, 26 Nisan 2018
Can Ceylan Ayaklı Kütüphane ve Yürüyen Ahlak idi S miha

Can Ceylan - Sâmiha Ayverdi

2903

Can Ceylan: Ayaklı Kütüphane ve Yürüyen Ahlak idi Sâmiha Ayverdi

''Sâmiha Ayverdi irfan sâhibi ve ârif biri olarak yaşamıştır. Bu müktesebâtın hakkını da vermiştir. Elbette aldığı resmî ve kitâbî bilginin sağlam bir zemine oturması ve üstüne bina ettiği kimlik ve kişiliğinde en önemli etken Ken’an Rifâî olmuştur. Tek başına bir medrese olan Ken’an Rifâî’nin en iyi talebesi olarak Sâmiha Ayverdi, ayaklı bir kütüphâne olmanın ötesinde, Ken’an Rifâî’nin 'yürüyen ahlâk' rolünü hakkıyla üstlenmiştir.'' Can Ceylan, Sâmiha Ayverdi ve eserleri üzerine Metin Erol'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
İnandığı her konuda örnek de olmuştu
İnandığı her konuda örnek de olmuştu

Sâmiha Ayverdi, insanın hakikatine ilişkin sırlara en uygun şekilde temas ediyor ve bu sırları anlatırken, kendi hayatından örnekler vererek anlamamızı kolaylaştırıyor..
22/03/2013 16:04
S miha Ayverdi Geçmişten Geleceğe Güzel Örneklikleri Taşıdı
Sâmiha Ayverdi, Geçmişten Geleceğe Güzel Örneklikleri Taşıdı

''Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’u'' kitabı, bu son devir mütefekkiremizin düşünce dünyası ve eserleri hakkında toplu bir fikir vermesi bakımından güzel bir hizmet olmuş. Yasemin Dutoğlu yazdı.
12/06/2017 08:08
Muhafazakarlaşmadan tarih yaşanır mı
Muhafazakarlaşmadan tarih yaşanır mı?

Sâmiha Ayverdi’nin ‘Boğaziçi’nde Tarih’ kitabı, Osmanlı medeniyetinin Boğaz’dan okunmasıdır..
27/07/2012 14:02
Fatih Sultan Mehmed'i En Güzel Anlatanlardan Biri S miha Ayverdi
Fatih Sultan Mehmed'i En Güzel Anlatanlardan Biri Sâmiha Ayverdi

Samiha Ayverdi, ''Abide Şahsiyetler'' kitabında birçok ismin yanında Fatih Sultan Mehmed’i abide şahsiyet yapan, onun ismini ölümsüz kılan özelliklerini, hizmetlerini, tevazusunu, yalnızca Allah rızası için iş görmesini, cihad etmesini anlatıyor. Metin Uygun yazdı.
06/01/2017 12:12
En büyük hüner iyi insan olabilmektir
En büyük hüner iyi insan olabilmektir

Sâmiha Ayverdi, şüphesiz dilinin, dininin ve milli değerlerinin henüz çok erken yaşlarda farkındaydı. Geçmiş üzerinden yaptığı gelecek tasavvurlarında hep bu birikimini esas almıştır. Yağız Gönüler yazdı.
22/03/2016 10:10
Bu mektuplarıyla bütün gençliğe seslendi
Bu mektuplarıyla bütün gençliğe seslendi

Samiha Ayverdi'nin tüm gençlere uyarı ve nasihatlerinin yer aldığı 'Mektuplardan Gelen Ses' kitabı, diğer tüm eserleri gibi millî ve manevî açıdan dolu dolu bir eser olma özelliği taşıyor. Yavuz Ertürk yazdı..
16/11/2014 15:03

İstanbul’a ilk gelişim. Fevzi Paşa Caddesi’nde Karagümrük’ten Fatih’e doğru yürüyorum. Gündüzün bütün trafik gürültüsünü ve kentin insanı boğazlarcasına daraltması hissini, yolun ortasında göğe doğru uzanan ağaçların bertaraf ettiğini görüyorum. Hem nazarlarıma hem nefesime bir ferahlık getiren bu ağaçları “kim dikti” diye sormadan edemiyorum? Sonraları anlıyorum ki Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin sâdece diktiği bu ağaçlar değil, kültür hayâtımıza attığı tohumlar da kocaman ağaçlara dönüşmüş; nefesimizi, ruhumuzu ve zihnimizi tazeliyor…

Bu tazelenmeyi “Dergâh’tan Akademi’ye Rifâîlik ve Kenan Rifâî” kitabıyla tanıdığımız Yrd. Doç. Dr. Can Ceylan ile konuştuk.

