, 25 Kasım 2017
Baha Tanman ile İstanbul Tekkeleri Üzerine

3660

Baha Tanman ile İstanbul Tekkeleri Üzerine

''İstanbul için bir tekke şablonu söylemek zor. Ancak 3 gruba özetleyebiliriz. Onlardan bir tanesi hem cami hem tekke olarak kullanılan ve bugün dışardan baktığınızda yalnızca camiymiş gibi görünenler.'' Sanat tarihçisi Baha Tanman, İstanbul tekkelerine, tekkelerin benzeyen ve ayrışan yönlerine, mimari özelliklerine dair Önder Hanelçi'nin sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Ufuk Açıcı Tefekküre Vesile Bir Kültür Hizmeti Osmanlı Mimarlık Kültürü
Ufuk Açıcı, Tefekküre Vesile Bir Kültür Hizmeti: Osmanlı Mimarlık Kültürü

Üstad Ekrem Hakkı Ayverdi'nin hatırasına hazırlanan ''Osmanlı Mimarlık Kültürü'' kitabı üç bölüm halinde düzenlenmiş: 'Mimarlık Kültürü ve Adabını Yeniden Düşünmek', 'Yazılı ve Görsel Kaynaklarda Mimarinin İzini Sürmek' ve 'Binalar ve Baniler Üzerine Çeşitli Okumalar'... Mimarlık kültürümüze katkı sağlayan çeşitli makalelerin yer aldığı kitabı Yasemin Dutoğlu değerlendirdi.
07/11/2017 08:08
Tanpınar'a talebe olmak bir şans addedilirdi
Tanpınar'a talebe olmak bir şans addedilirdi

Baha Tanman, Karabatak dergisindeki söyleşide çocukluğundan, hocası Hafız Hasan Efendi'den elif-ba öğrendiği günlerden, ailesinden, validesinin Tanpınar'la olan talebelik münasebetinden ve eski İstanbul'dan bahsediyor. Ahmed Sadreddin yazdı..
15/09/2014 10:10
Asya'dan kondular o dervişler
Asya'dan kondular o dervişler!

Bir zamanlar İstanbul'da tekkeler, kalenderhâneler vardı. Orta Asyalı seyyah dervişlerin İstanbul'daki uğrak mekânlarını araştırdık..
01/01/2011 08:08

Geçtiğimiz aylarda TRT Haber Kültür Sanat Dünyası muhabiri Önder Hanelçi, İstanbul tekkelerinin mimari yapıları hakkında Prof. Dr. Baha Tanman ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Tanman, az bir kısmı yayınlanabilen bu söyleşinin tamamını sitemizde değerlendirmek ricamızı kırmayarak kullanmamıza izin verdi. Bu söyleşiyi Necdet Ömer Özer ve Murtaza Özeren düzenleyerek yayına hazırladılar. İlginize sunuyoruz.

İstanbul tekkelerinin ortak mimarî özellikleri, genel hususiyetleri nelerdir?

İstanbul'da birbirinden farklı en az 3 grup yapı var. Yani İstanbul için bir tekke şablonu söylemek zor. Ancak 3 gruba özetleyebiliriz. Onlardan bir tanesi hem cami hem tekke olarak kullanılan ve bugün dışardan baktığınızda yalnızca camiymiş gibi görünenler. Birkaç örnek verirsek: Yedikule Hacı Evhad Camii Tekkesi. Bir diğeri Balat'ta, Ferruh Kethüda Camii Tekkesi. Bunlar başlangıçtan beri çift işlevli yapılar.

İkinci olarak; ortası avlulu, avlunun etrafında revakları olan, Osmanlı medreselerine benzeyen, hatta onunla aynısı bir grup daha var: Mimar Sinan eseri olan Üsküdar Atik Valide Tekkesi, Kadırga'da Sokullu Mehmet Paşa Camii külliyesinin içindeki tekke.

