, 27 Haziran 2017
Yunus Develi ''Perde Büyük Hik ye nin İzini Sürme Yolculuğumdur''

1267

Yunus Develi: ''Perde, Büyük Hikâye’nin İzini Sürme Yolculuğumdur''

''Sizin bir öyküyü yazmak istemeniz yetmez. Sizin bir öyküyü seçmeniz yetmez. Öykünün de sizi seçmesi gerekir. Sizin elinizden var olmayı, ete kemiğe bürünmeyi, sizinle kader birliği etmeyi tercih etmesi gerekir.'' Yunus Develi, 'Perde’ adlı öykü kitabı, Perde’nin ardındakiler, yazmak sancısı, hikâyenin sessizlik ile ilişkisi, insanı hikâyesine karşı kör ve nankörce bir tutum içerisine sokmaya çalışan şeytan ve şeytanın yazara neler ettiği üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Yunus Develi'ye sorduk
Yunus Develi'ye sorduk!

Yunus Develi bu aralar kitaba dair neler yapıyor, neler okuyor? Kısa kısa sorduk.
23/06/2010 08:08
Şiiri Hayat ile Kararak Bir Kıvama Ulaştırıyor
Şiiri, Hayat ile Kararak Bir Kıvama Ulaştırıyor

Hüseyin Akın şiirinde kelimeler, imgeler acıklı değil ama dokunaklıdır. Hayatın içinde fazlasıyla parçaladıklarımızı bir araya getirmek içindir bu dokunuşlar. Orhan Gazi Gökçe, şairin 'Yan Tesir' adlı kitabına değindi.
04/06/2017 08:08
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Mayıs 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Mayıs 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Mayıs-2017 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/06/2017 08:08
Söküğümü Allah ın Nuru ile Dikeyim
Söküğümü Allah’ın Nuru ile Dikeyim

'Bir ikiye nasıl yansımalıydı', diye soruyor Taşkın Tuna. Hallacı Mansur, Cüneydi Bağdadî, Beyazıdı Bestami, Rabia Hatun, İbni Sina ve Muhyiddin İbni Arabî dilinden cevaplıyor sorusunu 'Bir Elma İki Ayna’da. Metin Erol yazdı.
05/05/2017 08:08
Modern aklın kılavuzu nefs-i emmaredir
Modern aklın kılavuzu nefs-i emmaredir

Celal Fedai, son yayınlanan kitabı 'Hakikatın Hatırı'na da, etraflı bir modernizmin eleştirisi yapıyor. Ahmed Sadreddin yazdı.
31/12/2013 14:02
Ahmed Yüksel Özemre zibidileri yazmış
Ahmed Yüksel Özemre zibidileri yazmış

Dervişliğin kendisinde ete kemiğe büründüğü Ahmed Yüksel Özemre, kaleme aldığı 'Vahye Göre Akıl' isimli kitabında 'zibidiler'i yazmış. Ahmed Sadreddin ç-alıntıladı.
22/05/2014 14:02

Bir hayatın hikâye gibi bir girişi, gelişme bölümü ve sonucu vardır.” (William L. Randall) Yani insan dünyaya gelir, hikâyesinin giriş kısmını yazmaya/yaşamaya başlamış olur. İlk gençlikten yaşlılığın ilk zamanlarına kadar hikâyesinin gelişme kısmını, yaşlılığın ilk zamanlarından son evresine değin de hikâyesinin sonuç bölümünü yazmış/yaşamış olur. Bu durumda, hikâye hayatla başlamış gibi duruyor, fakat Yunus DeveliHikâye hayatla başlamıyordu. Aksine, hayat hikâyeyle başlıyordu.” (Perde, s.133) cümlesiyle hikâye ile hayat arasındaki ilişkiye yeni bir bakış getiriyor. Bizim insanla yani hayat ile başlattığımız hikâyenin aslında daha insan yaratılmadan önce başladığını belirtmiş oluyor. Dolayısıyla Perde, küçük/bireysel hikâyelerimizin büyük hikâyeyle bağlantılarını gözden geçirmemizi sağlayan bir kitap olma hakkını elde ediyor.