Bence” diyor Sâmiha Ayverdi “Hayâtta gâye, ne muharrirlik ne sanatkârlık, ne âlimlik, ne de kâşifliktir. En büyük hüner, iyi insan olabilmektir.” Can Hocam buradan başlamak isterim: Hazret-i İnsan! Sâmiha Ayverdi’nin “insan”a bakışı nasıldır?

Elbette Sâmiha Ayverdi’nin insana bakışının çıkış noktası, hocası ve mürşidi Ken’an Rifâî Hazretleri’nin bakış açısıdır. Ken’an Rifâî, insanı merkeze koyar. İnsanla ilgilenirken, her insanı biricik ve başka bir eşi olmayan varlık olarak görür. İnsanın kemmiyetine yâni niceliğine ve çokluğuna değil, keyfiyetine yâni niteliğine önem verir. Anlattığı şeyleri kaç kişinin dinlediğinden ziyâde, dinleyen kişinin kendisine önem verir. Hatta Sohbetler adlı kitapta geçen bir hâtırada, “Kimse dinlemese bile ben kendine anlatırım” demektedir.

İnsana doğanın bir parçası olan mahluk olmanın ötesinde, onun bu özelliğini göz ardı etmeden, “Hazret-i İnsan” sıfatıyla bakar. Zira insan, biyolojik bedeni ile diğer canlılardan farksızdır, hatta birçok canlıdan âcizdir. Uçamaz, soğukta üşümeyeceği postu yoktur, uzun süre susuz kalamaz, vs. Ancak bunca âcizliğine rağmen eşref-i mahluktur, çünkü Allah, insana rûhundan ruh üflenmiştir. Ama insan bunu idrak edemezse, esfel-i sâfilin (aşağılıkların en aşağılığı) olur.

Sâmiha Ayverdi, bu bakış açısı ile insana “Sen, Hazret-i İnsansın” tavrı ile yaklaşmakta ve bir anlamda ona âdeta “senin diğer canlılar gibi dürtülerine tâbi olarak bir hayât yaşama hakkın yoktur” ihtârını yapmaktadır.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi ayaklı kütüphanelerimizden biri. Pek çok alanda eser vermiş bir isim. Zâhirî ilimler sahasında Sâmiha Ayverdi’nin nasıl bir eğitim hayâtı olmuştur?

Sâmiha Ayverdi’nin bugünkü anlamda üniversite gibi bir eğitimi olmamıştır. Biraz da zamânın şartları ve âilesinin sağladığı imkânlarla husûsi bir eğitimden geçmiştir. Ama onun aldığı eğitime, eğitim değil de “maarif” demek daha doğru olur. Zira eğitim, insanı başkalarının belirlediği bir müfredat ile başkalarının uygun gördüğü, insanın biricikliğini dikkate almayan bir şekle sokmak demektir. Ancak maarif, kişiye irfan kazandırır ve kişiyi ârif yapar. Kişi bu irfân ile hem kendisini hem toplumu tanır. Bununla da kalmaz, yanlışları tespit eder ve çözüm yolları arar. İmkânlar çerçevesinde düzeltmeye çalışır.

Sâmiha Ayverdi de irfan sâhibi ve ârif biri olarak yaşamıştır. Bu müktesebâtın hakkını da vermiştir. Elbette aldığı resmî ve kitâbî bilginin sağlam bir zemine oturması ve üstüne bina ettiği kimlik ve kişiliğinde en önemli etken Ken’an Rifâî olmuştur. Tek başına bir medrese olan Ken’an Rifâî’nin en iyi talebesi olarak Sâmiha Ayverdi, ayaklı bir kütüphâne olmanın ötesinde, Ken’an Rifâî’nin “yürüyen ahlâk” rolünü hakkıyla üstlenmiştir.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin zâhiri ilimler sahasında da eğitimi var. Bu bağlamda sormak istiyorum: Sâmiha Hanımefendi’nin Ken’an Rifâî Hazretleri ile olan münasebeti nasıl başlamıştır, nasıl devam etmiştir?

