiştir aslında.

Edebiyatçılarımızın dünyasında nasıl bir yeri var ramazanın?

Bunu toptancı bir yaklaşımla cevaplamak doğru olmaz kanaatindeyim. Çünkü edebiyatçılarımızın her biri Ramazanı kendi dünya görüşlerine, yaşlarına, bulundukları ortama, yaşanmışlıklarına ve pişmanlıklarına göre ele almışlar. Kimi yazarımız Ramazanlarda yaşadıkları büyük coşkuyu, manevi iklimi, sevinci anlatıyor, kimi içinde bulundukları şölenin envai çeşit lezzetlerini okuyucuya tattırıyor, kimi de çocukluğunda yaşadığı manevi hazzı duyamamanın pişmanlığını dile getiriyor. Birkaç örnek verecek olursak eğer:

Halide Edip Adıvar, “Mor Salkımlı Ev” isimli eserinin satırlarında, çocukluğunun Ramazanında teravih namazları ve mevlid dinlemek amacıyla ailece gittikleri Süleymaniye camiini, Üsküdar’daki Karagöz eğlencelerini, Direklerarası’ndaki cümbüşü anlatır. Mahyaların kendisini nasıl büyülediğini, Süleymaniye’nin insan ruhunu nasıl sarmaladığını görürüz.

Ercüment Ekrem Talu, Ramazan’da yaşadığı büyük neşeyi, tuttuğu ‘yarım günlük’ çocuk orucunu, gittiği bayram namazını, aldığı ilk abdesti, kıldığı ilk namazın heyecanını büyük bir şevkle anlatır. Halit Fahri Ozansoy ise Ramazanda Eyüp Sultan’a yaptıkları ziyaretleri, hilâlin görünüşünü, Ramazan davulunun çalışını anlatır. Ruşen Eşref Ünaydın da Ramazan aylarında yapılan cami gezmelerini sayfalarına taşımıştır. Yine Ahmet Rasim, Şehir Mektupları’nda, “Çok şükür eriştirene? Günleri sıralayan Allah, oruçlu olan ümmetin hepsini yardımıyla affetsin! Ramazan denildi mi, iftarın, teravihin, sahurun hatıra gelmemesi mümkün mü?” diyerek Ramazanın gelişini zikreder. Refik Halt Karay ise “Çocukken Ramazanda gündüzleri camilere giderdim. Her köşesinde ayrı makamlarla bir çok seslerin yükseldiği bu yüksek kubbe altında kendimi ne kadar ufak, ne kadar günahkar bulurdum. Lakin ikimiz de -Ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O Ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!” der.

Tabi aynı zamanda şairlerimizi de unutmamak gerek: Ahmet Yesevî’den, Fuzulî’den, Nedim’den Ziya Paşa’ya; Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl’dan Arif Nihat Asya’ya kadar birçok şairimiz de Ramazanı ruhunda hissetmiş ve kalemine aktarmıştır. Burada şunu söylesek herhalde yanlış söylemiş olmayız: “Aslında ramazan, şair ve yazarlarımızın ruhuna işlemiştir.”

Burada şunu da belirtmekte fayda var sanırım, maalesef ki modern edebiyatımızda Ramazan, çoğunlukla Osmanlı’nın son dönemindeki Ramazan hazırlıkları, iftar sofraları, Direklerarası eğlenceleri ve çocukluk hatıralarıyla sınırlı. Bir edebi eser, zamanın, yaşamın taşıyıcısıdır dedik. Belki ortalama son elli yıldır devam eden toplumun bir kısmının dine bakışı ile İslami kesimin manadan uzak şekilci yaşam tarzı birleşince Ramazanın yaşam ruhu azaldı ve haliyle de yeni nesil romanlarda, öykülerde, şiirlerde de Ramazan kavramına artık pek de rastlayamaz olduk.

Günümüz edebiyatını da konuşacağız fakat öncelikle gerilere gidip bir bakalım, neler söyleyebilirsiniz? Edebiyatçılarımızın eserlerine nasıl yansımış ramazan?

