, 16 Aralık 2017
İlyas Dönmez Kültürel Alanda da İktidar Olmak İçin Daha Çok

İlyas Dönmez

2980

İlyas Dönmez: Kültürel Alanda da İktidar Olmak İçin Daha Çok Gayret Edilmeli

İlyas Dönmez, gençliğinden bu yana yayın sektöründe yer alıp, İslami yayıncılıkta büyük bir boşluğu dolduran bir isim. Dünya Yayınları’nın kurucularından olan Dönmez, bilinçli bir tercihle, ismini duyurmadan yıllardır bu alanda çaba göstermiş, mesai harcamış. İlyas Dönmez, yayınevinin kuruluş amacından Türkiye'de yayıncılığın serencamına, Türkiye’deki gençliğin değişimine ve bu değişimin nedenlerine dair Dilara Yabul'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
12 Yaşında Kitap Satışına 16 Yaşında Yayıncılığa Başladı Zekeriya Çelik
12 Yaşında Kitap Satışına, 16 Yaşında Yayıncılığa Başladı: Zekeriya Çelik ile Çelik Yayınevi Üzerine

Yayın dünyasına henüz 12 yaşındayken babasının Fatih Camii avlusunda açtığı kitap sergilerinin başında durarak adım atan Zekeriya Çelik, günümüzde bünyesinde pek çok yayınevi bulunduran, yurtiçi ve yurtdışında satış yapan ve 500 eser gibi yüksek bir sayıya ulaşmış Çelik Yayınevi’nin sahibi. Dilara Yabul, Zekeriya Çelik ile yayıncılık serancamını ve Kur'an-ı Kerim yayıncılığını konuştu.
05/12/2017 11:11
Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine
Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine Söyleşi

Bugün yayıncılığımızın ve kültür dünyasının en önemli simalarından bir tanesi olan Münir Üstün ile Profil Yayınları, kitap fuarları ve Basın Yayın Birliği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
09/01/2017 13:01
Allah yolunda cihadın kırmızı çizgileri neler
Allah yolunda cihadın kırmızı çizgileri neler?

Ebu’l-a’lâ el-Mevdudî’nin 1960’larda verdiği konferanslardan derlenen kitabı İslam Davetçilerine kitabını okurken, sanki dinleyicilerin içinde siz de varmışsınız ve sözler bizzat size söyleniyormuş gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz.
16/06/2013 08:08

İlyas Dönmez, gençliğinden bu yana yayın sektöründe yer alıp, İslami yayıncılıkta büyük bir boşluğu dolduran bir isim. Dünya Yayınları’nın kurucularından olan Dönmez, bilinçli bir tercihle, ismini duyurmadan yıllardır bu alanda çaba göstermiş, mesai harcamış.

Biz de onun tecrübelerinden ve görüşlerinden faydalanmak amacı ile yayıncılık sektörüne dair sorular sorduk, neler yapılabileceğine dair yanıtlar aradık; aynı zamanda Türkiye’deki gençliğin değişimini ve bu değişimin nedenlerini irdeledik. 

Dünya Yayınları’nın kuruluş amacı ve yayın çizgisi nedir?

Osmanlı Devleti yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulunca dini yayınlar azaldı. Bu zayıflığı ancak içeriden üreterek güçlendireceksin, ya da dışarıda üretilenleri çeviri ile burada yeniden üreteceksin diyen düşündük. O dönemde içeride üretim olmadığı için dışarıdan çeviri yaparak bu açığı kapatmaya çalıştık. Hedefimiz de bu dini alandaki eksikliği doldurmaktı. Ana politikada insanlara ucuz kitap ulaştırmayı hedeflemiştik. “Ederi üzerine satılamaz” diye ibare koyuyorduk kitapların üzerine. Bizim hâlâ politikamız bu: Özetle ifade etmek gerekirse, İslam dünyasındaki düşünceleri çeviri kitaplar üzerinden buraya taşımak. 

Sizin gençliğiniz 1980 İhtilali’nin yaşandığı döneme rastlıyor. İdeolojik kutuplaşmanın çok fazla olduğu o dönemdeki gençlik ile şimdiki gençliğin durumunu mukayese etmenizi istesek neler söylersiniz?