Bu iki ismin münâsebetlerinin kronolojik bilgisi birçok kaynaktan edinilebilir. Aralarındaki ilişkiyi biz sâdece yazılı kaynaklardan anlamaya çalışabiliriz. Ama aralarında nasıl bir râbıta vardı, nasıl bir iletişim ve etkileşim içindeydiler diye sorulan bir sorunun cevâbını vermek artık mümkün değil. Keşke, o zamânda yaşayıp Ken’an Rifâî ile Sâmiha Ayverdi’nin yan yana, aynı mekânda iken birbirlerine nasıl davrandıklarını gözlemleyebilseydik. Önemli sözler yazıya geçmiş olsa bile, yazılara aktarılması mümkün olmayan, kişilerarası ilişkiyi mahsus şeyler var.

Ben ikisi arasındaki ilişkinin en iyi Dost ve Hancı isimli eserlerin tekrar tekrar okunmasıyla anlaşılabileceğini düşünüyorum. Sâmiha Ayverdi’nin belki de kelimelere en derin anlamlar yükleyerek yazdığı bu iki eser oldukça önemli. Sâmiha Ayverdi külliyâtı için iki mihenk taşı. Bu iki eser iyi anlaşılmadan Sâmiha Ayverdi külliyâtı da anlaşılmaz. Ama Sâmiha Ayverdi külliyâtı bir bütün olarak ele alınmadan da bu iki eserin şifreleri çözülemez. Bâzı şifreler ise hiç çözülemez, çünkü onu sâdece Ken’an Rifâî ve Sâmiha Ayverdi anlayabilir.

İki isim arasındaki münâsebet, bir bayrak yarışı olarak Ken’an Rifâî’nin 1950 yılında ebediyete intikâl etmesinden sonra da devam etmiştir, diyebiliriz. Bunun en büyük ispâtı, Sâmiha Ayverdi’nin bu târihten sonra eser vermeye devam etmesidir. Yâni hocasından aldıklarını diğer insanlara sunması, bu münâsebetin farklı bir boyut kazanmasıdır.

Sâmiha Ayverdi’nin en büyük şansı, sosyokültürel olarak Ken’an Rifâî’nin çevresinde bulunabilmesidir. Ken’an Rifâî, bir maarifçi olması sebebiyle sayısız talebe eğitmiştir. Mesela Darüşşafaka Lisesi’ndeki vazifesi sırasında birçok talebesi olmuştur. Ama hiçbiri Sâmiha Ayverdi kadar Ken’an Rifâî’den tahsilde bulunmamıştır. Onlar gözleri önünde olan Ken’an Rifâî’yi görememiştir. Bunu görebilmek de Sâmiha Ayverdi’nin büyüklüğünü gösterir.

Yaşadığı dönemde farklı dünyâlardan birçok insanı bir araya getiriyor, tam bir merkez Sâmiha Hanımefendi. Bunu nasıl başarabilmiştir?

Bu da Ken’an Rifâî’den öğrendiği bir tavırdır. Ken’an Rifâî, gerek 1925 öncesinde dergâhların açık olduğu dönemde, gerekse 1925 sonrasında özel çevresinde çok renkli bir sosyal ortam oluşturmuştur. 1925’te kapatılan dergâhlarla birlikte faaliyetleri sırlanan Ümm-ü Ken’an Rifâî Dergâhı, sâdece Rifâî tarîkatı müntesiplerine değil, hem diğer tarîkat mensuplarına hem de farklı sosyal çevreden insanlara açıktı. Bu, Ken’an Rifâî’nin insan merkezli hayât nazariyesinin tatbikata geçmiş hâlidir.

