, 29 Nisan 2017
Ayfer Tunç Edebiyat Benim İçin Bir Var Olma Biçimi

1490

Ayfer Tunç: Edebiyat Benim İçin Bir Var Olma Biçimi

''Bence edebi bir metnin temeli olay örgüsü veya hikaye edilen şey değildir. Olay örgüsü bir iskelettir, kurucu bir unsurdur ama bu unsur metni hikaye yapmaya yetmez. Metnin isterse uzunca tek bir paragraf olsun, bir derdi, söyleyecek ve üstünde düşünülmüş bir sözü olmalı.'' Ayfer Tunç, günümüz öyküsüne bakışına ve kendi öykücülüğüne dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Zamanın eleği, en iyi olanı seçmede, onu diğerlerinden ayıklamada hakkaniyetlidir şüphesiz. Ayfer Tunç öykücülüğünün zamanın eleğinden geçeceğine inanıyorum. Söyleyiş güzelliği, anlatım hüneri, bakış açısı zenginliği, insan manzaralarının çeşitliliği, düşünsel ve duygusal dengeyi korumadaki mahareti, meseleyi can alıcı bir noktadan yakalaması, acıyı tüketmemesi Ayfer Tunç öyküsü deyince hemen aklıma gelenlerdir.

Öyküleri üzerine yazılan inceleme yazılarına baktığımızda, çoğunluk acı dolu hayatların öyküsüne eğildiği söylenilir. Hatta çocukluk izlenimlerinin bile karamsar ve olumsuz olduğu ifade edilir. Yenilenler, üzülenler, kırılanlar, terk edilenler, küstürülenler, aşk acısı çekenler, mutsuz adamlar ve kadınlar gibi bahtsız hayatların karakterlerini öykülediği görüşü genel bir kanaattir. Aslında, birçok öykücü için bu kanaate varılabilir. Ayfer Tunç’u farklı kılan, tüm bu olumsuzlukları yalnızca bireye hasretmemesidir. Bu açıdan Tunç, salt bireyci veya salt toplumcu değil, hem bireyci hem toplumcudur. Her öyküsünün okurda bir ukde duygusu bıraktığını düşünüyorum.

John Fowles, Kafka için şöyle diyor: “Kafka’da asıl önemli şey, dile getirilen değil, dile getiriştir.” Ben de Tunç öyküsünde dile getirilenin dile getiriş biçiminden daha çok ön plana çıktığı görüşündeyim. Fakat bunu söylerken de ne anlattığı nasıl anlattığının önüne geçmiş demek istemiyorum. Ömer Lekesiz’in şu sözleri, ifade etmeye çalıştığım şeyi derli toplu anlatıyor: “Ayfer Tunç’un, estetik bir bütünlüğe yaslanan üslupçuluğunun, dili kullanma yetisinin ötesinde, insanî planda hemen ele gelmeyen, söze birden dökülemeyen şeylerin yoğunluğunu ve insanî durumların tüm teorik kalıplardan, sınırlardan azade olduğunu zımnen söyleyip, işleyişiyle, sadece çok iyi bir öykücü değil, yeni bir tarz oluşturan mükemmel bir öykücü olduğu anlaşılmaktadır.”

Ayfer Tunç ile içimden geldiği gibi söyleşmek istedim ve ortaya böyle sorular çıktı. Eserleri kapsamında yapmak istediğim söyleşi sorularının öyküye dair genel sorulara evrilmesinde hem yakın zamanda eserleri kapsamında söyleşi yapılmış olması hem de geriye dönük söyleşilerde eserlerini içeren söyleşiler olması etkili oldu. Tunç ile öykümüzün neliği-nasıllığı üzerine konuştuk.

Yoksunluğun yaratıcılığımızı kışkırtacağını ifade ediyorsunuz bir söyleşinizde. Devamında da şöyle diyorsunuz: “Ben kendi adıma, hikâye kavramından uzaklaşmak istiyorum. Bu, kurgudan uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Önemli olan, anlatılabilir bir hikâye olmaması. (…) Basit bir mesele bile artık dergilerde hikâye edilerek anlatılıyor.” Alıntıladığımız bu sözlerinizin her biri bir soruya işaret ediyor. Basit bir şeyi hikâye etmek maharet olarak anlatılır/öğretilir kimilerince. Siz bir şikâyet olarak altını çiziyorsunuz bu meselenin. Hikâyeyi fark etmek için hikâyeden uzaklaşmak… Nasıl olacak/olmalı sizce bu?