Üçüncü grup; çok yaygın olan, belki de İstanbul'a özgü bir çeşniye sahip olan, ahşap konakları andıran, ev mimarisiyle özdeşleşmiş olan tekkeler. Bu gruptaki tekkeler gerek cepheleriyle gerek tasarımlarıyla konaklara ya da konutlara benzer. Mesela Eyüp’te Bahariye Mevlevihanesi mevcut. Yan yana, ahşap, Haliç kıyısında, üç yapıdan oluşuyor. Arkada da birtakım yapılar var: Selamlık, ortada semahane, türbeyi ihtiva ediyor ayrıca, sağ tarafta harem. Dışarıdan baktığınızda böyle varlıklı bir ailenin, büyük bir arsa içinde yalıları gibi duruyor; fakat orası aslında çok önemli bir Mevlevî dergâhı. Bu tarz bir diğer tekke de Rumelihisarı'na bitişik Durmuş Dede Tekkesi imiş. Bugün yok maalesef. Elimizde fotoğrafları var. Yalı görünümlü tamamen. Mesela; bunlar İstanbul'daki diğer tekkeler içinde çok büyük; farklı bir görüntüye, bir imaja sahip diyebiliriz.

Ahşap çokça kullanılıyor tekkelerde. Bunun özel bir sebebi var mı? 

Bu hep sorulur; ama İstanbul'da inşaatta, yani camiler ve medreseler, türbeler dışında konutlarda ve tekkelerin büyük bir kısmında ahşap kullanılıyor. Anadolu'nun kuzey kuşağında orman bol, biliyorsunuz. Gürcistan sınırından başlıyor. Osmanlı devrinde o sınır çok ileride zaten. Bütün Kuzey Anadolu kuşağını içine alıyor. İstanbul'un Karadeniz'e doğru yaklaştığınız zaman kuzey kesimine doğru ormanlarla kaplı ve Rumeli'den Belgrad'a kadar devam ediyor. Yüzyıllar içinde bu konuda ahşap ustaları, neccarlar; ahşap inşaatında ustalaşmış kalfalar yetişmiş, yani bu konuda incelmiş bir iş gücü var. Dolayısıyla bu tekkelere özgü bir şey değil, İstanbul'da konutların büyük bir çoğunluğu ahşap.

Mimarî yapı ve süslemelerin zenginliği veya sadeliği, tarikatların nüfusuna, yapısına göre bir farklılık gösteriyor mu? 

Hayır efendim. İki faktör var burada: Bir, o tekkenin sahip olduğu mali kaynaklar. Yani çok zengin vakıflara sahip dergahlar var. Onların boyutları daha büyük, mimarî programları daha zengin ve mimarîleri süslemeleri daha itinalı. Bazıları daha mütevazı mali kaynaklara sahip. Yani şunu diyemeyiz: “Falan tarikatın tekkeleri çok yalın. Bilmem, başka bir tarikatın tekkeleri çok süslü püslü, ihtişamlı.” Böyle bir şey söz konusu değil.

İkinci faktör de dönemin zevki. Mesela; II. Mahmut döneminde ampir üslubu egemen. Süsten oldukça arındırılmış, yalın bir mekân tasarımı var. Yenikapı Mevlevihanesi çok tipik bir örnek. 18.yy'ın ikinci yarısında barok ve rokoko üslupları tesiriyle bazı tekkelerin daha süslü olduğunu görüyoruz. Keza Tanzimat'tan sonra geç devre ait Galata Mevlevihanesi mesela Abdülmecid devrinde inşa edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı'nın süslemelerinin aynısını semahanede görebilirsiniz. Zaten aynı kalem işi ustaları yapmıştır. Bunlar dönemin zevkini yansıtıyor.

Tanzimat'tan söz etmişken, Tanzimat sonrası tekke yapılarında bir farklılık gözleniyor mu?

Hepsinde gözlenmiyor. Dediğim gibi, süsleme programında ve mimarî detaylarda gözleniyor. Ancak birkaç tipik örnek var. Bunlardan artık mevcut olmayan bir tanesi, Aksaray'dan Cerrahpaşa'ya giden caddenin başlangıcındaki Oğlanlar Tekkesi. 1870'li yıllarda yeniden yapılmış. Aslında kuruluşu Fatih devrine kadar iniyor. Dışardan baktığınızda çok katlı bir Beyoğlu apartmanına benziyor, kagir. Yani ahşap konaktan apartmana doğru bir gidiş var ve o ilginç bir şekilde tekke mimarisine yansımış; ama bunlar tekil örnek. Yani Tanzimat sonrasının bir tekke şablonunu sorarsanız, öyle bir şey var diyemeyeceğim; ama süslemede, detaylarda evet.