Sâmiha Ayverdi de bu nazariyeyi kendi hayâtında uygulamıştır. 1970’te kurulan Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurumsal bünyesinde yapılan faaliyetlerin hedef kitlesi o zamânın şartlarına göre oldukça zengin ve renklidir. Klişe ve fabrikasyon bir insan oluşturma gibi çarpık bir amacın peşinde olmadığı için, her türlü insanı karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde bir araya getirmiştir. İnsan plânında bu kadar geniş bakış açısı varken, insana bakışı daraltan yaklaşımlara da o şiddetle karşı çıkmıştır. Birçok gayrimüslim arkadaşı ve dostu olmasına rağmen, Vatikan’a yazdığı mektuplarla Türkiye’deki zararlı misyonerlik faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı da yine fikir plânında ele alarak ortaya koymuştur.

Sâmiha Ayverdi bir ‘İstanbul hanımefendisi’, aynı zamânda çevresindeki herkesin ‘annesi’. Bir ‘İstanbul Hanımefendisi’ portresi var karşımızda, bir de ‘Anne’ portresi… Bu iki profili farklılıkları ve ortaklıklarıyla nasıl yorumlarsınız?

“Anne” kavramının merkezî bir yere sâhip olması, Sâmiha Ayverdi’ye kalan bir mirastır. Yukarıda isminden bahsettiğimiz kitapta da vurgulamaya çalıştığım gibi Ken’an Rifâî’nin hayâtında annesi Hatice Cenan Hanım’ın müstesna bir yeri ve önemi vardır. O kadar ki, annesine olan sevgisini kurduğu dergâhın isminde görebiliriz. Tespit edebildiğim kadarıyla “anne” kelimesinin kullanıldığı başka bir dergâh yok. Ken’an Rifâî’nin dergâhının ismi ise “Ümm-ü Ken’an (Kenan’ın Annesi) Dergâhı”dır.

Ken’an Rifâî ihvânı arasında “Vâlide Sultan” olarak anılan Hatice Cenan’ın şahsında tecessüm eden “annelik” sıfatı, âdeta bir makam adı olmuştur. Bu sıfat daha sonra Sâmiha Ayverdi’ye duyulan saygı sebebiyle kendisi için de kullanılmıştır. Zira o da sevdiklerinin ve sevenlerinin mânevî annesi olmuştur. Nasıl annemiz bizim bu dünyâya gelmemizin vesilesi olmuşsa, Sâmiha Ayverdi de birçok kişinin mânevî dünyâya girmesinde “annelik” yapmıştır.

1905 yılında doğmuş Sâmiha Anne. Osmanlı’nın son zamânları… Cumhuriyet dönemi, Tek Parti iktidarı… Türkiye’nin siyâsî hayâtı açısından çok önemli yılların şâhidi olmuş. Bu dönemleri Sâmiha Anne nasıl değerlendirmiştir? Sâmiha Anne’nin gözünden geçmişe dönük bir siyâsî târih okuması yapar mısınız?

Sâmiha Ayverdi’nin nesli tam bir geçiş dönemi neslidir. O ve onun neslinin tecrübe ve düşünceleri bugünü anlamada bize ışık tutmaktadır. Diğer taraftan, Sâmiha Ayverdi’nin târih anlayışı başlı başına bir metot olma özelliğine sâhiptir. Türk Târihinde Osmanlı Asırları gibi muhteşem bir eser yazmış olan Sâmiha Ayverdi, akademik anlamda bir târihçi değildir. Târihe yaklaşımı, târihte ne olduğundan ziyâde, bizim târihi nasıl okumamız gerektiği üzerinedir.

Osmanlı’nın tasfiyesini, İstanbul’un ve Anadolu’nun işgâl ve kurtuluşunu, Cumhuriyet’in kuruluşunu, devrimleri, İstiklâl Mahkemelerini, Tek Parti dönemini, 1960 ve 1980 askerî darbelerini yaşayan bir münevver olarak Sâmiha Ayverdi’nin aldığı tavır ve takındığı tutum, taklit edilmeden örnek alınacak bir örnektir. Zira o da hocası Ken’an Rifâî’yi örnek almış ama bire bir taklit etmemiştir.

