, 16 Aralık 2017
Murat Pay Dünde Ne Varsa Bugünde de Var Gören Göz

Murat Pay

1536

Murat Pay: Dünde Ne Varsa Bugünde de Var, Gören Göz Lazım

''Mirâciyye, Türk müziğinin en büyük eserlerinden bir tanesi ve kulakların aşina olması zor bir eser. Teknik olarak beyazperdeye yansıtması zor ve bilgi olarak da elimizde az bir birikim var. Amacımız insanları Mirâciyye ile tanıştırmak, bu eserin anlam dünyasını biraz da olsa onlara sunabilmek.'' Murat Pay, 'Saklı Miras: Mirâciyye' belgeseli etrafında hafıza, travma, gelenek, sanat ve sırlanmış mirasımıza dair Sümeyye Özkal ve Münteha Kor'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Miraciyye' Filmi Bu Geleneğin Yaşatıldığı Bursa'da Gösterildi
'Miraciyye' Filmi, Bu Geleneğin Yaşatıldığı Bursa'da Gösterildi

'Miraciyye/Saklı Miras' adlı belgesel filmin galası, yönetmen Murat Pay, Mustafa Kara ve yönetmenin ifadesiyle 'filmin gizli kahramanı' olan M. Safiyuddin Erhan’ın da katılımıyla Bursa'da yapıdlı. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.
02/12/2017 10:10
O miraciyelerde neler yazar neler
O miraciyelerde neler yazar neler

Miraciyeler okunurken bir yandan da süt ikram edilir, neden? Metniyle miraciyelere dalmaya özendiriyor bizi Süleyha Şişman.
29/06/2011 11:11
Bursa'da miraciyye geleneği yaşatılıyor
Bursa'da miraciyye geleneği yaşatılıyor

Safiye Hanım, kurmuş olduğu vakfın senedinde 'Mevlid, Regaib ve Berat Kandillerinde Mevlid, Kadir gecesi hatm-i şerif, Mirac Kandilinde ise Miraciyye okunsun.' der. Ahmet Serin yazdı..
12/07/2014 12:12
Gerçek bayram takvayı azık yapmakladır
Gerçek bayram takvayı azık yapmakladır

Mehmet Kemiksiz ile Miraciyye, Regaibiyye ve Bayramiyye geleneği ve bu geleneğin bugün nerelerde uygulandığı hakkında konuştuk..
05/08/2013 16:04
Mevlid-i Şerif filme konu oldu video
Mevlid-i Şerif filme konu oldu (video)

Mevlid geleneğini belgesel filmle beyazperdeyle buluşturan Maşuk'un Nefesi, önceki akşam İstanbul'da düzenlenen galayla görücüye çıktı.
15/11/2014 16:04
Sinemanın tarihini yeniden yazıyorlar
Sinemanın tarihini yeniden yazıyorlar!

Bilim ve Sanat Vakfı'nda sinema alanında yapılanları Murat Pay'la konuştuk. Çok önemli bir projenin son hâlini de öğrendik böylece.
02/08/2011 12:12

Türk müziğinin başyapıtlarından biri olan Mirâciyye, Galata Mevlevihanesi şeyhlerinden Kutbü’n Nâyî Osman Dede tarafından kaleme alınıp bestelenmiş, Hz. Muhammed’in miraca çıkış hadisesini anlatan önemli bir eserdir. Miraç kandillerinde Mirâciyye okunması, tıpkı Mevlid kandillerinde okunan Mevlid gibi yaygın bir gelenektir. Ancak 20. yüzyılın başlarında tekke ve dergâhların sırlanmasıyla bu geleneğin icrası kesintiye uğrar. Yıllar sonra ilk kez 1958’de Habcuzâde Şakir Çetiner ve arkadaşları tarafından Firuz Ağa Camii’nde halka açık olarak okunan Mirâciyye, kırk yıldır Bursa’da Numaniye Dergâhı’nda Miraç kandillerinde icra edilmektedir. Eserin Neva bahri günümüze ulaşamamıştır. Ancak hâlâ bazı musikişinaslar tarafından bulunma umuduyla aranmaktadır.

