, 27 Temmuz 2017
Sedat Anar ile Santur Sazı ve Müzik Yolculuğu Üzerine

Sedat Anar

2824

Sedat Anar ile Santur Sazı ve Müzik Yolculuğu Üzerine

''Ben İran’daki müziği, yani mızrap tutuşu, santur çalım tekniğini öğrenip kendi Türk müziğimize, Osmanlı müziğine bir harman yapıp bir üslup buldum. Yani herşeyi duyabilirsiniz. Biraz Osmanlı müziği de duyarsınız, biraz türkü de duyabilirsiniz, biraz Fars müziği de duyabilirsiniz.'' Santuri Sedat Anar, santur sazı ve kendi müzik yolculuğu üzerine Önder Hanelçi'nin sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Ne Doğu Ne Batı Sedat Anar
Ne Doğu Ne Batı: Sedat Anar

Doğduğu, yaşadığı ve gördüğü memleketlerin müziğini kendi ruhunda meczeden, toplayan ve başarılı terkiplerle dinleyecilerine ulaştırabilen ender sanatkârlardan biri Sedat Anar. Ahmed Sadreddin yazdı.
25/06/2016 14:02
Santuri Sedat Anar ile müzik hayatını konuştuk
Santuri Sedat Anar ile müzik hayatını konuştuk

Sedat Anar, son olarak Yunus Emre Hazretleri'nin nutk-u şeriflerini bestelediği 'Âşık Ölmez' isimli bir albüm yayınladı. Anar, müziği ve son albümüyle ilgili Ahmed Sadreddin'in sorularını cevapladı.
22/07/2015 15:03

Geçtiğimiz günlerde TRT Haber’de yayınlanan “Kültür Sanat Dünyası” programı muhabirlerinden Önder Hanelçi, santuri Sedat Anar ile bir röportaj gerçekleştirdi. Televizyon yayınının kısıtları dolayısıyla röportajın bir kısmı yayınlanabildi. Biz de bu röportajı deşifre ettik, düzenledik, Sedat Anar’ın santur hakkında yazdığı yazılardan da istifade ederek düzenledik, son halini verdikten sonra Sedat Anar’ın da onayını alarak sayfalarımıza taşıyoruz.

Önce sizi bir tanısak. Kimdir Sedat Anar?

Ben 1988 Şanlıurfa-Halfeti doğumluyum. 17 yaşına kadar Urfa’da yaşadım. Daha sonra Hacettepe Tarih bölümünü kazandım. Ankara’ya yerleştim. Ankara’da bir İranlı arkadaşımda santur gördüm ve santurun sesine âşık oldum. Türkiye’de öğreten birini bulamadığım için, daha doğrusu malzemesi bile olmadığı için, teli kırılsa kopsa tel bile alacağım yer olmadığı için okulu dondurup İran’a gittim ve bir buçuk yıl İran’da yaşadım. Gidiş gelişler yaptım sürekli. 2013’te ilk santur albümünü yaptım. Daha sonra Kalan Müzik’te üç tane albüm yaptım. En sonunda Kültür Bakanlığı’nın katkısıyla Ehl-i Beyt Besteleri diye bir albüm yaptım. Bu albüm de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın müzik ödülüne layık görüldü.

Mutasavvuf şairlerin şiirlerine besteler yapıyorum ve bunları çeşitli albümlerde topluyorum. Beni en fazla etkileyen üç şair sayabilirim size. Bunların şiirlerini besteledim, albümlerini yaptım. Birisi Niyazi-i Mısri ki en başta gelen kişidir. İkincisi Yunus Emre, üçüncüsü Osman Kemali Baba. Böyle çalışmalara devam ediyorum.

Röportajın bu kısmını video olarak da izleyebilirsiniz:

Son albümünüzün çıkış noktası ne? 