Yaşadığı dönem içinde Sâmiha Anne’nin ‘siyâset’ ile olan ilişkisi nasıldır? Mâlumunuz kendisinin “Türkiye’nin Ermeni Meselesi” isminde bir eseri var…

Sâmiha Ayverdi’yi faal bir siyâsî çalışma içinde görmüyoruz. Ama günümüzde sivil toplum çalışmaları üzerinden yapılan sivil siyâsetin ilk örneklerinden birini verdiğini söyleyebiliriz. Akademi ismiyle kurulan Kubbealtı Vakfı, dönemin önemli akademisyenlerinin destek verdiği kurum olmuştur. Ayrıca vakıf, daha sonra kurulan birçok vakfa da model teşkil etmiştir. Bahsettiğiniz kitap, aslında sivil siyâsetin güzel bir örneğidir. Günümüzün iletişim imkânlarına kıyasla kısıtlı şartlarda yapılan neşriyatlar, önemli konulara işâret etmiş ve kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Türkiye’nin Ermeni Meselesi adlı kitap yayınlandığında henüz Asala Terörü yoktu, diplomatlarımız katledilmiyordu. Ama münevver ve irfân sâhibi biri olarak Sâmiha Ayverdi, şâhit olduğu birçok siyâsî oyundan aldığı dersle, Türkiye’nin bir Ermeni meselesiyle karşı karşıya bırakılacağını öngörmüştür.

Bu kitap örneğinden yola çıkarsak, Sâmiha Ayverdi’den, siyâset ile nasıl ilgilenirsek daha verimli olacağı konusunda çok şey öğrenebiliriz. Bu kitap gösteriyor ki, siyâsetle ilgilenme şeklimiz gündem olmuş veya gündem hâline getirilmiş konulardan ziyâde, kısa, orta ya da uzun vâdede gündeme gelebilecek konuları öngörmek olmalıdır. Türkiye’deki bâzı diplomatlar bile Ermeni meselesi gibi bir sorunun farkında değilken, uluslararası ilişkiler okumamış, hatta üniversite bile okumamış biri olarak Sâmiha Ayverdi, Türkiye’nin uluslararası câmiada başını en çok ağrıtan bir konuyu öngörmüş ve bir kitapla ele almıştır. Bu bakış açısı bize siyâsete karşı olan tavrımızın ne olması gerektiğini gösteriyor. Tasavvuf ehli siyâsetten uzak durmaya çalışır, diye bir tutum vardır. Kısmen doğrudur, çünkü gündelik ve geçici konular insanı gereksiz yere meşgul eder ve esas konudan uzaklaştırır. Ama görülenin arkasında oynanan oyunun ne olduğunu anlamak ve gaflete düşmemek için siyâsete tamâmen bigâne kalamayız. Aksi takdirde, her şey olup bittikten ve ortalık yıkılıp döküldükten sonra düzeltmekle uğraşırız.

Ancak şunu da söylemek gerekir ki, sıcak siyâset olarak seçimlerde oy verme konusunda kimseye baskıcı bir telkinde bulunmamıştır. Kendisine saygı duyanlara, kendi oy verdiği partiye oy vermesi için bir baskıda bulunmamıştır. Baskıda bulunsaydı böylesi bir tavır, geçici bir süreç olan seçimleri esas alarak uzun vâdeli ilişkileri tanzim etmek anlamına gelecekti.

Kapsamlı bir soru sormak istiyorum. Sâmiha Anne’nin kültür-sanat hayâtımıza katkısını her yönüyle nasıl değerlendirirsiniz?

Bu sorunun cevâbı âdeta bir doktora tezi olabilecek kadar geniş. Sâmiha Ayverdi’nin külliyâtında bulunan elliye yakın kitabın niceliği bile kültür-sanat hayâtımıza olan katkısının büyüklüğünü gösterir. Ancak şuradan başlayabiliriz ki, Sâmiha Ayverdi kendi yaşamadığı ve hissetmediği hiçbir şeyi yazmamıştır. O yüzden yazdıkları okuyanlar üzerinde çok etkilidir. Laf olsun diye, polemik çıkarmak ya da retorik yapmak için yazdığı tek bir cümle bile yoktur. Yazdığı her şey içinden gelmiştir ve içindeki her şeyi yaşamış ve kendisi inşa etmiştir.

