, 16 Aralık 2017
12 Yaşında Kitap Satışına 16 Yaşında Yayıncılığa Başladı Zekeriya Çelik

Zekeriya Çelik

783

12 Yaşında Kitap Satışına, 16 Yaşında Yayıncılığa Başladı: Zekeriya Çelik ile Çelik Yayınevi Üzerine

Yayın dünyasına henüz 12 yaşındayken babasının Fatih Camii avlusunda açtığı kitap sergilerinin başında durarak adım atan Zekeriya Çelik, günümüzde bünyesinde pek çok yayınevi bulunduran, yurtiçi ve yurtdışında satış yapan ve 500 eser gibi yüksek bir sayıya ulaşmış Çelik Yayınevi’nin sahibi. Dilara Yabul, Zekeriya Çelik ile yayıncılık serancamını ve Kur'an-ı Kerim yayıncılığını konuştu.

İlgili Yazılar
İlyas Dönmez Kültürel Alanda da İktidar Olmak İçin Daha Çok
İlyas Dönmez: Kültürel Alanda da İktidar Olmak İçin Daha Çok Gayret Edilmeli

İlyas Dönmez, gençliğinden bu yana yayın sektöründe yer alıp, İslami yayıncılıkta büyük bir boşluğu dolduran bir isim. Dünya Yayınları’nın kurucularından olan Dönmez, bilinçli bir tercihle, ismini duyurmadan yıllardır bu alanda çaba göstermiş, mesai harcamış. İlyas Dönmez, yayınevinin kuruluş amacından Türkiye'de yayıncılığın serencamına, Türkiye’deki gençliğin değişimine ve bu değişimin nedenlerine dair Dilara Yabul'un sorularını cevapladı.
06/11/2017 11:11
Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine
Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine Söyleşi

Bugün yayıncılığımızın ve kültür dünyasının en önemli simalarından bir tanesi olan Münir Üstün ile Profil Yayınları, kitap fuarları ve Basın Yayın Birliği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
09/01/2017 13:01
Yayınevi Yayınevi İşte Bu Senenin Öne Çıkan Kitapları - II
Yayınevi Yayınevi İşte Bu Senenin Öne Çıkan Kitapları - II

Beyazıt Kitap Fuarı’na dair derlemelerimiz devam ediyor. Bu haberde, Klasik-Küre Yayınları, Ötüken Yayınevi, Kitabevi, Hayat Yayınları, Litera, Edam, Erdem, İlk Harf Yayınları, H Yayınları, Kayıhan, İşaret, Nesil, Çizgi Yayınları var.
09/06/2016 08:08
Gazzal nin saçtığı ışık yolumuzu aydınlatıyor
Gazzalî’nin saçtığı ışık, yolumuzu aydınlatıyor

İslam siyaset geleneğinde, dinle melik ikiz kardeştir. Zulüm olursa, yani devlet iyi idare edilemezse, din de zayıf düşer. Melik sefih, adaletsiz ve gaddar olursa, halk da ona uyar ve öyle kimseler galip olur. Böyle olmasın diye İmam-ı Gazzalî, orijinal adı “Ettibrül-Mesbük-Fi-Nasihat’il-Müluk” olan bir eser telif etmiş. Alper Daştan yazdı.
14/08/2014 15:03
Hacca niyetlenen kişi neleri merak eder
Hacca niyetlenen kişi neleri merak eder?

Gerçek manada haccı kavrayan, hacca karşı iştiyak duyan, azmeden, gayret gösteren kulları nice müjdeler bekler. Haccın Sırları ve Hikmetleri kitabı üzerine Meral Afacan Bayrak yazdı.
20/11/2013 08:08
Derin uykulardan uyanmanın vaktidir
Derin uykulardan uyanmanın vaktidir

Tenbihü’l Gâfilîn & Bostânü’l Ârifin, insanları gaflet bataklığında kurtarmak için yazılmıştır. Hasta, hasta olduğunu kabul eder ve teslim olursa iş kolaydır. Haşim Akın yazdı.
11/11/2013 14:02

