, 17 Ekim 2017
Behçet Çelik Edebiyat Hayatın Dile Kurguya Taşınmasıdır

Behçet Çelik

2174

Behçet Çelik: Edebiyat Hayatın Dile, Kurguya Taşınmasıdır

''Yersiz yurtsuzluğun başka biçimlerine de tanık olduk. Yaşadığımız şehirler yerle bir edildiğinde, baştan aşağı değişip dönüştüğünde, artık çocukluğumuzun, gençliğimizin, hayatımızın önemli bir döneminin geçtiği şehirden hiç ayrılmamış, yola düşmemiş de olsak, yerimizden yurdumuzdan edilmiş gibi duymaz mıyız kendimizi?'' Behçet Çelik, son kitabı 'Yolun Gölgesi' etrafında yazı hayatına ve öykülerine dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Behçet Çelik'e sorduk
Behçet Çelik'e sorduk!

Hikâye ve roman yazarı Behçet Çelik'e kısa kısa sorduk.
21/06/2010 08:08
Günümüzün hikayesi ne durumda
Günümüzün hikayesi ne durumda?

Şiir yıllıkları almış başını giderken, bugünün hikâyesini derleyip toparlayan bir tane bile hikâye yıllığımız yok. Mahdut sayıda soruyla, küçük bir soruşturma yaptık.
30/12/2009 17:05
Obama'nın o kulübede yeri yok artık
Obama'nın o kulübede yeri yok artık!

Tom Amcanın Kulübesinde bize artık çok da yabancısı olmadığımız bir hikayeyi anlatıyordu Beecher.
27/09/2011 11:11
Bu büyük çocukların hikayesi
Bu büyük çocukların hikayesi

On iki günde yazılan bir roman tüm dünyada binlerce baskı yapar mı? Şeker Portakalı'nı okuyunca Vasconcelos'u alkışlayacaksınız..
19/03/2010 09:09
Don Kişot hala aramızda
Don Kişot hala aramızda!

Modern dünyada varoluşun karmaşıklığını yakalamak için uğraş gösteren Kundra'nın yine samimi bir eseri: Roman Sanatı...
12/03/2010 18:06
Allah'a yönelişi hiç bitmedi Saba'nın
Allah'a yönelişi hiç bitmedi Saba'nın

Ziya Osman Saba’nın bütün şiirleri Cümlemiz ismiyle yeniden yayımlandı. Ömer Yalçınova Cümlemiz özelinde Ziya Osman Saba'nın ruh dünyasına ve şiirine değindi.
27/07/2015 11:11

Behçet Çelik, çocuk kitabı, ilkgençlik romanı, öyküleri, söyleşileri ve kitap yazılarıyla okuyan, araştıran, fildişi kulesinde oyalanmayan bir öykücü/yazar. Bu nedenle, ne yazdığı merak edilen bir yazar olacak yazdığı sürece…

Behçet Çelik, insanı her açıdan anlatmıştır öykülerinde. İnsanın tekliği, tenhalığı, kalabalığı, birliği, dirliği, hıncı, nezaketi, tembelliği, çalışkanlığı… Bu yüzden olmalı, birçok öykü incelemecisi ve eleştirmeni, Çelik’in öyküleri için “sahici ve inandırıcı” yorumunu yapmıştır. İnsanı anlatan öykülerin hepsi diyalog üzerine kurulu değildir. Çelik’in öykülerini sevdiren, inandırıcılığını sağlayan şeylerden biri de öykü kişilerinin diyaloglarıdır. İnsanları/karakterleri öyküde konuşturmak çok zordur. Hele de anlatıcının bilmediği, yaşamadığı bir iklimdeki/coğrafyadaki/yaşantıdaki bir karakteri konuşturması işin en zor yanıdır. Çelik, konuşturduğu karakterlerin dünyasına iyice girebilmiş ve sosyal konumları açısından onları konuşturabilmiştir. Öyküsündeki diyaloglar, gerçeklik ile kurgunun nasıl da kaynaşabileceğini, yeni bir dünya ve bakış açılarının olabileceğini gösterir.