Daha önce kurmaca belgesel tarzında çekilen “Maşuk’un Nefesi” filminde Mevlid geleneğinin meşkini usta-çırak ilişkisi bağlamında hikâye eden yönetmen Murat Pay, bu kez “Saklı Miras: Mirâciyye” ile, kayıp bahrin peşine düşen Raci’nin kâmil insan olma yolculuğunu yine kurmaca belgesel yöntemiyle beyazperdeye aktardı. Amak-ı Hayal’den İbnülemin Mahmud Kemal’e, Erol Akyavaş’tan aramanın anlamına, aşk makamı Neva’dan sema meşkine zengin bir altyapıya sahip olan filmden yola çıkarak Murat Pay ile hafıza, travma, gelenek, sanat ve sırlanmış mirasımıza dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çalışmalarınızın arka planında güçlü bir araştırma/işçilik süreci olduğu çok belli. Mirâciyye ile temas süreciniz nasıl gelişti?

İlgilendiğim konularla ilgili detaylı çalışmak temel düsturum. Bu yüzden film hazırlıklarımız genelde uzun sürer. Mirâciyye’nin de 6-8 ay kadar bir hazırlık, sonra da bir 6 ay kadar senaryo süreci oldu. Alanda konuyla alakalı görüşebileceğimiz, okuyabileceğimiz, ziyaret edebileceğimiz ne kadar kişi, kitap, mekân varsa bunların hepsine değinmeye çalıştık. Bu süreçte Mirâciyye’nin ruhunun temas ettiği mekânlarda biraz zaman geçirebilmeyi, mekânları hissedebilmeyi istedim.

Mirâciyye’nin ilk kıvılcımı Nasuhi Dergâ’nda Nasuhi Efendi tarafından yakılmış. O camiye sık gidip insanlarla görüşmeler yaptık. Bize filmin anlam dünyasıyla alakalı en büyük açılımı ise Safiyüddin Erhan Efendi yaptı. Kendisi Bursa’da Numaniye Dergâhı’nda kırk yıl boyunca Mirâciyye geleneğini tek başına sürdürmüş önemli bir isim. Kendisini referans alarak, onunla istişare halinde filmimizi çekmeye çalıştık. Elbette eksiklerimiz var.

Saklı Miras, dört ayrı hikâye ile Mirâciyye’nin peşinden giden bir yolculuğa dönüşüyor. Filmin formunu inşa etmek yorucu olmadı mı? 

Mirâciyye, Türk müziğinin en büyük eserlerinden bir tanesi ve kulakların aşina olması zor bir eser. Teknik olarak beyazperdeye yansıtması zor ve bilgi olarak da elimizde az bir birikim var. Bu eseri anlatı-röportajların olduğu belgesel tarzına yaklaştırsaydık daha sıkıcı ve insanlara ulaşması daha zor olabilirdi. Şöyle bir yöntem takip etmek istedik. Benim gibi Mirâciyye’yi hiç duymamış bir insanın kafasına Mirâciyye bir soru olarak nasıl takılabilir ve bu soru halini filmin formuna nasıl koyabiliriz, diye biraz düşündük. Kendi muhataplık serüvenimizi de yansıtan bir dil inşa etmeye çalıştık. Ağır bir iş aslında ama bu ağır işi en sade tarafından tutup, belli bir kıvama kadar, ama çok da derinleştiremeden tabi, onu da kabul ediyorum, bu noktaya getirmiş olduk.

Amacımız insanları Mirâciyye ile tanıştırmak, bu eserin anlam dünyasını biraz da olsa onlara sunabilmek. Belki sonraki aşamada başka birisi çıkar ve konuyla alakalı çok daha derinleşen bir iş yapar. Bunun önü kapalı değil. Mirâciyye ve Mevlid gibi bu eserlerle alakalı elimizde çok daha fazla görsel malzeme, sinema filmleri, belgeseller olması lazım. Zamanla sayıları artar umuyoruz.

Mirâciyye için ayrıca bir ses senaryosu hazırladığınızı biliyoruz. Filmdeki müzik tercihleri de dikkat çekici. Ses senaryosu hazırlamanızın filminize katkıları neler oldu?