Develi, yazmak sancısını çok çektiğinden olacak insanın kalbine ılık ılık akan bir dil ile yazıyor, anlatıyor. Yunus Develi ile Perde’yi, Perde’nin ardındakileri, yazmak sancısını, hikâyenin sessizlik ile ilişkisini, insanı hikâyesine karşı kör ve nankörce bir tutum içerisine sokmaya çalışan şeytanı, şeytanın yazara neler ettiğini konuştuk.

Gece Dansları (2004), Kumercin (2010), Frenk Havaları (2012) isimli öykü kitaplarınız için “Yazma serüvenimdi” demiştiniz. “Yazmayı yeni öğreniyorum, asıl yazmayı düşündüğüm konuları öldürmemeliyim diye geçiriyordum aklımdan” şeklinde de eklemiştiniz. Zor yazmak mı, kendi dilini bulma çabası mı, yazmaya dair bir korku ya da çaresizlik mi? Neydi sizi böyle bir düşünceye iten?

Şöyle bir eski zaman hikâyesidir bu:

Henüz yeni yeni yazıyorum. Çok zor yazıyorum. Daha doğrusu yazamıyorum. Masanın başında, daktilonun karşısında saatlerce oturup, tek cümle yazamadan kalkıyorum. Bu bazen günlerce böyle devam ediyor. Oysa içimde akıp giden ırmaklar, isyanlar, depremler var. Yazmam lazım. Ama içimdeki ses, daktilonun tuşlarına bir yol bulup, bir türlü cümlelere, öyküye dönüşemiyor. Böyle olunca, bir şeyler söylememin, söyleyeceğim şeylere yazık etmek, hakkını verememek olabileceğini düşündüm. Daha yazmanın kendisiyle boğuşurken, bir üslup yakalayamamışken, bir de tutup öyküye bir şeyler söyletmek doğru olmayacaktı. Çünkü insan ancak güzel bir dille bir şeyler anlatabilirse bunun bir anlamı olabilir. İnsan haklı olarak, ancak güzel bir sese kulağını uzatabilir. O nedenle özellikle ilk iki kitabı, benim yazma maceramın öyküleri olarak görürüm. Daha çok iç dünyamla, ideolojik öfkemle, çocukluk anılarımla konuştuğum öyküler. Deyim yerindeyse, önce evin içinin bir derlenip toparlanması. Bu anlamda farklı bir karşılığı vardır bende. Yazarak yazamamak, yazamayarak yazmak gibi bir tuhaf hikâye. Bir tür yazıyı kandırmak belki de…

Yazma serüvenim dediğiniz kitaplarınızda, farklı öykülerde, geceleri yazmak üzere köşesine çekildiğinde sancıların ortasına düşen, yazma konusunda bir vazgeçip bir inat eden bir karakter var. Bu karakter, önünde sonunda geceye kelimelerden kanat takar ve yazmak savaşından zaferle çıkar. Böyle midir, ısrar mıdır yazının en temel harçlarından biri? 

Ben o karakteri çok iyi bilirim. Kendine çok yazık etmiş biridir o!

Akşamları işten gelir, yemeğini yer, çocuklarıyla biraz oynar, onlarla ilgilenir ve sonra odasına çekilir. Burada kitaplar ve masada bir daktilo vardır onu bekleyen. Belki dünden, önceki günden, başından yenilgiyle kalkılmış bir daktilo. Okuyacaksa sorun yoktur, açar sıradaki kitabını ve geç vakte kadar okur. Ama eğer yazıya ayırdığı bir akşamsa, işte bu kötü. Pek azı dışında sancıyla geçer bu geceler. Bazen masadan kalkar, odanın içinde dönüp durur. Bunu yaparken tedirgin olur, şimdi beni bu halde bir gören olsa ne der, diye. Halının kenar çizgilerinden bir yol yaparak kendine, güzergâhı bozmadan turlar öylece, dakikalarca… Bir cümle bulmak için. Bir cümle bulup, heyecanla daktilonun başına oturmak ve bir öyküyü kanatlandırmak için. Ah, bir yazabilse! Bir kanatlandırabilse daktilonun tuşlarını... Ama çoğu kez gelmez o bir cümle ve duvardaki saat sanki yazılamayan öykünün işbirlikçisiymiş gibi, hızla geceye doğru yol alır. Sonunda yazamamanın, yazmaktan çok daha ağır o bitkinliğiyle masadan kalkıp yatağına gider. Bir savaş kaybetmiş gibi yorgun ve üzgündür...

