, 26 Nisan 2018
Özlem Narin Yılmaz Bazı Aşklara Bir Ömür Yetmez

Özlem Narin Yılmaz

2813

Özlem Narin Yılmaz: Bazı Aşklara Bir Ömür Yetmez

''Yazmak en başta mütevazılığı gerektirir diye düşünüyorum. Dünyanın en olağanüstü işini başarmış mükemmel birisi gibi davranmaya gerek yok. Sonuçta edebiyat, hayata anlam ve güzellik katmak için değil mi? Birilerini kırıp küçük görmek, kendini ulaşılmaz kılmak, kutuplar yaratmak edebiyata yakışmaz..'' Özlem Narin Yılmaz, öykü ve romanları üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Mevlana'nın Dünyaya Tabiata ve İnsana Bakışı
Mevlana'nın Dünyaya, Tabiata ve İnsana Bakışı

Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebîr'inden seçme 303 gazeli, Naci Tokmak'ın itinalı çevirisi ile 'Bir Demet Gül' kitabında bizlere sunuluyor. Oktay Türkoğlu yazdı.
22/01/2017 08:08
Tuavii için modernizm ne demek
Tuavii için modernizm ne demek?

Gözlerimizin ve yüreğimizin açılması için bir yardım: Göğü Delen Adam.
22/12/2009 17:05

Özlem Narin Yılmaz, öykülerinde sıradan karakterleri ve onların hayatlarını anlatır. Romanlarındaysa soylu ve seçkin karakterlere yer verir. Bu karakterlerin seçkinliği, maddî imkânlarından ziyade hayata karşı duruş ve tavırlarında gizlidir. Karakterin fakirliği, soylu olmasını, asil davranmasını, ilgi ve zevklerinin herhangi bir sanat dalında yoğunlaşmasını, entelektüel faaliyetlerde bulunmasını engellemez. Öyküleri, kadın motifi bakımından oldukça zengindir. Terk edilen, zorla evlendirilen, başörtüsü nedeniyle okuyamayan, bebek sahibi olamadığı için dışlanan bu kadınların ortak özelliği, akıntıya karşı yüzüyor olmalarıdır. Romanlarındaki kadınlar, genel olarak sosyetik, edebiyat ilgilisi ve yazma heveslisidir. Günlük ve mektup gibi türlerin de kurguya dâhil edilmesi, romanlarının ortak özelliğidir.

Narin Yılmaz ile öykü ve romanları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Maraş doğumlu olmanızdan başlayalım isterseniz. Maraş’ta ne kadar kaldınız? Ayrıldıktan sonra tekrar geldiniz mi? Bu şehirle bağlarınız ne boyutta?

Maraş-Andırın doğumluyum. Maraş’tan ayrıldığımda yedi yaşındaydım. Yaşadığımız köy orman köyüydü, annem ve babam orada öğretmenlik yaptılar. Çam ormanlarının içindeydi. Doğası çok güzeldi. Ayrıldıktan sonra her yaz tatilim Maraş’ta geçti. Hâlâ fırsat buldukça gidip geliyorum, akrabalarımı ziyaret ediyorum.

İlk kitabınız Kayıp Yalnızlık Ormanı’nda kitaba ismini veren öykü ve diğer öykülerde, kadının toplum içerisinde konumlandırılışı, sürgün edilişi, törelere kurban edilişi, aile içi şiddete ve cinsel istismara uğrayışlarını anlatıyorsunuz. Kadının sürgünü hâlâ devam ediyor mu sizce yoksa kadınlar için bir hicret söz konusu mu?

Evet, özellikle ilk öykü kitabım Kayıp Yalnızlık Ormanı’nda (Everest Yay.) bahsettiğiniz konuları işledim öykülerimde. Kitap 2006 yılında yayımlanmıştı. O yıllarda da töre cinayetlerini, çocuk istismarlarını, çocuk gelinleri, aile içi şiddeti ve ensesti konuşuyorduk, halen konuşuyoruz maalesef. Görünen o ki kadının sürgünü hâlâ devam ediyor. Bence sorun kadının nerede durduğu değil de erkeğin ya da toplumun kadına nereden, nasıl baktığı sorunu.