Bu çok zor bir soru. Zorluğu da şurada: Şimdiki gençlerin zihin dünyası o kadar farklı ki, bizim o dönemki hallerimizi anlamalarına imkan yok. Geçenlerde bir arkadaşım gençlere seksenli yılları anlatmamı istedi. Çocuklara baktım, hikayemizi anlatsam da uydurduğumu düşünürler gibi geldi. “Öyle şey mi olur?” demeleri işten bile değil. Gerçekten de bu kadar fark var. 

Şu andaki gençlik ile bizim dönemimizdeki gençliğin durumu çok farklı. Mesela ben, sabahleyin okula gidiyordum, öğleden sonra da işe gidiyordum. Okurken bir yandan çalışıyordum yani. Akşam da diğer faaliyetler ile uğraşıyordum. Çok yoğun bir hayat. Hem lisede hem de üniversitede böyle bir hayatım oldu. On yedi, on sekiz yaşında dünyayı sırtlamıştık. Ve bu benim şahsi hikayem de değil, bütün kuşak böyle. Bu durumun şimdiki gençlik ile uzaktan yakından alakası yok. Dolayısıyla nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. 

Şimdiki gençliğin aynı şeyleri yaşamasını istediğimden değil, yanlış anlaşılmasın. Bizim dönemde para diye bir şey yoktu. Şimdiki çocuklardan bunu bekleyemeyiz. Aynı şekilde yaşamaya öykünmek yanlış bir şey olur. Ama sorumluluk, bilinç, yüklenme anlamında şimdiki gençlikte çok büyük bir açık olduğu doğru. 

Peki, neden siz öyleydiniz de, biz böyleyiz? 

Biz sizi herhalde bu hale getirdik. Biz çektik, siz çekmeyin diye bu şekilde davrandık. Biraz daha varlıklı hale gelince şartlar da bu şekilde evrildi. Şartlar böyle gerektiriyor diye düşünüyorum. Bizim şartlarımız öyleydi yani, tercihen olmuş şeyler değil bunlar. Biz büyük ya da yüce insanlar olduğumuz için değil, şartlar bizi o şekilde sürüklediği için böyle davrandık. 

Zamanın ruhu öyleydi yani…

Tabii, zamanın ruhu öyleydi. Mesela, arkadaş ilişkilerimiz bile farklıydı. Bir arkadaşımla yirmi sene görüşmesem ve sonra bir yerde karşılaşsam bir boşluk olmaz, sanki ertesi gün görüşmüşüz gibi olur. Ve bu sadece bende olan bir durum da değil, birçok arkadaşımızda aynı şey var. Yaygın olan bu.

Bunu nasıl izah etmeliyiz? Şimdi baktığımızda, evlilik ilişkilerinin, aile ilişkilerinin zavallı bir durumda olduğunu görüyoruz. Beş paralık meseleden mevzu oluyor; insanlar bir kalemde muhatabını siliyor. Bir şeyler paylaşmayı değer olarak görmüyorlar. Dolayısı ile durum vahim. Yani bizim nesil ile arasında sadece sorumluluk açısından değil, dostluk açısından da sağlam boşluk var. 

Bu dönüşümün sebeplerinden biri olarak Özal döneminde alınan kararlar ve dışa açılım hamlesi gösteriliyor. Sizce de bu dönüşümün ardında ekonomik sebepler mi var?

Benim bu konu ile alakalı bir özet cümlem var: Yok’u paylaşmak kolay da, var’ı paylaşmak zor. Biz yok’u paylaştık, yoktan iyi bir şey çıkıyor belki de. Var’ı ise paylaşmak daha zor. Var’dan hareketle bir şey çıkmıyor ortaya. 

Evlilik öncesi mesela bir sürü serenat, evliliğe geldiğinde ise ortaya bir şey koyman gerekiyor. O bahsettiğin şeyleri sunman gerekiyor. İş buraya varınca da neyin ne olduğu açığa çıkıyor. Bu paradoksal bir şey ama öyle. İnsanlar bir hazine buluyor, birbirini öldürüyor. Hazine bulana kadarsa hepsi arkadaş. 28 Ocak Kararları ile ilgili de böyle düşünebiliriz. Demek ki Özal bize var etti bazı şeyleri, ondan sonra bu varlığı paylaşamadığımız için böyle oldu. Gerçekten de zor bir durumdur, insan başına gelince anlar onu. 