Ben o karakteri iyi bilirim!

Belki bir başkası olsa, burada sayılamayacak daha farklı bahaneleri de ileri sürerek (ki, öyle yapsaydı, şahsen ben hiç yadırgamaz ve onu haklı bulurdum) bu işi çoktan bırakmış olurdu. Evdeki bütün kitapları yakar, daktiloyu paramparça eder ve ortalama bir dünya vatandaşı olarak (Dostoyevski’yi en az iki kez okuması gerektiğini unutmayarak!) yaşayıp giderdi. Ama öyle yapmadı. Israrla ve inatla akşamları daktilosunun başına geçti ve tek bir cümle ile de olsa direndi. Çünkü içindeki ses, ancak yazmakla sükûn bulacağa benziyordu. Sonunda bir gün daktilosu, çilesinin dolduğunu (bir bölümünün tabii) artık onu üzmeyeceğini, bu ısrarı karşısında direnmeyeceğini söyledi ona ve o gün bugündür bu dostlukları devam ediyor…

Şu şeytan sizinle fena uğraşmış! Perde’de epey haddini bildiriyorsunuz ona. Yazarken size musallat olan şeytan, Köksal Alver’in Bahane isimli öykü kitabındaki ‘Hınzır’a ne kadar da benziyor. Hınzır yüzünden, kaç sayfa yırtmış, kaç öyküye kıymış, kaç kalem fırlatmış, kaç kez masayı terk etmiş Köksal Alver. Sonunda Hınzır’ı alt etmesini bilmiş. ‘Çile’ isimli öykünüzde karakteri perişan eden -sizi perişan eden desek de olur- bir öykü var, bir türlü şah-mat edilemiyor. Aynı şekilde ‘İz’ isimli öykünüzde de ‘‘Masanın başında ruh çağırır gibi (nasıl bir şeyse?) saatlerce öyküsünü çağırmıştı. ‘GülşefdeliYemeni’ye sığınması da çare olmamıştı.’’ diyorsunuz. Böyle durumlarda ne yaparsınız, şiir mi okursunuz, sokağa mı atarsınız kendinizi, yazma konusunda kaleminizin bağını çözecek eserler mi okursunuz Gülşefdeli Yemeni gibi?

Kiminle uğraşmamış ki! Adamın işi bu. Yolun ortasına kurmuş tezgâhı, gelene geçene çelme takıyor. Düşen düşene… Onu iyi tanımak zorundaydım (çünkü yaşadığım sürece benimle birlikte olacaktı) ve bu nedenle de yakın mesafeden bakmam gerekiyordu ona. Deyim yerindeyse içine girmeye çalıştım. Tedbiri elden bırakmadan tabii. Nerelerde, ne tezgâhlar kurmuş, nasıl çelmeler takmış? Fakat buna rağmen iyi bir detay ustası olduğunu, kendini sürekli yenilediğini ve dolayısıyla hiç beklemediğim yerlerden vuruş yapacağını da çok iyi biliyorum. O nedenle mümkün olduğunca on sekizin içine sokmamaya, hasbelkader girmişse de on kusurlu hareketi asla yapmamaya dikkat ediyorum. Çünkü biliyorum, iyi bir penaltıcıdır ve asla affetmez. Lanet olası! Ama Perde’deki öyküler daha çok Büyük Hikâye’ye ilişkin dokunuşlar. Aslında onu bir de küçük hikâyelerde anlatmak var ama…

Evet, Köksal Alver’in Hınzır’ı (ki, severek okuduğum öykülerden biridir) “Çile” ve “İz” isimli öyküler… Artık masanın başında saatlerce oturup ruh çağırır gibi öykü çağırmak ya da ‘Öykümü gördünüz müüüüü?’ diye feryat etmek yok. Çünkü az önce de söylediğim gibi, uzunca bir zamandır karakterle öykü iyi bir ikili oluşturdular. Birbirlerini kabullendiler, benimsediler. Birbirlerine yaslanarak direnmeye karar verdiler. O nedenle eskisi kadar hırpalamıyorlar birbirlerini ve tabii bu da beni sevindiriyor.