Kızböceği öyküsünde orman güçlü bir imge. Kayıp Yalnızlık Ormanı’nı hatırlatıyor bu öykü. Kayıp Yalnızlık Ormanı’ndaki karakter, soğuk, karanlık ve korkutucu bir ormanda kendisine uzanacak eli beklerken; Kızböceği’ndeki karakter, toplumu tanıdıkça içindeki ormana kaçma isteği duyuyor ve ormanı yeni, güzel şeyler keşfetmek olarak görüyor. İki ayrı öyküde, aynı imgeye, iki farklı yaklaşım söz konusu. Neler söylersiniz? 

Orman, oldum olası güçlü bir imge olarak durur bende. Kızböceği (Everest yay.) kitabında da baskın bir imge olarak durur. Huzursuz Periler’in Hayal’i de kaçıp ormana sığınır hikayenin sonlarında. Maraş’tan ayrıldıktan sonra uzun yıllar Artvin’in bazı köylerinde yaşadık. Orman köyleriydi, öyle böyle değil, orman, ağaçlar, doğa sizi ele geçirir, kendine katardı. Ormanı çok severdim. Arkadaşlarım ormandan korkup kaçarlardı, ben içlere doğru ilerlerdim. Bir orman gülünü saatlerce izleyip kokusunu içime çeker, eğreltiotlarının dantel gibi yapraklarını izler, yusufçukları kovalardım. Küçük şelaler bulup oyunlar oynardım. O görüntüler öyle canlı ki zihnimde, hâlâ çuha çiçeklerinin, orman güllerinin, nemli toprağın kokusunu duyabiliyorum. Kitaplarıma sızan orman imgesinin, zihnimde o yıllarda yer ettiğini düşünüyorum. Orman hep şefkatliydi bana, hayallerimi çoğaltırdı ki o yaşlarda da fazlasıyla hayal kuran bir çocuktum. Orman farklı öykülerde farklı farklı metaforlar olarak ortaya çıksa da özünde benim hikayelerimin doğduğu yer, edebiyatımın rahmi.

Öykülerinizde, bebek sahibi olamayan kadınlar, eşini savaşta kaybeden kadınlar, küçük yaşta evlendirilen kadınlar, başörtüsü yasağına maruz kalan kadınlar gibi birçok kadın motifine yer veriyorsunuz. Romanlarınızda ise seçkin, eğitimli, saygın ve zengin kadın motifine rastlıyoruz. Yani ilk yazdığınız öykülerden bugüne kadın karakterlerinizin yaşantısında bir değişim söz konusu. Öykü ve romanlarınızdaki kadın motifini farklı işlemenizi, toplumsal değişimin bir tezahürü olarak okuyabilir miyiz?

İnsan yaşadığı yere benzermiş. Bir yazar da yaşadığı coğrafyadaki insanları, onların duygu ve düşünce dünyalarını anlamaya, yazmaya meyilli olabiliyor. Öğrenciliğim Diyarbakır’da geçti. Başörtüsü yasağı geldiğinde ben üniversite son sınıftaydım. Birçok sınıf arkadaşım başını açmayı ya da peruk takarak okula gelmeyi reddettiği için okulu bırakmak zorunda kaldı. Bazıları da başörtülerinin üzerine peruk takarak, utana sıkıla sınıfın en arka sıralarında derslere katılmak zorunda kaldılar. Bir kadın, başının örtülü olmasından dolayı böylesine bir seçime zorlanmamalıdır. Empati kurmak, yazmanın yarısı aslında. O zaman o arkadaşlarım için birşey yapamadım ama bazı hikayelerime konuk etmeye çalıştım duygu dünyalarını.

