, 11 Aralık 2017
Güzide Ertürk ile 'Kaplumbağa Gölgesi' Üzerine Konuştuk

Güzide Ertürk

2104

Güzide Ertürk ile 'Kaplumbağa Gölgesi' Üzerine Konuştuk

''Evini bir gölge gibi sırtında taşıyan insanların öyküsünü anlattığım için ismini 'Kaplumbağa Gölgesi' olarak seçtim. Gidecek başka yeri olmayan insanlar, kendi içine çekilir. Sırtlarında taşıdıkları çadırlarıyla sokakta yürürken kaplumbağalar kadar yavaş ve sabırlıdırlar. Yükleri ağır olsa da hiçbir yerde çöküp kalmazlar.'' Güzide Ertürk, 'Kaplumbağa Gölgesi' kitabı etrafında hayata, öyküye ve yazıya bakışına dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Dünyayı Yurt Edinenlerin Öyküsü Kaplumbağa Gölgesi
Dünyayı Yurt Edinenlerin Öyküsü; Kaplumbağa Gölgesi

Güzide Ertürk’ün Şule Yayınları arasından çıkan yeni kitabı Kaplumbağa Gölgesi; sokakları, toplama kamplarını, çadırları mesken tutanların uzun öyküsünü anlatıyor. Mustafa Uçurum bu kitap hakkında yazdı.
12/07/2017 08:08
Yazarlarla ve eserleriyle tesadüfen tanışsak
Yazarlarla ve eserleriyle tesadüfen tanışsak

Usta yazarları ve fikir adamlarını okumak için nereden başlamamız gerektiği hususunda yazarlarımızla yaptığımız soruşturmanın ikinci bölümünde Ali Görkem Userin, Hümeyra Şahin ve Güzide Ertürk sorularımızı cevapladı.
20/04/2014 14:02
İnsan yazdıkça nereye varacağını seziyor
İnsan yazdıkça nereye varacağını seziyor

'Dünya hızla dağılmaya devam ediyor.' Güzide Ertürk, yazarlık hayatı ve kitabı 'Öbür Dünya Öyküleri' hakkında Naime Erkovan'ın sorularını cevaplandırdı.
03/07/2015 14:02
Ne acayip kitap ahiretin öyküsü mü olur '
'Ne acayip kitap, ahiretin öyküsü mü olur?'

Öbür Dünya Öyküleri'ni okuyunca Güzide Ertürk Hanımın öykü becerisini tanımış oldum. Haşim Akın yazdı..
27/11/2014 10:10
Hik yeciliğimize yepyeni soluk geldi
Hikâyeciliğimize yepyeni soluk geldi.

Genç hikâyecimiz Güzide Ertürk'ün büyük ses getiren kitabı Düşeş çok güzel!
25/01/2011 18:06
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Eylül 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Eylül 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Eylül-2017 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/10/2017 08:08

Etkisinde kaldığımız öyküler hakkında, “uzun soluklu, çok katmanlı, derinlikli” gibi değerlendirmelerde bulunuruz. Etkisinde kaldığımız öykü, iyi ve başarılı bir öykü demektir aynı zamanda. Dolayısıyla etki alanımıza giren öyküler hakkında söylediklerimiz, iyi ve başarılı öykülerin de özellikleridir bir bakıma. Güzide Ertürk’ün öykülerine genel olarak bakarsak, öykülerini güzelleştiren en önemli unsurun hayal gücü olduğunu söyleyebiliriz.

Ertürk’ün Öbür Dünya Öykülerinin kurgusuna dâhil ettiği hemen her şey gözlemimiz dışındadır. İnsan görmediği bir şeye dair birtakım çıkarımlarda, önsezilerde, yorumlarda bulunabilir. Muhayyilesinin sınırlarını zorlayabilir. Kurtulmuşlar ve helâk olmuşların hâllerine dair tasvirler, Kur’an-ı Kerim’de oldukça ayrıntılı anlatılır. Fakat Araf’takiler, o kadar da açık ve ayrıntılı değildir. Ertürk, Araf’takileri konuşturur, hislerini dillendirir ve psikolojik hâllerini anlatır. Bu da onun hayal gücünün, alabildiğine özgür olduğunu gösterir.

Kaplumbağa Gölgesi’nde de tanık olduğu durum ve olayları, karakter ve kurgu ikilisi üzerinden yine hayal gücüyle anlatır. Karakter örneğine dair şunu söyleyebiliriz: Beli bükülmüş, dermanı kalmamış, üstelik de tekerlekli sandalyeye mahkûm derecede takatsiz bir yaşlı hemşirenin, yerinden bir dev gibi doğrulması mümkün olabilir mi hiç? Kurgu örneğine de şunu verebiliriz: Öyküye hayat veren karakter ile öyküyü anlatan karakter nasıl olur da mektuplaşır; bu, yazarın aklına nereden geldi? Haklı olarak, Güzide Ertürk öykücülüğünün başat özelliği, hayal gücünün dil aracılığıyla somutlaşmasıdır, şeklinde bir çıkarımda bulunabiliriz.

Mektuplarda geçen şu cümleler de burada anlatmak istediğimizdir: “Gerçeğin esnemesine izin vermezsen kırılıp kaybolur. Hikâyenin dağıldığını yazıyorsun, onu toparlayabilmek için düşlerinden yardım al. Bir şeyler bulmak için değil, kaybolmak için yürü. Yürürken hikâyeni arkanda bırak. Ondan uzaklaşabildiğin kadar öteye git. Yorulduğunda tanımadığın bir ağacın gölgesinde soluklan. Gözlerini kapat. Bir merdiven göreceksin. Çık o merdiveni. Nereye gidiyor diye sorma. Bir kez olsun düşlerine güven. Yarı yolda bırakmazlar, emin ol.” (KG, s. 32)

Güzide Ertürk ile Kaplumbağa Gölgesi kitabı etrafında hayata, öyküye ve yazıya bakışına dair konuştuk.

Bir karakteriniz şöyle diyor: “Bırak böyle kalsın. Üstümüze yığılan düş dağının altında bir müddet yaşayalım. Bir sır gibi paylaştığım bu gizli odayı gerçeklerinle bozma.” (Kaplumbağa Gölgesi, s.35) Karakterleriniz için düş/hayal, gerçeklere katlanma sanatı âdeta. Yazının tılsımı da orada mı saklıdır bir öykücü/yazar için?

Sanat, gerçekliği anlama çabasıdır diyebilirim. Ama sanat burada bitmiyor. Gerçekliği tanımladıktan sonra onu alıp belirginleştirmek, bazı yerlerin altını çizerken bazı yerleri kesip atmak gerekiyor. Tonunu açıp rengini değiştirirken onu dönüştürüyoruz. Şimdiki zamandan alınıp geniş zamana yayılan gerçeklik, unutulmaktan alıkonuluyor böylece. Bu değişimi yaşarken düşlerden yardım alıyoruz ve düşler sayesinde gerçeklik bizi yeni yerlere ulaştırıyor. Gerçekliğin bu yeni haline kimi zaman öykü, kimi zaman roman diyoruz. Gerçeğin ötesine geçebilenler sanat adını alıyor.

Karakterlerin durumuysa kitaptan kitaba, öyküden öyküye değişiyor. Kaplumbağa Gölgesi’ndeki karakterler, bulundukları konum itibariyle gerçeklere düş yoluyla katlanıyorlar ve bu sayede geleceğe dair umutlarını diri tutuyorlar. Çünkü yaşadıkları şimdiki zaman pek de iç açıcı değil.

Düş kurabilmek de bir sanat o hâlde…

Kurduğumuz bütün düşlerin sanat olmasını dilerdim. Fakat düşlerin kaderi de gerçeğin kaderi gibi. Derinlere indikçe bulduğunla yetinmemeyi öğreniyorsun.

Sakin ve olabildiğince dingin bir anlatımınız var. Okuduklarınız? Kişiliğiniz? Yaşam tarzınız? Neyle ilişkilendiriyorsunuz bu durumu?

Kendimi sakin olarak görmesem de kimi zaman bu yorumu alıyorum. Okuduklarımla ilişkilendiremiyorum bu durumu. Sakinlik farkına varmadan edindiğim bir huy sanırım.

Melina’nın tekerlekli sandalyesinden kalkmaya güç yetirebilmesi, bir birey olarak her insanın, üzerinden ölü toprağını atabileceğine dair bir manifesto olarak okunabilir mi? Melina boşuna kalkmıyor o sandalyeden, onu bu eyleme teşvik eden ya da zorlayan bir şey var.

Okunabilir elbette. Melina’yı harekete geçiren bir eylem fikri. Bu dünyayı anlamlı kılan, ayağa kalkıp hiç durmadan ilerlemesini sağlayan bir amaç ediniyor kendine. Maalesef o ölü toprağı hepimizin üzerinde var. Bizi sahte eylemlere götürüyor veya anlamsızlık çukurunda boğuyor. Onunla baş edebilmenin yolu ayağa kalkacak bir sebep bulmak ve tek adımı bile küçümsememek.