Ehl-i Beyt Besteleri benim Ehl-i Beyt’e duyduğum muhabbetten oluşan bir şey. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Şura Suresinde “Ehl-i Beytime muhabbet ve sevgi duyun” denir. Benim onlara muhabbetimden, onları anma isteğimden doğan bir albüm projesiydi o. Her birisi için, yani çift sıradan oluşan bir albüm yaptım, her birisi için enstrümantal albümler yaptım ve diğer Anadolu’da yaşamış farklı farklı mutasavvıfların Ehl-i Beyt için, işte Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Fatıma Ana, Rasülullah Efendimiz için yazdığı şiirleri besteledim. Çift CD’den oluşuyor. Bunlar sözlü ve enstrümantal olarak geçiyor. Ahmed Amiş Efendi’nin bir sözü vardır, “Ehl-i Beyt’e duyulan muhabbet herşeyin başıdır” diye. Ben de öyle düşünüyorum. Pirimiz çok güzel özetlemiş bunu. Müziğimle küçücük bir hizmet edebilmişsem ne mutlu bana. Bu yüzden bu albümü yaptım.

Bir röportajınızda Suriye’deki bir duvar yazısından söz etmiştiniz. Onu biz de alabilir miyiz?

Şimdi Ehl-i Beyt demişken bunun kötü vakası Kerbela Olayı’dır. Ben o röportajımda şey demiştim: “Şu anda her yer Kerbela yani. Yanı başımızda bir savaş var. Ortadoğu zaten yağmur suyundan çok kan görmüş topraklar. Suriye’deki duvar yazısında: ‘Suriye’de bir gün savaş bitecek ve şiirime devam edeceğim’ diyordu. Benim temennim de bu zaten. Kerbela Olayı bize yanlışları öğretemedi. Halen sen Alevisin, sen Sünnisin gibi birçok şey söyleniyor. Ben Ehl-i Beyt Besteleri albümü yaptım. Beni bile eleştiriyorlar. Sen Sünnisin. Niye yapıyorsun? Ya da sen Alevi değilsin. Niye böyle bir işe giriyorsun? Çok saçma geliyor bana. Yani her yerin Kerbela olduğu bir dönemde müzik küçücük bir işe yarıyorsa ben de ömrüm yettiğince yapmaya devam edeceğim. Çünkü sanat Tarkovski’nin de dediği gibi, “Dünyayı daha iyi hale getirmek için ve iyileştirmek için yapılan bir şeydir.” Ben de öyle düşünüyorum ve öyle yapmaya devam ediyorum.

Müziğe başladığınız yer: Sokaklar. Ben de çok severim sokak müziğini, sokak sanatçılarını. Sokakta başladınız, sonra albüm çalışmaları. Bu süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

2006’tan beri, Ankara’da üniversiteyi kazandığımdan beri sokakta çalıyordum ve yaklaşık yedi yıl sokakta çaldım. Hatta Onedio, Ankara’yı sevdiren on yedi maddeden birisine benim resmimi koymuştu. Yani videomuzu. Sokak çok güzel bir yer. Çünkü insan ayırt etmiyorsun. Yani sahnede olduğumuz zaman, yani şu kadar yükseklikte olduğumuz zaman sanki egomuz varmış da insanlara “Biz yukarıdayız ve çalıyoruz” demişiz gibi oluyor. Sokakta yere çömüyorsun, herkes senin dinleyicin. Düşünsene, yani ben bunu her zaman söylüyorum, önünüzden çöp arabası geçen bir sahne hayal edin ve burası sokak. O yüzden bizim için sokakta çalmak çok keyifliydi. Yedi yıl çaldık; ama maalesef Türkiye’de 2000’li yılların sonunda oluşmaya başlamış bir kültür. Bunun için çok büyük engellerle de karşılaşıyorduk. İşte haraç isteyen bile oluyordu bizden. Ankara’dayken zabıtalar izin vermiyordu falan ve son iki buçuk yıldır sokakta çalmıyorum. Çünkü çok yoruldum. Kendi kabuğuma çekildim. Şimdi kendime müzik yapıyorum.

28 yaşındasınız. Çok verimli kullanmışsınız zamanınızı. Kaç albüm oldu?

Beş albüm oldu. Zaten onun da esprisi oluyor. Hani siz 28 yaşındasınız. Bazen görünce şey yapıyorlar: “Yaa, biz sizi 50-60 yaşında biri zannediyorduk.” Çünkü ben beş albüme de resmimi koymadım. Yaşlı birisi zannediyorlar. Aslında bu üzücü bir şey. Yani tasavvuf müziği yapıyorsanız yaşlı olmak gerekiyormuş gibi ülkemizde bir algı var. Yani genç birisi böyle bir müzik yapamazmış gibi algılanıyor. Umarım bu da gittikçe düzelir.

Konser çalışmalarınız devam ediyor. Yurtiçinde ve yurtdışında konser çalışmalarınız oluyor. Türkiye’deki kitle nasıl? Geri dönüşler nasıl? 

Türkiye’de üniversiteli kesim ve orta yaşlı kesim bizim özellikle dinleyicimiz. Maalesef ki, maalesef diyorum, konser yapacak salon ya da alan bulamıyoruz. Konserlerimizin %80’ini ücretli yapmak zorunda kalıyoruz. Sponsor bulamıyoruz. Çok nadir bazı belediyelerden teklifler geliyor. Bu çok üzücü bir şey. Mesela; iki sene önce Köln’deki Caz Festivali’ne kayıtlarımı göndermiştim ve kabul edildi. Gidip orada çaldım. Sonrasında Almanya’da bir tiyatronun müziğini yaptım. Bir yıl boyunca gidiş-geliş yaptım; ama ülkemizde bu şeyi yapamadık, başaramadık daha doğrusu. Çaldığımız kapılar yüzümüze kapandı. O yüzden dinleyicilerimizden bir giriş ücreti talep etmek zorundayız. Çünkü masraflarımız ve salon parası olduğu için bunu yapmak zorundayız.

Popüler kültür, elektronik müzik… Bunlar etkileyen faktörler muhtemelen. Hani kendi kendine olmayacağına göre.

Evet, yani şimdi bir yerde ülkemizde bir belediye veya kurumsal bir kurum konser yapacağı zaman maalesef -ben bunları yüzüme söyledikleri için söyleyebilirim-, “Twitter’da kaç takipçiniz var? Youtube’da tıklanma oranınız nedir?” diye soruyorlar. Yaptığınız sanatın hiçbir önemi yok. Eğer popülerliğiniz varsa, salon dolu geçecekse sizi davet ediyorlardı. Biz buna rağmen kendi imkanlarımızla konser yapıyoruz. En son Ankara’da konser yaptık ve salon doldu yani. Bizi destekleyen, bizi izleyen kesim konserimize geldiği için çok mutluyum. Popüler kültür bizim en büyük düşmanımız ki, zaten öyle bir derdimiz olsa oturup Niyazi Mısri hazretlerinden ya da Mevlana’dan, Osman Kemali Baba’dan şiirler icra etmeyiz.

Şu soruya açıklık getirmenizi bekliyorum: Santur nedir? Bir İran çalgısı mıdır? Hint kökenli bir çalgı mıdır? Bu konuda ciddi bir belirsizlik var, siz biraz açıklayabilir misiniz?

Gerek yazılı kaynaklarda gerekse ikonografik belgelerde hakkında en az bilgi bulunan mûsiki aletlerinden biridir santur. Etimoloji uzmanı Sevan Nişanyan, santur sözcüğünün kökeni için şunları söylemiştir: “Santur, Arapça sözlüklerde yoktur. Osmanlıda ise 1790’lardan önce görülmüyor. Arapça değildir ama direkt Rumcadan alıntı olabilir. Batılı kaynaklarda Yunanca paselterion sözcüğünden türediği söyleniyor.” Benim gibi düşünen müzikolog ve santurzenler şu varsayımda bulunmuşlardır: “Tevratta bahsedilen psanterin acaba santur muydu?” Bazı kaynaklar bu bilginin doğru olduğunu yazar.