Film yapmak için yola çıkarken Mirâciyye’nin ruhuna uygun, özenli ve güzel bir iş yapmak üzere, dikkat edilecek bazı hususlarda maddeler çıkardık. Özellikle iki hususta adım atmak istedik. Biri ses senaryosu, diğeri de photoboard diye adlandırdığımız bir sistemdi. Aslında bunlar jenerikte olmayan yeni katkılar. Ses senaryosunda, teknik ve birikim olarak Batı ve Türk musikisine hâkim, bestekâr Salih Demirtaş ile filmin anlam dünyasını istişare ederek, filmin sahne sahne müzik kavram haritalarını çıkardık. Ardından filmin müziğini besteletirken müzisyenlerin muhayyilelerini sınırlandırmamak amacıyla onlarla görüntüleri paylaşmayıp, filmden önce besteleri yaptırmak istedik. Ses senaryosunu zemine koyup bestekârlarla filmin anlam dünyasını konuştuk. Onlar da sorularını sordular ve filmin hikâyesini sindirdikten sonra ortaya eserlerini çıkardılar. Fark ettik ki ortaya çıkardıkları besteler, filmin çekildikten sonraki kurgusuyla oldukça uyumlu.

Photoboard ise, storyboard çalışmasının fotoğraf ile yapılan hali. Tıpkı fotoromanlardaki gibi, fotoğrafla birlikte roman yazma tekniğine yakın bir yöntem. Filmin çekileceği gerçek mekânlarda, fotoğraflarla filmi başından sonuna kadar çektik. Böylece photoboard sistemi, mekânın getireceği dezavantajları görmemizi sağladı. Ayrıca bu yöntem sayesinde filmi ben önce kafamda çektiğim için, filmin diliyle alakalı daha detaylı düşünmeme imkân tanıdı. Bu iki yöntemi, tamamen istediğimiz şekilde kullanamasak da, bir sonraki filmde çıtayı daha yukarıya taşımayı umuyoruz.

Sizi sette görenler çok sakin ve kibar bir yönetmen olarak tanımlıyor. Oysa set oldukça stresli bir ortamdır. Bu sakin tavrı nasıl muhafaza ediyorsunuz?

Buna çok bir şey diyemiyorum ama setlerin adabıyla ilgili sert, dediğim dedik, biraz diktatörvari bir tablo çizilir genelde. Aslında sert mizaçlı bir tarafım da var ama film yapma şeklinin yaygın olarak böyle olması beni rahatsız ediyor. Belki biraz buna bir tepki de olabilir tavrım. Sonuçta edebin ve sükûnetin bulunduğu iş daha güzeldir ve insanlar ona saygı duyar. O nezaketin dışına çıkılması bazen kabalık, zayıflık ve acziyeti gösterir.

Yine de her yönetmenin ve hatta her filmin kendine göre bir yöntemi var. Bu filmin böyle olma sebebi aslında konusuyla alakalı. Filmin en başında ekibe “Mirâciyye gibi nezih bir konu ile uğraşacağız, bu nezihliği bozacak herhangi bir şamata, gürültü, yüksek ses istemiyoruz ve bu hâli başından sonuna kadar muhafaza etmek istiyoruz.” dedik. Çok şükür sonuna kadar da bu hâli koruduk.

Biraz hikâye üzerinden gidecek olursak… Raci’nin şahsiyet dönüşümü filmde net şekilde görünüyor. Meşk tahtasına serpilecek tuzu kıskançlık sebebiyle saklayan, hırsla dönerek sema yapmaya çalışan ve belki sema meşkine teknik bir mesele olarak bakarken ruhu ıskalayan bir Raci, ayakkabıları ters çevrilince yürümek istediği yolun bir ruhu olduğunun farkına varıyor. Burada ilgimi çeken asıl şey, Raci sema yolunda başarılı olamasa da yolu terk etmiyor. Gelenek ve hafıza ile hep temas halinde görüyoruz onu. Aramaktan hiç vazgeçmiyor. Günümüzde de mirasımızla yeniden bağ kurabilmek için böyle bir reflekse mi ihtiyacımız var?

Bu konuyla alakalı İsmet Özel’in bir dizesi vardır: “Eskiler iz sürerdi, biz muttasıl arıyoruz.” Biz arama halini kaybetmezsek bağ da kendiliğinden kurulabilir. O kadar da mirasımızdan uzaklaşılmış bir dünyada değiliz. Bu konuda umutsuz olmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bastığımız yer sıcak. Bağ kurma, temas etme isteğinde ısrarcı olduğunuzda o sıcaklığı hissedebilirsiniz.