Süslemelere örnek verebilir misiniz?

Mesela, bugün cami olarak kullanılan Ertuğrul Tekkesi. Restorasyonu yeni bitti. Hatta bir yayın da yapıldı. Yıldız'da, Barbaros Bulvarı'ndan çıkarken sağda yer alan, II. Abdülhamid'in mensup olduğu, Şazeli şeyhi Muhammed Zafir Efendi'nin postnişini olduğu tekke. Onun içindeki bütün ayrıntılar, süslemeler, II. Abdülhamid devrinin o eklektik zevkini, o dönemin modasını yansıtır. Az önce dediğim gibi, Galata Mevlevihanesi'ndeki süsleme programı da Abdülmecid devrinin, Rönesans barok kırması, Dolmabahçe Sarayı'nda gözlediğiniz üslubu yansıtır. Tanzimat sonrasını da kendi içinde parçalara ayırmak lazım tabii. Çünkü Abdülaziz devrinde zevk değişiyor. Daha karmaşık, eklektik bir hale geliyor. Ertuğrul Tekkesi yanındaki türbe; Şeyh Zafir'in türbesi. İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından tasarlanmıştır. O da o dönemin saray merkezli mimarî zevkini yansıtıyor bize.

Bazıları tekil bir yapıdan, bazıları da külliye içerisinde çok yapılı bir formdan oluşuyor diyebilir miyiz?

Aslında tekil yapıdan oluşanlar ufak bir parsel üzerinde bütün işlevleri; harem-selamlık, mukabelelerin yapıldığı tevhidhane, mutfak vesaire… Tek bir ahşap içinde toplandığı örnekler; ama biraz arsa genişlediği zaman genellikle işlevlerine göre bina da parçalanır. Yani mesela, mutfak, kiler ve yemekhane mümkün olduğunca ibadet ve sohbet mekânlarından koparılır. Harem, eğer yine şartlar müsaitse, ayrı bir bahçeye sahiptir, ayrı bir girişi vardır. Çünkü şeyh efendinin ailesinin yaşadığı yerdir ve bir mahremiyet söz konusudur. Yani biraz o parselin özellikleri ve çevredeki yapılaşmayla ilgili bir husus.

Peki, hemen hepsinde olması gereken neler var?

Son dönemin çok önemli tasavvuf büyüklerinden rahmetli şeyh Muzaffer Ozak Efendi'nin sohbetlerinden aklımda kalan çok ilginç bir şey var. Şöyle demişti: “İbadet, temiz olan her yerde yapılabilir; ama aç karnına ibadet de olmaz, sohbet de olmaz.” Muhakkak tekkede olması gereken mutfaktır. Mesela; evden bozma tekkeler var. Ahşap bir konut. Selamlıktaki büyücek bir odanın duvarında kıbleye, rastgele bir yere, duvara bir mihrap çiziyorlar. Üzerine de malum “Küllema dehale” diye başlayan, bizim meşhur mihrap ayetini yazıyorlar. Ondan sonra oluyor size tekke. Ama mutfak muhakkak lazım.

Tabii tekkelerin imaret fonksiyonu var: İbadet, tasavvufî eğitim yani işin aslında, kalbinde bu var. Fakat şunu görüyoruz: İstanbul her zaman kalabalık bir şehirdi. Nüfusun yarısı Müslüman'dı. 400.000 küsur insan yaşıyor. Muhakkak ki, her devirde epeyce yoksullar vardı. İstanbul'un bu büyüklüğüne göre az imaret, aşevi var. Çünkü İstanbul'da 300 küsur tekke mevcut ve hepsinin az veya çok, malî imkanlara göre, imaret işlevi var.

Bir örnek vermek istiyorum: Tophane'deki Kadiri dergahı, İstanbul'daki Kadirî tarikatının merkezidir, asitanesidir. Yalnız namazlarda ya da mübarek gecelerde değil, her gün on iki kişilik, on iki sofra kurulurmuş. Ayrıca tekkeye gelip yemek yiyecek hali olmayanların birtakım genç dervişler bizzat evlerine yemeklerini götürüyorlar. Yani çevredeki yoksullara yemek, imaret hizmeti veriyorlar.