İranlı santur virtuözü Ardavan Kamkar, “Over the wind” (rüzgarın üstünde) adlı albüm kitapçığında santurun m.s 226-651 Sasani döneminden beri kullanıldığını söylemektedir. İran’da bulunduğum zaman zarfında yaptığım araştırmalardan edindiğim bilgiye göre ise santurun kökeni Hindistan’dır. İranlı müzikolog arkadaşım Nevid Müsmir santurun Pakistan ve Hindistan arasında kalan Suma şehrinden geldiğini öne sürmektedir. Hatta Suma şehrinde yaşayan Sumai ailesi santur yapmış ve icra etmişlerdir. İran’a ise Sumai ailesinin aracılığıyla gelmiştir.

Bir de şöyle bir bilgi var; İran’da eski kaynaklara bakınca santurun kullanıldığına dair görebileceğimiz ilk kanıtlar 16. yüzyıldan sonraki birkaç minyatürde görülen santur ve santura benzer motiflerdir. Diğer bilgiler varsayımlar üzerine bina edilmektedir. Bu durum, müzikolog dostumun bu çalgının Hint kökenli olduğuna dair varsayımını da kuvvetlendirmektedir. Zira, Hindistan’a bakınca santurun çok daha önceden var olan bir enstrüman olduğunu biliyoruz. Ayrıca Hint santuru, İran santuru ve Osmanlıda kullanılan santur arasında birçok farklılıklar vardır. Özellikle de yapısal olarak farklılar vardır. Taban açısı bakımından İran santuru en dar açılı santurdur. Hint santuru ise en geniş açılı santurdur.

Sedat Anar’ın Santur’a dair yorumlarının bir kısmını video olarak da izleyebilirsiniz:

Santur’un Osmanlı’da pek makbul bir yeri olmadığını görüyoruz kaynaklarda, bu konuda biraz bilgi verebilir misiniz?

Müzikolog Bülent Aksoy, Osmanlıda santurun 17. yüzyılda saray müziğinden çıkarıldığını, bunun nedeninin ise İran müzik etkisinden kurtulmak olduğunu yazar. Bu durum beni şu soruyu sormaya itiyor; Osmanlı’nın kendine özgü bir santuru varsa neden santur saray müziğinden çıkarılıyor? Kaldı ki sarayda kullanılan santur o zaman İran santurudur. Yani İran santuru Türk müziği için uyumsuz bir enstrümandır. Örneğin hüzzam ve saba makamı icra etmek açısından zordur. Osmanlının en büyük santurzenlerinden Santuri Ethem Efendi, bir müzik meclisinde santur icracısı olarak görev alırken ve bu mecliste hüzzam faslı icra edilirken ara taksimini zorla Ethem Efendi’ye verirler. Eksik perdeli santur icrasında müşkül duruma düşen Ethem Efendi, epey ter dökmekle beraber hemen hüzzam makamından atlayıp bulduğu motiflerle dahiyane bir taksim yaparak hüzzamda karar verir. Santuri Ethem Efendi, santurda kanundaki gibi mandallar olmadığı için belirli bir makamda santur icra ederken aynı sırada başka makama geçemez; bunu yapabilmesi için durup eşikleri oynatıp makamı değiştirmesi gerekir. Bu da bir parça icra edilirken çok zordur.

Burada şunu da söylememiz gerekir; santur, Osmanlı’da saray müziğinden çıkarılmasına ragmen, hatta ve hatta İstanbullu musikişinaslar tarafından kullanılması tercih edilmezken Anadolu’da kullanılmaya devam etmiştir. (Bunun en büyük örneği Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi’nin oğlu Fehim Efendi’dir.) Tekrardan santurun Osmanlı müziği içinde yerine bakacak olursak Leh (Polonya) asıllı, Klasik Osmanlı musikisi en önemli bestekarlarından olan Ali Ufki Bey’in de bir santuri olduğunu unutmamak gerekir. Hatta Ali Ufki Bey’in Turc 292 yazmasında kayıtlı olan bir eserde ‘Fahte tarab-ı Santuri Şah Murad’ kaydını düşerek IV. Murad’ın da santuri olduğunu bize göstermiştir. Ayrıca Santuri İbrahim Ağa (18. yüzyıl), Musahip Santuri Hüseyin Ağa (19. yüzyıl), Seyyid Mehmed Fevzi Efendi (19. yüzyıl), Santuri Hilmi Bey (19. yüzyıl) gibi santurilerimizi de unutmamak gerekir. Osmanlıda santur lütiyelerini de unutmamak gerekir. Mihran Keresteciyan, Kulekapılı Miço, Uzanyan Harutyun ve günümüzde İzmir’de atölyesi bulunan Ozan Özdemir santur lütiyelerimizdir.