Yayın dünyasına henüz 12 yaşındayken babasının Fatih Camii avlusunda açtığı kitap sergilerinin başında durarak adım atan Zekeriya Çelik, günümüzde bünyesinde pek çok yayınevi bulunduran, yurtiçi ve yurtdışında satış yapan ve 500 eser gibi yüksek bir sayıya ulaşmış Çelik Yayınevi’nin sahibi. Süleymaniye’de kurulan ve yaklaşık 15 sene Cağaloğlu’nda okuyucusuyla buluşan, deyim yerindeyse Tarihi Yarımada’nın çocuğu olan Çelik Yayınevi’nin merkezi ise şimdilerde İkitelli’de bulunuyor. Biz de Zekeriya Çelik ile kendisinin yayıncılığa giriş serüveninden başlayarak eski yayıncılık dünyasını, yayınevlerinin Cağaloğlu’ndan İkitelli’ye göçünü ve yayıncılığın zor yönlerini ele aldığımız keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sizin ailenizde yayıncılık babadan kalma bir gelenek. Henüz küçük yaşlarda iken yayıncılık dünyasına adım atmışsınız. Hikâyenizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Yayın hayatına kitap sergileri ile başladım. Fatih Camii’ndeki çınarların dibinde babam sergi açardı. Babam gurbetçi insan tabii, 1953’te İstanbul’a askere gelmiş. Daha önce gurbetçiliği Tarsus, Mersin, Adana tarafında. Sonbaharda gurbete çıkıyorlar, ilkbaharın son aylarında da memlekete geri dönüyorlar. Yani yılın altı yedi ayını gurbette geçiriyorlar, geri kalanını da memlekette, Malatya-Darende’de. Hayat böyle devam ediyor oralarda. O zamanlar yol yolak olmadığı için yürüyerek Akçadağ’a, oradan da Malatya’ya varılıyor. Kamyon varsa kamyon üzerinde gidiliyor. Soğukta, karda, kışta kamyonların üzerinde yolculuk yapılıyor.

Babam 1953’te İstanbul’a geliyor ve Davutpaşa’da askerlik yapıyor. Teskereden sonra gurbet hayatına İstanbul’da devam ediyor. Gurbetçiliği de 1969’a kadar, yani evi taşıyana kadar sürüyor. Kitap sergisi yaparak hayatını kazanıyor. Esas olarak tespih, takke, dini kitaplar… O zaman çok çeşit de yok. Halk hikayeleri var, Hazreti Ali cenkleri mesela. Karacaoğlan, Âşık Garip, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri vardır. Bunlar da satılıyordu. Tabii o zaman Osmanlıca eserler de okunuyor. Mızraklı İlmihal mesela yasak. Şimdilerde ise rahat okunuyor.

Kitap sergisi yapmanın dışında, omuzlarında çantalarla bir dönem mahalle mahalle dolaşmışlar. Zerzevatçı diye mahallelerde bazen hâlâ dolaşanlar vardır. Bizim memleketin insanları da bu şekilde kitap satmışlar. Şeker torbasından torba yaparak, kırk elli kiloluk ağırlıkla dolaşarak, “Kitaplar, Kur’an-ı Kerim’ler!” diye nara atarak ticaret yapmışlar, kitap satışları yapmışlar. Daha sonra İstanbul’a gelince önce Eminönü’nde sergi açmaya başlamış, daha sonra Fatih Camii önünde çınarların dibinde devam etmişler.

Ben 65’te gelene kadar sergi alanını kimse işgal etmesin diye küçük amcamla ortaklaşa açıyorlardı. 65’te ben İstanbul’a gelince sergide ben durmaya başladım. Sonra amcam ayrıldı, köye geldi. O zamanlar kayısıcılık yeni başlamıştı. Kayısı bahçesi vardı, kayısı bahçesiyle ilgilenince bu işleri tamamen bıraktı. Sergi de babamla bana kaldı.

İstanbul’da nerede kalıyordunuz?