Bir de mevlevihanelere özgü bir durum var. Mevlevîhanelerin mutfakları yalnızca yemeğin pişirildiği yer değil, aynı zamanda dervişlerin terbiye gördüğü bir eğitim müessesi. Sema meşki orada yapılıyor, (Mevlevî çilesi dediğimiz) bin bir günlük hizmet süresi boyunca orada ikamet ediyorlar. Aşçı Dede, Mevlevî tarikatında talebesinden sorumlu olan asıl kişi. Bunlar Mevlevî tarikatına özgü mutfağın önemini arttıran bir şey.

Eski yapılardan günümüze kadar, depremlere, yangınlara ve 1925 sonrası sürece dayanarak, mimarî özelliklerini en iyi şekilde taşıyan binalar hangileridir?

İstanbul'da özellikle ahşap yapılar için depremler, yangınlarla; 1925'ten sonra fonksiyonunu kaybettiği ve cami olarak da kullanılamadığı için yok olan binalar var. En eski örneklerden günümüze özgü kalabilmişler 15.yy'ın sonlarından geriye gitmiyor. Mesela bir örnek, 1994 depreminde yıkılmış ve sonrasında yeniden inşa edilmiş olan: Hem cami hem tekke olarak tasarlanmış, Vefa semtine adını veren, o dönemin önde gelen şeyhlerinden, Zeyniyye tarikatından Şeyh Muslihiddin Ebu’l Vefa hazretleri için yaptırılmıştır. Cami yeniden inşa edildi. Mihrabın içinden halvethaneye, diğer adıyla çilehaneye gidilir. Avlunun etrafında iki tane, L harfi şeklinde, avluyu kuşatan derviş hücrelerinin kalıntıları var. Onlar henüz restorasyona girmediler. Harap olarak duruyorlar. Yani özgün olarak kalabilen en eski örneklerden biri bu.

16. yy'dan orijinal kalanlar var. Üsküdar'da Atik Valide ve Kadırga'da Sokullu Tekkesi… Kagir tabii bunlar. İkisi de Sinan'ın eseri. 17. yy'dan Haseki'deki Bayram Paşa Külliyesi içindeki tekke. Keza 18. yy'dan İstanbul vilayetinin karşısında Hacı Beşir Ağa Külliyesi vardır, I. Mahmut dönemi. O külliyenin içindeki tekke gibi birtakım örnekler. Ama Fetih’ten hemen sonra, 1453'ün hemen akabinde yapılmış ve özgün kalabilen tekke yok. Tekkeye dönüştürülmüş kiliseler var, biliyorsunuz. Kalenderhane bunlardan bir tanesi. Vezneciler'de Fatih Sultan Mehmet tarafından seyyah Mevlevî dervişleri için vakfedilmiş olan bir Bizans kilisesi, ama özgün Osmanlı yapısı değil.

İslam dünyasında tekkeler çokça var. En fazla olan yer İstanbul diyebilir miyiz?

İslam dünyasındaki bütün metropollerin tekke envanterine sahip değiliz; fakat ben öyle sanıyorum ki, 300'ü ulaşan bir rakam kolay kolay başka bir kentte karşımıza çıkmaz. En iyi ihtimal Kahire. Kahire çok kalabalık bir şehir ve Eyyubi döneminde başlayan, Memluk döneminde artarak devam eden bir tekke inşaatı var. Yani külliyelerin içinde, medreselerin içinde tekke, cami. Mesela şöyle bir farklılık gözlemliyoruz: Hükümdarların, Memluk sultanlarının yaptırdığı külliyelerde tarikat yapıları var. Osmanlı hükümdarlarının külliyelerinde, İstanbul'da örneğin; Atik Valide'yi III. Murat annesinin adına yaptırmıştır. Atik Valide'nin dışında, selatin külliyelerinde tekkeye rastlamıyoruz. Kahire'de bu var. Vezir külliyelerinde var bizde biliyorsunuz, daha fazla şekilde. Yani bir tek Kahire, belki İstanbul'la rekabet edebilir. Ondan da çok emin değilim. Öyle sanıyorum ki, İstanbul bu konuda rekor kırmış bir şehir.