İlk öğretmenlik görevimi Mardin’de yaptım. Oralar beni çok etkiledi. Acayip insan hikayeleriyle yüz yüze geliyorsunuz. Yaz tatilinden dönüşte 5. sınıfa geçen kız öğrencinizin o yaz evlendirildiğini öğreniyorsunuz mesela. Mardin’de yazın bazı çocukların zehirli akrepleri toplayıp sattıklarını, bir Müslümanla evlenen Süryani kadının, Süryani cemaatinden dışlandığını duyuyorsunuz… Şahit olduklarınızın, duyduklarınızın bazen üzerine birşey katmasanız da her biri öykü, roman konusu.

2004’te İstanbul’a geldim. Bu sefer de İstanbul’daki Mardin’de, Dolapdere’de görev yapmaya başladım. Çoğunlukla Mardin’den göç etmiş, İstanbul’da bir şekilde tutunmaya çalışan insanları tanıdım. Aynı dramın farklı bir versiyonuydu sanki. Eski Rum binalarının bodrum katlarında, kalabalık nüfuslarla, midye satıp işportacılık yaparak sürdürülmeye çalışılan hayatlar. Bunca gerçek hikayenin yanında, yazdıklarım birer su damlası...

Bir önceki soruyla bağlantılı devam edelim istiyorum. İlk öykülerinizdeki utangaç kız karakteri, romanlarınızda değişiyor: Kendine güvenen, ne aradığını bilen ve sorgulayan kızlar karşımıza çıkıyor. Hayal, Gülperi ve Ruhan böyle karakterler. Hayal’in babasının eşcinsel olduğunu bilmesi, bunu babasıyla konuşacak kadar cesur olması ve babasıyla aşktan konuşması, hoşlandığı çocuğun kriterlerini ve eksikliklerini söylemesi; Gülperi’nin nişanlısıyla görüşebilme cesaretini annesinden değil babasından alması; Ruhan’ın istediği gibi gezmesi, harcaması… Bu karakterlerle demek istediğiniz şu olabilir mi: Hayatlar farklı olabilir ama her kadının öyküsü ve hüznü aynıdır.

Kendi yazımın coğrafyasının Doğu’dan başlayıp Batı’ya doğru ilerlediğini söyleyebilirim. Yazmaya doğuda, Mardin’de başladım. İstanbul’da devam ettim. Benimle birlikte hikayelerim de doğudan batıya göç etti. Bunu, hem hikayelerin yaşandığı mekanları, hem de feodal yaşam tarzıyla başlayıp, Batılı yaşam tarzına doğru evrildiğini kastederek söylüyorum. Romanlarımda ikisini bir arada vermeye çalıştım. Aslında çok güzel özetlemişsiniz son cümlede. Gerçekten de her kadın bambaşka hayatlar yaşasa da benzer kırgınlıkları yaşıyor. Bazılarınınki olabildiğince sert ve acımasızken, bazılarınınki daha katlanılabilir acılar. Birisi süryani bir ustanın elinden çıkmış taş evin duvarları arasında yaşıyor acısını, diğeri asırlık bir Rum binasında. Kız çocuğunu, kendi elleriyle yaşlı bir adama hazırlayan anne de var, eşcinsel oğlunu, anneliğini hiçe sayıp reddetmeye çalışan anne de...

Sadece kadın meselelerine değinmiyorsunuz. Hemcinsine ilgi duyan karakter Ali Cevdet’in yaşadığı ızdırap çok sarsıcı. Cinsel tercihi yüzünden ailesi, bir kadınla zorla evlendiriyor ve bu evlilikten de bir kızı oluyor. Sonrası parçalanmış bir aile. Bunlar toplumun gerçeği ne yazık ki ve böyle şeyler ancak satırlardan okurken içimizi sızlatıyor. Herhalde kimse, Ali Cevdet gibi bir komşusu, yakını olmasını istemezdi. Ali Cevdet gibi insanlar var ve toplum onlara tepkili. Karakteriniz olarak değil de gerçek bir insan olarak bakınca Ali Cevdet’e, ne görüyor ve ne düşünüyorsunuz?