O dönemde biz İstanbul’da bekar evinde kalıyorduk. Bekar evi dediğin şey 15-20 metrekare, 10 kişi kalıyor. Kirayı bölüştürmek için yapılıyor bu. Kira diyelim ki 300 liraysa bu sayede kişi başı 30 lira düşüyor. Küçük bir ayakkabılık bölümü vardır, gerisi hep yatak. Bir tek babamın ranzası vardı, o müstakildi. Akrabalar ve köyden gelen gurbetçi hemşehriler ile kalıyorduk. Bu hemşehriler aynı zamanda bizim müşterimizdi. Birer çantaları vardı. 300-400 lira doldurup, sermayesini veriyorduk. O sana borçlanır. Günlük satar, gelir senden kitabı alır. Yüzde on gibi bir rakamla satış yapıyorduk. Böyle yedi sekiz ay kalır, tekrar memlekete döner. Böylece biz on beş metrekarelik alanda hem toptan satmış oluyoruz, hem de kendi sergimiz için ihtiyacımız olan kitapları temin ediyoruz. Hayat böyle devam ediyor.

Siz İstanbul’a geldikten sonra işler nasıl devam etti?

Ben İstanbul’a 12 yaşında geldim. Sergi işini bir sene babamla beraber yürüttük. Sonra babam tamamen bana bıraktı. Ama toptan işine babam bakıyordu. Müşteriler akşamları belli saatte geliyordu, eksiklerini alıp gidiyorlardı. Bir süre sonra babam işi tamamen bıraktı ve Süleymaniye’deki Ayşe Kadın Hamamı Sokağı’nda bir bakkal dükkanı devraldı. Tam kütüphanenin karşı sokağıdır. Babam burayı devralınca işleri ben devam ettirdim.

O zamanlar Abdullah Tanrıkulu diye bir amca vardı. Yaşı epeyce ileriydi. Halk kitapları vesaire yazıyordu. O bana böyle birkaç kitap getirmişti. “Ben bu işten anlamam, ben sadece satıyorum.” dedim. “Ben her şeyi yapacağım” dedi, “Editörlüğünü, dizgisini yapacağım.” Aldı beni, Cağaloğlu’nda Sümer Matbaası diye bir yer var, oraya götürdü. Şimdi Milli Eğitim binasının arkası oluyor orası. Sahibi Kayserili, babacan bir adam. Halk hikayeleri bastık orada. İlk ciddi eserimiz Erbilli Esad Efendi’nin Kenz’ül-İrfan’ı oldu. 25 formalık, yani 400 sayfalık bir eserdi. Onla başladık, bereketli de oldu hamdolsun. 16 yaşında bununla başladık, sonra da yayıncılık hayatımıza bugüne kadar devam ettik.

Yayınevini hangi semtte kurdunuz?

Yayınevini Süleymaniye’de kurduk ancak sonradan burası yandı. 66’da bir yangın geçirdik. Sonrasında, yine Süleymaniye’de, Bakırcılar Caddesi’ne taşındık. Süleymaniye’de yer tutmamızın sebebi hâlâ bekar odasında yaşamamız. Orayı hem iş yeri hem de yatacak yer olarak kullanıyorduk. 69’da ailem İstanbul’a gelmesine rağmen ben 71’de evleninceye kadar burada kalmaya devam ettim. Bir ara bu bekar evi de yandı. Birinci yangında yanımızdaki süpürge imalatçılarında çıkan yangın bize de sıçramıştı. İkinci yangın da kağıt yakan birkaç kişi sebebiyle çıktı. İtfaiye geldi ama söndürmese, yansa daha iyi. Çünkü kitaplara su değdi mi bitti.

77’de askerden döndükten sonra mayıs ayında kitapçıların olduğu Beyaz Saray’a taşındık. 15 metrekare bir yer; küçücük olmasına rağmen o zamanlar bana çok büyük geliyordu çünkü koyduğumuz kitaplar doldurmuyordu. Sonradan Mevlam bereketli kıldı, bu dükkan da yetmedi. 99’da dağıtımı Topkapı’daki İkinci Matbaacılar Sitesi’ne aldık ve Çemberlitaş’taki kız yurdunun olduğu yere geldik. 2000 yılında da Cağaloğlu’nda, arşiv binasının olduğu sokağa taşındık. Cağaloğlu’nda da 15 sene kaldık.

Yayıncılar artık Cağaloğlu’nu terk ediyor.