Kalemin bağını çözmek?

Bir karalama defterim var. Yazacağım öykü başlıkları, konular, öykü cümleleri, kısa notlar aldığım bir defter. Bir öyküyü belli bir kıvama gelinceye kadar bu deftere yazıyorum. Sonra şayet yoluna koyabilirsem, asıl yazma süreci başlıyor.

Yazmayı düşündüğüm öykü ile arkadaş oluyorum. Bu teklif bazen benden, bazen de öyküden geliyor. Uzun sürdüğü de oluyor bu arkadaşlığımızın, kısa sürdüğü de. Öykünün durumuna göre. Konuşup sohbet ediyoruz. Dertleşiyoruz. Uzun yürüyüşlere çıkıyoruz birlikte. Öyküler uzun yürüyüşleri seviyorlar. Hele yağmurlu havalara bayılıyorlar. Kendilerini daha çok ele veriyorlar yürüyüş esnasında. Deyim yerindeyse çözülüyorlar. Oturup çay, kahve içtiğimiz de oluyor tabii. Öyle olunca, artık masada oturup beklemiyoruz öyküleri. Masa bizi çağırıyor, eh artık gelin, özledim sizi diyor. Sonra vakit demini aldığında, birlikte masaya oturup öykümüzü yazıyoruz. İyi oluyor böyle, öyküyü öykü ile yazmak. Öyküyü öyküye yazdırmak!

Tabii bazen de anlaşamıyoruz. Uymuyoruz birbirimize. Dostça ayrılıyoruz o zaman. Dostça, çünkü belki bir gün yeniden yollarımız kesişebilir. Öyle olunca, o kendi hikâyesine dönüyor, ben de yeni bir öykü ile yürüyüşüme devam ediyorum. Çünkü sizin bir öyküyü yazmak istemeniz yetmez. Sizin bir öyküyü seçmeniz yetmez. Öykünün de sizi seçmesi gerekir. Sizin elinizden var olmayı, ete kemiğe bürünmeyi, sizinle kader birliği etmeyi tercih etmesi gerekir. O nedenle öykülerimiz farklı oluyor ya!

Cemil Kavukçu bir söyleşisinde, yaşama öykülük bir malzeme olarak bakmadığını belirterek ‘Öykü avcısı değilim’ demişti. Siz de bir söyleşinizde ‘Bir yazar/öykücü hastalığı sanırım, her şeye öykü gözüyle bakıyorum’ demiştiniz. Kabul edelim ki, yaşantılar olmasa o öyküler yazılmaz; hatta kurgu da olmaz diyelim mi, ne dersiniz?

Hani bizim bir büyük hikâyemiz var ya, hani her an o büyük hikâye, irili ufaklı, bazen acılı, bazen tebessümle ve bazen de bizi hayrete düşüren, nutkumuzun tutulmasına neden olan hikâyelerle yoluna devam ediyor ya, benim kaçırmamaya çalıştığım, her an peşinde olduğum öyküler, bunlar. Öykü ile hemrâh olunca, bu kaçınılmaz oluyor. Öyküme şunu diyemem: Sen şimdi git, benim biraz işlerim var, daha sonra görüşürüz! Bunu ona yapamam. Ben nereye, öyküm oraya. Rüyalarım dâhil!

Keşke bir an, yalnızca bir an olabilseydi. Keşke bir an’daki bakışımız, duyuşumuz, yalnızca o an’a ait bir tercihle sınırlı olabilseydi. Ama öyle değil. Tek bir an’da, tek bir kareye birden fazla gözle bakar insan. Pek çok göz, aynı an’da ortak olur hikâyeye. Bu kaçınılmazdır. Öyle olunca, her bir göze ait kayıtlar, aynı an’da akıp gider içimizden. Mü’min bir göz, bir babanın gözü, bir annenin gözü, bir yoksulun gözü, bir öykücü göz…

Ama Cemil Kavukçu’nun hakkını teslim etmek gerekir. Hayata salt öykülük bir malzeme olarak bakmak, kendine de hayata da haksızlık etmektir. Hayat, kendisine salt öykülük bir malzeme olarak bakmaktan çok daha büyük bir hikâye saklar çünkü içinde!