Santuri Ethem Efendi (1855-1926) de en önemli santurilerimizdendir. Günümüze yaklaştıkça santurilerin sayısı azalmaktadır. Santuri Ethem Efendi’nin öğrencisi Ziya Bey, santurun unutulması endişesiyle 1934 yılında bu sazın ismini kendine soy ismi olarak seçmiştir. Ziya Santur aynı zamanda 1914’te ilk defa santur metodunu yazan kişidir. Türk musikisi perdelerini seslendirebilmesi amacıyla Ziya Bey çalgının ebatlarında bazı değişiklikler de yapmıştır. Ziya Santur bir yazısında şunları demiştir: “Santurun fasıldaki yeri fevkalâde mühimdir. Fakat maalesef buna rağmen santur layık bulunuduğu derecede rağbete kavuşmuş bir saz değildir. Bugün santur çalanlar benim yetiştirdiğim mahdut talebeden ibarettir.” demiştir.

Radyomuzda çalan tek bir santurimiz Zühtü Bardakoğlu dışında, talebemin hepsi piyasaya çıkmayan kimselerdir. Bu itibarla bu şartlar içinde santurun günün birinde büsbütün ortadan kalkmasından endişelenmemek mümkün değildir.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi tabi ki TRT Radyosu’nda santur çalan ve Santuri Ziya Bey’in en iyi öğrencim dediği Zühtü Bardakoğlu’nu da unutmamak gerekir.

Amak-ı Hayal albümümü yaparken kanun virtözü Tahir Aydoğdu üstadımla albümümde kanun icra etmesi için görüşmüştüm. Tahir Aydoğdu santur icra ettiğimi görünce baya mutlu oldu. Çünkü Aydoğdu, Zühtü Bardakoğlu’nu ziyarete gittiğinde Bardakoğlu, “santuru kimseye öğretemeden ölüp gideceğim” diye feryat etmiş. Hüsnü Tüzüner’i de unutmamak gerekir bu arada. Ayrıca 1988 yılında on iki ilahinin yer aldığı albüm çalışmasında Ruhi Ayangil, Bükreş’ten almış olduğu cimbalom’u (Macar – Romen santuru) kullanmıştır.

Şimdi şöyle düşünüyorum: Bir müzik aletinin, tabii müzik aşkla yapılan bir şey sonuçta, ama bir müzik aletinin peşinden gidip İran’da bir buçuk yıl yaşamak… Zaten Urfalısınız, aynı topraktasınız. Bir uzaklık hissetmezsiniz pek; ama bir müzik aleti için İran’a gitmek… Bu bağlılık sizin için ne ifade ediyor?

Şimdi ben bir enstrümanı öğrenmek için ilk önce o enstrümanın geleneksel çalım tekniğiyle öğrenmek gerektiğini düşünüyorum. İran’da İran müziği üzerine çalıştım. İran müzik tekniği, özellikle santurda kullanılan çar mızrap tekniği üzerine hocamla beraber çalıştım. Evimin yarısı neredeyse İran müziğine ait. Dinliyorum sürekli. Daha sonra kendi üslubumu oluşturdum santurda. Bunu Anadolu’da kullanılan tekniklerle yaptım. Çünkü çocukluktan beri bağlama çalıyorum. Bağlama ailesinde cura, kopuz, kısa sap saz çalıyorum. Bağlamadaki figürleri santura uyarladım ve bunu tasavvuf müziğiyle beraber birleştirip kimi zaman Niyazi Mısri albümünde caz müzisyenleriyle çalıştım, üç caz müzisyeniyle beraber. Batı formatlarını da ekleyerek kendi kendime bir tarz oluşturduğumu düşünüyorum ve öyle icra ediyorum. Yani bir buçuk yıl yurtdışında, İran’da yaşamamın sebebi bu. İlk önce yerinde öğrenip kendi üslubumu oluşturmak için.