Dediğin gibi Raci’ye kendi yaptığı bir davranıştan dolayı yol veriliyor ama Raci, o çeperden çok uzaklaşmamayı tercih ediyor. Dışarda da kalsa, pencerenin dışından da seyretse talip olduğunu vurgulamak istiyor. Yol vermekle alakalı bu örgüyü şöyle tamamlamış oluyoruz. Ters dönen ayakkabılar filmin dördüncü hikâyesinde artık dergâha girerken düz. O arama hali samimi bir noktaya vardığında aslında yol veren de yol alan da insanın kendisi olmuş oluyor.

İlk hikâyede çocuk Raci’nin kalbine o ilk tohumu, miraç hadisesini anlatan yaşlı teyze atıyor aslında. Kültürümüze ve anlam dünyamıza dair çocuk belleğimizde iz bırakan ilk yaşanmışlıkların sonraki hayatımızda bir etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz buradan yola çıkarak. Mesela yaşlı teyzeler, dedeler, onların anlattığı kıssalar, menkıbeler bizde başka türlü bir hakikati inşa ediyor olabilir mi?

İnsanın bu konuda başka şansının olmadığını düşünüyorum. Çok samimi bir iz’in nereye büyüyeceği, insanı nereye götüreceği hiç belli olmaz. Çocuk muhayyilesinde dağarcıklar çok açık. Kelimelerin, anıların izi orada bir şekilde kalıyor. Bizim o bağı tekrar tesis edebilmemiz için, insanlığın tarih boyunca hiçbir zaman eskimeyen yöntemlerini hatırlamamız gerekiyor. Arama halinde olsak da, iz bulamasak da bütün bir coğrafya olarak bizde bu tohumların var olduğunu düşünüyorum. Hepimiz Raci’yiz bu anlamda. Örneğin Ayşe Şasa, oldukça Avrupai bir aileden geliyor ama babaannesini namaz kılan bir kadın olarak hatırlıyordu. Küçük anılar ve izler sonradan Şasa’nın hayatında bir tabelaya, yol haritasına dönüşmüştü.

O teyzeler, dedeler hayatımızdan eksilirken bazı manaları da beraberlerinde götürürler gibi gelir bana hep.

Dünde ne varsa bugünde de vardır. İrfan ehli arif adamı kolay göremezsin ama arif kişiler her zaman yaşıyor. Bugün de vardı, dün de vardı, yarın da olacak. Kimisi meczup görünümlü, kimisi sade bir vatandaş ama gören göz lazım. Kuşakların değişime uğraması ile ilgili sorun daha çok sosyolojik bir problem. Şunu yine rahatlıkla söyleyebiliriz ki kuşaklar, aslında bağ kurulmasını istedikleri şeyi çocuklarına aktarırlar. Bugün neyi anlatıyorlarsa yarın onunla bağ kurulmasını isterler. Ebeveynler, büyükler aslında senaryo yazıyorlar diyebiliriz, ama bu senaryonun hükmü yirmi yıl sonra açığa çıkıyor.

Eskinin kaybolduğuna dönük psikolojiyi iyi bulmuyorum. Ne geçmiş ne gelecek. Bu an’a dönük ne yapabiliriz? İzimizi kaybettiysek arama halinde olmamız gerekiyor. Arama halini kaybetmediğimizde, coğrafyamızda hâlihazırda bulunan bu tohumlar neşvü nema edecektir. Mesela günümüzde Osmanlıca ve Arapça’ya olan ilgiyi nasıl açıklayacağız? Osmanlıca öğrenmeye çalışan binlerce insan var. Bu ilgiyi sadece popülerlik olarak algılayamayız. Bir ışık gördü insanlar ve onun peşinden bir şekilde gitmeye çalışıyorlar. Form değiştirse de o tip teyzeler kaybolmaz.

Hafıza kaybımızın telafisi mümkün mü? Dede Efendi daha 18. yüzyılda “Bu oyunun tadı kaçtı” diyorken ve İstanbul’u terk ediyorken 21. yüzyılda biz bu kaybı telafi edebilir miyiz?

Evet, ortada tadı kaçan bir oyun var ve bununla yüzleşebilmek için bir farkındalığa ihtiyacımız var. Bir kayıp var ama aslında bu kayıp sırlanmış. Nispeten biraz daha gözden gönülden ırakta kalmış. Bunun farkına vardıktan sonra bu ıraklığı nasıl azaltabiliriz ile alakalı bir aşina olma faaliyetine girişmek lazım. Hafıza ile ilgili olarak “Benim neden böyle bir derdim var?”, “Neden bu soruyu soruyorum?” veyahut “Benim böyle bir derdim var mı?” diyebilmeliyim. Bu yüzleşmeyi herkesin, en küçük çocuğun bile çok samimi olarak yapması gerekiyor. On beş yaşındaki genç “Ben neden bu şairi hiç duymadım?” diyebilmeli. Bu soru onda samimi bir hal ile yer bulmuyorsa istediğiniz kadar bu şairleri ona ezberletin, bir faydası olmaz.

Şu an bence bizim mahallenin böyle önemli bir sorunu var. Olaya mühendislik gibi yaklaşıyoruz. Okullarla, belli eğitimlerle, bazı kitap ve film listeleriyle bu işlerin çözüleceğini düşünüyoruz. Hâlbuki bakışa sahip olmadıktan sonra okunan o kitaplar nereye oturacak? Bizi nereye götürecek? O yüzden o arama halinin, sorulu halin, dert halinin en başta gündeme gelmesi gerekiyor. Bir sorum varsa sorumun peşine düşmeliyim. Gönlümde bir akış olmalı. Bu akış tesis edildiğinde diğer süreçler kendiliğinden gelir.

Bu meseleyle ilgili olarak filmde ateşböcekleri hikâye ediliyor. “Ben aslında gündüz de varım ama güneş ışığından dolayı yok muamelesi görüyorum.” diyor ateşböceği. Gelenek de aslında bu anlamda ateşböceği olarak temsil edilebilir mi? Biz sahte güneşlere aldandığımız için hakikati göremiyor olabilir miyiz?

Kesinlikle doğru. Hatta biz ateşböceklerinin filmde görüldüğü noktada sözü Safiyüddin Efendi’ye bırakıyoruz. Tam bu anda gözünle görmen gereken, bu meseleye nüfuz etmiş, saklı mirasa sahip çıkmış biri olarak Safiyüddin Efendi’nin varlığı. Diyoruz ki her şey aşikâr aslında. Senin görmemen, olmadığı anlamına gelmiyor. Görünmemesi senin gözlerinden, bakışından kaynaklanıyor. Bunu görsel anlamda ateşböcekleriyle temsil ediyoruz. Bu Sadi’nin bir hikâyesi. O aşikâr ise o zaman senin görmek için göze ihtiyacın var. Ateşböceği hikâyesi, filmin anlam dünyasının özetidir.

Kültürle ilişkimizde temel olarak bakışımızı sorgulamamız gerekiyor. Süleymaniye’yi buradan kaldırabilir misiniz? Mümkün mü? Orada tüm varlığıyla duruyor. Peki Süleymaniye burada böylece dururken apartman kültürüne mahkum bir mimari düzen içinde yaşamak ne demek? Açık seçik olanı görmemek demek. Bakışımızı biraz daha arama noktasına getirip, sorularımızı biraz daha çoğaltıp samimi bir hal ile yolculuğumuza devam etmemiz gerekiyor.

Daha önce Maşukun Nefesi’nde Mevlid geleneğini, şimdi Saklı Miras ile Mirâciyye’yi ele aldınız. Sırada yine klasik İslam sanatlarıyla ilgili bir çalışma var mı?

Şu an hat sanatıyla alakalı bir sinema filmine hazırlık yapıyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan ilk film desteğimiz var. Bir de ödülümüz olduğu için ortak yapım desteğimiz de mevcut. Hazırlıklara başladık. Usta - çırak hikâyesi anlatıyoruz yine ama bu sefer hem ustanın hem de çırağın değişime uğradığı bir hikâye. Şimdiye kadar kullandığımız yapı üzerinde küçük değişiklikler yapıyoruz. Genelde kâmil ve kâmil’e bakarak değişen kişi hikâyesi anlatırken bu kez kamil gibi gözükenin de çırağın da değiştiği bir serüven.

"Saklı Miras: Miraciyye" fragmanı:

 

Röportaj: Sümeyye Özkal - Münteha Kor