Bir yazarın bütün kitaplarını konu alan söyleşileri çok severim. Fakat, bu söyleşileri hazırlarken temel kriterler belirlemek gerekiyor. Genel sorular da sormaya çalışmak ve ortalama birkaç kitabını, mümkünse son kitabını referans alarak söyleşi sorularını hazırlamak bizce en iyi kriterler. Behçet Çelik ile söyleşimiz de genel sorular dahil olmak üzere son kitabı Yolun Gölgesi etrafında şekillendi.

Klasik öykünün/hikâyenin en güzel örneklerini verdiğinizi düşünüyorum. Son öykü kitabınız Yolun Gölgesi, klasik öyküye daha yatkın bir anlatımınız olduğunu gösteriyor. Bunu bazen bir kalıp olarak gördüğünüz ve kırmam gerek dediğiniz oluyor mu?

Bir öykü yazarken bunun klasik ya da modern olup olmayacağı gibi bir sorun olmaz kafamda. Beni o öyküyü yazmaya iten bir şeyler vardır, ötesi yazdıkça ortaya çıkar, bu sırada öykünün klasik bir anlatımla ilerleyip ilerlemediğiyle ilgilenmem. Beri yandan, modern öyküden herkesin ne anladığı da değişebiliyor. Kimi zaman olay öyküsü klasikmiş, durum öyküsü modernmiş gibi bir yaklaşıma tanık oluyorum, ya da biçim arayışları ve kurgu oyunlarından kimisi modern kimisi post-modern diye söz edebiliyor. İç monoloğun ağırlıkta olduğu öyküleri daha modern kabul edip olan biteni bir gözün kamera gibi kaydettiği, öykü kişilerinin iç seslerine hiç yer vermeyen, ama onların hal, tavır ve cümlelerinden iç dünyalarını sezdiren öyküler klasik sayılabiliyor. Benzer bir karmaşa yalınlık bahsinde de var. Yalın bir anlatım bazen hemencecik klasik olarak nitelendiriliyor, oysa o öyküde yalın bir anlatım olması metnin farklı katmanları olmadığı anlamına gelmez.

Bütün bu adlandırmalar, tasnifler, kuşkusuz, eleştirmenler ya da akademisyenler için çok önemlidir, ama yazan kişiler için adlandırmaların, tasniflerin ötesinde meramlarını, dertlerini kendilerince en uygun biçimde ifade edebilmek önem taşır. En azından benim için öyledir diyeyim. Farklı anlatım arayışları ihtiyacı duymadığım anlamına gelmiyor bu söylediğim. Ama öncesinde bir üslup, tarz, biçim seçip sonrasında öyküye başlamıyorum. Bir duygunun, bir ruh halinin, bir görüntünün ya da bir sesin yeni bir öyküye başlama noktası olarak zihnimde belirdiği anda sesi, rengi, tonu da aynı anda az çok belirlenmiş oluyor zaten.

Öyküler üzerinde çok çalışırım, keserim, biçerim, yeniden yazarım, ara veririm, bekletirim, yeniden ele alırım; ama bu çalışmalar sırasında mesela öyküde bir şeylerin çok açık biçimde, kör gözüm parmağına anlatılıp anlatılmadığına, karakterlerin sözlerinin hallerine, kişiliklerine, içinde bulundukları duruma vs uyup uymadığına ya da zaman-mekân geçişlerinin kendiliğinden olup olmadığına dikkat ederim, ama bu sırada da öykünün klasik mi, modern mi olduğuna ilişkin bir kaygım olmaz.

Belirli bir olgunluğa gelmiş, oldukça eser vermiş isimlere son zamanlarda edebiyatı/öyküyü takip ediyor musunuz şeklinde sorduğumda “Eskisi kadar değil” ya da “Sıkı bir şekilde değil” cevabını alıyorum. Size de sorsam; Behçet Çelik, son zamanlardaki edebiyatı/öyküyü izliyor mu? Eleştirdiği oluyor mu?