Ben o insanların cinsel bir tercih yapmış olduklarını düşünmüyorum. Yani kim bunca dışlanmayı, nefret edilmeyi, düşmanlaştırılmayı ‘tercih’ eder ki. Ben bunun tercih değil, cinsel kimlik olduğunu düşünüyorum. Romanı yazdığım zamanlarda LGBTİ bireyleri daha yakından tanımak için kitaplar okudum, bazı internet sitelerini takip ettim. Yazarken kahramanlarıma taraflı davranmamaya çalışırım. Ali Cevdet’e de öyle yapmaya çalıştım. Ve bunu yaparken çok zorlandım. Çünkü adım adım ölüme gittiğini biliyordum. Ali Cevdet, gerçek hayatta kapı komşum olabilir. Onun eşcinsel olması benim ona daha iyi ya da daha kötü davranmamı gerektirmiyor. Ama böylesine bir toplumda onun için kaygılanıyorum.

Öykü ve romanlarınızda, farklı kültürlerde yetişmiş karakterlere rastlıyoruz. Huzursuz Periler’in Aret’i; Kapıyı İçeriden Kilitledim’in Madam Marin’i; Kar Meleği’nin Madam Lora’sı gibi. İşlediğiniz konularda da farklılıklar görüyoruz: Ermeni tehciri, Kürt meselesi, 6-7 Eylül olayları gibi. Zengin bir toplumda yaşıyoruz ama yine de eserlerinizdeki bu çeşitliliğin/zenginliğin farklı sebepleri de olmalı, neler söylersiniz? 

Haklısınız. Bu zenginlik bir yazar olarak beni oldum olası cezbetmiştir. Ama bir yanım da kurcalamayı, ‘acaba’ demeyi, görüneni aralayıp arkada neler olup bittiğine bakmayı sever. Durum böyle olunca, o kültürel zenginliğin arkasında pek de parlak olmayan bir geçmiş olduğunu görüyorsunuz. Mesela ben Madam Marin’i yazarken 6-7 Eylül olaylarını atlayamazdım. Anlatmak istediğim yıllar, yani şapkanın en moda olduğu yıllardı ve 6-7 Eylül olayları o yıllarda gerçekleşmişti. Kahramanlarımın kaderi de yeniden yazılacaktı olaylardan sonra. Roman yazarının işi toplumsal olayların detaylarını irdelemek değil belki ama o toplumsal olayların kahramanlarını nasıl etkilemiş olduğunu okura göstermelidir.

Huzursuz Periler’de roman bir yandan akışını sürdürürken araya günlükler giriyor. Kapıyı İçeriden Kilitledim’de de Ruhi Sezer’in günlüğü ve Madam Marin’in mektubu, romanı daha ilgi çekici hâle getiriyor. Böylece roman, yalnızca ana karakterin sesiyle ilerlemiyor. Türleri bir arada kullanmanızın nedeni sadece kurgudan kaynaklı olmasa gerek… Neler söylersiniz?

Türleri bir arada kullanmayı seviyorum. Günlük, edebiyatın başladığı yerdir. Bu anlamda günlükler, şiirler bolca yer alıyor edebiyatımda. Mektupların da metne zenginlik katabileceğini düşünüyorum. Çoğunlukla birinci ağızdan anlatmayı tercih ediyorum. Araya başka bir göz, başka bir dil girsin istemiyorum. Bu tür anlatımın metni daha samimi kıldığını düşünüyorum. Zamanlararası geçişleri seviyorum, özellikle romanda. Bizler günlük hayattaki anlarımızda hatırlamalarla geçmişi, hayallerle de geleceği yaşıyoruz. Kurguda da geçmiş ve geleceği ‘an’larda buluşturmayı seviyorum.