Evet, Cağaloğlu artık boşaldı. Ecdadın emaneti olduğu için aslında üzücü oldu. Bab-ı Ali denilince kitap, matbaa, gazete akla gelirdi. Tarihi Yarımada projesi sebebiyle orada artık sadece halıcı, restoran ve oteller hizmet verebiliyor. Bunlar da olsun tabii ancak yayıncılar da sembolik de olsa orada kalmalıydı. En azından dükkanlar halinde, satış yerleri olarak. Ancak şimdi yolları kapattılar, arabalar giremiyor. Yayıncılık da nakliyesi olan bir iş. Müşteri de artık dükkana gelmiyor, internetten alışveriş yapıyorlar. Perakende satışın da olmadığını düşünerek daha huzurlu, daha rahat olacak bir yere taşınalım dedik; İkitelli’ye geldik.

İnternetten satışınız daha mı fazla?

Tabii, internetten satışımız daha fazla. Bir de bizim yurtdışına da çok fazla satışımız oluyor. O yüzden internet satışları bizim için çok önemli. Almanya ve Avusturya’ya çok fazla kitap gönderiyoruz.

Yurtdışı satış serüveniniz nasıl başladı?

1990 yılında Milli Görüş’ün Kitap Kulübü isimli yerine gitmemle başladı. 89-90’da fuarlar düzenlediler. Tabii o zamanlar yurtdışına gitmek bizim için çok büyük bir şey. Nasıl yaparız diye düşünüyorduk ancak arkadaşlar teşvik ettiler. Bu sebeple gitmeye karar verdik, en fazla zararımız olur diye düşündük. İyi ki de gitmişiz çünkü o insanların heyecanı tarif edilemez. Sanki annesi, babası, yıllardır görmediği akrabaları gelmiş gibi heyecanlılar. Üç hafta fuar oldu. Büyük bir bahçesi vardı, bahçede stantlar kuruluydu. Biz ilgiden de satıştan da çok memnun kaldık. 91’de 9 tır, 92’de de 12 tır kitapla tekrar katıldık. 240 ton eder. İnsanlar orada kitaba açlardı.

Sonra Alman Hükümeti Milli Görüş’e baskı yaptı, 93’ten sonra son verildi. Çünkü fuar, mahallenin içerisinde bir mekanda düzenleniyordu; karşısında hastane ve rahibelerin kaldığı lojmanlar vardı. O civarda kalan vatandaşlar şikayet etti. Şikayetler dikkate alınıp, fuar iptal edildi. Ancak o üç yıl müthiş geçti ve bize yurtdışındaki müşterileri kazandırdı.

O dönemden sonra yurtdışına yönelik kitaplar çıkarmaya başladınız mı?

Yapmak istedik ancak yapamadık çünkü mütercim bulamıyoruz. İngilizceye tercüme eden mütercim bulmak kolay ancak Almancaya yapan çok yok. Ona da teşebbüs ettik ancak çok başarılı olamadı. Ancak Türkçe kitap olarak, Aden Yayınları olarak yurtdışına satış yapıyoruz. Yaklaşık on sene önce Cağaloğlu’nda kurduk. Önceleri Batı klasikleri basıyorduk ancak çok rekabetin olduğu bir piyasa. Sizin malettiğiniz fiyata satan yayınevleri var. O yüzden klasikleri basmaktan vazgeçtik. Aden o yüzden şu an ihracatçı firması.

Çelik Yayınevi olarak 16 yaşında yayın hayatınıza başladınız ama şimdilerde bu yayınevi bünyesinde pek çok alt yayınevi de var. Onlardan bahsedebilir misiniz?

Evet, ana yayınevimiz Çelik Yayınevi. Ama bünyesinde pek çok alt yayınevi de var, marka olarak. Aden Yayınları, İlk Harf Yayınları ve Şenyıldız Yayınları var. İlk Harf Yayınları’nda tasavvufi eserler basıyoruz. Zaten bizde çok fazla orijinal dilinden çeviri tasavvufi eser vardı. Cildiyle, mizanpajıyla farklı bir şey yapalım, ayrı bir marka altında çıkaralım deyince İlk Harf Yayınları’nı kurduk. Tasavvufi eserlerin basımı biraz zor, diğer kitaplar gibi değil. Bir kelime pek çok yoruma açık, hepsini açıklayabilmek de ağır yük. Ayrıca çok satmıyor ancak devamlı satışı var. Dünya durdukça, İslam kaybolmadığı sürece bu meseleler, tasavvufi eserler her zaman talep görür.