Kast ettiğim şey bir anlatma biçimi olarak hikaye etmenin ucuzlaştırılmış olması, işaret ettiğim dergiler de edebiyat dergileri değil, aktüel dergiler. Benim derdim edebi bir tür olarak hikayenin aktüalitenin de kullandığı ölçüde basitleştirilerek edebiyat kılığına sokulması. Bir örnekle açıklayayım. Diyelim ki bir genç kadın boşandığı eski eşi tarafından öldürülmüş. Eğer haberciyseniz 5N1K kuralına uyarsınız. Yani ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman ve kim sorularının cevaplarını habercilik dili içinde verirsiniz. Dersiniz ki falanca, şu tarihte, şurada, şu nedenle, şu kişi tarafından öldürüldü. Ama haberciyseniz ve haberinizi “Adı Ayşe’ydi, güzeller güzeli bir genç kadındı, kuşların bile yuvalarına çekildiği, puslu bir sabah evinden çıkarken...” diye yazarsanız haberi hikaye edersiniz. Hikaye etmekle de kalmazsınız, dramatize edersiniz ve sübjektif hale getirirsiniz. Günümüz haberciliğinin yaptığı, ister sosyal ister siyasal isterse bireysel bir olay olsun, budur. Bu haberciliğin sorunu.

Edebiyata gelirsek, ben hikaye dilinin dejenere olmasından ve kendi dilini aramayan genç yazarların bu dejenere dili asli bir ölçüt gibi görmelerinden mustaribim. Günümüzde öykü adı altında sunulan metinlerin büyük çoğunluğu estetik ve düşünsel ölçütlerden yoksun. Edebiyat her türlü dramı insani ve bütüncül bir bakışla ele alır. Görünmeyeni araştırır. Herhangi bir olay örgüsü olması gerek şart değildir. Bir adamın kararan günün karşısında duyduğu iç sıkıntıları pekala iyi bir anlatı olabilir. Basit şeyleri hikaye etmenin zorluğu da buradadır, kolayca aktarılabilecek bir çatışma veya çelişki içermemesinde. Bence edebi bir metnin temeli olay örgüsü veya hikaye edilen şey değildir. Olay örgüsü bir iskelettir, kurucu bir unsurdur ama bu unsur metni hikaye yapmaya yetmez. Metnin isterse uzunca tek bir paragraf olsun, bir derdi, söyleyecek ve üstünde düşünülmüş bir sözü olmalı.

Yukarıdaki soruyla ilişkili olarak, sosyal medyada müthiş bir öykü-cü akımı var. Gördüğü her şeyden öykü çıkarmaya çalışan, her şeye öykülük diye bakan, beğendiği bir fotoğrafa fotoğraf öykü/minimal öykü/görsel öykü gibi açıklamalarda bulunan kimseler var. Bunlar öykücü ya da değil… Sormak istediğim, öykünün bu kadar vurgulanması, sözün sürekli olarak öyküye çevrilmesi sizce öykü adına iyi bir şey mi?

Her ne kadar öykücü tarafım daha çok bilinse de edebi türlere karşı eşit mesafede bir yazarım ben. Benim için aslolan metnin kendisidir, içeriği, estetik ve düşünsel değeridir, türünün adı öykü olabilir, pencere olabilir, okyanus olabilir, hiç önemli değil. Önemli olan metnin bizi neden ve nasıl etkilediği, neden ve nasıl değiştirdiğidir. Milan Kundera, Roman Sanatı kitabında “yeni bir şey keşfetmeyen roman ahlaksızlıktır,” der. Biraz çeviri sorunu taşıdığını düşünsem de bu söz bana hep geniş düşünme alanları açtı. Ne demek yeni bir şey keşfetmek? Yazar kaşif mi? Evet aslında, bir bakıma kaşif, yazdığımız her metinde insana dair bir şey keşfediyoruz, bu insan kendimiz de olabiliriz, bir başkası da.

Ama sorunuzun özü öykünün durumu ya da konumlanması diyelim, onunla ilgili. Bu konuda bence iki şeyi birbirinden ayırmalıyız. Birincisi: minimal öykü, görsel öykü, foto-öykü gibi türler vardır ve kimi zaman muhteşem örneklerine rastlasak da (örneğin Thomas Bernhard’ın Ses Taklitçisi adlı harika kitabı minimal öykülerden oluşur veya Ferit Edgü bu türde unutulmaz metinler yazmıştır) ben genel olarak bu tür çalışmaları eğer bir zirveye varmamışsa “olumlu eskizler” olarak görüyorum. Foto-öykü, metni yazanın bakışını geliştirir, resme veya fotoğrafa bakmak, yeni tabirle okumak, bence saygıdeğer bir çalışmadır. Minimal öykü anlatının sınırları konusunda geliştirir bizi.