Öykü ve romanlarınızda, “savaşlar” konusu ayrı bir bahis. Savaşı aile kurumunu tehdit eden bir unsur olarak işliyorsunuz. Sevenler ayrılıyor, çocuklar babasız, anneler evlâtsız kalıyor. Savaşı doğrudan yaşamadığınız hâlde sizi bu konuya çeken ve savaşı böyle bir izlekte işlemenize sebep olan nedir?

Romanlarda okuduklarımız, filmlerde izlediklerimiz, savaşan ülkelerde gördüklerimiz savaşın kötülüğünü hissetmemize yetiyor. Savaş ve Barış romanı, yeryüzündeki tüm savaşları anlamamız için yazılmış gibidir. Yine beni en çok etkileyen filmlerden Schindler’in Listesi savaşın korkunçluğunu, milyonlarca insana nasıl acılar yaşattığını konu alıyor. Savaş en çok kadınları ve çocukları etkiliyor. En çok kadınlar aşağılanıyor, çocuklar sevgisiz, savunmasız kalıyor. Bunca kötülük ne için diye düşünmeye başlıyorsunuz. İnsan bunca kötülüğü kendine ve başkalarına neden reva görür? Savaşı bir cinnet hali, büyük bir yanılsama olarak görüyorum. Hiçbir savaşın kazananı yoktur ama herkes kaybeder…

Bir karakteriniz şöyle diyor: “İnsan hiç görmediği, bilmediği şeyi nasıl yazar! Bence tam da o yüzden daha iyi yazabilirsin. Bilmediğin için ama bilmek, görmek, hissetmek istediğin için.” (HP, s.53) Birebir şahit olmadığınız hâlde savaşı konu edebilmeniz cümlesinden olan bu alıntılama, bir önceki soruyla bağlantılı aslında. ‘İçe derinleşmek’le ilgili bu konuştuklarımız. Film izlemek, seyahat etmek, okumak, hayal kurmak… Sizi içinize derinleştiren ve görmediklerinizi yazabilme hüneri sağlayan şeylerden bahseder misiniz?

Çocukluğumdan beri hayal kurmayı severim. Küçükken uykuya dalmadan önce kendi kendime hikayeler anlatır, bu şekilde uyurdum. Neler anlattığımı hiç hatırlamıyorum, hatırlamayı isterdim. Hayalleri sevmem beni kitaplara yaklaştırdı. Okuyarak başka dünyalara gidilebileceğini küçük yaşta keşfettim. Hayal kurmak ve çok okumak birleşince yazmak kaçınılmaz oldu. Güzel bir film izlemek, bir sergiye gitmek, ruhunuza dokunan bir müzik dinlemek, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak ve en önemlisi okumak, yazmak için tetikleyici olabiliyor. En azından benim için öyle olduğunu söylemeliyim. Doğanın kendisi bile başlı başına ilham kaynağıdır yazmam için. Yazmak öyle bir şey ki, bazen hayatın içinde bir söz, bir dokunuş, bir ses harekete geçmenizi sağlayabiliyor.

Huzursuz Periler, aile hayatını, aşkı ve yazma konusunda çekilen çileyi anlatan katmanlı bir roman. Romanın sonlarında edebiyat ortamlarına, yayıncılıktaki işgüzarlığa, imza günlerindeki dedikodulara, yazarlar arasındaki kıskançlığa değiniyorsunuz. Sanki “Anlatmadığım hiçbir şey kalmasın, bunu da anlatmalıyım,” der gibisiniz. Özlem Narin Yılmaz’ın yazın ve yayın dünyasındaki bu kırıcı ilişkilere dair yaklaşımı nasıldır?