Sâmiha Ayverdi’nin hayâtımıza en önemli katkısı, faaliyetlerini kurumsal bir yapı altında kişisellikten çıkarmış olmasıdır. 1960’lardaki fikrî hareketlilik, Türkiye’nin bugünlerinin temelini oluşturmuştur. Ancak Sâmiha Ayverdi sâdece kitap yayınlamak, gazete makalesi yazmak, konferans vermekle kalmamış, en başta söylediğim gibi “insan odaklı” bir plânlama ile “arayan insan”ın ne aradığını bulmasına yardımcı olmuş ve bu arayışta yol gösterici olmak için adresler ortaya koymuştur. Bunları yaparken ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin büyük desteği olmuştur. Bunların başında kurucuları arasında bulunduğu Kubbealtı Vakfı gelmektedir. Kubbealtı, o günün şartlarında bütünleyici bir kurum ve birleştirici bir adres olmuştur. Özellikle Dr. Said Başer’in müdürlüğü döneminde Kubbealtı Vakfı bir üniversite kadar etkili ve irşâd edici faaliyetler yapmıştır. Faaliyetlerinde ortaya koyduğu model, bugün hâlâ örnek alınan bir modeldir. Her ne kadar güncelleme konusunda eksiklikleri olsa da Kubbealtı Vakfı, kültür-sanat faaliyetlerine gönül vermiş ve kalıcı adımlar atmak isteyenler için öncü bir kuruluş olma vazifesini yerine getirmiştir.

Sâmiha Ayverdi’nin bir kültür-sanat insanı olarak diğer bir özelliği, zamânı iyi okuması ve zamânın rûhuna göre çalışmalar yapmasıdır. Mutasavvıf bir kişi olarak “ibn-ül vakt” olmanın en bâriz örneğini ortaya koymuştur.

Ayrıca günümüzde çok istismar edilen “kadın” kavramına bir edebiyatçı olarak doyurucu bir anlam yüklemiştir. Sâmiha Ayverdi’nin metinlerinde ne kadın ne de erkek vardır. Kadın ve erkek arasında fark olmadığını, “kadın yazar” gibi bir kimlik arkasına saklanarak ortaya koymamıştır. Kitaplarını okuyan ama ismini bilmeyen biri, bu kitapları yazan kişinin kadın mı erkek mi olduğunu anlayamaz. Sâmiha Ayverdi’nin bu tavrı, meselenin kadın ya da erkek olmak değil, “insan” olmak olduğunu anlatmaktadır.

Bugün Sâmiha Ayverdi’nin mirâsına yeterince sahip çıkılabiliyor mu?

Maalesef! Sâmiha Ayverdi, büyük bir külliyat ve kurumsal bir yapı bırakmıştır. Bunların canlı tutulması bile külfetli bir iştir. Ancak onun tek başına, sâdece bir kalem ve kâğıtla yaptığı şeyler ve o zamânki imkânlar düşünüldüğünde, eğer Sâmiha Ayverdi bugün yaşıyor olsaydı, herhâlde, kültür ve sanat alanında çok etkili bir düşünce kuruluşu kurardı. Bunun için hem görsel ve yazılı malzeme üretir, hem de bunları üretecek insan kaynağını yetiştirirdi.

Mirâsa sâhip çıkmanın sâdece olanı korumak olduğunu düşünmüyorum. Bu tavır müspet olsa da bir süre sonra atâlete düşülmesi kaçınılmazdır. Nostaljik ve geçmişin tatlı rüyâlarını görerek yaşamış biri olmayan Sâmiha Ayverdi’nin mirâsına nostaljik bir anlayışla sâhip çıkmak, o mirâsı verimli kullanmamaktır. Sâmiha Ayverdi, Ken’an Rifâî’den aldığı mirâsı hocasını tekrar ederek korumamıştır. Onun hocasından aldığı mirâsı koruma şekli, geliştirmek ve güncellemek şeklinde olmuştur. Bunlar yapılmadığı için cevaba “maalesef” diyerek başladım.

Sizin Sâmiha Anne’yi tanımanız nasıl oldu? Sâmiha Anne’nin sizi en çok etkileyen eseri hangisidir?

Sâmiha Anne’yi dünyâ gözüyle görmek kısmet olmadı. Ben onu İstanbul hasretime devâ olan bir yazar olarak tanıdım. İstanbul’u çok seven biri olarak Ankara’ya üniversite tahsili için gittiğimde, İstanbul Geceleri ve Boğaziçi’nde Târih isimli kitaplar âdeta ilaç gibi gelmişti. Bu kitapları bana abim vermişti. 1993 yılının Mart ayında gazetelerde gördüğüm vefât ilânları beni çok üzmüştü. Ama artık Sâmiha Ayverdi kütüphânesinin ve düşünce dünyâsının kapısı açılmıştı bana.