Uzun öykü formunda yazıyorsunuz. Roman yazmayı düşünüyor musunuz?

Bu kararı alırken daha çok karakterlere danışıyorum. Onlar, birkaç sayfa sonra ayrılmak istemiyorsa ya da ben onlardan vazgeçemiyorsam uzun bir öykünün içine sürükleniyorum. Tabii tek etken de bu değil. Yazma süreci esnasında belirginleşiyor her şey.

Kaplumbağa Gölgesi Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabını hatırlattı bana. Neredeyse hiçbir yönüyle birbirine benzemeyen bu kitapların, zihnimde birbirini çağrıştırması temelde aynı sorunu ele almasından kaynaklı sanırım: Kıyım, zulüm, kıyıya vuranlar, işkenceyle öldürülenler, mülteciler… Sontag fotoğraf felsefesi açısından anlattığı bu sorunların, yine fotoğraflar aracılığıyla zihnimizde kalacağını savunuyor. Sözgelimi, acıyı unutsak bile Aylan bebeğin kıyıya vuran fotoğrafı, zihnimizde tüm canlılığıyla kalır, demeye getiriyor. Ertürk, fotoğrafın bu gücü karşısında söze, aslında hikâyeye nasıl bakıyor?

Her ne kadar fotoğraf sanatını sevsem de çocuk bedenleri söz konusu olduğunda, fotoğrafın acıyı etkisiz hale getirdiğini düşünüyorum. Acıyı unutup fotoğrafı hatırlamak bize ne kazandırıyor? Özellikle son zamanlarda karşımıza çıkan ölü bedenler, kanlı nehirler karşısında bütün hislerimiz donuyor. Kendimizi yetersiz hissediyoruz çünkü fotoğrafın içine giremiyoruz. Bizden hep uzakta kalıyor. Bir zaman sonra, gördüklerimizden etkilenmemeye başlıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki ölü çocuk bedenlerine alışıveriyoruz. Sözün, mesafeleri yakınlaştırıp resmin içine çekeceğine inanıyorum. Aynı dünyada nefes alıp verdiğimizi hatırlarsak, aramıza giren kameralara ihtiyacımız kalmaz ve onlarla yüzleşebiliriz.

Amin Maalouf’un bir kitabının adıdır Ölümcül Kimlik. Bu kitabın ismini ödünç olarak alırsak, Müslüman olmak, Müslümanca yaşamak şu yaşadığımız çağda ölümcül bir kimlik mi sizce? Müslüman bir kadın bakışıyla bunu nasıl yorumlarsınız?

Bu soruyu on dört yaşımdayken, okuduğum imam hatibin kapısı yüzüme kapatıldığında sorsaydınız, Müslüman kimliğinin ölümcül bir kimlik olduğunu söylerdim. Ama aradan geçen on sekiz yıl içinde Müslüman kimliğinin beni hep tazeleyen ve muhasebeye götüren bir kimlik olduğunu fark ettim. Geçen yıl, Trump başkan seçildikten sonra Oregon’daki birçok dükkânın kapısına tepki olsun diye Amerikan bayrağını başına dolamış bir kadın resmi asıldı. Altında şöyle yazıyordu: “Biz Amerika’yız.” Bu sözü inandırıcı bulmadığım gibi resimde kendimi de göremedim. O resim bana ortaokul, lise ve üniversitede yaşadığım sorunları hatırlattı ve şöyle dedim: “İyi ki zamanında bu mücadeleyi vermişim. Yoksa şu anki sorunla başa çıkmam daha zor olabilirdi.” Müslüman kimliği, yaşadığımız çağa karşı bizi diri tutuyor.

Yurtdışında yaşayan biri olarak oradaki edebiyatı takip ediyor musunuz? Farklı bir kültürün edebiyatından Türkiye’nin edebiyat dünyasına nasıl bakıyorsunuz? Bu konuda, kendinizce kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yapıyor musunuz?