Sizin Santur’u ve müziği kullanma amacınız arasında, bu vesile ile, belki anlaşılmayan şiirlerin anlaşılabilir kılınması amacınız var mı?

Tabii ki, mesela; son albümünde Fasih Ahmed Dede’nin, bir Mevlevi dedesinin şiirini besteledim. Buna bir klip çekti arkadaşım. İnsanlar, mesela; Twitter’da Fasih Ahmed Dede yazınca hiçbir şey çıkmazdı. İşte son zamanlarda baktığım zaman bestelediğimiz şiirlerden alıntılanan paylaşımlar… “Yaaa, Fasih Ahmed Dede diye birisi varmış. Yaa, bu şiir ne güzelmiş.” Bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. Niyazı Mısri’de de aynı şeyi yaşıyoruz. “Yaa, ben böyle bir adamdan habersizim” diyor mesela bizi dinlemeye gelen. “Mest oldum yaa” diyor. “Sizin sayenizde tanıdım.” Ki sanal âlemde de bayağı talep var… Maillerde olduğu gibi sürekli böyle şeyler yazan var. Dediğim gibi, biz sadece hizmet etmeye çalıştığımız için böyle şeyleri görünce mutlu oluyoruz.

Sokaktayken, başlangıçta “Masala” adıyla bir grubunuz vardı. Kardeşiniz de mi bu gruptaydı?

Yok, ama kardeşim de ara ara geliyordu.

O dönemdeki grup hakkında bilgi verir misiniz?

Sokakta, 2006’da ev arkadaşlarımla beraber Masala adıyla bir grup kurduk. Ankara’da sokakta çalıyorduk. Yaklaşık 3,5-4 yıl sokakta onlarla birlikte çaldık. Daha sonra ben tek başıma yoluma devam ettim. Kardeşim benimle sokakta çalmaya başladı. Onunla icra ettik ve bir süre sonra da bahsettiğim sıkıntılardan dolayı sokak müziğini bıraktım.

Özlüyor musunuz?

Tabii ki özlüyorum. Çünkü en son şöyle bir şey olmuştu: “Ben sokak müziğini bıraktım” diye bir şey yazmıştım internette. Antalya’dan bir arkadaş şey yazmıştı: “Biz size bir şey söylemek istiyoruz. Bir sırrımızı söylemek istiyoruz” demişti. “Benim eşimle tanışmam sizi dinlerken, sizi Ankara’da sokakta dinlerken oldu” dedi. Biz müzik yaparken birbirine bakmışlar, tanışmışlar ve evlenmişler. “İşte sizin için çok üzüldük. Bizi de çok üzdünüz” falan demişlerdi. Böyle böyle bir sürü insan var yani. Bazen santuru ya da o bizim müziği özlemle anan insanlar hâlâ yazıyor: “Ne zaman sokakta çalacaksınız?” Yani konserimize gelseler bile bunu söylüyorlar. Çünkü bambaşka bir ruh, dediğim gibi, çöp arabası geçen bir sahneyi hayal etmek çok değişik bir şey olduğu için. O hissiyatı ben de özlüyorum tabii ki. Sokakta bile iletişime geçebiliyorsunuz. Tepkiyi her türlü görebiliyorsunuz.

Yani şu an hayatımdaki insanların, arkadaşlarımın neredeyse tamamıyla sokakta müzik yaparken tanıştım.

Şu anda evde müzik yapıyorsunuz, stüdyoda yapıyorsunuz; ama bu sefer de sokak Twitter oluyor. Twitter’dan etkileşime giriyorsunuz. Oradan gelen tepkiler nasıl? Yani orada bir iletişiminiz var mı?

Nasıl bir iletişimden bahsediyoruz?

Sanırım 3.000 küsur takipçiniz var. Bunlar sürekli arttı. Bu artan takipçiler sizin müziğinize rastgelip size ulaştılar. Onların tepkileri neler?

Ben size bir anımı anlatayım. Çok şaşırtıcı bir anı. İşte geçenlerde bir kitabın çok pahalı olmasından yakındım. Neden bu kadar pahalı satılıyor? Bir kurum basmıştı kitabı. Şikayet ettim Twitter’dan. Sonra albüm şirketini arayıp numaramı almışlar. Beni sayın bakanımız Ömer Çelik’in özel kalemi aradı. “Bu kitabı Sayın Bakanımız hediye etmek istiyor” dedi. Twitter’dan beni takip ediyormuş. Ben farkında değildim. Beni severek dinliyormuş. Ve evimize kadar o kitabı getirdiler. Farklı farklı şeyler yaşıyoruz. İşte şey yazıyorlar: “Sayenizde santur diye bir şeyle tanıştık. Santur diye bir şey varmış” diyor. Beni de mutlu ediyor tabii ki bunlar da.

Santurda kendi üslubunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben İran’daki müziği, yani mızrap tutuşu, santur çalım tekniğini öğrenip kendi Türk müziğimize, yani Anadolu’da, Anadolu müziğine, Mezopotamya, yani kendi müziğimize, işte Osmanlı müziğine bir harman yapıp bir üslup buldum. Yani herşeyi duyabilirsiniz. Biraz Osmanlı müziği de duyarsınız, biraz türkü de duyabilirsiniz, biraz Fars müziği de duyabilirsiniz. Böyle bir şey yaptım ve başardığımı da düşünüyorum ki, böyle geri dönüşler oluyor. Bu da bunun göstergesi zaten.

Bu biraz klasik soru olacak; ama bir hedefiniz, bir projeniz mi diyeyim, daha doğrusu yapmak istediğiniz neler var?

Şöyle bir şey düşünüyorum: Anadolu’da sadece Türkçe, Osmanlıca yazan mutasavvıflar değil de Arapça ve Kürtçe yazan mutasavvıfları yazmak istiyorum. Bunlarla beraber mesela; Ahmedi Hani, Melaye Cizri, Fakihe Teylan gibi Kürtçe yazmış, Kürt mutasavvıfların şiirlerini bestelemek istiyorum. Bunun içinde Farsça olanlar da var. Mesela; iki tane pir var. Biri Mevlana, biri de Abdülkadir Belhi hazretleri. İkisi de Belh’ten Konya’ya gelmiş ve Farsça şiirler yazmış. Niyazi-i Mısri’nin Arapça şiirleri var. O Arapça şiirleri bestelemek istiyorum. Yani Kürtçe, Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Türkçe yazan mutasavvıfları bir albümde toplayıp çıkarmak istiyorum.

Son olarak dünyadan meşhur santurilerden bazı isimler söyleyebilir misiniz?

Eğer ki bu röportajdan sonra olur da santur dinlemek isterseniz size tavsiye edeceğim santurzenler vardır. Kimler mi? Ardavan Kamkar (santurda hem kromatik hem de diyotonik düzende birçok eser vermiştir. Bir santur virtüözüdür), Ali Behrami Fard (bas santurun tanınmasına öncülük eden bir santuridir), Parvaz Meskhatian (santur için repertuar sayısını artıran santuridir), Shivkumar Sharma (Hint santurunun virtüözüdür), Siamek Aghei (Meskhatian’ın öğrencisidir, aynı zamanda Batı tekniklerini de kullanır), Fravaz Payvar (klasik İran müziğinde önemli bir santuridir).

 

Röportaj: Önder Hanelçi






İlgili Konular