Edebiyatı, öyküyü, romanı iyi kötü, olabildiğince takip etmeye çalıştığımı söyleyebilirim, fakat bazı dönemlerde okuma ilgim değişebiliyor. Son bir-iki yıldır dünyanın farklı ülkelerinden yazarların öykü ya da romanları daha çok ilgimi çekiyor. Ne mutlu ki dünya edebiyatını iyi takip eden yayınevleri var ve bize bu imkânı sağlıyorlar. Özellikle son yıllarda bu yayınlarda bu yöndeki bir artış sizin de dikkatinizi çekmiştir. Ben de özellikle son yirmi-otuz yılda yazılmış çok farklı ülkelerden yazarları takip etmeye çalışıyorum. Son yıllarda yazdığım kitap yazılarında da bu seçimim belli oluyordur.

Bununla birlikte Türkiye’de nelerin yazıldığını, özellikle bizim kuşaktan sonra gelen kuşakların neler yazdığını da izlemeye çalışıyorum. Keza kendi kuşağımdan yazarların ya da usta addettiğimiz yazarların kitaplarını da… Tamamına yetişmek imkânsız, ama en azından ipin ucunu kaçırmama çabasındayım, diyeyim. Aralarında beğendiklerim ve beğenmediklerim, eleştirdiklerim oluyor elbette, ama öncelikle okumaktan zevk aldığım ve okurken bir şeyler öğreneceğimi düşündüğüm için okuyorum. Eleştirdiğim noktaları bile benim de kulağıma küpe olsun diye yazıyorum zihnimde, aynı ya da benzer hatalara düşmemek için.

Yolun Gölgesi’nde hem gerçek anlamda hem de duygusal anlamda yolculuğa çıkan karakterler var. “Hebû Tune Bû” öyküsünde gerçek bir yolculuk varken, “Şehrin Bütün Sokaklarını” öyküsünde aynı yola baş koymuş iki arkadaşın hüzünlü hikâyesi var. İkisi de birbirinin düşlerinde bir yolculuğa çıkıyor. Kitapta bir araya gelen öykülerin bilinçli olarak yol ve yolculuk teması etrafında toplandığını düşünebilir miyiz? Yoksa bir tesadüf mü yol ve yolculuktan bahsetmesi öykülerin?

Yolun Gölgesi’ni oluşturan öyküleri, bir önceki öykü kitabım Kaldığımız Yer’in yayımından sonra yazdım. Aşağı yukarı son iki yılda yazıldılar, diyebilirim. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kaldığımız Yer’in ardından yeni bir öykü kitabı düşünmüyordum, ama bu dönemde elim ve zihnim daha çok öykü yazmaya gitti. Bu öyküler, dikkatinizi çekmiştir, güncel meselelere de bir biçimde değiyor. Bu son iki yılda hayli zor ve çetin dönemler geçirdik, geçiriyoruz. Şiddet, ölüm, öldürüm haberlerinden geçilmez oldu, aynı biçimde yaşadığımız coğrafyada çok sayıda insan yerlerinden yurtlarından edildiler. Milyonlarca insan ülkelerini terk edip buraya geldiler, yüz binlerce insan burada, ülke içerisinde farklı şehirlere gitmek zorunda kaldı.

Yersiz yurtsuzluğun başka biçimlerine de tanık olduk. Yaşadığımız şehirler yerle bir edildiğinde, baştan aşağı değişip dönüştüğünde, artık çocukluğumuzun, gençliğimizin, hayatımızın önemli bir döneminin geçtiği şehirden hiç ayrılmamış, yola düşmemiş de olsak, yerimizden yurdumuzdan edilmiş gibi duymaz mıyız kendimizi?

Bu son iki yılda bu öyküleri yazarken, açıkçası, aralarında tematik bir uyum, benzerlik olacağı pek aklımdan geçmemişti. Kitabı hazırlama aşamasında yol ve yolculukla ilgili, özellikle de yola düşmek zorunda kalıp yersiz-yurtsuzlaşmak hakkındaki öykülerin ağırlıkta olduğunu fark edince kitabın adını Yolun Gölgesi koydum.