Rakamlara bakıldığında kitap üretimi noktasında her yıl artış olduğunu görüyoruz. Nicelikteki bu artış, nitelikte de bir artışı beraberinde getiriyor mu sizce?

Osmanlı’ya göre biz daha çok okuyoruz, kıyas olarak. Ama başka ülkelere göre okumuyoruz, mesela Rusya, İran vs… Biz İslamcılar olarak iktidar mücadelesini daha çok önemsemişiz. Tabii salt iktidar mücadelesi de değil, bu bir hak hukuk mücadelesi. Kaybettiğimiz haklarımızın peşine düşmüşüz. Adeta kaybettiğimiz yerleri fethetmek, belediyeyi, başbakanlığı, cumhurbaşkanlığını almak. Almanın arka planında hak ve hukukumuza sahip olmak. 

Refah Partisi’nin politikası da böyle bir fetih politikasıydı. Bu devlet makamlarını elde ettikten sonra yapılacaklar konusunda ise sıkıntı var. Toplum önderleri işin bu boyutuyla, kültürel iktidar oluşturmakla hiç uğraşmıyorlar. Gerçi son zamanlarda bu konuda bazı şeyler söylenmeye başladı ama neticelerini göreceğiz.

Mesela İş Bankası’nın kültür alanında yaptığı işi muhafazakâr firmaların da yapması lazım. Fakat onların büyük bölümü ne kadar paralarının olduğuyla ilgileniyorlar. İçerikle ilgilenen maalesef çok az. Bu yeni olan bir şey de değil, gelenek olarak böyle. Dolayısıyla bu okuma alışkanlığı böyle bir zeminde arzu ettiğimiz gibi gelişemez, mümkün değil. 

Ama Kemalist gelenek ve onlarla adeta kardeş gibi büyüyen sol gelenek öyle değil. Neden değil? Çünkü onlar bir kere devletin gücünü rahat bir şekilde kullanmaya alışmışlar ve bu onlarda sanki işin sahibi gibi bir halet-i ruhiye oluşturmuş. Bizdeki gibi fetih ruhu yok onların. Kendilerinden emin durumdalar ve bu rahatlıkla o kültürel dediğimiz alanlarla daha fazla ilgilenme zamanı ve zemini bulmuş durumdalar.

Bir zemini var, o zemine göre inşa ediyor…

Bir önceki soruya cevaben vurguladığım gibi adeta “Devlet biziz.” diyorlar ve bizim ruh hali olarak hissettiğimiz o fetih psikolojisi onlarda yok; bu anlamda daha rahatlar. Bu zemin içinde bir dünya kurmuşlar, o dünyayı tahkim etmeye ve daha da ötesi korumaya ve başkalarını da oraya sokmamaya çalışıyorlar.

Bizim ise bu anlamda bir zeminimiz henüz tam manasıyla oluşmadı. Devletin imkânlarını hâlâ tam anlamıyla ve istendiği ölçüde nedense kullanamıyoruz. Hâlâ birçok sıkıntılar çıkıyor, oturmuşluktan söz edemiyoruz. Bu sefer iş, şahsi çabalara, fedakârlıklara kalıyor. Ve bu fedakârlıkları gösterenlere de itibar edilmiyor, itilip kakılıyorlar. 

Dolayısıyla gençler bu kadar itilip kakılmış, değersizleştirilmiş bir şeye neden itibar etsinler? Ellerinde de bizim nesle göre maddi anlamda daha fazla imkânları var. Bu yüzden onların içlerinde büyük bölümü maalesef okumayıp, hamasi, sloganik şeylere yöneliyorlar. Nitelikli kitapların ve okuyucuların artmasını beklemek esasında biraz haksızlık oluyor. 