Ramazanın gelişi, yaşanışı, veda edilişi ilk olarak şairlerin zihinlerinden kalemlerine dökülmüştür. Bu tür şiirlerin 16, 17 ve 18. asırda Ramazânîyye türüyle divanlarda yer aldığını görüyoruz. Kasîdelerin yanı sıra gazellerde de kendine yer bulan Ramazan, Fuzûlî ve Bağdatlı Ruhî’nin gazellerinden Süleyman Nahîfî’nin Fazilet-i Savm (Orucun Fazileti) adlı mesnevîsine, Nabî’nin oruç ile ilgili şiirlerinden Nedimin gazellerine kadar bir çok şiirde görülmektedir. Ramazan’ın müjdecisi hilâlin takibini konu eden bir beyitte Meshî;

Ta’at itsün diyü Allah’a cemahir-i enâm
Bir güzel mihrâb göstermiş idü mâh-ı siyâm
” diyerek Ramazanın gelişini dizelere dökmüştür.

Ramazanın gelişine sevinenler olduğu gibi aynı zamanda tiryakilikleri yüzünden üzülenler de vardı o dönemde. Bu şairlerden biri olan Nedim:

Olacak oldu heman çâre ne simden sonra
Edelim hükm-i kaza destine teslîm-i zimâm
” beytiyle bu üzüntüsünü dile getirir.

Günümüze doğru geldiğimizde birçok yazarımızın eserinde de Ramazanın yansımalarını görebiliriz. Örneğin Refik Halit Karay, çocukluk anılarında eski ramazanları anlatırken kâh mutlu olur kâh hüzünlenir. Çocukluğundaki ramazanları ve kendisinin o zamanlardaki ramazanı manevi hazzıyla yaşayabilmesine sevinirken şimdiki haline de bir özeleştiri getirir: “Berat kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştanbaşa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.” Çocukluğuna dair Ramazanlarla ilgili söylediği şu sözlerle bir iç muhasebe yapar Refik Halit: “Çocukken gündüzleri camilere giderdim. Her köşesinde ayrı makamlarla bir çok seslerin yükseldiği bu yüksek kubbe altında kendimi ne kadar ufak, ne kadar günahkar bulurdum. Vücuduma uhrevi bir hava yayılırdı. Lakin ikimiz de -Ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O Ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanınmaz halde!” İşte tam da bu sebepten insan bazen keşke hep çocuk kalabilseydim der.

Yakup Kadri, anı kitabı Anamın Kitabı’nda; “Ben Ramazan’ı yalnız yarı bir tatil ayı olduğu için değil, ben Ramazan’ı yalnız buram buram simit ve pide kokan akşamları için değil; ben Ramazan’ı yalnız iftar sofraları, sahur, hoşafları, davulu, topu, Karagöz oyunları ve sabaha kadar ışıl ışıl ışıldayan minareleri için değil, bana büyükler arasına karışmak fırsatını veren vaazları ve teravih namazları için de severim. Bunu hak etmek gayretiyle çok defa büyüklerle oruç tuttuğum, bazen de birtakım şer-i hilelere başvurup oruçlu göründüğüm olurdu. Sahur yemeklerini hiç sektirmezdim…” der ve o günlere olan özlemini dile getirir.

Mor Salkımlı Ev, Halide Edib Adıvar’ın çocukluk günlerinden 1918’e kadarki hatıratıdır. Halide Edib, çocukluk döneminden hatıralarını anlatırken ramazan yaşamını şöyle anlatır: “Ramazan başlamıştı. Önce sokaktan geçen erkeklerin ve çocukların ellerinde bir yandan öbür yana salladıkları fenerler, odanın perdelerinde ışıktan yarım daireler çizerek geçiyorlardı. Sonra sahura kaldıran davul… Sokaklar, yüzü peçeli gençler, renk renk çarşaflı kadınlar, ellerinde tespih çeken erkeklerle dolu idi. … O evde, Ramazan gecelerinde Ahmet ağa beni Karagöz’e de götürürdü. Üsküdar çarşısında büyük bir kahvede oynarlardı. Sokakları kalabalık kız erkek alay alay çocuk hatta büyükler kahvenin bahçesine dalarlardı… Nihayet teflerin çalınması ve perde arkasından gelen bir şarkı seyirci alayını teskin eder ve sonra da oyun başlardı.”