Her yazarın az çok çile çekmişliği vardır yayınevi kapılarında, editör masalarında, edebiyat ortamlarında. Bundan on beş yıl önce, halen çıkmakta olan bir edebiyat dergisinin yayın yönetmenine bir öykümü alıp bizzat gitmiştim. Hem de nasıl saf saf, edebiyat aşkıyla yana yana. Henüz öykülerim hiçbir dergide yayımlanmamıştı. Karşısına geçip öykümü uzattım. Baktı, evirdi çevirdi, okuduğunu sanmıyorum, hemen gözümün önünde, “çalışman lazım” dedi. Belki de gerçekten olmamıştı, sorun orada değil, öyle pat diye olmamış deyivermesi içime çok dokundu. Kırıldım. Uzun süre sindiremedim. Ben yazayım, alın dergiler, yayınevleri siz de yayımlayın, okuyucu da okusun diye birşey yok maalesef. Ne zaman yazmaya yeni başlayan birisi bana yazdıklarını okutmak istese o gün hissettiklerimi hatırlarım. Kullanacağım her kelimeye dikkat ederim.

Yazmaya yeni başlayan arkadaşları uzun, yorucu bir yolculuk bekliyor yazdıklarını yayımlatma yolunda. Eğer pes etmeden devam ederlerse yazmayı gerçekten sevdikleri için olacaktır. Huzursuz Periler’in Hayal’i de böylesine bir yolculuğa çıkıyor. Yazma ve yazdıklarını yayımlatma yolculuğuna. Tökezliyor, korkuyor, kırılıyor, sorguluyor. Eğer yazmayı gerçekten seviyor ve istiyorsanız, hiç kimse size engel olamaz.

Nurperi yazma konusunda cesaret veren, telkin eden bir kadın; Ayperi ise yazdıklarıyla kendini sevdiren ama karakter olarak yazdıklarıyla örtüşmeyen soğuk bir kadın. Nurperi’yi ilhâm; Ayperi’yi de hınzır olarak görebiliriz. Kendi yazma serüveninizde, en çok hangisiyle muhatap olmak zorunda kaldınız ve en çok hangisinin sesini dinlediniz?

Nurperi, Hayal’in iç sesi aslında. Kendinden doğan, başka bir kimliğe bürünüp ona yazma konusunda öğütler veren bir düş kahramanı. Ayperi ise yazdıklarıyla okurunun gönlünü fetheden, fildişi kulede yaşayıp okuyucunun kendisine ulaşmasına izin vermeyen, egosu oldukça yüksek bir yazar kahraman. Yazarlar dünyasında hem kadın, hem de erkek Ayperi’ler var. Yazmak en başta mütevazılığı gerektirir diye düşünüyorum. Dünyanın en olağanüstü işini başarmış mükemmel birisi gibi davranmaya gerek yok. Sonuçta edebiyat, hayata anlam ve güzellik katmak için değil mi? Birilerini kırıp küçük görmek, kendini ulaşılmaz kılmak, kutuplar yaratmak edebiyata yakışmaz. Ben en çok Nurperi’yle muhatap oldum. Halen de oluyorum. Nurperi torpil yapmaz, edebiyatta torpil olmaz çünkü, bazen attığı taşlar kalbimi yaralar. Bilirim ki yara olmadan edebiyat olmaz.

Huzursuz Periler’in “peri”lerinden birisi de Gülperi. 1900’lerde, Osmanlı’da yaşamış bir kadın şair. Gülperi karakterini oluşturmak için Fatma Aliye, Nezihe Muhittin, Şair Nigar ve Halide Edib’e dair okumalar yaptım. Gördüm ki, kadınlar o yıllarda yazmak için, toplumda varolabilmek için inanılmaz mücadeleler vermişler. Ve bugün sahip olunanların temelleri o yıllarda, kadınların müthiş çabalarıyla atılmış. Nezihe Muhittin, kadınların seçme seçilme hakkı için yılmadan uğraşlar vermiş. “Erkekle kadının birbirine benzemesi değil, benzememesi toplumsal dengeyi sağlamlaştıracaktır” sözüyle kadının kendi kimliğiyle varolması gerektiğini çok güzel ifade etmiş. Fatma Aliye, kendisi gibi eğitimli olmayan kocasının tüm itirazlarına rağmen yazmaya, çeviriler yapmaya devam etmiş. Gülperi, o dönemin kadınlarının ortak ruhu olsun istedim. Şiir yazan, yazdıklarını hanımlar mecmuasında yayımlatan, o dönemin kadınlarıyla biraraya gelen bir yazar kahraman.