Daha sonra doğduğum Fatih-Karagümrük mahallesinin yakınlarında yaşamış biri olduğunu, bir zamânlar onunla aynı sokaklarda yürümüş olduğumu öğrendiğimde yazdıklarını daha farklı okumaya başladım. Yaşadığı evin önünden defâlarca geçmiştim. Belki o beni pencereden görmüştü de ben, çocuksu bir câhillikle dikkat etmemiştim.

Dost, Hancı, İbrahim Paşa Konağı, Bağ Bozumu, Mesih Paşa İmamı, İnsan ve Şeytan, Yaşayan Ölü, Ah Tuna Vah Tuna, Kölelikten Efendiliğe ve diğer kitaplarını cümlelerin altını çize çize, özel defterlere not alarak okudum. Ken’an Rifâî ihvânını tanımadan önce o zamâna kadar basılmış olan bütün kitaplarını okudum.

Beni en çok etkileyen eseri hangisidir, sorusuna cevap vermem biraz zor. Sâmiha Ayverdi’nin yazdıkları anlamında külliyâtını tek bir eser olarak görüyorum. Farklı isimlerdeki kitaplar ise bu eserin bölümleri gibi. Zira hangisinden başlarsanız başlayın bir sonrakinde bir sıra karışıklığı yaşamıyorsunuz. En son yayınlanan kitabından bile başlasanız, ilk yayınlanan kitabını okuduğunuzda herhangi bir kurgu sorunu hissetmiyorsunuz. Ben bunu Sâmiha Ayverdi’nin “Kur’ân-ı Kerim Kültürü”ne bağlıyorum. Sâmiha Anne, Kur’ân-ı Kerim’i çok iyi anlamış, anlatım şeklini hazmetmiş biridir. Kur’ân-ı Kerim, giriş-geliş-sonuç yapısı içinde yazılmış bir kitap değildir. Dilediğiniz sûre hatta âyetten okumaya başlayabilirsiniz. Sâmiha Ayverdi’nin fikrî kaynak ve anlama modeli olarak Kur’ân-ı Kerim’i esas aldığı çok açıktır. Bu, onun keşfettiği bir şey değil; Hz. Mevlânâ da Yûnus Emre de aynı şekilde yazmış ve söylemiştir. Kâinat Kitabı’nı anlayarak okursanız, yazdığınız şeyler de o kitabın izlerini taşır ve her dâim okunur. Her okuyan her okuduğunda farklı anlama tecrübeleri, farklı yorumlara ulaşır.

Fakat illa ki, bir eser ismi vermem gerekirse, Sâmiha Ayverdi’nin ortak yazar olarak yer aldığı Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık ve Ken’an Rifâî adlı eserde kaleme aldığı bölüm, derim. Bu metnin her kelimesi, âdeta bir hat eserindeki harfler gibi özenle kullanılmıştır. Kitabın tamâmı da defâlarca okunmalıdır.

İmkânınız olsa Sâmiha Ayverdi adına neler yapmak istersiniz?

Sâmiha Ayverdi çok büyük bir mütefekkir. Sâdece kelime dağarcığının zenginliği ve kelimeleri kavramsallaştırma becerisi bile onu dünyâ standartlarında bir yazar yapmaya yeter. Dünyânın tanıdığı önemli düşünür ve yazarlar için özel olarak hazırlanmış sözlükler vardır. Mesela Shakespeare Sözlüğü veya İbn Arabi Sözlüğü. Sâmiha Ayverdi için böyle bir sözlük çalışması fikri uzun zamândır kafamda dolaşır durur. Hele hele Türkçe’yi korumak adına önemli ve ciddî adımlar atmamız gereken bir dönemde, böyle bir sözlük çalışması hem edebiyat hem de entelektüel dünyâmız için yeni açılımlara zemin olacaktır.

Ayrıca, Sâmiha Ayverdi adına hâlâ “edebiyat ödülleri” verilmemesi de büyük bir eksikliktir.

 

Röportaj: Metin Erol






İlgili Konular