Ruşen Eşref Ünaydın ise, “Diyorlar Ki” kitabında Ramazanları anlattığı bir bölüme yer verir. Bu bölümde iftar sofralarını anlatırken adeta kendinden geçer: “Ah, o iftar sofralarının güzelliği! Çini tabaklar içinde bir çok çiçek gibi renk renk duran reçelleriyle, etrafını birer hilal gibi alan kokulu yarım simitleriyle adeta bahçe göbeklerini andırırlardı. Çorbaların biberli buğusu, kıymalı yumurtaların nefis kokusu odayı iştaha çoğaltan bir havaya bürürdü. Mermer musluğun yanındaki kayık tabaklarında kabaran dolgun güllaçları kar toplarına benzetirdim. Bakır maşrapalarla billur sürahilere yavaş yavaş boşaltılan sular, içimizdeki hararete adeta ince bir serinlik çizerdi... Hala hatırımdadır. Bunlar, buğulu beyinlerde garip bir acıma ve rengi belirsiz merhamet uyandırırdı. Kızmak, kimsenin aklına gelmezdi.”

Burada şairlerimizden de söz etmeden geçmememiz gerek. Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya;

İftâr topu aksedince ihsâniye’den
Seslendi ezanlarım, Süleymaniye’den
Altında ve üstünde yanıp bin kandil
Nûr indi civara Nûruosmaniye’den”
şeklinde coşkuyla Ramazanı dile getirirken, Üstad Necip Fazıl da;

Bu kaçıncı Ramazan, daha kaç tane kaldı?
Renk uçuk, nakış silik, ocak sönük…Ne kaldı?
Karagöz seyri değil, gözyaşı dökme ayı
“Bilinmez”i bilirler, bilseler ağlamayı
…” dizeleriyle bir uyarı yapmayı ihmal etmiyor.

Görüldüğü gibi yazarlarımızın hatıraları, şairlerimizin şiirleri bizlere o günlerin Ramazanlarının bir tasvirini yapıyor.

Ramazanın günlük hayata yansıması nasılmış peki, eserlerde nasıl anlatılmış bu hayat?

Ramazanın günlük hayata yansımasını da yine yazarlarımızın eserlerinden anlamak pek tabi mümkün. O dönem ramazanlarının karşılanması, yaşanması, Ramazana veda edilmesi de yine yazarlarımızın kaleminden bizlere ulaşıyor. Anlıyoruz ki o dönem Ramazanlarında Ramazanın bazen inanç boyutu bazen de sosyal yaşamdaki kültür boyutu ön plana çıkabiliyor. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Tanzimat dönemi sanatçılarından Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Naci’nin ramazan hazırlıklarını anlatan Hikmet Feridun Es, bu iki edebiyatçının ramazan heyecanını şöyle tasvir eder: “İki yüz kişilik iftar sofrası hazırlanırdı.” “Bab-ı Ali’den gazeteden çıkıp, Beykoz’a dönen kayınpeder ve damat, iftar hazırlığına koyulurlar. O akşam çiftlikte iki yüz kişiye iftar yemeği verilecektir. Bütün Beykoz, bütün Akbaba, bütün Dereseki halkı -her isteyen- bu iftara davetlidir. Efendi’nin çiftliği seferber edilirdi. Zira o günü akılları durduracak miktarda yufkalar açılır, lokmalar dökülür ve bilhassa sigara böreği yapılırdı.

Muallim Naci’nin kızı Fatma Nigâr büyük bir nezaketle bu sahneyi şöyle anlatıyor: “Börek olacak yufkalar o kadar çoktu ki ekseriya “Efendiler” de – Ahmet Mithat efendi- börek sarmaya inerlerdi. Karşılıklı sararlardı. Ve bu işe ellerinin pek ziyade yakıştığını da annemden işitirdim!”