Burada bir noktayı daha vurgulamam gerek. Bu şartlarda da yine okumayla, kültürle ve düşünceyle ilgili bir gençlik damarının olduğunu görmekteyiz ve bundan dolayı da mutluyuz. Belki içeriği bizim dönemimizden farklı olabilir ama dediğim gibi yine de ümit verici bir durum. Sermaye, para ve güç sahiplerinden bunu yerleşik bir hale, bireysel çabalardan kurumsal yapılara çevirme noktasında gayret göstermeleri beklenir. Kişisel çabalardan çıkıp yerleşik hale geçerek, bizim dışımızdakilerin burjuva zevkleri ve özellikleri diye tanımladıkları, bizim için ise daha çok kültürel iktidar dediğimiz şeyin oluşturulması lazım. Bu kadar itilip kakılmanın olduğu alanda da bu kadar oluyor ama dediğim gibi ümitsiz değilim. Yalnız mevcut zorlanma ve zaman kaybı bizi üzüyor. Çok fazla gayret edilmesi gerekiyor.

Bir yayıncı olarak eksik olarak gördüğünüz ve eser yayımlamayı düşündüğünüz alanlar var mı?

İki alana açılmayı düşünüyorum ancak bu alanda yeterli ölçüde kitap bulamadığım için açılamıyorum: Tarih ve ekonomi. İslam iktisadıyla alakalı, İslami iktisadın nasıl olması gerektiğine dair kitaplar basmak istiyoruz. Bunun için, giriş mahiyetinde, Ali Şeriati’nin İslam Ekonomisi diye bir kitabını bastık. Çünkü genelde kapitalizmi İslamileştiriyorlar, farklı bir şeyler söylemiyorlar. 

Bir de ekonomideki şirk ile ilgili kısımları maalesef yeterli derecede görmüyoruz biz, daha çok siyasal şirki önemsiyoruz. Halbuki ekonomik şirk diye bir şey var. Ekonomi insanı şirke sürükleyebilir. Aynı Karun gibi. Karun’un iddiası mülkü için “Benim!” demesi. Şimdi biz bütün varlığımızla diyoruz bunu. Bunu söyleyen, açıklayan, tartışan kitaplar yok.

Onun dışında biz tarihte de sığıyız. Kahramanlık tarihi konusunda eksiğimiz yok ama insanlık tarihi yazımı yok. Mesela Kur’an-ı Kerim tarihi değerler üzerine oturtuyor, mağluplar ya da galipler üzerine değil. Değerler tarihi kurup bunu savunmamız lazım. Anlattığımız her şey sığ. Halbuki ne kadar derine götürürsek, medeniyet de o kadar açığa çıkıyor. Ne kadar yüzeysel olursak, rüzgar gelip süpürüyor. 

Peki, yayıncılık alanında genel olarak ne gibi alanlarda eksiklikler var?

Dağıtımda çok büyük eksiklik var, kitapevlerinde sıkıntı var. Zincirleri yok, modellemesi yok. ‘80 öncesinde kitapevleri vardı. Kitapevleri üzerinden cemaat örgütlenmeleri vardı, o dönemlerde sivil toplum rahat olmadığı için. Diyelim ki bir şehirde kitapevleri var, oradan cemaat çalışması yapılıyordu. Dolayısıyla kitapevi anlam kazanıyordu, bir fonksiyonu vardı. Şimdi öyle değil. Şimdi market gibi ve sosyal bir fonksiyonu yok. Dolayısıyla hem dağıtımda hem fonksiyonda sıkıntı var. Üretilen kitapları kitlelere ulaştırmada büyük sorunlar yaşıyoruz. Bu yeni bir sorun olmamasına rağmen, şimdilerde daha da derinleşti. 

İnternet üzerinden satışlar büyük bir eksiği kapatıyor o zaman.

Evet, internet üzerinden satışlar büyük bir boşluğu dolduruyor. Anadolu’nun her yerine internet satışları ile ulaşabiliyorsun. Onun için de kitap zincirlerinden farklı olarak dağıtım şirketine veriyoruz, dağıtım şirketi internet sitelerine kitapları sağlıyor. 

80’lerden beri dünyayla temasımız arttığı için çeviri yoluyla dilimize kazandırdığımız eserlerde de artış mevcut. Peki Türkiye’nin, bu anlamda, dünyaya katkısı ne durumda?

Türkiye’de hâlâ biz alıntı yapıyoruz. Batı’dan aldığımız şeyleri kes-yapıştır üretiyoruz. Kapitalizmi tekrar üretiyoruz. Özgünlük anlamında, yeterlilik anlamında bir Ali Şeriati çıkarmış değiliz. Bizde olan isimler genelde itiraz üzerine dillerini kurarlar. İtirazları önemli ve değerli olsa da devamı yok. Reaksiyoner olduğu için devamı yok. “Bu olmaz!” der, “Ne olur?” dendiğinde ise bir cevabı yok. 

Sadece İslami kesimde de değil, diğer kesimlerde de böyle. Genelde öykünüyoruz, böyle bir hastalığımız var. Tabii ki faydalanacağız, ancak biz çok önemsiyoruz. Diyelim ki Kudüs’ü Filistin’den daha çok önemsiyoruz. Myanmar’ı Myanmarlıdan daha çok önemsiyoruz. Bu durum, kültürde de var. Halifelik, merkez olma düşüncesiyle hareket ediyoruz. Geride bıraktığın yavrun gibi hissediyorsun, o yüzden ona daha çok önem veriyorsun. Kültür-sanat bakımından da bu böyle. Başkası bir şey yaptığında değerli, içeriden olduğunda ise değersiz. 

Gençlik dönemlerinde hayal ettiğiniz Türkiye ve İslam dünyası manzarası ile bugün arasında bir mukayese yapmanızı istesem, tahmin ettiğiniz noktanın daha mı ilerisindeyiz yoksa gerisinde miyiz?

Türkiye şu an tasavvurumuzdan daha iyi durumda. Daha çok güçlü bir devlet gibi, Kemalist söylemin İslami hali vardı kafamızda. Gençlik döneminde bilgiye dayanmıyorduk, daha çok slogana dayanıyorduk. Marşlar, sloganlar da ona göreydi… “Tek yol devrim”e karşılık biz de “Tek yol İslam” diyorduk. Dolayısıyla bu iyi bir şey değilmiş; bir itiraz, bir karşı koyuş, varolma çabası olsa da, kendinden değerli değil. 

Bana kalırsa bu açıdan bakıldığında şimdiki durum daha iyi. Gençlik de bu anlamda daha iyi, aklı başında. Bir şeyleri daha iyi biliyor. Bizim 70’li yıllarda Kıztaşı’nda Doktor Remzi vardı, her şeyi ona danışırdık. O anlatırdı bize. Şimdilerde Metin Yüksel biliniyor ama Doktor Remzi bilinmiyor. Bir şeyler bilen, okuyan neredeyse tek kişi oydu. Cebinde beş kuruş olmaz ama gençlere burs toplar, onlara verirdi. Doktor çok ilginç birisiydi. Allah rahmet eylesin. 

Hem ağabeylik yaptı, hem de bilgi olarak sadece ondan yararlanabiliyorduk. O okuyordu, bizde onun gibi okuma yoktu veya eksikti. Biz on yedi - on sekiz yaşında gençleriz. Zaten çatışma var, zihinlerimiz de o fiili mücadelelerle meşgul. Çatışma, gerginlik olduğu zaman okumak kolay bir şey değil. Dolayısıyla biz, iyi bir ütopya kuramadık. 12 Eylül’e birçok noktadan kızsak da başka bir açıdan baktığımızda o ihtilal sonrasında bu anlamda daha sağlıklı bir ortam oldu aslında. Gergin ortam bitince daha çok okundu. 80’lerin başından 90’ların başına kadar daha yoğun bir okuma vardı. Bu eserlerin birçoğu da işte o zamanlarda yazıldı. 

Türkiye çok büyük bir dönüşüm yaşamış, o yüzden sizin tanıklığınız çok önemli. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz. 

Allah razı olsun, siz de çok değerlisiniz. Ben teşekkür ediyorum. 

 

Röportaj: Dilara Yabul





Yorum
Teşekkür
Sadullah
Adını duymadığımız ama duymamız gereken isimlerden biriymiş kendisi. Dilara hanıma özverisi ve bu kıymetli tercihi için teşekkürler. Sayiniz meşkûr olsun.
06/11/2017, 21:25