Sonuç olarak, sorunuza dönersem, bilinçli bir seçim değildi, baştan bir tema belirleyip onun çevresinde dolanan öyküler yazmadım, ama bunun bütünüyle rastlantısal olduğunu da söyleyemem. Yaşadığımız dönem, yaşadıklarımız, tanık olduklarımız birbirine çok benzeyen sıkıntı ve sorunlardan oluştuğu için rastlantıdan ziyade biraz da zorunluluk olduğunu söyleyebiliriz.

Öykülerinizin giriş cümlesine baktığımızda bir eylemle karşılaşıyoruz. Karakterin araması, uyanması, düşünmesi, oturması, gitmesi gibi bir eylem cümlesiyle başlıyorsunuz. Uzun tasvirlerle öyküye başlayan öykücüler de var. Öykünün girişinde uzun uzun tasvirlerin olması öykünün gardını düşürüyor mu sizce?

Öykü girişleri önemlidir, bizi baştan sarmayan bir öyküye devam etmekte zorlanırız, ama bir öykünün bizi girişte sarmamasının nedeni o girişte nelerin anlatıldığı değildir, daha çok nasıl anlatıldığıdır. Uzun tasvirlerle başlayan muhteşem öyküler vardır, hatta baştan sona tasvir olan. Ya da alabildiğine eylemlerle dolu başladığı halde bitiremeyip okumaktan vazgeçtiğimiz öyküler de az değildir. Önemli olan sanırım tasvirin ya da eylemin öykünün bütünüyle, devamıyla bağının iyi kurulmuş olması. Elbette yazarın dili, anlatımı da girişten başlayarak bizi alıp götüren ya da bırakmamıza neden olan etmenlerdendir. “Gardı” düşüren ya da koruyan tasvir ya da eylem değil, öncelikle yazarın dil ve anlatma becerisidir.

Günümüz genç okurları “aksiyon”a daha düşkün, tasvirlerden de sıkılmaya meyyal. Onlara da hak vermemek mümkün değil, görsel ve dinamik bir çağın içine doğdular, beğenileri de bu çerçevede belirlendi, gelişti. Bununla birlikte, edebiyat hayatın dile, kurguya taşınmasıdır nihayetinde, farklı ve yeni ifade arayışıdır. Tasvirlerle bir dinamizmi, hareketi anlatmak mümkün olduğu gibi, aksiyonun içinde kahramanların ya da yaşadıkları yerin gözümüzün önüne getirilmesi de mümkündür.

Kitap yazılarını da ihmal etmiyorsunuz. Gözlemlediğim ve okuduğum kadarıyla daha çok yabancı yazarların kitapları üzerine düşünüyor, tartışıyor ve bunları yazıya döküyorsunuz. Kitaplaşmış hâlini de görebilecek miyiz bu yazılarınızın? 

Böyle bir niyetim var, ama kısa vadede gerçekleşeceğini sanmıyorum. Haklısınız, son birkaç yılda düzenli ya da düzenliye yakın yazdığım dergi ve sitelerde daha çok yabancı yazarlar üzerine kitap yazıları çok yazdım, ama farklı mecralarda edebiyatın sorunlarıyla ya da Türkiyeli yazarlarla ilgili yazılar da yazdım. Haklarında yazmak istediğim bazı usta yazarlar var, fırsat bulup onlarla ilgili düşündüğüm yazıları yazabilirsem yeni bir deneme kitabı hazırlamaya girişebilirim.