Sofrayı da kendileri hazırlıyorlar…

Evet. Yemeklerin hazırlanmasına da yardım ediyorlar. Sâmiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı adlı eserinde çocukluğundaki Ramazan hazırlıklarını; “İstanbul şehrinde Ramazan; toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan çok önce başlardı… Evlerde çamaşır yıkanır, ütü yapılır, evler temizlenir, kilerler elden geçer sahurluklar iftarlıklar raflara dizilir; çarşı pazar işleri halledilirdi.” şeklinde ifade eder. Ayverdi, özellikle kiler bahsini anlatırken; “Evin temizliği kadar belki de daha teferruatlısı bir zahire deposun andıran kilerin temizliğiydi. Zira o uçsuz bucaksız taş odalarda neler yoktu ki? Kim ne zaman kilere girecek olsa raflarda Antep’in kuru baklavalarını, fıstıklı ceviz sucuklarını, Şam’ın, Malatya’nın, Tokat’ın kayısılarını, Ankara’nın ballarını, Kastamonu’nun üryanilerini, Bağdat’ın, Hicaz’ın hurmalarını görmeleri mümkündü. Bunu yanında Ramazana özel İzmir’den kuru incir, kuru üzüm; tarhana, bulgur, bulama, kuskuslar; Trabzon’dan havyarlar alınır ve kilere konur idi.” der. Bir nevi sosyal hayatın tasviri gibi.

Şair Halit Fahri Ozansoy’un “Eski İstanbul Ramazanları” kitabında anlattığı iftar sofrası, okuyanların -yeni yemek yemiş olsalar bile- karnını guruldatıp ağzını sulandıracak cinsten: “Kadınlar bin bir telaş içinde kocaman iftar tepsisini sofraya çıkarırlar. Bu tepsi adeta sıcak yemeklerden önce el atılan bir yiyecek sergisidir. Reçeller, belki yirmi, belki daha fazla renk renktir: Çilek, vişne, gül, hünnap, kayısı, incir, frenk üzümü, ayva, şeftali, portakal, mandalina, ceviz, mürdüm eriği, bardak eriği, ne bileyim, Tanrı’nın kullarına nasip ettiği daha nice nice, nadide, Rumeli ve Afrika meyveler, reçelleri. Sonra peynirler envai. Sucuk, pastırma, havyar, tarator, kaz ciğeri… Hatırlamadığım daha bir sürü yiyecek. Bunların hepsi tabak tabak. Fakat tepside herkesin önünde zeytin. Kavala zeytini de. Ve en önemli olan hurma. Orucu siyah zeytinle bozanlar olduğu gibi, Arabistan’dan geldiği için hurma ile bozmayı sevap sayanlar da çok. Şimdi bu muhteşem tepsinin etrafına çörekotlu sıcak pideleri ve susamlı ve yağlı kandil çöreklerini dizin, tepsiyi gözünüzün önüne getirirsiniz. Topun patlamasına iki üç dakika kalmıştır.

Refik Halit, “Üç Nesil Üç Hayat” adlı eserinde Abdülaziz, Abdülhamit, ve Cumhuriyet diye adlandırdığı üç dönemi ve bu dönemlerin yaşam biçimlerindeki değişiklikleri ele alırken, geleneklerin, iyi bir izleyicisi olduğunu göstermiş, bunlardaki değişimi gözler önüne serer: “Ramazan ayı boyunca şehrin ileri gelenlerinin iftar verme geleneği meşhurdu… Bu ayda bazen israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer; İstanbul, en nefis yemeklerin her ‘Merhaba’ diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi. Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki… Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede ve ne münasebetle tanışıldığını, isminizi, işinizi sormazdı. Otur masanın bir kenarına; … sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç, usulcacık sıvış, git. Otuz gün Ramazan’ı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!

Hatta Balıkhâne Nazırı Ali Rıza Bey, “Bir Zamanlar İstanbul” adlı eserinde, “İftar vermek için antikalarını satan paşalar bile vardı.” der.