Çiçeği burnunda kitabınız Perde için, bir serinin ilk cildi diyorsunuz. Yani Perde düşen ilk damla. Perde’nin bir yağmur bulutu gibi oluşma, sonra da bir sağanak gibi dökülme halinden bahseder misiniz?

Perde, benim, Büyük Hikâye’nin izini sürme yolculuğumdur. Anlatıcının, kitabın ilk öyküsü ‘Uzaklarda’da dediği gibi, ‘Hem ilk hikâye olmadan, ıssız zamanların hikâyesini bilmeden, hikâyelerin hikâyesini bilmeden olmazdı.’ Dolayısıyla, kendi küçük hikâyemi, büyük hikâyeye bağlamam şarttı. Bu hem benim, hem de öykülerimin yol haritası açısından önemliydi. Benim ve öykülerimin başıboş dolaşmaması için…

Sonra çok uzun bir yolculuğa çıktım. Issız zamanlara, Habil ve Kabil’e, Nuh tufanına, Yakup babanın gözyaşlarına düştü de yolum, kâh hüzünlendim, kâh şükür secdelerine kapanıp derin derin soluklandım. Davut’un krallığının keyfini sürdüm günlerce. Avazım çıktığı kadar bağırarak ilahiler okudum dağda bayırda. (Tabii ki, ne bir dağdan karşılık geldi, ne de bir kuş eşlik etti sesime. Haklıydılar. Çünkü onlar Davudî bir sesin büyüsüne alışmışlardı!) Ama benim için en zor olanı, İsrailoğulları ile çölde geçirdiğim zamanlardı. Zor katlandım, çok bunaldım onların arasında. Gerçekten tuhaf adamlar. Şimdi bile ruhum daralıyor onlardan bahsederken. Yani deyim yerindeyse, ben o hikâyelere dokundum, o hikâyeler de bana dokundu. Her biri farklı tatlar, hüzünler, ibretler bıraktı yüreğimde.

Gerçekte yazmak için değil; yaşamak, hissetmek, duymak için çıktığım bir yolculuktu bu. Ama sonra kaçınılmaz olarak yazıya döküldü tabii.

Kıssaları içeren pek çok hikâye/öykü kitabı var. Perde’yi hazırlarken bunlara biraz bakma ihtiyacı hissetmiş miydiniz? Tekrara düşmemek için bir araştırma yapmış mıydınız?

Tabii ki, ulaşabildiğim kadarıyla bu alandaki kitapları inceledim. Zaten Perde’nin doğuş nedenini biraz da burada görmek gerekir.

Kıssaların biraz daha farklı bir dil ve üslupla anlatılması gerektiğini düşünüyordum. Yani dışarıdan nakletme biçiminde değil de, bizzat hikâyenin içinde yaşayarak anlatmak. Bu hikâyelerin, tarihin bir kesitinde yaşanıp geçmiş olaylar olmadığını, gerçekte bizim de hikâyemiz olduğunu hissettirmek. O anda, orada olmak… Benim Perde’de yapmaya çalıştığım bu. Öyküsel bir dil ve içeriden, kendi hikâyem olarak anlatmak…

Modern insanı salt akılcı olmakla eleştirdiğiniz cümleler var Perde’de. Dolayısıyla modern insanı asıl hikâyeye çağırmak ve akıl-kalp birlikteliğinin olduğunu göstermek maksadıyla yazılmış öyküler toplamıdır diyebilir miyiz Perde için?

Evet, bu tespit doğrudur.

Modern insanın hakikate karşı kör olma konusunda bir sürü perdesi var. Perde’nin ismi biraz da bu yüzden mi Perde?

O da var ve tabii başka çağrışımlar da var. Örneğin, kitaptaki öykülerden birinin başlığı olarak düşündüğümüzde, oyunun başlangıcı, bir tür perdenin açılması olarak da değerlendirebiliriz.

Sessizlik, annesiydi hikâyelerin.’’ (Perde, s.7) “Çünkü bazen yalnızca susmak kalıyordu insanın elinde. Hikâye derin bir susmayı gerektiriyordu kimi zaman.’’ (Perde, s.165) Hikâye açısından nasıl bir sessizlik ve sükûnet anlaşılmalı bu cümlelerinizden?

Birinci cümlenin işaret ettiği sessizlik, varoluş öncesine, hikâyelerin henüz yaratılmadığı, ete kemiğe bürünmediği, yani ‘kün!’ sesinden önceki döneme ait olan sessizlik. Tabir caizse ıssız zamanların sessizliği…

İkinci cümleye gelince: Bence susmak, burada bu kadar güzel yakalanmışken, konuşarak onu incitmeyelim…

Bir önceki soruda alıntıladığımız cümleler bakımından Yunus Develi, sessizliği ve sükûneti kendisine libas edinmiş biri. Yazarların akrabası, dostu olmaz derler. Sizce yazar/ şair/ öykücü, günlük hayatında/insani ilişkilerinde çok konuşan biriyse, onun yazmasına engel teşkil edici bir durum olabilir mi bu?

Susmak, şu hayatta en çok sevdiğim şeydir. Tarifsiz bir huzur duyarım susma zamanlarımda. Duygularımı, düşüncelerimi daha yoğun yaşarım. Sınırsız bir özgürlük alanıdır benim için susmak. İşte, kurduğum bu sessizlik dünyasının bozulmasını hiç istemem ve o nedenle, beni konuşmak zorunda bırakacak ortamlardan olabildiğince uzak durmaya çalışırım. Mecbur kaldığımda da, jest ve mimiklerle, tek kelimelik ya da kısa cümlelerle durumu kurtarmaya çalışırım. Eğer hayat, beni konuşmak zorunda bırakmasa, bir ömür susmayı tercih ederim. Şimdi yine susayım ve topu Akşam Yazıları’na (*) atayım. Tam da bu soruya göre bir bölüm var çünkü orada.

Misafirlerimiz az önce gitti. Mi-sa-fir-le-ri-miz canımız bizim, canımız bizim, onları biiiz çoook pek çok severiiiz! Misafirlerimizcanımızciğerimizdirbizim fakatkimileriyüreğimiziciğerimiziparçalarbizim halimizneolacakbizim bunumarasızgelipgitmelerlebirşeyçıkmazbundanbeyefendi bunlarakşammuhabbetçisiakşamcısizinanlayacağınız. O nedenle az gelen misafir tercih edilir. Hiç gelmeyenlerin yoluna kurban olunur. Onlar için şiirler yazılır, methiyeler düzülür. /bu şiiri sana yazıyorum / evet sana / sevgili gelmeyen misafirim / tanrı seni korusun ve yüceltsin / ve ne muradın varsa versin sana tanrı / benim cümle haklarımdan doğan bütün nimeti bereketi ve rahmeti de sana versin / ve tabi uygun göreceği daha başka şeyler / evet bu şiiri sana yazıyorum / sevgili gelmeyen misafirim / canım benim / tanrı seni her iki cihanda aziz kılsın / amin / ’’

Durum aynen böyledir efendim!

Öykü ve hikâyeye yüklediğiniz anlamı sorsam, neler söylersiniz?

1996 yılında birkaç arkadaş, Rasim Özdenören’i DPT’deki odasında ziyaret etmiştik. (Şu, bana ‘sen çok ehlileştirilmiş bir Adanalısın’ dediği ziyaretten bahsediyorum.) Bu, ne zamandır benim de aklımı kurcalayan bir soruydu ve bir ara Rasim abiye sordum. “Benim yazdıklarım öykü, Ömer Seyfettin’in yazdıkları hikâye” dedi ve ekledi: Hikâye, çağrışımı farklı bir kelime. İnsanlar günlük hayatlarında çok basit karşılıklar için (örn. hikâye bu senin anlattığın, gibi) kullanıyorlar hikâyeyi…

Ben öyküyü daha teknik, daha sıkı, daha şiirsel bir anlatım olarak düşünüyorum. Biraz daha ince bir bakış, duyuş gibi geliyor bana. Hikâye ise, deyim yerindeyse, bir anlatım rahatlığıdır. Belki biraz daha uzun ve rahat bir anlatım. Bu anlamda yazdığım kimi metinleri öyküye, kimilerini de hikâyeye daha yakın buluyorum.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Rica ederim. Asıl ben teşekkür ederim.

(*) Yazarın henüz yayınlanmamış bir kitabının adıdır.

Yunus Develi, Perde, Şule Yayınları

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

 






İlgili Konular