Sizi mimarî üslup olarak en çok etkileyen tekke hangisidir?

Üsluplar arasında öyle bir ayrım yapmak istemiyorum. O üslubun kendi dili içinde başarılı olanlar var. Mesela bir örnek vereyim size, II. Mahmut dönemine ait; maalesef yangın geçirdiği için özgünlüğünü bir ölçüde yitirmiş olan, ama yine de planlarını muhafaza eden Küçük Efendi Tekkesi var Kocamustafapaşa'da. Dinî yapı olarak ibadet mekânının elips, yani oval olduğu tek örnektir. Barok yapıda oval çok sevilir; ama bizde genellikle bu cephelerdeki birtakım pencerelerde, süslemelerdeki madalyonlarda kullanılmıştır. Ayrıca kitap süslemesine de sıçramıştır. El yazması Kur'an’ların tezhibinde de bu ovalleri görebilirsiniz; fakat mimarîde mekânın oval olduğu tek örnektir ve merkezden çevreye dağılan güneş ışınları gibi birtakım küçük halvethaneler, yani çile odaları vardır. Halvetî tarikatına bağlıdır çünkü, Halvetî tarikatı Sümbüliyye koluna. O şeyin hem cami hem tevhidhane olarak kullanılan mekanı içinden geçilen ve böyle farklı yönlere doğru yerleştirilmiş çilehaneler vardır. Şimdi Osmanlı barok üslubu içinde o çok başarılı.

Üsküdar'daki Atik Valide Tekkesi bugün bir tezhip atölyesi, hat ve tezhip atölyesi olarak kullanılıyor, çok bakımlı. O da Sinan devrine ait klasik üslubu açısından, oranları, revnaklarda kullanılan taş kemerleri, bütünlüğü, planlaması ve detaylarıyla çok başarılı. Yani her dönemin başarılı örnekleri var.

“Ben klasik üslubu severim. Batı etkileri başladıktan sonra artık işin rengi değişmiştir.” gibi, böyle eski kuşaktan bazı kişilerin savundukları şeyi savunmuyorum doğrusu. Çünkü aslında hepsi bizim. Yani kendisi olarak, kendisi kalarak değişmek var ya, o önemli. 1850'lerden itibaren biraz büyü bozuluyor. Yani bize mahsus birtakım oranlar ve birtakım özelliklerin kaybolduğuna şahit oluyorsunuz ve mekanlar çok dünyevî bir intiba uyandırmaya başlıyor insan üzerinde. Yabancı bir meslektaşımla, Galata Mevlevihanesi'ni geziyorduk. “Valla, mihrabın önünü kapatırsan, harika bir balo salonu olur” dedi. Şaka söylüyor bunu tabii; ama Dolmabahçe Sarayı ile o kadar akraba bir tasarım söz konusu ki, sekizgen bir semahane, sema alanı var. Üst kattaki hünkâr mahfili yok, zemin katta kafesli hanımlar mahfili yok. Bütün bu unsuruyla bir tarikat yapısı; ama üzerinizde uyandırdığı intiba, bana göre, çok profan ve dünyevi. Ama 1850-60'lı yıllara kadar üslup değişse de yine bize özgü çeşninin devam ettiğine tanık oluyoruz, diğer yapı tiplerinde de, tekkelerde de.

Anadolu'daki tekkelerin İstanbul’daki tekkelerden farkı var mı?

Payitahtın üslubu Toroslar'a kadar Anadolu'da ve Balkanlar'da bazı ufak tefek farklılıklarla devam eder. Ama İstanbul’dan uzaklaşıp Toroslar'ın altına indiğiniz zaman bugünkü Irak, Suriye, Bilad-ı Şam yani, bütün Yakın Doğu, Kuzey Afrika, Yemen’de Osmanlılardan önceki İslam mimarisini; Memluk, Eyyubi çizgisinin büyük ölçüde devam ettiğini görürsünüz. Birtakım yapılarda İstanbul'dan gelen etkilerle yerli gelenekler karışmıştır. Böyle melez bir taşra üslubu çıkmıştır. Bazı yapılarda kronolojik olarak Osmanlı'dır; ama Osmanlı'ya özgü bir şey bulamazsınız. Mesela; Tunus'ta Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan tarikat yapıları ilk bakışta tamamen bizden farklı gibi görünüyor; fakat biraz yakından incelediğinizde (Bir Tunuslu öğrencim var. Bende doktora yapıyor şu anda. Ben ondan bazı şeyleri öğreniyorum.) Osmanlılar Tunus'a gelmeden önce geniş programlı, bütün unsurlarıyla inşa edilmiş tekke yok. Daha çok şehirlilerin evleri tekke olarak kullanılıyor. Mütevazı küçük zaviyeler... Osmanlı ile beraber külliye fikri geliyor, bu arada tarikat yapıları, yani tekkeler de çok daha zengin bir mimarî programa kavuşuyorlar. Dolayısıyla böyle çok da çabuk hüküm vermemek lazım. Baktığınız zaman kemer tipleri Endülüs, at nalı kemer, duvarları, çiniler hiç bize benzemiyor. Oranlar tamamen farklı. “Bunun neresi Osmanlı?” diyorsunuz; ama mimarî programı Osmanlı. Ama İstanbul'la yakınlık gösteren Anadolu ve Balkanlar’da, imparatorluğun kültürel kimlik olarak “asıl çekirdeğini” oluşturan bölgede benzer yapılar mevcut.

Peki, süsleme sanatlarında üslup birliğinden söz edilebilir mi?

Süsleme sanatları da bütün Osmanlı coğrafyasına yayılmıyor. İlginç bir şekilde, Osmanlı hâkimiyeti altında inşa edilen camiler ve minareleri muhakkak aynı. Mesela; Mağrib'de, Osmanlı'dan önce kare tabanlı minareler var. Tipik Mağribî minareler ki, Endülüs'e de taşınmıştır onlar. Sevilla'daki o muhteşem minare mesela… Osmanlı hâkimiyetinden hemen sonra sekizgen, ongen, onikigen tarzda, bizim İstanbul'un minarelerini andıran minareler çıkıyor. Yemen'e kadar bu böyle. Elimizde “Osmanlı hâkimiyeti altında yapılacak minareler böyle olmalıdır” diye hiçbir yazılı kaynak yok. Zaten Hristiyan dünyasında ruhbanın, yani rahipler sınıfının, dinî bina inşaatına müdahalesi söz konusu. Bizde kıble müteveccih olduktan sonra ve içinde tasvir ihtiva etmedikten sonra her şeyi yapabilirsiniz. Onun için Çin'de camiiler pagoda gibidir. Dolayısıyla minare bir istisna.

Onun dışında birtakım şeyler, özellikle Arap eyaletleri dediğimiz, Anadolu'nun güneyinde, Yakın Doğuda, Kuzey Afrika'daki eyaletlerde yerli üslup çok daha hâkimdir. Mesela; Kahire'de Osmanlı devrinde pek çok tekke ve cami inşa edilmiştir. Bunlar içinde Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Sultanahmet taklidi camiini saymazsak, kaledeki Süleyman Paşa, Hadım Süleyman Paşa Camii İstanbul üslubunu yansıtır. Nitekim kaynaklarda mimarının adı belirtilmeden “Rumî”, yani “Anadolulu” olarak geçiyor. İstanbullu da olabilir. Merkezden giden bir muteber hassa mimarı tarafından tasarlanmıştır. Onun dışında Osmanlı devrinin bütün diğer camileri Kahire'de, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya kadar geçen süre zarfında Memluk üslubunu büyük ölçüde devam ettirir. Yani mimarî biçimlerde ve süslemede Fas'tan Irak'a kadar ya da Yemen'den Budapeşte'ye kadar bir üslup birliği yok. Dediğim gibi, üslup birliği Rumeli'de, İstanbul merkez olmak üzere, Balkanlar'da büyük ölçüde, bir de Torosların kuzeyindeki Anadolu'da var.

 

Röportaj: Önder Hanelçi





Yorum
KİTABINIZ
OĞUZHAN KANTAR
SAYIN HOCAM BU KONULARA İLİŞKİN ESERİNİZ BİR TÜRLÜ YAYINLANMADI NE ZAMAN YAYINLANACAK VE İSTİFADE EDEBİLECEĞİZ.
07/06/2017, 15:16

İlgili Konular