Bunun yanında günlük hayata sosyal yardımlaşma bahanesi olarak da yansımıştır Ramazan. Bunun en güzel örneği malumunuz “Diş Kirası” uygulamasıdır. Eskiden köşk veya konak sahipleri Ramazan’da civar halkı için sofralar hazırlatır, kim gelirse gelsin içeriye alırdı. Misafirler iftarını yapıp gitmek için kalktıklarında konak sahibi kadife kese içerisine koyduğu altın veya gümüş paraları diş kirası olarak gelen misafirlere verirdi. Bu hediyenin zarif sebebi her ne kadar misafirlerin o gece zahmet edip gelerek, hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olması gibi sunulsa da aslında amaç bu vesileyle muhtaçlara yardımda bulunmak, onları sevindirmekti.

Sadece bu değil tabi ki. Burada “Zimem Defterleri”ni de unutmamak gerekir. Cemal Kutay, “Tarih Ne Zaman İbrettir” isimli eserinde Zimem Defterini şöyle anlatır: “Eskiden ramazan günlerinde tebdil giyinmiş zenginler, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkanlarına gider, onlardan Zimem defterini (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi. Baştan, sondan ve ortadan rast gele sahifelerin yekûnunu yaptırıp, “silin borçlarını... Allah kabul etsin” der, çeker giderlerdi. Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi...” Hem de yardımlarını, en göze batmayan şekilde vermeyi, onu incitmeyerek, mümkün olduğunca riyadan uzak durmaya çalışırlardı. Zaten Allah katında makbul olanı da buydu. İslam ahlakının ve Osmanlı terbiyesinin gereği de öyle. Tabi günümüzde de böyle uygulamalar olsa güzel olmaz mı?

Başlı başına bir manevi iklim, bir medeniyet olan Ramazanlar, karagözü, ortaoyunu, meddahı, kahvelerde musiki alemleri, Direklerarası gösterileri, mahyaları, teravihleri, manileri, sahurları, iftarları ile pek çok edip, şair, yazarın yazılarına, kitaplarına konu olmuştur. Elbette ki Ramazan ayı İstanbul’la daha bir güzel yaşanmıştır. Özellikle de iftar sonrası “Direklerarası” eğlenceleri, hala günümüzde hatıralarda tadını korumaktadır. Direklerarası, başlı başına bir kültür.

Salah Birsel “Kahveler Kitabı” adlı eserinde Direklarasını şöyle tarif eder: “Direklerarası, Kalenderhane Camii önünde başlar. Şehzadebaşı Caddesi’nin 16 Mart Şehitleri Caddesi’yle Dedeefendi Caddesi’nin kavşak noktaları arasında kalan parçadır burası. Buraya Direklerarası denilmesinin nedeni de yolun iki yanında taş direklere dayanan kemerler bulunmasıdır. Direklerin arası altı metre var, yoktur. Halk, bu kemerlerin altından geçer. Direkler, Meşrutiyet’in ilanına değin vardır. Meşrutiyet’ten hemen sonra Şehzadebaşı Caddesi genişletilmek istenince kemerler, direkler yıkılmış caddeye de tramvay hattı döşenmiştir.”

Burhan Arpad, “Direklerarası” adlı kitabında, 1890'ların sonundan bir İstanbul fotoğrafını şöyle çekiyor: “Sokaklar kapkaranlık, elleri muşamba fenerli insanlar, üçer beşer kişilik gruplar halinde, güle konuşa geçiyorlar. Teravih namazı yeni bitti. Oruçlarını tutmuş, namazlarını kılmış insanlar, Direklerarası'na gidiyorlar. Ramazanın ibadetlerini yerine getirmiş olmanın iç rahatlığıyla, Direklerarası'nda eğlenmeye gidiyorlar.”

Elbette ki ramazan geceleri sadece Direklerarası’nda geçmezdi. Özellikle kış gecelerinde birbirlerinin evlerinde toplanan halk Ramazanın ruhuna uygun şiirler okur, menakıpnameler anlatır idi. Bunu yine Ahmet Rasim’in kaleminden şöyle okuyoruz: “Bir zamanlar kış Ramazanlarında evlerde toplanarak teravihler kılındıktan sonra, tefsir, buhar-i şerif, kısas-ı enbiya, mesnevi şerhleri, siyer, menakıb-ı meşayıh, hikayat-ı evliya, muharebat-ı meşhure, cihannüma, tâcü’t-tevarih, naima, Raşit, Cevdet, alâ tarihleri gibi hoşa giden kitaplar, el yazısı daha nice makbul eserler okunur, tekkelerde zikirler, devranlar yapılır, bazı yerlerde muhammediyye, ahmediyye, battal gazi, taberi, binbir gece, Leyla ile mecnun, Ferhat ile şirin, arzu ile kanber, hayber kalesi, kesikbaş, dev masalları ile vakit geçiştirilir, musikiden fasıllar, şarkılar geçilir idi.”  

Ramazan günlük hayata bir canlılık getiriyor, toplum yaşıyor ramazanı..

Görüldüğü gibi Ramazan günlük hayata bir canlılık getirir, ibadeti, yardımlaşmayı, merhameti, birlikteliği, eğlenceyi insanlar bir kez daha hatırlar ve tabiri caizse maddi ve manevi hayatlarını yenilerlerdi. Toplum ramazanı Ramazan da toplumu yaşardı.

Günümüz edebiyatına bakarsak, pek çok yazı yazılmış, eser ortaya konmuş ama herhalde en önemlisi Üstad Sezai Karakoç’un ‘Samanyolu’nda Ziyafet’ adlı eseri. Neler söyleyebilirsiniz bu eserle ilgili? 

Üstad Sezai Karakoç, muhtelif zamanlarda yazdığı ramazanla, oruçla ilgili yazılarını “Samanyolunda Ziyafet” isimli kitabında toplamıştır. Hepimiz için başucu kitabı yapmamız gereken bu eserin her cümlesi bir öğüt, her cümlesi bir meşale bizler için. Edebiyatımızda gördüğümüz Ramazan yazıları genellikle hatıraların anlatılması şeklinde iken üstadın bu eseri oruç ve ramazanın içerdiği derin mana ve bize yüklediği sorumluluklar üzerine. Üstadın bu kitaptaki cümleleri şifa niyetine ruhumuzu ve manevi yaralarımızı iyileştiriyor desek abartmış olmayız sanırım.

“Betonları Kıran Oruç” başlıklı yazısında orucu: “Oruç, bir noktadan bakılınca, rûhun ve vücûdun dezenfekte edilmesi oluyor.” diye tarif eder ve ekler, “Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir.”

Kitabın da ismini aldığı Samanyolunda Ziyafet isimli yazısında oruç ve zaman kavramını mürekkep hale getirir: “Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır … Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.”

Oruç ve çocuğu anlatır sonra “Oruç ve Çocuk” yazısında. Der ki üstad: “Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.”

Konuğa benzetir sonra: “Ne güzel konuktur o!… Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin!… Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür.”

Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır” diyerek, Oruç ve Diriliş bahsinde orucun ve Ramazanın bizi diri, canlı tutan yegane güç olduğunu belirtir. Yine Üstadın bu eserinde öyle tespitleri vardır ki her biri manevi bir yaraya merhem olacak türdendir. Örneğin; “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı.” “Bir göç var, kutlu bir sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur.”

Özellikle günümüzde miskinliğe, boş vermişliğe, umutsuzluğa kapılan her Müslüman'ın, kaybettiğini hatırlaması; umudu, irfanı, iyiliği, dirilişi yeniden hatırlayıp “İslam insanı olmak” için her cümlesi her mısrası bir diriliş müjdesi olan Sezai Karakoç’u ve bu eserini okuması ve içselleştirmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıca dikkate değer olduğunu düşündüğüm şu sözünü de söylemeden geçemeyeceğim: “Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır. Yani Samanyolunda Ziyafet.”

’Oruç da acıkır’ sözü çok etkiler beni. Oruç ve manevi tat arasında nasıl bir bağ var?

Evet, Üstadın “Oruç da Acıkır” başlıklı bir yazısı var Samanyolunda Ziyafet kitabında. O yazıda şöyle der: “Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Orucun Müslüman’dan istedikleri vardır: Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihattır.” Yani oruç, Kur’an’a, namaza, merhamete, iyiliğe, güzele, vicdana, cihada açtır. Tam on bir ay bekler oruç, sabırla. Ve geldiğinde olabildiğince bu açlığını gidermeye çalışır. Öyle değil midir? Ramazanda, oruçlu iken Kur’an’la, namazla, merhametle, iyilikle daha bir hemhal olmaz mıyız? Yani Ramazan, tabir yerindeyse beden ile mekanı temsil eden oruçtan ve maneviyatı ile zamanı temsil eden Kur’an’dan oluşmuş bir hazine değil midir? Ve oruç bu açlığını giderirken aslında bizi de manen doyurur.

Oruç bedenin zekatı olduğu için nasıl zekat haramı temizliyorsa oruç da bedeni temizliyor. Bedeni temizlerken bedeni dizginliyor da. Ruhun maneviyatını bedene nispetle artırıyor.  Kısa zaman sonra maneviyat beden üzerinde hakimiyet kuruyor. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Oruç tut, sıhhat bul.” İşte bizler de bu sayede hem maddi hem de manevi olarak sıhhate kavuşuyoruz.

Dünyada her kötülüğün başı, Allah’ı unutmak ve sorumluluk duygusunu kaybetmektir. Oruç ise bize daima Allah’ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevi eğitimin olumlu tesiri ile insan, davranışlarını kontrol altına alarak her türlü kötülüklerden uzaklaşır, uzaklaşmaya çalışır. Oruçla toplumda kalpten kalbe yol açılır. Şefkat ve merhamet; sevgi ve saygı maddi dünyada manevi dünyaya yol bulur akar. Ve şöyle deriz “ ey oruç, tut bizi.” İşte, oruç bizi tutar. Bir yandan maddi hazlara giden nefsi tutarken diğer yandan da manevi hazların da içindeki ruhu tutar.

Ne diyor Üstad Sezai Karakoç: “Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir! Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir! Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir!”

Ali Haydar Haksal’ın ‘Oruç Çağrısı’ kitabı da anlamlı bu bağlamda.

Ali Haydar Haksal, İslam medeniyetinin kültürel kodlarını yazılarında incelikle işleyen, bu medeniyeti ruhunda hisseden, hassasiyeti olan bir yazarımız. “Oruç Çağrısı” da Müslüman’ca bir duruşun, içten söylemleri, hüzünleri, endişeleri ile dünya Müslümanlarına bir şeyler vermeye çalışan bir toprak gibi. Yukarıda da bahsettiğimiz Ramazanın zaman ve mekan kavramlarını da çok güzel işler Oruç Çağrısı’nda. Haksal, eski ramazanları içtenlikle anlatırken kendi hatıralarındaki ramazanlara da yer verir ve bu satırları okurken içimiz burkulur, hüzünleniriz. Sezai Karakoç’tan bahsederken söylediğimiz gibi Oruç Çağrısı’nda da ruhun bir arınmaya, temizlenmeye girdiğinden, sair zamanda yüreğimizde açılmış yaraların oruçla merhem bulmasından ve hayatımızın bir anda değiştiğinden bahseder Aksal. Bu yüzden şu cümlesi önemlidir Haksal’ın: “Bedene ve ruha sinen ve yapışan bütün olumsuzlukları gömerek yok etme gücünün başlangıcı.” Bir kendine gelme, titreme, kim olduğunu ve nerede olduğunu hatırlama, orucun manevi ırmağında yılda bir kez de olsa temizlenme, şeklinde özetleyebiliriz bu cümleyi. Dolayısıyla Oruç, barındırdığı tüm anlamların yanında bir “diriliş” başlangıcıdır Haksal’a göre. Bu yüzden önemlidir Oruç Çağrısı.  Sözümüzü yine Oruç Çağrısı’ndan bir cümleyle bitirelim: “Ellerimiz göğün boşluğuna uzanır, nurlanır ve geri döner. Kendi anlamını kavrar.”

Bayram günlerini konuşmadan geçemeyiz..Edebiyatımızda, edebiyatçılarımızın dünyasında bayramın yeri nedir?

Edebiyatımızda bayram ve ramazan gibi özel günler, çeşitli özellikleri ile farklı edebi metinlerde kendine yer bulmuştur. Şairlerimizin eserlerinde, lydiyye veya Ramazaniyye başlıklarıyla karşılaşırken yazarlarımızın da hatıralarında, romanlarında görürüz Ramazanı.

İstanbul şairi Yahya Kemal bir bayram anısını şöyle anlatır hüzünlenerek: “O sabah Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın küçük camisi içinde şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken kapıda ayandan Reşit Akif Paşa durdurdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu. – Bu Bayram namazında iki defa mesudum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm. Berhüdar ol oğlum. Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti, dedi. Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındakiler de tebrik ettiler ve bu basit hadiseden dolayı pek samimi olarak mahzuzdurlar.”

Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi V’ te “Bayram Yerleri” başlıklı yazısında söyle nakleder bayramı ve bayram eğlencelerini: “Mahfil Mecmuasında Tahirül-Mevlevi şunları yazıyor: İstanbul’un Fatih, Sultanahmed, Kadırga ve Saray Meydanı gibi geniş sahaları eskiden bayram yeri ittihaz edilmişti. Oralara gelen çocuklar salıncaklarda sallanırlar, dönme dolaplarda yükselip alçalırlar, mihveri etrafında devreden atlı karacalarda dönerler, atla, merkeble hatta deve ile meydanda gezerler.”

Bayramlar milletimizin en özel günlerinden birisi olduğu için, bayram üzerine de çok güzel şiirler, ilahiler yazılmış, türküler söylenmiştir. Hacı Bayram Veli Hazretleri, bayram duygularını şu şekilde ifade eder:

Bayramım imdi, bayramı imdi,
Yar ile bayram eyledi şimdi.
Hamd senalar hamd-ü senalar,
Yar ile bayram etti bu gönlüm.

Yahya Kemal Beyatlı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiirinde bayramın kültürümüzde taşıdığı değeri, manayı ve uyandırdığı duyguları ne güzel ifade etmiştir:

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye’de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Ulu Ma’bed seni ancak bu sabah anlıyorum,

Ben de bir varisin olmakla bu gün mağrurum

İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif’de de bayramı şu şekilde dile gelir:
Âfak bütün hande, cihân başka cihândır,
Bayram ne kadar hoş, ne şerâretli zamandır. 

Bayramda güler çehre-i ma’sum-i savbet

Ümmîd çocuk suret-i sâfında iyandır.

Halk arasında Şevval’in birinci günü kutlanan Ramazan Bayramı’na sadaka verildiği için Fıtır Bayramı, üç gün sürdüğü için “Küçük Bayram”, ve çok tatlı yendiği için de “ Şeker Bayramı” denilirdi. Çocukların bazısı bayram sabahını bekleyemez yeni esvaplarını önceden giyerlerdi. Bunlar “ Arife Çiçeği” diyerek alaya alınırdı. Bayram namazı için camiye değişik yollardan gidilir böylece daha fazla tanıdık ile bayramlaşılırdı. Eve tebriğe gelenlere genellikle badem şeker ve lokum ikram edilir bazen yanına bardaklar ilave edilmiş bir kase içinde gülbeşeker, sakız yahut Hindistan cevizi reçeli gibi macun kıvamında tatlı ikram edildiği de olurdu. Kasenin yanındaki bardakların birinden alınan kaşıkla tatlı yenir, işi bitince kaşık yarısı su dolu diğer bardağın içine konulurdu. Ve sokaklar da çocuklara kalırdı. Bayram yerlerinde dönme dolap, kayıksalıncağı; ata ve at arabasına binmek, makarayla telden kaymak gibi günümüzde ilkel sayılabilecek lakin eğlenceli etkinlikler vardı.” diye anlatır Erol Özbilgen, “Eski İstanbul’un Bayramları” adlı bir söyleşisinde.

Ramazan ve bayram; çocuğundan gencine, gencinden ihtiyarına farklı farklı manalar içerir. Ve toplumumuz eskiden olduğu gibi bugün de onbir ayın sultanı Ramazanı dört gözle hasretle bekler. Bu konu ile ilgili son sözümüzü “Ramazan” şiirimizdeki mısralarla bitirelim:

Allaha gider her an yorulmaksızın zaman,

Al ruhumu içine Hakka götür Ramazan.

 

Röportaj: Şakir Kurtulmuş






İlgili Konular