Alin’in yazı hayatı Ruhi Sezer’in defteriyle değişiyor. Yazmak için türlü yollardan geçen Hayal’in yazı hayatı da Gülperi Hanım’ın defteriyle canlanıyor. Narin Yılmaz’ın yazı hayatında, böyle etkili olan bir defter, günlük, kitap veya bir iz, işaret var mıdır?

Yok, isterdim ama böyle bir defterim olmadı.

Sizinle yazışmamızda, Kapıyı İçeriden Kilitledim’i okurken aklıma Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi kitabının geldiğini söylemiştim. Hâlâ bu düşüncedeyim. Aziz Bey, aşkın pençesinde gün gün erirken; Ruhi Bey, çıraklıktan beyefendiliğe yükseliyor. Aşkın iyileştiriciliğine inanıyor musunuz?

Kitabı henüz okumadım ama en kısa sürede okuyacağım. Ruhi Sezer, sınıf atlayıp zenginleşerek yükselişi yaşasa da, içten içe ömür boyu sürecek olan bir çöküşü de yaşıyor. Sevdiğine kavuşamamanın, yakınında olup da ona bir türlü ulaşamamanın çöküşünü. Aşk, karşılık bulunca iyileştirir evet, ama bulamayınca da öldüren duygunun adıdır. Aşk iyileştirir evet ama bazen hasta da eder. İnsanı müthiş dönüştürebilen bir duygudur. Aşk, bir insandan başka bir insan yaratabilen bir büyüdür.

Metin Erksan, kendisiyle yapılan bir söyleşide, âşık olmanın berbat bir şey olduğunu söyler ve sanki mümkün bir şeymiş gibi âşık olmayın der. Açıkçası ben de Erksan gibi düşünüyorum. Aşk gerçekten berbat bir şey. Ama insan Ruhi Sezer’in gerçek olmasını da istemiyor değil. Merak ettiğim şu: Yazar, gerçek olmayacağını bilse bile karakterine özlem duyar, onun hayatında olmasını ister mi? Bir okur olarak Ruhi Sezer gerçek olsun istedim meselâ. Onun gibi âşıkların, insanların sayısı artsın istedim.

Ben aşkın berbat birşey olduğunu düşünmüyorum. Ruhi Sezer’in yaşadığı aşk normal bir aşk değil, karşılık bulamayan bir aşk. Çağımızda aşklar hep beklentiler üzerine kurulu. Karşılık beklemeden sevmek, âşık olmak, ömrünü bir insana ‘adamak’ çağımız insanının harcı değil. Hayat hızla akıyor, akıllı telefonların ekranları hızla akıyor, bilgisayarların ekranları hızla akıyor, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.

Bunca kaosun ortasında, savaşların, yıkımların, ölümlerin, sevgisizliğin, hızla akıp giden acımasız zamanın ortasında, öyle bir aşk anlatayım ki, buz gibi olan, yapayalnız içimiz ısınsın istedim. Bunu ne kadar başardım bilmiyorum. Bazı aşklar ömürden artakalan zamanlarda yaşanır, bazı aşklara da bir ömür yetmez.

Kapıyı İçeriden Kilitledim’i yazarken çıkış noktanız, esin kaynağınız neydi? Tam bir İstanbul romanı çünkü.

On beş yıldır İstanbul’da yaşıyorum. İlk gördüğüm günden beri İstanbul iyiliğiyle ve kötülüğüyle beni etkisi altına alan bir şehir oldu. Hep denir ya ‘Nerede o eski istanbul” diye. İşte ben hep o eski İstanbul’u merak ettim. Hep o eski İstanbul’u hayal ettim. Bir şeyi hayal etmeye başlamışsam yazmaktan başka çarem olmadığını bilirim, yoksa hayaller yakamdan düşmez. Beyoğlu’nda tarihi bir pasajda elde şapka diken, mesleği annesinden devralmış bir kadın şapkacı vardı. Ne zaman o pasaja gitsem uzun uzun şapkacıyı izlerdim. İçeriye girip konuşmayı, sorular sormayı istemedim. Soruların cevaplarını kendim vermeliydim, bir kitapla...

Asker babalar ve sevgililer, hemen her anlatınızda karşımıza çıkıyor. Asker kökenli bir aileden geldiğinizi düşünmeye başladım. Benzetmelerinize bile yansımış bu: Ölüm bir asker gibi yanıbaşımızda (Kızböceği, s.29); hayalî bir savaşı kazanmış mağlup bir asker gibi, rap rap diye yürüdü çayıra doğru. (Karmeleği, s. 61) Bu konuda neler söylersiniz?

Annem ve babam öğretmendi, bu anlamda bir yakınlığım yok ancak asker erkeği, eril şiddeti, ataerkilliği de simgeleyen bir metafor oldu yazdıklarımda. Şiddetsizliği özlememiz için savaşı, şiddeti iliklerimize kadar hissetmemiz gerekiyor belki de. Ben yazarken bunu yapmaya çalıştım. Kör şiddetin arkasında sakin, huzurlu, güzel bir dünya görmeyi ise okuyucuma bıraktım.

Bütün aşk hikâyelerinizin sonu acıklı bitiyor. Sevenler hiçbir şekilde kavuşamıyor. Neden böyle?

Peri masallarını sevmiyorum. Gerçek hayat, mutlu sonlarla bitmiyor genellikle. Bunca kötülük varken, aşktan iyilik beklemek, mutlu son beklemek fazla iyimserlik gibi geliyor bana. Diyelim ki âşıklar kavuştu, sonra ne oluyor; adam kadına çok âşık, ama karısına hayatı zehir ediyor, karısını öldürüyor. Aşk ayaklar altına alınıp çiğneniyor. Aşkı bu şekilde sonlandırmaktansa hiç kavuşturmamayı tercih ederim.

Edebiyat Haber sitesinde, inceleme yazılarınızı paylaşıyorsunuz. Öykü ve romanlarınızın satır aralarında da yazıya, öyküye, şiire dair düşüncelerinizi okuyoruz. İnceleme ve eleştiri türünde bir kitabınızı görebilecek miyiz, bu yönde çalışmalarınız var mı?

Bir yazarın edebiyatı hakkında fikir edinebilmek için onun tüm eserlerini okumak gerektiğini düşünüyorum. Dünya edebiyatından bazı yazarların Türkçe’ye çevrilmiş bütün eserlerini arka arkaya okuyarak o yazarın edebiyatı hakkında bir fikir edinmeye çalışıyorum. Virginia Woolf, Katherine Mansfıeld, Edgar Allen Poe, J. Luis Borges, Jean Rhys gibi... Ve bu okumalarımın sonucunda düşüncelerimi yazılı hale getirerek kalıcılaştırmak istedim. Ortaya bahsettiğiniz yazılar çıktı. Bu tür okumalarımı ve yazılarımı sürdürmeyi düşünüyorum. Şimdilik biriktiriyorum diyeyim. Yazmaya, yazıya dair kafa yormaya hep devam edeceğim. Çünkü yazmak, hayatıma çok büyük bir anlam katıyor.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Sorularınızla, yazdıklarım hakkında detaylı düşünmeme vesile oldunuz, emeğiniz için çok teşekkür ederim.

 

Röportaj: H. Ebrar Akbulut