Ama ikincisi, öykülerin konumlanmasıyla ilgili mesele, o da sosyal medya. Çok kısa cevap vereceğim, sosyal medya bir kaos meydanıdır, meydandakilerin dansları pek ilgimi çekmiyor. Sosyal medyada yer alan metinleri ciddiye almıyorum, bu metinlere öykü denmesi veya denmemesini de önemli bulmuyorum.

Öykülerinizde ya da diğer türlerde verdiğiniz yazılarınızda eksik olan bir şeyin dile getirilmesi hoşunuza gidiyor. Bunu emin olarak söylememin nedeni, hem başka söyleşiler aracılığıyla bunu dile getirmeniz hem de canlı bir söyleşinizde bunu bizzat sizden duymamdır. Öykü açısından konuşalım. Bir sürü öykü kitabı çıkıyor ve bu kitaplar hakkında bir değil birçok yazı yazılıyor. Ola ki kitap hakkında olumsuz bir şey söylenilmişse, o kitabın yazarı ve o yazarı seven çevre yazıyı yazana karşı cephe alıyor. Sanatçı/yazar kaprisleri de hiç çekilmez! Bu durumda şamar oğlanı olmayı göze almak da istemiyor kimse. Kitaplar hakkında yazılan yazıların bir eksikliği duyurmuyorsa yazılması taraftarı değilsiniz. Yazılmaması bir çözüm mü sizce, hiç yazılmamalı mı?

“Bir eksiği duyurmuyorsa yazılması taraftarı değilsiniz” cümlenizi izninizle revize edeceğim. Kitaplar hakkındaki yazıların her zaman bir eksikliği duyurması gerekmez, ama “bir şey” söylemesini beklerim. Beklediğim bu “bir şey”in illa yeni, hiç söylenmemiş olması da şart değildir. Ama benim metne bakışımı etkilemesi önemlidir. Bir kitap hakkında okuduğum yazının kitaptaki eksikliği işaret etmesinden çok, okur olarak bendeki bir eksikliği işaret etmesini daha önemli buluyorum. Yazıyı yazan kişi öyle bir şey söyler ki, bu açıdan hiç düşünmemiştim derim ve bu benim için kazançtır.

John Fowles, Zaman Tüneli adlı müthiş deneme kitabında şöyle bir şey anlatır. Fowles’tan Kafka hakkında bir yazı yazmasını istemişler, pek düşünmeden kabul etmiş. Sonra yazıyı yazmak için oturmuş, bir bakmış ki Kafka’nın metinleri hakkında hiçbir şey hatırlamıyor. Şöyle diyor: “Kafka’yı okumuştum ama hatırlamıyordum. Bir adam vardı, böcek oluyordu.” Fakat Fowles bu cümleden başlayarak okuduğumuz kitapları neden unuturuz hakkında, aklında kalmayan Kafka’nın onu niye etkilediği hakkında zihnimi müthiş aydınlatan bir deneme yazmış. İçinde yaşadığımız hız çağında yazıların yeni veya değil ama dikkate değer bir şey söylemesi gerekiyor, zamanımız az ve değerli.

Bir başka kitaptan örnek vereceğim. Lindsay Waters, Akademinin Düşmanları adlı kitabında “yazılmasa da olur” hatta “daha iyi olur” diye nitelediği tezlerden oluşan akıl durdurucu yığınlara işaret ediyor ve bunları her açıdan israf olarak niteliyor, elbette akademik bağlamda. Ben bu kadar ileri gitmeyeceğim elbette, ama hiçbir şey söylemeyen yazıların vaktimizi çalmasından öyle yorulduk ki, bu bizi çok tehlikeli bir şekilde toptan redde götürür diye korkuyorum.

Yazarların samimi eleştiriden yararlanmamasını da hiç anlamış değilim. Elbette kötü niyetli eleştiri ya da eleştiri adı altında karalama diye bir şey var, ama yazarlar bunları birbirinden ayırabilir ve inanın okur daha da fazla ayırır. Okur samimi eleştiriye değer verir, diğerine vermez. Albert Einstein hakkında ne kadar doğru olduğunu bilmediğim ama çok sevdiğim bir anekdotu eklemeden geçemeyeceğim. Einstein’a biri hakkında “Sizin izafiyet teorinizin yanlış olduğunu ispat etmek için dört cilt kitap yazmış” demişler. Einstein “İspat edebilseydi dört sayfa yeterdi” demiş. Demek istediğim anlamlı bir cümle bir yazıyı değerli kılmaya yetebilir.

Gazetecilik, yayın yönetmenliği, muhabirlik, TV yazarlığı... Bir yandan bu işleri yaparken kendinizi daha doğrusu edebiyata dönük çehrenizi nasıl korudunuz? Tüm bu işler, sizi yazarlık anlamında tüketebilirdi ya da popüler kaygıları olan bir yazar hâline getirebilirdi.

Edebiyatı bir iş, bir meslek olarak görseydim olabilirdi. Ama edebiyat benim için bir var olma biçimi. Beni yaşadığımız çirkin ve zalim dünyaya rağmen insan kılan, insanlığımı sürdürmemi sağlayan temel bir araç. Edebiyatımı yaptığım tüm işlerden çok katı bir biçimde ayırdım. Abartılı bir tabir olacak ama kendimi “gece insan gündüz kurt” olarak iki çehreli tanımladım hep. Yaşamamız gerek, bunun için bir işte çalışmalıyız, ama edebiyatı hayatınızı kazandığınız bir iş haline getirirseniz tavizler dizisi kapının önünde bekliyor, birinden birine göz yummak zorunda kalırsınız ve kendinizi edebiyatınızla birlikte günlük hayatın kaynayan kazanında bulursunuz.

Büyük yazarların eserlerinin herhangi bir tür dâhilinde sınıflandırılamayacağı, onların tür takıntılarının olmadığı, yalnızca yazma eylemine odaklandıkları ifade edilir. Elhak öyledir. Peki, anlatı, yaşantı, hatırat, hatta roman adı altında çıkan eserleri öykü kategorisinde değerlendirebilir miyiz?

Bence hayır. Her metin okurla arasında bir kontrat yapar. Der ki bu okuyacağın kurgudur, gerçek değildir, ben uydurdum. Okur da bunu kabul ederek okumaya başlar. Metnin gerçekliği veya inandırıcılığı dediğimiz şey budur, yazarın anlattığı şey gerçekte öyle olmayabilir ama yazarın mahareti bunu okuyucunun gözünde inandırıcı kılması bu kontrata uymasıdır. Dolayısıyla öykü bir kurgudur, hakikat iddiası yoktur, hatta hakikati çarpıttığını, okura hakikatin başka türlü de kurgulanabileceğini göstermek amacı taşıyabilir.

Oysa anı, yaşantı, hatırat dediğimiz türlerin bir doğruluk iddiası, gerçeklikle kuvvetli bir bağı olmalıdır. Bu türlerin yer aldığı alan edebiyat değil tarihtir ve tarih her ne kadar sürekli tahrif edilerek ilerlese de sonuçta bir hakikat iddiasına dayanır. 

Murat Gülsoy ile yaptığınız bir söyleşide şöyle söylüyorsunuz: “Ben yalnızlık dönemi de geçirdim; hiç yazar arkadaşımın olmadığı, yazar olarak konuşamadığım, edebiyata ilişkin sıkıntılarımı paylaşamadığım dönemler geçirdim. İyi bir şey olmadığını düşünüyorum bu kadar yalnızlığın. Yazma sürecine ilişkin konuşacak bir dostun varlığı çok önemli.” Bu yalnızlık sürecinde edebiyata küskünlük, yazmayı bırakmak gibi hisler oluşmuş muydu içinizde? Nasıl baş etmiştiniz?

Hâlâ çok edebiyatçı dostum olduğunu, zamanımın bir kısmını edebiyatçı dostlarımla edebiyat konuşarak geçirdiğimi söyleyemem. Murat (Gülsoy) arkadaşım bir istisnadır. Onunla sık sık edebiyat hakkında konuşuruz, birbirimizden çok şey öğreniriz, her zaman aynı fikirde değiliz ve bu çok kıymetli. Zaten birlikte “Diyaloglar” diye bir etkinlik de yapıyoruz. Etkinliğimizin adının diyaloglar olması tesadüf değil. Diyalog bir düşünme biçimidir, tez ve antitezin tartışılması veya düşüncelerin karşılıklı adımlarla ilerletilmesidir. Edebiyatçı arkadaşlarla edebiyat sohbetleri düşünceleri parlatır, geliştirir.

Edebi yalnızlık dönemlerim bir küskünlüğe veya yazmayı bırakmama neden olmadı, aksine, çoraklaşan bir dünyayla baş etmem için kamçıladı beni, ama öte yandan da yolumu uzattı. Murat gibi bir arkadaşım olsaydı o dönemde yazdıklarım bir boyut daha kazanabilirdi diye düşünüyorum şimdi.

Postmodern edebiyat hakkında ne düşünüyorsunuz ve bunun öyküye yansımalarını nasıl görüyor/değerlendiriyorsunuz?

Fazla üstünde durduğum bir şey değil bu. Aslına bakarsanız bu tür tanımlamaların yazarın değil, edebiyat incelemecilerinin, kuramcıların işi olduğunu düşünüyorum, buna ayıracak fazla zamanım yok. Postmodern öykü/roman hakkında pek çok tanım var, pek çok metin üst-kurmaca, pastiş, ironi, oyun, okura kurulan tatlı tuzaklar, göndermeler, metinler arasılık gibi unsurları içermesi nedeniyle postmodern olarak nitelendiriliyor. Temelde modern roman sonrasında ortaya çıktığı kabul ediliyor ve klasik roman unsurlarından ayrışıyor. Ama modern hatta modern roman öncesine baktığımızda pek çok metinde bugün postmodern unsurlara rastlayabiliyoruz. İlk roman kabul edilen Don Kişot’u bile postmodern olarak değerlendirmek amacıyla okursanız, saydığım unsurların bir kısmına rastlarsınız. Demek ki postmodern veya değil diye niteleme o kadar da kolay olmuyor. Öte yandan metinleri adlandırmak veya nitelemek de benim pek üstünde durduğum bir şey değil. Bir metin ne postmodern olduğu için kötüdür ne postmodern olduğu için iyidir. Bir metin iyidir veya kötüdür. Benim için mesele bu. Bu konuda neden bu kadar ateşli iki taraf bulunduğunu da anlayamıyorum açıkçası.

Öykü ve romanlarınızda, daha açık nasıl ifade edilir bilmem, ama şöyle demek istiyorum: Türkiye’yi okuyoruz, bu toprakların sesini duyuyor, bu toprakların insanına dokunuyoruz. Son dönemlerde yazılan bazı öykülerin, ben bunları garipsiyorum, TV programlarından çıktığını görüyoruz. Survivor ve kadın kuşağı programları öyküde karşımıza çıkıyor. Bu tarz programları izleyen izliyor, eleştiren eleştiriyor; öykü başka şeyler anlatmalı, bunları içine almamalı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Dünyanın devasa bir sirke döndüğünü düşünüyorum. Sorumsuz, fikirsiz bir gösteri dünyası ekranlardan taşarak hayatımıza sızıyor veya bizi yakamızdan tutup ekranların içine çekiyor. Özel ile genelin birbirine girdiği, instagram, facebook gibi mecralar aracılığıyla herkesin bu gösteride yer almak için çırpındığı bir zamanı yaşıyoruz. Hızla gelişip hayatımızın ortasına çöken sosyolojik bir durum bu. Bir öykü bir kadın kuşağı programını konu alabilir, ama ne anlatıyor, bizi nasıl etkiliyor, insanlık hakkında genel geçer veya sıradan ahlaki yargıların ötesinde ne söylüyor? Bence önemli olan bu. Survivor veya benzeri bir yarışmaya katılan genç bir kadının ana karakter olduğu bir roman yazılabilir, ama bu romanın amacı yaşadığımız hayatın sefil bir sirk olduğunu ve bu sefaletin bizi insanlığımızdan uzaklaştırdığını söylemekle mi sınırlıdır? Bu tür metinleri yazarak bu gösteri dünyasının içinde bizatihi yer almış mı oluyorsunuz? Bu durumu (elbette edebi ve estetik ölçütler içinde) tartışabilirsiniz, sonuçta benim baktığım yer metnin bana sıradanın ötesinde ne söylediğidir. Aslında son dönemde yazılan bazı öykülerin bu tür programlardan çıktığını belirterek sosyolojik hatta psikolojik olarak incelemeye fazlasıyla değer bir şey söylüyorsunuz. Bence bu tür programları edebiyata transfer etmek bize neyi gösteriyor diye sormalıyız. Gözlerimizi gösteri dünyasından alamadığımızı mı? Hayatımızın kısıtlı, dünyayı algılama becerimizin gelişmemiş olduğunu mu? Dünyaya bakan penceremizin sadece ekrandan ibaret olduğunu mu? Bence burada sosyolojik bir hastalık var. Bu, edebiyatın ötesinde ve ciddi bir durum.

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut






İlgili Konular