, 21 Kasım 2017
Mehmet Kamil Berse Aslolan İnsanı İmar Etmek

Mehmet Kamil Berse

943

Mehmet Kamil Berse: Aslolan İnsanı İmar Etmek

''Aslında kültürler kaybolmaz, siz kullanmadıkça o orada durur. İstanbul’un kültürünü biz kullanmaya başlarsak, bu, insanımıza da, çocuklarımıza da sirayet edecektir. Bu konuda elimizden geleni yapmak zorundayız.'' Mehmet Kamil Berse, eski İstanbul’a, eski İstanbullulara, kültürümüze, başında bulunduğu Dersaadet Kültür Platformu ve Şehir ve Kültür dergisine dair Dilara Yabul'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Ebussuud Efendi 300 L le Çeşidi Yetiştirmiş
Ebussuud Efendi 300 Lâle Çeşidi Yetiştirmiş

Mehmet Kamil Berse, geçtiğimiz günlerde 'İstanbul Şehrengizi' programında erguvanları, lâleleri, Âşık Veysel’i andı. Özge Sena Bigeç Çav etkinlikten notlarını aktarıyor.
03/04/2016 08:08
Lalesiz erguvansız İstanbul düşünülebilir mi
Lalesiz erguvansız İstanbul düşünülebilir mi?

Mehmet Kamil Berse, İstanbul Şehrengizi üstbaşlıklı söyleşilerinde geçtiğimiz günlerde İstanbul’un erguvan ve lalelerini anlattı. Hatice Sarı etkinlikten notlarını aktarıyor..
01/05/2014 10:10
Dernekler bir kişinin adıyla anılmamalı
Dernekler bir kişinin adıyla anılmamalı!

Mehmet Kamil Berse ile çocukluğunun İstanbul’unu, yayıncılık faaliyetlerini, bulunduğu dernekleri ve yeni hedeflerini konuştuk..
07/05/2012 11:11
Kasım 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış-1
Kasım 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış-1

Ayasofya, Şiar, Yolcu, Şehir ve Kültür dergilerinin Kasım sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
12/11/2017 08:08
Ekim 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış
Ekim 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış

Şehir ve Kültür, Dil ve Edebiyat, Temmuz ve Hece Öykü dergilerinin Ekim 2017 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
19/10/2017 11:11
Eylül 2017 Dergilerine Toplu Bir Bakış-2
Eylül 2017 Dergilerine Toplu Bir Bakış-2

Karabatak, Şehir ve Kültür, Yediiklim ve Butimar dergilerinin Eylül 2017 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
30/09/2017 13:01

Mehmet Kamil Berse, hayatını İstanbul’a vakfetmiş, doğma büyüme İstanbullu bir İstanbul beyefendisi… Kendisi söyleşi için bizi Şehir ve Kültür dergisinin ofisinde misafir etti. Kapıdan girildiği anda şehrin tüm hayhuyunu geride bıraktıran bir mahiyette olan ofis, boydan boya kitaplarla çevrili; tam da kitap kokusu olmadan yaşayamadığını söyleyen birine uygun, insana huzur veren bir şekilde düzenlenmiş. Burada eski İstanbul’a, eski İstanbullulara, kültürümüze ve daha birçok şeye değindiğimiz bir söyleşi gerçekleştirdik.

1956 doğumlu birisi olarak çocukluğunuz İstanbul’u ile günümüz İstanbul’u arasındaki en büyük farkı söylemeniz gerekse ne söylerdiniz?

Eskiden bayram programlarında yaşlılar “Nerede o eski bayramlar?” diye sorarlardı. Ben de doğma büyüme bir Fatihli olarak bu soruyla hep karşılaşıyorum. İnsan yaşadığı ortamda hayatın değişkenliğini fark edemiyor. Mesele Kudüs’ü yahut Kabe’yi ziyaret eden biri on sene sonra tekrar gitse değişiklikleri hemen fark eder. Ben ise İstanbul’dan -askerlik yaptığım süre dışında- hiç ayrılmadım. Yine de zaman içerisinde yaşadığım süreci daha iyi algılayabiliyorum.

Evvela İstanbul’da nüfus çok değişti. Benim çocukluğumda İstanbul’da iki, iki buçuk milyon insan vardı. Şimdi hemen hemen on katı nüfus var. Harbiye’yi geçtikten sonra bir bina, yerleşim yoktu ancak şimdi Karadeniz kıyısına kadar bina var. Mesela Bağcılar eskiden ilçe değil, bir köydü. Meydanında bir kahve vardı, etrafında üç beş ev… Şimdiki apartmanların olduğu yerlerde hep bahçeler ve bağlar vardı. Özellikle üzüm bağları çoktu, o yüzden ismini Bağcılar koydular. Oraya gitmek için Topkapı’dan minibüse binilirdi ve şehirlerarası yolculuğa benzer bir yolculuk yapılırdı; uzun süre herhangi bir bina görmezdiniz. Bu anlattığım olay çok da eski değil; 62 yaşındayım ve 15 yaş civarında gittiğimi düşünürsek 35 yıl kadar olmuş. Mesela Zeytinburnu İstanbul’un ilk gecekondu semtiydi; insanlar oraya gitmez, gitmekten de korkardı. Eğer yanınıza ayağınıza geçirmek için naylon poşet almazsanız her tarafınız batardı; çünkü doğru düzgün yol yoktu. Bu anlattıklarım çok eskiden olan olaylar değil ancak yeni nesil bunları bilmiyor.

Eski İstanbullu dediğimiz, en azından üç göbektir İstanbullu olan insanlar, Suriçi’nde, Kıztaşı’nda, Fatih Camii etrafında otururlar. Biz bizden evvelki nesli gördük, onlarla sohbet etme imkânımız oldu. Dolayısı ile şimdi o günler ve o insanlar ile bugünleri kıyasladığımızda farkları çok net bir şekilde görebiliyoruz. Aslında bu doğal çünkü bizim köklerimiz olan eski medeniyetin insanlarını yaşatmadılar; onların kültürlerini yaşatmadılar. Büyük bir imparatorluk merkezi olan İstanbul’a çeşitli bölgelerden insanları getirdiler. İstanbul’da mesela 20 bin civarı dernek varmış, bu derneklerin 19 bin kadarı köy derneği. İstanbul adını taşıyan dernek sayısı ise üç beş tane…

Göçmen şehri İstanbul…

Evet, göçmen şehri. Bu insanlar İstanbul’a gelmişler, burada para kazanmışlar ancak, kendimi tenzih etmeden söylüyorum, İstanbul’u mahvetmişler. İstanbul’un kültürüne ayak uydurmak yerine köyün bütün kültürünü ve adetini buraya taşımışız. Bu da yetmezmiş gibi burada o köyün derneğini kurup, o köyün bütün olumsuzluklarını, çatışmalarını buraya taşımışız. Bunlar hoş şeyler değil ancak bir realite olduğu için anlatıyorum. Yoksa İstanbul’u kimse, ne yaparsa yapsın, mahvedemez. Bizans döneminde de İstanbul ne hale gelmiş ancak Osmanlı burayı tekrar ihya edip bir örnek medeniyet konumuna getirmiş.

Zaman zaman medeniyetlerin iniş çıkışları olabilir. Gün gelir sahip çıkanlar olur ve medeniyet seviyesi daha da yükselir. İstanbul’a ben bu gözle bakıyorum. 1994’ten evvel, Mimar Sinan’ın su yolları yapmış olduğu İstanbul’da su kalmamıştı. 94’ten sonra gelen belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’un su sistemini ihya etti. Demek ki istediğiniz zaman, işin ucundan tuttuğunuz zaman oluyor.

Mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri de artık sitelerde ikamet edilen İstanbul’da kaybolmaya yüz tutmuş vaziyette. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aslında kültürler kaybolmaz, siz kullanmadıkça o orada durur. İstanbul’un kültürünü biz kullanmaya başlarsak, bu, insanımıza da, çocuklarımıza da sirayet edecektir. Bu konuda elimizden geleni yapmak zorundayız.

Benim çocukluğumda yaşadığım mahallede genelde ahşap evler vardı. Ahşap evleri özlediğimden demiyorum; aksine her devrin kendine göre bir yapısı vardır. Ahşap evlerin iyi tarafları olduğu gibi kötü tarafları da var. O evlerde yaşayan zevata sorduğunuzda, dışarıdan bu evler çok hoş ve samimi görünse de esasında farelerden şikayetçi olunduğunu öğrenirdiniz. Ama o ahşap evlere o evlerde yaşayan insanların ruhları sirayet etmiştir; geleneksel kültürü o evlere nakşetmişlerdir. Özellikle evin dizaynı geçmiş kültürü yansıtan bir dizayndır ve o insanların yaşantısına yön verir. Girişteki sofası, mutfağı, mutfağın ortasındaki kuyusu… Her ev kendine bir kuyu yapmıştı.

Bir de karşılıklı komşuluk ilişkileri önemli. Şimdilerde söylenir oldu; biz mahallelerden sitelere geçtik. Siteler bir Yunan kültürüdür; orada medeniyet ferdîdir, bir aile ya da mahalle yapısı yoktur. Evet, doğru; ancak biz bunu kendi isteğimizle yaptık. Şimdi de kendi yaptığımızdan şikayet ediyoruz. Mahalle kültüründe her komşu birbirinin iyi ve kötü taraflarını bilir; ona göre davranılırdı. Yardım edilecekse yardım edilir; yardım istenecekse yardım istenirdi. Karşılıklı insani yakınlaşmalar vardı. Sitelerde ise durum böyle değil. Bırakın siteyi, yüksek katlı apartmanlarda bile katlarda oturan insanlar birbirini tanımıyor.

Peki, sizce mahalle kültürünü tekrar canlandırabilir miyiz?

Evvela bunun istenmesi lazım. Her şeyden önce insani duygularımızı kaybettiğimize inanıyoruz; bunun da eğitimden, aileden kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. Diyelim ki maddi olarak durumunuz iyiye gitti. Bulunduğunuz ortamlarda insanlar sizden yardım bekliyor ve kendinizi baskı altında hissediyorsunuz; bunun sonucunda da mahalleden kaçıyor ve kimsenin sizi tanımadığı bir yere gidiyorsunuz. Böyle olunca da mahalle kültüründeki bir ayak yok oluyor. Yeni bir yere gittiğinizde, eğer siz kendi benliğinizi kaybetmişseniz, gittiğiniz yerdeki kültüre ait olursunuz. Ama siz kendi benliğinizi kaybetmeden, yaptıklarınızın hata olduğunu idrak ederseniz o kültüre geri dönüşünüz kolay olur. Bunun idrakinde olmak lazım.

Evleri mahalle şeklinde yapmak mahalle kültürünü diriltmeye yetmiyor. Önemli olan insan kafasını mahalle yapmak. Rahmetli Süheyl Ünver’in çok güzel bir sözü var, aslında Fatih Sultan Mehmet’in bir beytine nazire gibidir. Sultan Fatih ne diyor: Maksat bir şehir bünyad etmektir / Aslolan reaya kalbin abâd etmektir. Süheyl Ünver de “Şehirleri imar edersiniz, bu zaten zamanla olacak bir şeydir ama aslolan insanı imar etmektir.” diyor. İnsanı yaşatmak, eğitmek ve geliştirmek… İşte biz insanı imar etmenin bütün özelliklerini kaybettik. Bunu tekrar yaşatmak için ne gerekiyorsa yapmak zorundayız.

Doğma büyüme İstanbullu bir İstanbul âşığı olarak çalışmalarınızla siz de bunu yapmaya gayret ediyorsunuz aslında…

Evet, kültürleri hatırlatmak bizim görevimiz. Ben İstanbul’da doğmuş büyümüş biri olarak buraya karşı bir sorumluluğum olduğuna inanıyorum. Yaklaşık on yıldır sivil toplum kuruluşlarında faaliyet yapıyorum. Çünkü benim bu topraklara borcum var ve ben bunun bilincindeyim. Bu topraklardan bir şeyler öğrendiysem, bu topraklar için benim de yapmam gereken bir şeyler var.

Mesela biz, Dersaadet kültürünü ayakta tutmak, mümkün olduğu kadar insanlara, özellikle gençlere anlatmak için Dersaadet Kültür Platformu adıyla bir dernek kurduk. Yazılı ve sözlü kültürümüzü gençlere anlatıp, bu şekilde onları eğitmek zorundayız. Bizim kültürümüzde yazılı kültür değil de sohbet kültürü vardır. Siz ciltlerle kitap yazarsınız ancak onu akademik düzeyde ilgilenenler okur. Onun dışında siz ne yazarsanız yazın okuyucu sayısı bellidir, herkes kulağını açıp dinlemek ister. Gerçi bu da son zamanlarda oldukça azaldı. Bizim gençliğimizde bir yerde sohbet olunca koşarak giderdik, günleri sayardık. Şimdilerde bu sohbetler her gün, her yerde oluyor; buna karşılık ilgi azaldı.

Biz de bu sebepten dolayı Milli Eğitim’le anlaşıp, okullara gidiyoruz. Şehirde yaşayanlar neyse öğrenciler de aynı durumda; dolayısıyla kültürel açıdan çok nakıs durumdayız. Böyle olunca da bu çocuklara bir şey anlatabilmek, ortak paydayı bulabilmek çok zor. Geçmişten gelen kültürümüzü, insanımızı bu gençlere anlatmak için, bir kelime daha fazla öğretebilmek bizim için çok önemli; bu sebeple çaba harcıyoruz. Zaten ortaokul ve lisede öğrenmedikten sonra üniversitede bu kültürün edinilmesi çok zor.

Siz bu faaliyetlerin yanı sıra Şehir ve Kültür adlı bir dergi de çıkartıyorsunuz. Bu derginin asıl amacı ve geleceğe yönelik hedefleri neler? 

Dersaadet Kültür Platformu adıyla bir dernek kurduğumuzdan bahsetmiştim. Biz dernek olarak yurt içi ve yurt dışında kültürel faaliyetler yapıyoruz. Bu faaliyetlerde yaptığımız bütün işlerin yazılı bir doküman olarak geleceğe kalmasını istiyoruz çünkü yazılı olan şeyler kalıcı olur. Ayrıca şehir ve kültür meselesi çok önemli. Sadece İstanbul değil, bütün şehirlerimiz kültürlerinden maalesef yoksunlar. Bir şehrin asli özelliği olan kültür ne ise, o şehirde yaşayanlar onu bilmekten yoksunlar. Biz bu alanda farkındalığı artırmak için gayret sarf ediyoruz.

39 aydır her ay yayımlandı Şehir ve Kültür dergisi. Şehir ve kültürle ilgili her ay çıkan popüler bir dergi olarak, şehirlerin kendine has dergileri haricinde bütün şehirlerin kültürleriyle alakalı çıkan tek dergiyiz. İnşallah sonsuza kadar gider.

Bir söyleşinizde çocukluğunuzun ve gençliğinizin sahaflarda geçtiğinden bahsediyorsunuz. Şimdilerse ise sahaf kültürü neredeyse yok olmuş vaziyette. Eski sahaf kültüründen biraz bahsedebilir misiniz?

Benden 12 yaş büyük bir ağabeyim vardı. O, gençliğinde sahaflarda kitapçılığa başladı. Yaptığı kitapçılık da sergi şeklindeydi. Kitapçılığa çok meraklı olduğu için babam ona kapalı bir kulübe yaptı. Osman Yüksel Serdengeçti’nin İstanbul’da kitaplarını dağıtan adam, benim ağabeyimdi. Kitaba ve yazara karşı büyük bir muhabbeti olan insandı; aynı zamanda sahafların ilk sergi kitapçısıydı. Ben o zamanlar ilkokula gidiyordum, Fatih Taş Mektep’e. Okuldan çıkınca koşa koşa ağabeyimin yanına gidiyordum. Şimdiki Sahaflar Çarşısı gibi değildi tabii. O zaman hakikaten eski kitaplar vardı. Pek çok sahafla da çocukluğumda tanıştım, Muzaffer Ozak, Şemseddin Yeşil Hoca gibi. Sahafın ne demek olduğunu o yıllarda öğrendim; kitap kokusunu sahaflarda aldım. O koku hâlâ gitmedi. Şimdi kitap kokusu olmayan bir yerde yaşayamıyorum. Bu nedenle sahafların o yıllardaki havasının yeri bende başka.

Mesela, şimdilerde sahaf eski kitapları alıp satan yer manasına gelir ama Osmanlı’da esasen kitap alıp satan kişilere sahaf denirmiş. Osmanlı’da sahaflar da şimdiki yerde değil, Kapalıçarşı’nın içinde yer alırmış. Daha sonradan şimdiki yerine geçmiş ama Kapalıçarşı’dayken daha çok sahaf varmış. Osmanlı döneminde sahafların bir de bohçacıları varmış. Eskiden bazı kadınların ev ev dolaşıp bohça içinde kumaş satması gibi sahaflar evlere gidip, yanlarında on on beş tane kitap götürüp, kitap satarlarmış. Konak sahibinin, zengin biri veya paşa, hangi kitaplara ilgi duyacağı üç aşağı beş yukarı eve gelen sahaf tarafından bilinirmiş. Tabii o zamanlar kitaplar yazma; matbu eserler değil. Veya yurtdışından gelmiş eser de olabilir. Bu sahaflar aynı zamanda sipariş de alırlarmış, “Bana falancanın şu kitabından yazdır.” diye ilgililer istekte bulunabilirlermiş. Sahafların böyle güzel tarafları varmış.

Benim yaşadığım dönemde de, eski İstanbullular vefat ettikten sonra geriye kalan mirasçıları maddi değeri olan şeyleri, kitapları paylaşırlardı. Yalnız kitapları paylaşamayanlar bir araya koyup sahaflara gönderirlerdi. Sahaf da o zaman kaç para verirse o paraya razı olurlardı veya orada müzayedesi yapılırdı. Kitaplar evlerden at arabası ile gelirdi. Bir de kişiye göre de kitapların ayrı değeri var. “Falancanın kütüphanesi” deyince sahaflar kimin evinde ne kitap var biliyor. Biz tabii o zamanlar kitaplar alınıp satıldıktan sonra çarşının çocukları olarak kitapları taşımayı görev bilirdik. Arabadan alır, sahafın yerine taşırdık. Bunun karşılığı da, kitapların içinde varsa o yıllarda çıkan Hayat Mecmuası olurdu.

Hayat Mecmuası’nın içinden, orta sayfadan eski ressamların tabloları çıkardı. Eski kıraathanelerde falan bu resimleri görürdünüz; çünkü o zaman basılı başka bir fotoğraf ya da resim olmadığı için, bu Hayat Mecmuası’nda çıkan tablolar çok değerliydi. Bazı evlerde de çerçevelettirilip asılırdı. Bizim için de onlar çok değerliydi. Ben o yaşta bütün ressamların isimlerini ve tablolarını bilirdim. Hatta bir gün orta okulda, İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde, resim dersinde hocamız serbest resim yapmamızı söyledi. Ben de o tablolardan yola çıkarak Van Gogh’un Köprü tablosunu çizdim. Hoca dersin sonunda geldi, “Bu resim kimin?” dedi. Çok da sert mizaçlı bir zattı. Ben de kopya çekmekle suçlanmaktan korktum ancak Van Gogh’un olduğunu söyledikten sonra “Sana şimdiden 10 verdim!” dedi. Düşünün, bir resmin dahi insanın kültür dünyasına ne gibi katkıları oluyor. O anlamda sahaflardan öğrendiğim çok şey var.

Benim gittiğim yıllarda meydan düzenlemesi yeni yapılıyordu. Ama sonra gördüğünüz gibi Sahaflar bugünkü duruma geldi… Birçok semtte sahaflar var ama buranın Sahaflar Çarşısı olarak yaşaması lazım.

Sahaflar şeyhi Muzaffer Ozak’la bir anınız var mı?

Muzaffer Ozak sert mizaçlı biriydi. Yanına yaklaşmak kolay değildi; ancak özel günlerde, kandillerde gidip elini öperdik ama her gün görürdük. Kapıya çıktı mı bir ihtiyacı var mı, gidip alalım diye yanına koşardık. Çocukları çok seven bir zattı, bizim de böyle hizmetlerimiz olurdu. Buna rağmen o mizacı bizi etkilerdi, çok heybetli bir insandı. Allah rahmet eylesin.

Bir söyleşide dedenizin Mehmet Akif’in arkadaşı olduğunu söylüyorsunuz. Ailenizde böyle anlatılagelen edebiyat çevreleriyle alakalı hikâyeleriniz var mı?

Rahmetli Mehmet Akif Ersoy, Sarıgüzel’de doğmuş ve Emir Buhari Sıbyan Mektebi’nde okumuş. Benim dedem fayton imal eden bir insanmış. Fayton, bir ata koşulan bir araç ve taksilerin o dönemki karşılığı. Dolayısıyla dedemin de atları var. Dedemle Mehmet Akif çocukluk arkadaşı, Mehmet Akif baytar mektebine gittikten sonra da çok sık görüşmüşler. Dedemin atlarının bir sıkıntısı olduğunda Mehmet Akif onların bakımını yaparmış. Benim dedemin arkadaşı olduğu için, ben onu “Dedem Mehmet Akif” diye anlatıyorum. Dedemin babama anlattıklarıyla gençliğindeki komşulukları, hatıralardaki aynı hikâyeler.

O dönemde önemli zatlar, edebiyatçılar genelde birbirine yakın otururlarmış…

Evet, mesela bu sokak (Yeşil Tekke Sokak Kuyulu Çıkmazı) Muallim Naci’nin sokağıdır. Muallim Naci’nin bu sokakta hiçbir yerde adı yok ama ben onu bu sokakta yaşatmak istiyorum. Anı kitabı Ömer’in Çocukluğu’nda anlattığı sokak bu sokaktır. Buradaki hatıraları çok önemli. Mesela Feyziye Mektebi’nde Kur’an öğrendiğini söylüyor, ki orası hemen Horhor’un yukarısı. Şu an Feyziye Mektepleri yanmış bir vaziyette.

Muallim Naci, edebiyatımız ve kültürümüz çok önemli bir kişi. Bizim gençlerimizin bu kişileri çok iyi tanıması lazım çünkü bu insanlar imparatorluk bakiyeleri. İmparatorluk bakiyeleri sadece şehirler değildir; bu insanlar imparatorluk ruhunu yaşatmış kişilerdir. Mesela hemen yakınımızda Suphi Paşa Konağı var, o da Hamdullah Suphi Tanrıöver’in son devirde yaşadığı ve 1970’de İstanbul Üniversitesi’ne devrettiği bir yapıdır.

Aslında belediyelerin bu sokaklarla özdeşleşmiş tarihi kişilikleri yaşatmak için inisiyatif alması lazım.

Mahallerin, sokakların, caddelerin isimleri çok önemli. Allah razı olsun, Osman Nuri Ergin diye eski bir belediyeci sokak isimlerini zamanında tek tek tespit etmiş. Orada yaşamış olan büyüklerin isimlerini, sokaklara, caddelere vermiş. Şimdi belediyeler bu tarihi isimlerini değiştirip başka isimler koyuyorlar. Oysa bu şahsiyetler o tabelalarda yaşıyor; insanlar tanımasalar da tabelalarda o şahısların isimlerini okuyorlar. Tabii tabelaları değiştirirken bu işi ehil kişilere vermeleri lazım. Mesela Fatih’te Fatih Camii’nin orada Mukarrir Sokak vardı, okuyucu manasında. Tabelalar bir iki sene önce değişirken, sokağın adı Mükerrir Sokak olmuş. Yahut 69 tane çok güzel mahallemiz vardı, tuttular 24’e indirdiler. Oysa ki mahalle isimleri çok değerli; siz bunu yok ederseniz, tarihinizi de yok edersiniz.

İstanbul’da uzmanlardan devamlı şehrin tarihi dokusunun korunması ve yatay mimari vurgusu gelirken, maalesef gökdelenlerin yapımı ve şehrin tarihi dokusunun ve hatta siluetinin bozulmasında hız kesilmediğini görmekteyiz. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Ben tabii İstanbul deyince Suriçi’ni kastediyorum. Diğer yerleri İstanbul olarak hâlâ kabullenemiyorum. Eskiden biliyorsunuz sur içi İstanbul, bir de İstanbul’un dış mahalleleri olan Galata, Eyüp ve Üsküdar semtleri vardı. İstanbul’un sur içinde dikey mimari yok, zaten olabilecek herhangi bir alan da yok. Yıllar sur içi İstanbul’un nüfusu 400 - 450 bin civarındadır, artacak bir potansiyeli de yoktur. Yeni bir bina yapılması mümkün değil; eski binalar yenilendiğinde de ya aynısı yapılıyor ya da daha küçüğü yapılıyor. İstanbul’da belediye sarayı binasının bile çok yüksek katlı olmasa da şehrin ortasında kötü bir görüntüye sebebiyet verdiğini görmek insanı üzüyor. Şehzadebaşı Camii’nin yanındaki belediye sarayı binası tezat bir görüntü oluşturuyor. Ama bundan sonra böyle bir yapının yapılabileceğini düşünmüyorum.

Bazen ben özellikle İstanbul’un uzak semtlerinden öğrencilere “Yeditepe Yedi Renk” isimli bir İstanbul gezisi yaptırıyorum. Gençlere yeni yapıları görmemelerini, sadece çeşmelere, camilere, medreselere odaklanmalarını söylüyorum; yoksa sadece çirkin apartmanları görürseniz İstanbul’un ruhunu hissedemezsiniz. Hakikaten de böyledir. Sur dışında maalesef yüksek katlı binalar var. Aslında cami minaresini geçen yapılar bizim kültürümüze uygun değil. Cami minareleri de ağaçların boyunu geçmezmiş eskiden. Biz bu kültürle yoğrulmuş, böyle bir mimari anlayışı olan bir milletiz.

Ancak biz şimdi ağaçları da kesiyoruz, camiler de evlerin yanında mahalle mescidi gibi küçücük kalıyor… Turgut Cansever gibi geçmiş kültürü hazmetmiş mimarlarımız maalesef yok. Yalova’dan gemiyle gelirken İstanbul siluetine baktığınızda görüyorsunuz ki Ayasofya’nın, Sultanahmet’in küçücük kaldığı yerde Levent’teki devasa siteler göz alıyor, sanki bir Amerikan şehrine gider gibi. İstanbul gibi bir yerde bu binalar eninde sonunda olacak ancak Kanal İstanbul gibi bir yer yapıyorsanız bu binaları oraya taşırsınız. İstanbul’un merkezi silüetini bozacak yapıların şehrin merkezine inşa edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Röportaj: Dilara Yabul