Şenyıldız Yayınları’nda da Kur’ân-ı Kerîm neşrediyoruz. Aden Yayınları yurtdışına satış yapıyor. Şu ana kadar yayınlarımızın sayısı 500’ü aştı. Bazı eserlerimiz birden fazla ciltten oluşuyor, mesela on ciltten oluşan var. O şekilde hesaplayınca bu sayı daha da artıyor.

Peki, alt markalar oluşturmaya nasıl karar verdiniz?

Yayınlarımızı sınıflandıralım diye düşündük. Tasavvufi eserleri, yurtdışına gönderdiğimiz kitapları ayrı dosyalayalım dedik. Çünkü her şey denetlemeye tâbi. Bütün dosyaları götürmek de zahmetli oluyor. Ancak alt marka oluşturunca denetlemeye sadece o markanın dosyalarını götürüyorsun. Dolayısıyla büyük kolaylık oluyor.

Eserlerinizden tasavvufi eserler mi daha çok ilgi görüyor yoksa ilmihaller gibi fıkıh alanındaki eserler mi?

En çok ilmihal satılıyor, herkesin ihtiyacı olduğu için. Daha sonra Kur’ân-ı Kerîm geliyor. Bizde Kur’ân-ı Kerîm’in her boy ve ebatı mevcut. Meallerden Ahmed Davudoğlu’nun mealini 80’lerden beri basıyoruz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın meali de bizde var. Ayrıca Prof. Dr. Hamdi Döndüren’in meali de bizde mevcut. Elmalılı’yı da o yaptı, zaten dipnotu çok geniş, muhtasar tefsir gibi. Okuyanı doyurduğu için çok beğeniliyor.

Yayınevinizden çıkan tarihi romanlarınız da çok beğeniliyor.

Evet, Ebubekir Subaşı’nın tarihi romanları çok satılıyor. Son iki senedir satışına başladık ve şimdiden on iki kitaba ulaştık. Alparslan, Dördüncü Murat, Fatih Sultan Mehmet, İmam Şamil’i anlatan kitaplarımız var. Ebubekir Subaşı zaten 25 yıl hizmet etmiş bir arşiv uzmanı. Emekli olduktan sonra kendini bu işe vakfetti. Hafızası çok güçlü, bir duyduğunu bir daha unutmayan, çok zeki bir zat. Dolayısıyla eserleri de çok beğeniliyor.

Kur’ân-ı Kerîm yayıncılığı yapmanın diğer yayıncılık türlerinden farkı nedir, zorlukları var mıdır?

Kur’ân-ı Kerîm yayıncılığı çok zor. Baskıya girmeden önce bu işte uzman olan bir hafız abimize mushafı okutuyoruz. Sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Mushafları İnceleme Kurulu diye çok ciddi, hiç taviz vermeyen on bir kişilik heyet var. Oraya iki nüsha gönderiyoruz, iki-üç ay gibi bir sürede inceliyorlar. Fazlalık, eksiklik varsa işaretleyip gönderiyorlar. Biz bu kısımları düzelttikten sonra tekrar onlara gönderiyoruz. Onların düzelip düzelmediğini kontrol ettiği ve onay verdiği nüshayı basıyoruz. Bastıktan sonra bir takım nüshayı zarfa koyarak gönderiyoruz. Orada tekrar kontrol ediliyor. Onay verilirse “Gözden geçirilmiştir” diye mühür basıyorlar sonuna.

Kur’ân-ı Kerîm yayıncılığı çok meşakkatli bir iş, çok veballi tabii. Matbaayı da iyi seçmek lazım. Orada çalışan insanların dikkatli, hassas olması lazım. Bu işin şuurunda olması lazım. Kur’ân-ı Kerîm depolarda daha yüksekte durur, çalışanlar daha çok hürmet eder. Bizde Kur’ân-ı Kerîm’in ve meallerin her ebatı mevcut.

Bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.

 

Röportaj: Dilara Yabul