Daha çok Oregon’ın yerel edebiyatı ilgimi çekiyor. Aynı eyalette yaşadığım yazarların şehre ve topluma bakışını merak ediyorum. Kimlik sorunu edebiyatta da ortaya çıkıyor. Amerikalı olmak kadar Asyalı-Amerikalı veya Arap-Amerikalı olmak da bulunduğunuz yeri değiştiriyor. Mecburen gruplara ayrılıyorlar. Çünkü yaşadıkları toplum onlara kökenlerini hatırlatmakta ve sorgulatmakta ısrarcı davranıyor. Mesela bu yaz, Portland’ın popüler dergilerinden biri –edebiyat dergisi olmamasına rağmen- “Yaz Öyküleri” başlığıyla Oregon’da yaşayan yazarların öykülerini yayınladı. İlk sırada, Müslüman bir yazarın öyküsü vardı. Bu benim için dikkat çekiciydi. Öykü, Amerika’ya okumaya gelmiş iki Arap öğrencinin araba yolculuğunu anlatıyor. Benim için sonu önemliydi. Çünkü sonunda Arap öğrenci, havaalanında babasıyla vedalaştığı sahneyi hatırlıyor. Babası ona şöyle demiştir: “İyi bir Müslüman ol.” Fakat bu nasihatin karşılığı genç çocukta yoktur. “İyi bir Müslüman nasıl olunur ki?” diye düşünür ve “Böyle düşünüyorsam iyi bir Müslüman değilim muhakkak,” der kendi kendine.

Türk Edebiyatına gelince, Arap öğrencinin babası oğlunu Türkiye’ye gönderseydi, kulağına nasıl bir söz fısıldardı? Böyle bir hikâye hangi dergide, neden yayınlanırdı? Kültürlerin havası, suyu gibi kelimeleri, karakterleri de değişiyor. Benim içinse Türk Edebiyatı, içinde yaşamaya ihtiyaç duyduğum bir ortam. Bulunduğum mesafe beni Türk Edebiyatına daha çok yaklaştırıyor. İki kültür arasında karşılaştırmalar yapıyorum elbette. Bu karşılaştırmalar gerekli olduğu kadar, yararlı da.

Genç yaşınıza rağmen dört kitap… Bu nasibi tatmış yazarlar, yazmayı disiplinli olmakla ilişkilendirirler. Siz neyle ilişkilendiriyorsunuz?

Yazmanın hayatımdaki önemiyle ilgili. Benim için yazmamak sorun. Hayatımı düzenli yaşayabilmek için uykuya veya konuşmaya ne kadar ihtiyacım varsa, yazmaya da bir o kadar ihtiyacım var. Tabii haliyle disiplinli olmak gerekiyor. Ama bu demek değil ki her gün düzenli bir şekilde yazıyorum. Yazamadığım zamanları bir hazırlık dönemi gibi düşünüp ona göre bir yol izliyorum.

Kaplumbağa çok yavaş bir hayvandır. Bir tehlikeyle karşılaştığını sezdiğinde, başını bağasının altına çekiverir. “Kaplumbağa Gölgesi bir kitap ismi olarak çok şey barındırıyor içinde. Neden böyle bir isim verdiniz kitabınıza?

Evini bir gölge gibi sırtında taşıyan insanların öyküsünü anlattığım için ismini “Kaplumbağa Gölgesi” olarak seçtim. Gidecek başka yeri olmayan insanlar, kendi içine çekilir. Sırtlarında taşıdıkları çadırlarıyla sokakta yürürken kaplumbağalar kadar yavaş ve sabırlıdırlar. Yükleri ağır olsa da hiçbir yerde çöküp kalmazlar. Daima bir hareket söz konusudur. Kitaptaki karakterler, çok farklı yerlerde, birbirlerinden habersiz olsalar da görünmez bir uyum içindeler.

Zeytin dalı barışın sembolüdür, bal şifanın. Bir bakıma, zeytin ve balı metafor olarak kullandığınızı düşünebilir miyiz?

Zeytin, barışın sembolü olduğu gibi daha birçok başka şeyi de çağrıştırıyor bende. Balıysa arı olmadan düşünemiyorum ve bir kovanın içinde olup bitenler beni hayranlığa sürüklüyor. Şifayı ve barışı onlarda aradığım doğrudur.

İlk öykü kitabınız Düşeş’e mana olarak atıfta bulunursak, edebiyat dünyasında, “Bu benim için umulmayan iyi bir rastlantı, benim için çok iyi bir fırsat” şeklinde değerlendirdiğiniz bir şey oldu mu? Neler söylersiniz?

Rastlantılara pek inanmam ama yolumun hep güzel insanların arasına düşmesi benim için en önemlisiydi. Şule Yayınları’nın kapısını açmasaydım ve Ali Ural Hoca’yla tanışmasaydım birçok şey eksik kalırdı.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Güzide Ertürk, Kaplumbağa Gölgesi, Şule Yayınları

 

Hatice Ebrar Akbulut