, 25 Nisan 2017
Mustafa Doğan Dikmen 'Müzik Bir Yaşam Tarzıdır'

Mustafa Doğan Dikmen

2851

Mustafa Doğan Dikmen: 'Müzik Bir Yaşam Tarzıdır'

''Türk müziği şimdi genel itibariyle çöplükte eşeleniyor. İnsanlar ellerindeki hazineden bî-haber; onca kıymetli mücevheratı, altın külçeleri bırakıp, çöplükte teneke ile uğraşıyorlar; iş yapıyorlar.'' Mustafa Doğan Dikmen, müziğimizin dünü ve bugünü üzerine Nuran Ürkmez'in sorularını cevapladı.

Usta ses sanatkârı Mustafa Doğan Dikmen’le müziğimize dair uzun uzun konuştuk…

Musıkî sanatı, zamanla ve mekânla uyumu, yani âhengi esas alan bir sanat, mâlum. Müziğin zaman ve mekânla uyumunu,  değişen zaman ve değişen mekânla uyum olarak genişletsek neler söylersiniz?

Zaman ve mekânla uyum deyince… Her şeyden evvel, yüz yıl önce besteleneni bilip saklayacaksınız, çünkü onda bugüne intikâl ettireceğiniz çok husus var.

Zirâ kök o…

Evet, kök ama müziğimizde bir Münir Nurettin Selçuk Bey gerçeği var. Hâfız Sâmi’den, Hâfız Şaşı Osman’dan etkilenmiş, o gelenekle yetişmiş fakat ses icrâsında çığır açmış bir Münir Bey gerçeği. Öyle ki musıkîmizde sesli icrâyı Münir Bey’den evvel ve Münir Bey’den sonra olarak ikiye ayırabilirsiniz. Hâfız Sâmi gibi okusaydı daha iyi olurdu diyenler var ama fikr-i acizâneme göre, Münir Bey olmasaydı bugün Türk müziği dejenere olurdu. Zaten dejenere olan müziği konuşmuyorum. Münir Bey, ses ve kelime kullanma teknikleriyle, nüanslarıyla, yorumlarıyla Türk müziği için Allah’ın lûtfu sayılacak bir sanatkârdır. Yani müziğimizin zamanla uyumunun nasıl olması gerektiğini Münir Bey’e bakarak anlayabiliriz. Müziğimizin zamana uyum mecburiyeti vardır fakat elbette gelenekten hareket etmek kaydıyla.

Bu arada, repertuar ve sözlü eser söyleme tavrı aktarımında önemli bir köprü olan Hâfız Kâni Karaca’yı zikretmeden geçersek haksızlık olur. Nur içinde yatsın.

Bir de mekân uyumu dediniz… Tekkede okuduğunuz eserle düğünde okuduğunuz eser arasında fark vardır, velev ki aynı eser olsun. Aynı eseri farklı mekânlarda aynı üslupta okursanız tesir etmez. Siz diretirseniz, tavrınızda sabit kadem olursanız, onu karakter zanneder koruduğunuzu düşünürseniz, ortaya iyi bir iş çıkmaz. Yani tarz, mekâna da uyum sağlamak zorundadır.

Biraz teknik bir soru olacak ama elzem olduğu için konuşalım istiyorum… Batıda müziğin zamana oranını, yani uyumunu, nota sistemi belirler malûm. Bizde de usûl sistemi. Usûl deyince de musıkî-şiir ilişkisi mühim bir mevzû olarak karşımıza çıkar. Usûl ve şiir üzerinde hassâsiyetle duran bir sanatkârsınız. Bizim müziğimizi icrâ eden bir ses sanatkârı, usûl ve şiir ilişkisine nasıl yaklaşmalıdır? 

Usûl ve şiir uyumuna gelince; Türk müziğinde usûl, rakamlardan ibaret bir mefhum değildir. Şiirin vezniyle usûl arasında bir münasebet vardır. Usûlün elhanla arasındaki münasebet her şeyden evvel bir bestekârlık problemidir. Binanın kaba inşaatı gibidir usûl. Aslolan usûldür  yani… Fakat usûl seçilirken eserin vezni gözetilir. Burda bir prozodi ilmi var… 80’li yıllardan sonra TRT Denetim Kurulları hecenin uzunluğu-kısalığı üzerine melodi kurmayı esas almıştır. Ve usûller buna göre seçilir olmuştur. Halbuki aynı vezinlerde aynı usûllerin dahi farklı kullanılışları vardır.

Türk müziğinin bir dönem radyolarda yasaklandığını biliriz de TRT’nin müziğin yapısı ile alâkalı böyle müdahaleleri olduğunu bilmeyiz. Bu biraz Türk Dil Kurumu’nun uyduruk kelimelerle dili zorlaması gibi olmamış mı? 

Pek de öyle denemez. Bu konudaki çabalar, merhum Ahmet Hatiboğlu Hoca’nın çalışmaları ile gerçekleştirilmiş iyi niyetli çabalardı. 

Evet. Ahmet Hatiboğlu çok kıymetli bir sanatkârdı. Besteleri mükemmeldir. Kötü yahud sıradan bestesi yoktur. Allah ondan razı olsun, merhametiyle muamele etsin…

Öyleydi… Benim anlatmak istediğim, elhânı, kelimeleri, mısraı, usûl içerisinde farklı farklı kullanan bestekârlar var. Bizde usûl sadece rakamlardan ibâret bir unsur değil. Fakat ondan da önce güfte mühimdir. Önce güfteyi seçmek, sonra o güfteye, güftenin veznine ve manasına uygun usûlü bulmak, usûlü oturttuktan sonra da onu elhanla bezemek esastır. Söz cümlesiyle müzik cümlesinin insicâmını sağlamak yani… Usûl bu insicâmın olmazsa olmazıdır.

Usûl demişken meşki de konuşalım mı? Usûl, ‘meşk’in de olmazsa olmazı zira. Siz müziğimizin en büyük ustalarından Alâeddin Yavaşça’nın “dinlemeye tahammül edebildiğim yegâne erkek ses” diyerek övdüğü talebesisiniz ve çok sağlam bir meşk zincirine dâhilsiniz. Bugün meşk, çok konuşulan fakat aslına sâdık kalınamayan bir aktarım biçimi galiba. Ne dersiniz? Klâsik meşk yöntemi ile bugün sürdürüldüğü düşünülen meşk arasında ne gibi farklılıklar var?

Ben artık bu ‘meşk’ ifadelerinden çok sıkıldım. Herkes “meşk de meşk” diyor. Yok efendim, konservatuarlarda meşk yokmuş… Nasıl olsun? Karşınızda en tenhası on kişiden oluşan bir sınıf… Üstelik meşk bilincine sahip olmayan; yani doğal olarak hazır olmayan bir öğrenci topluluğu var.

Bir de meşk, belli bir donanıma sahip olanla yapılır. Her bakımdan meşk seviyenizde olacak ki onunla aktarım içinde olasınız. Yani, birbirinizin lisanından konuşasınız, anlaşabilesiniz. Bunun olması için ortam hazır değil ki meşk olsun. Öğrencinin bir eksiği yok aslında, arz ettim ya, her türlü ortam hazır değil. Meşk tek taraflı bir hadise değildir. Meşkte, bir alan, bir veren yoktur. Alan aynı zamanda verir de; sadece bunun farkında değildir… Bilmeyenle ise meşk etmezsiniz, sadece öğretirsiniz. Bu ikisi aynı şey değil. Birinde talebe, diğerinde öğrenci vardır.

Fakat Türk müziği ile ilgili kaynaklarda, mübtedîlerin bir hocadan meşkine dair pek çok örnek var. Meselâ, merhum hattat, tanburi bestekâr Kemal Batanay’ın küçük bir çocukken arkadaşı Sadettin Kaynak’la Kasımpaşalı Cemâl Hoca’ya gidişlerini anlattığı satırları geldi hatırıma…

O meşkti evet. