, 19 Ağustos 2017
Sanat İnsanın Tüm İç Çekişlerini Anlamlandırmak İçindir

2477

Sanat İnsanın Tüm İç Çekişlerini Anlamlandırmak İçindir

Ne şiirinden ne öyküsünden vazgeçemeyen Nilüfer Altunkaya, son öykü kitabı 'Sen Buralarda Yokken' etrafında öykü ve edebiyata dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İçimizin ortasında bir köy vardır; mavi bir köydür… Nilüfer Altunkaya, hislerimizle yolculuk yaptığımız mavi köyümüze öyküleriyle götürür. Evin odaları, avlusu, aşı; insanın iyisi, kötüsü, harbisi, belalısı, sevgilisi; yakın ilişkilerin sıcaklığı, hüznü, neşesi; samimiyetin bereketi ve kötüye kullanıldığında insanda bıraktığı onulmaz pişmanlığı; zamanın geri gelmeyişi… Öykülerinde dünyanın bütün faniliğini yansıtan manzaralardır. Kimi zaman mahalle dilini konuşsa da karakterler, arka perdede kadın ruhunun inceliği duyulur.

Altunkaya, şiirler de yazan bir öykücüdür. Türkçe’de vurgu sonda olduğundan cümleyi böyle kurdum. Yoksa aksi de söylenebilir: Öyküler de yazan bir şairdir. Ne şiirinden ne öyküsünden vazgeçemeyen Nilüfer Altunkaya ile son öykü kitabı “Sen Buralarda Yokken”i bahane ederek öykü ve edebiyata dair bir söyleşi yaptık.

Nilüfer Altunkaya, şiir ve öyküleriyle tanıdığımız bir isim. Yazma serüveni açısından baktığımızda, önce şiirle başlamış, daha sonra öyküyü kucaklamışsınız. Genelde yazmaya ve yayınlatmaya başlama, özelde de öyküye başlama serüveninizden bahseder misiniz?

Evet, genellikle ilk gençlik yıllarında şiir yazmak hevesiyle başlıyor insan yazma uğraşına. Daha çok kendime sakladığım karalamalardı bunlar elbette. Sonra üniversite yıllarımda dergilere yollamaya başladım. Olumlu dönüşler oldukça daha bir ciddiyetle sarıldım yazdıklarıma. Başlangıçta da şiir ve öykü eşzamanlıydı aslında benim için. Sadece okurla paylaştığım dönemler değişebiliyor. Şiire daha çok kendi içsel yolculuklarımı anlatma çabasıyla başladım sanırım. Öyküye ise benimle konuşan kahramanlarımdan yazarak kurtulmak için. Yani biraz kalabalığımdan arınıyorum öykü yazdıkça…

Edebiyatın her alanına olan ilgim her zaman eşdeğer olmakla beraber zamanla hangi türde kendimi daha iyi ifade edebildiğimi sezmeye başladım. Şiiri bırakamayan bir öykü yazarı oldum sanırım sonunda. Şiir ve öykü, sanatımızda sorunsallaştırdığımız meseleler için farklı olanaklar sunuyor. Tıpkı diğer edebi türler gibi. Bu yüzden hep dediğim gibi sıkı şiirler de yazan iyi bir öykücü olmak hedefimi koruyorum hâlâ.

Şiirleriniz içerik olarak öykülerinizde işlediğiniz temlerin sıkıştırılmış hâli gibi. Öyküsünü yazdığınız bir duygunun şiirini ya da şiirini yazdığınız bir duygunun öyküsünü yazdığınız oluyor mu?

Bu ifade çok hoşuma gitti. İçtenlikle teşekkür ederim bu saptama için. Öyle olmasını isterdim gerçekten. Bunu birkaç kere denedim aslında. Bir idam mahkûmunun hem şiirini hem öyküsünü yazmıştım yıllar önce mesela. Kitaplaşmayanlar arasında kaldı. Özellikle böyle bir çabam olmadı son zamanlarda ama deneyimlerimizden süzdüklerimiz sözcüklere dönüşüyor sonuçta. Bu yüzden yazdıklarımızın birbirine akraba duygu ve düşünceler içeriyor olması oldukça doğal.

İlk öykü kitabınızın ismi, neredeyse bütün öykülerinizi içine alıyor: “Sokak Düşleri” İlk öykü kitabınızdan son öykü kitabınız “Sen Buralarda Yokken”e değin sokağın seslerini duyuyor; insanlarını, yaşantılarını ve düşlerini görüyoruz. Buradan bakınca, “Öykülerinizin arasında ipince bir bağ var” diyebilir miyiz?

Bazen bunu ben de düşünüyorum, hep mahalle hayatını mı anlatıyorum, farklı temalar ya da anlatım olanakları mı kullanmalıyım artık diye. Öykülerim arasında var olduğunu sezinlediğiniz bu bağ belki de benim onları yazma sebebimdir. Bu yüzden sokak araları kadar eviçlerinde olan biten her şeyden olsun istiyorum öykülerimde. Bu kendiliğinden oluyor aslında. Sen Buralarda Yokken’de çok uzun zamandan beri benimle yaşayan öykü kahramanlarının hayatı birbiriyle iç içe akarken bu öyküler hepimizin yaşamından da izler taşısın istedim. En çok da bu yüzden sokaklar önemli benim için.

Sizin için öyküde gelenek ve modern kavramları nerede durur ve ne anlam ifade eder?

İkisi de oldukça önemli ve edebiyat açısından baktığımızda major kavramlar. Elbette sosyolojik ve felsefi boyutlarıyla birlikte düşünmek gerekiyor edebiyattaki yansımaları. Öykü açısından düşünürsek oldukça iç içe kavramlar bence. Çünkü gelenek bir ayağıyla sözlü edebiyata bir ayağıyla klasik hikâyeye bağlanıyor. Bunların modern öyküden çıkarılıp atılması mümkün değil. Bana göre modern anlatı olanaklarının öyküye yansıyışı üslubun önem kazanması, dilin yapıbozuma uğratılması, mutlak olanın yerine belirsizliğin gelmesi şeklinde oldu. Bu iki kavramın da öykü dünyamızdaki etkileri için uzun uzun konuşmak mümkün elbette. Belki de somutlaştırarak belirli bir yazar-öykü odaklı konuşmak daha faydalı olabilir.

Bağ kurduğunuz kitaplar, öyküler üzerinden konuşsak, neler söylersiniz?       

Okumayı çok seviyorum hatta yazmaktan çok daha önemsiyorum. Bu yüzden verimli okuyamadığım zaman kendimi çok mutsuz hisseden bir insanım. Bunca okunacak kitap varken yazmak çoğu zaman küstahlık gibi geliyor bile diyebilirim. Elbette kitaplarla böylesine bir bağ kurduğunuz zaman yaşam yolculuğunuzu daha anlamlı kıldığını düşündüğünüz yazarlar da farklı bir yere sahip oluyor sizin için. Benim manevi bağ kurduğum ilk yazarlarımdan biri Cesare Pavese oldu ve hep öyle kalacak sanırım. Elbette kendi coğrafyamın yazarları hep dikkatle takip etmeye çalıştığım yazarlar. Hepsi bir araya gelerek içinde kök saldığım bir dünya kurdu bana. Sait Faik-Alemdağda Var Bir Yılan, Oğuz Atay-Korkuyu Beklerken, James Joyce-Dublinler, Pavese-Ağustosta Tatil, Vüs’at O. Bener-Dost, Bilge Karasu-Troya’da Ölüm Vardı, Tomris Uyar-İpek ve Bakır, Tezer Özlü- Eski Bahçe Eski Sevgi, Calvino-Öyküler, vazgeçemediğim ve bir anda aklıma gelen öykü kitapları. Elbette Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Leyla Erbil, Murathan Mungan, Kafka, Çehov, Dostoyevski, Marquez, Saramago, V. Woolf ve Alice Munro’yu da sevdiğim yazarlar arasında mutlaka anmalıyım.

Şule Gürbüz, bir söyleşisinde şöyle söylüyor: “Ben hep dönüp dönüp aynı şeyleri ya da bir iz sürebileceğim, içinde söze, hakikate, kendi içimdeki salınıma yakın şeyler olduğunu bildiğim, sezdiğim metinleri başımın üstünde gezdiririm. Yeni keşif çok çok seyrek olur, güne güncele pek rağbetim, dergilere de bir ünsiyetim yok.” Altunkaya’nın güncel edebiyat ve kitaplarla arası nasıldır ve edebiyat dergileriyle?

Birkaç yıl öncesine kadar iyi bir dergi okuru olduğumu söyleyebilirim ama artık yoruldum. Dergileri takip etmek imkânsız hale geldi. Birbirinden farkı kalmayan bunca dergiyi takip etmenin bir esprisi de kalmadı bence. Bu yüzden vazgeçemediğim 3-5 dergi dışında takip ediyorum diyemem açıkçası. Bu karmaşanın içindeki sıradanlık beni yoruyor çünkü.

Güncel edebiyat deyince ise öyle alt başlıklar açmak gerekiyor ki sadece kendi çabamı değerlendirsem daha iyi olacak. Belli başlı yayınevlerini düzenli takip etmeye, öykü kitaplarından haberdar olmaya ve yeni isimleri okumaya özen gösteriyorum. Bazı hayal kırıklıklarına rağmen bunu yapmak gerekiyor bence. Zaten inceleme ve tanıtım yazıları yazıyor olmak bunları zorunlu kılan bir uğraş… Gençlerle bağımızı koparmak, bizden önceki kuşaklardan kopmak kadar tuhaf bir yere götürür bizi.

Şule Gürbüz’ün bu sözlerinin haklılık payı da var tabi. Sindirerek okumak için bir ömür vermek gereken yazarlar varken ve zamanımız bu kadar kısıtlıyken çok da fazla dallanıp budaklanmamak lazım. Ama ben biraz iştahlı bir okurum. Bu kış eleştirel okuma çalışmalarım sayesinde başucu yazarlarıma yeni yolculuklar yapmış oldum. Ve bu bana çok haz verdi. Ama dilimize yeni çevrilen bir yazar beni niye heyecanlandırmasın ki? Aynı dilde soluk alıp verdiğim güncel yazarlara da kapım hep açık. Kısacası okuma heyecanımı hiçbir şekilde sınırlandırmak istemem.

Susan Sontag, “Sanatta biçime daha büyük bir dikkatle eğilmeli” der Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş kitabında. Öykünün biçimine/formuna ilişkin değerlendirmeler yapılabiliyor mu günümüzde, yoksa “eleştirmenler” içerik bahsinde takılıp kalıyorlar mı, neler söylersiniz?

Bizdeki eleştiri kültürü hakkında çok iyimser saptamalar yapamam. Eleştirinin yerini tanıtım yazılarının aldığı bir dönemden geçiyoruz. Akademi ise bambaşka bir yerlerde, bazen belki yanlışlıkla yollarımız çakışsa da… Piyasa koşulları yazara cinnet geçirtebilecek kadar acımasız, ilkesiz ve günübirlik yönlendirmelere bağlı ne yazık ki… Güncel politikanın her şeyi belirlediği bu ortam sanatçıyı da okur kitlesini de oldukça olumsuz etkiliyor.

Bence ‘ne söylendiği mi nasıl söylendiği mi önemli?’ gibi tartışmalar çok eskide kaldı. Günümüzde eleştirmenlerin biçim/içerik gibi kalıpsal önermelere takılmak dışında etik ve estetik açıdan ilkesel sorunları var daha çok. Yukarda belirttiğim nedenlerden dolayı. Zaten eleştirmen diyeceğimiz kaç kişi kaldı, o da tartışılır. Görüşlerine ve birikimine güvendiğimiz, edebiyat algımıza yön veren çok az isim var.    

“ …zanaatçı olmak insanı hayata bağlar. Tüm dertlerini, tasalarını unutursun taşı işlerken, kendi söyleyeceğini susar, taşa dokursun ahını, taş seni anlar, ruhunun motiflerini işlersin taşa, taş seni duyar ama insan insana nankördür, sağır, dilsizdir. Taş vefalıdır, taş seni arkandan vurmaz, insan kibirlidir, taş sana canını sunar, insan canına kasteder.” Sen Buralarda Yokken’in arka kapağına alınan bu cümleler ekseninde, öykü sizin için insanın tasalarını, iç çekişlerini, sızısını dokumak demek midir?

Bir öykü, insanın duygu ve düşünce dünyasında yepyeni bir pencere açabiliyorsa vardır, diğer türlüsü suya yazılmış olur. Genelleştirmek de mümkün bunu. Sanat insanın tüm iç çekişlerini anlamlandırmak içindir. Eğer bunu başarabiliyorsak ne mutlu…

Bana kendimi anlatma fırsatı tanıyan bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Nilüfer Altunkaya, Sen Buralarda Yokken, Alakarga Sanat Yayınları

 

Hatice Ebrar Akbulut