Kitap yazılarından bahis açılmışken, dergilerde kitaplık bölümündeki yazılara “tanıtım bülteni olmaktan; yazar şunu anlatmış, bunu söylemiş demekten öte geçmeyen” şeklinde eleştiri yapan yazarlar var. Tanıtım-değini-inceleme yazıları. Sanırım hepsini ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Tanıtım yazısına inceleme muamelesi yapmamak, inceleme yazısına da değini muamelesi yapmamak gerekiyor. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Çok haklısınız. Ekonomide bir kural vardır, kötü para iyi parayı kovar. Edebiyat ve yayın dünyasında da kötü yazı iyi yazıyı kovuyor. Daha çok emek isteyen yazıların, kitapların raflarda olduğu, giderek daha da kısalan zaman zarfında yazılması mümkün değil, ama yayın dünyası önceliği, alelacele yazılmış da olsa, en yeni kitaplarla ilgili yazılara veriyor. Evet, böyle yazılara da ihtiyaç var yayın dünyasında, ama haklısınız adını doğru koyup tanıtım yazısı vs. demek lazım. Üstelik şöyle bir durum daha var. Birkaç kitap tanıtımı yazdıktan sonra çarçabuk “eleştirmen” titrini üstleniverenler var bir de. Yayın dünyasında onların yazdıklarına eleştiri denilip emek verilerek hazırlanmış eleştiri metinleri kendisine yer bulamazsa özellikle yeni kuşaklarca bu gibi yazılar daha çok yazılacaktır – başka türlüsünü tanıma, bilme şansları olmayacağı için.

“Dirlik Kaybı” öyküsündeki öğretmen, “gündelik hayattan yola çıkarak öykü yazılabileceğini, edebiyatın şaşırtıcı hayatların süslü püslü aktarılması” olmadığını Aysel karakteri üzerinden anlatmak, ispatlamak istiyor. Sizce öykü ve edebiyat, yaşamımızdaki sönük ve küçük ayrıntılarda mı gizli?

Şöyle diyeyim. Öykü ve edebiyat yaşamımızdaki sönük ve küçük ayrıntılarda da gizli. Eskiden daha çok popüler edebiyatta rastladığımız, olayların büyüklüğüne, kişilerin muhteşemliğine, sıradışılığına düşkünlük ana akım edebiyatta da prim yapar hale geldi. Yalın anlatımın basitlik olarak görülmesi gibi, sıradan hayatları anlatmak da yetmiyor sanki. Sıradan insanların hikâyeleri anlatılırken bile işin içine daha şiddetli, ölümlü kalımlı meseleler ekleniyor. Bunlar olmazsa ortaya edebi bir metin çıkmayacağını mı düşünüyorlar, bilemiyorum. Edebiyat sadece sönük ve küçük ayrıntılardadır, diyemeyiz, ama buralarda hiç olmadığı, onu ancak büyük, örnek alınacak hayatlarda bulacağımız zehabına da kapılmamalıyız.

Öykünün/edebiyatın kalıcı izler, sesler bırakacağına inanıyor musunuz?

Edebiyatın değişim yaratacağına inanıyorum, belki toplumsal manada değil ama bireysel anlamda büyük değişimler yaratır. Kaldı ki tek tek insanlar üzerinden toplumsal değişime de katkısı olur, izler, sesler bırakır. Edebiyatın bırakacağı bir başka önemli iz de içimizdeki yaratıcıyı, bizim yaratıcılığımızı kışkırtmasıdır. Dünyaya, hayata edebiyat üzerinden baktığımızda, bakabildiğimizde algımızın genişlediğine inanırım; edebiyatın bize sağladığı bakış açısı (bunu okurken de yazarken de kazanırız) olağanüstü, çok ayrıksı bir tefekkür biçimidir. Edebiyat, sadece okumak yazmak anlamında değil, hayattaki duruşumuzla, oluşumuzla ilgili olarak da yaratıcı bir dokunuş sunar bize.

Öykülerinin ilk okuyucusu olduğunuz, öyküleriyle ilgilendiğiniz genç öykücüler var mı? Onlara neler söylüyorsunuz?

Pek yok. Buna hem zamanım olmuyor (bazen böyle istekler geliyor ama özür dileyerek beni affetmelerini istiyorum) hem de bunun sakıncaları olabileceğini düşünüyorum. Bir başkasının, özellikle genç bir öykücünün metnine bakarken “Ben olsam nasıl yazardım?” sorusu çerçevesinden çıkıp çıkamayacağımı bilemiyorum. Yıllar önce bir eleştirmen uyarmıştı, “Bir yazar başka bir yazara bu sorudan yola çıkarak bakarsa ona yardım etmez, aksine zarar verir,” demişti. Böyle bir risk her zaman var. Hele ki muhatabınız yeni başlayan biriyse bu daha zararlı olur, öykü yazmak konusunda yardımcı olayım derken onun kendi sesinden uzaklaşmasına neden olabilirsiniz.

Dergilerden takip ettiğim kadarıyla son zamanlarda, özellikle de genç öykücülerde -bunu kimi zaman usta öykücüler de yapıyor- teknik arayışlar var. Fakat yeni teknik ve anlatım derken yaşanmışlığın etkileyici kurgusu ölüyormuş gibi geliyor bana. Yani salt tekniğe odaklı öyküler, hissî bir tat bırakmıyor. Sentetik bir tat bırakıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Mutlaka dediğiniz gibi olması gerekmiyor. Hissî tat bırakan sayısız yenilikçi metin de var, kaldı ki edebiyatın tek emeli hissî bir tat bırakmak değil. Hem unutmayalım, arayışçı, yenilikçi bir edebiyat eğilimi olmasaydı, bin yıllardır hep aynı tarzda yazıyor olurduk. Bugün bize edebi bir tat veren, duygusal olarak etkileyen kimi metinler yüz yıl önce yayınlanmış olsaydı o günün okurlarına sentetik gelebilirdi. Galiba sorun bu arayışın nereden kaynaklandığında. Kurgu oyunlarını düşünelim, sadece oyun olsun diye yapılmışsa, tam da dediğiniz gibi yapay gelebilir insana, ama bu oyunlar yazarın meramını daha iyi ifade edebilmesi için kurgulanmışsa o zaman onun meramının bize de geçmesine yardımcı olur ki bir insanın başkasının meramını paylaşması hayli hissî bir şeydir.

İlk çocuk romanınız Eylül 2016’da Çantasızlar Kampı ismiyle yayınlandı. Çocuk romanı yazmaya nasıl karar verdiniz ve neden yazdınız?

Edebiyatla uğraşan hemen herkesin bir yerden sonra aynı şeyleri mi yazdığı kuşkusuna kapıldığını sanıyorum. Edebiyatı ileri taşıyan da bu kuşkudur, çünkü bu kuşku ve sorgulamanın neticesinde yazarlar yeni anlatım yolları aramaya, metinlerini öncekilerden farklı biçimlerde kurgulamaya başlarlar. Her zaman çok büyük değişimler olmaz, hatta o denli yavaş ve sakin bir ivmeyle değişir ki, çok zaman kalemlerini öncekinden farklı kullanmaya başladıklarını sonradan sonraya fark ederler. Çocuklar ve gençler için yazmaya yönelmemdeki başlıca saik böyle bir his değildi. Örneğin 2011’de yayımlanan gençlik romanım Sınıfın Yenisi’ni Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar dizisi için benden bir ilkgençlik romanı istenmesi üzerine yazmaya başlamıştım. Çantasızlar Kampı’nı ise esas olarak yurtdışında yaşayan yeğenlerimin Türkçe okuma alışkanlıklarına bir katkım olsun diye yazmaya başladım. Bununla birlikte, bu çalışmalara başladığımda daha önce denemediğim bir türde yazmanın hafif ürküntülü heyecanını da çokça duydum. Başaramamak korku ve telaşıyla yeni bir şey denemenin heyecanı bir aradaydı yazdığım süre boyunca.

Öykü yazarken takıntılarınız var mıdır? Mesela şunu dinlemezsem olmaz, şu mekâna gitmezsem yazamam gibi…

Küçükçe bir yazı odam var evde. Orada daha rahat yazıyorum. Sanırım odaklanmamı ya da odağımın dağılmamasını sağlayan bir etkisi var üzerimde; yine de olmazsa olmaz değildir bu. Başka yerlerde de yazabiliyorum mecbur kalırsam. Müzik dinleyebilirim ama televizyon sesi eşliğinde yazmakta çok zorlanırım.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de size çok teşekkür ederim.

Behçet Çelik, Yolun Gölgesi, Can Yayınları

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut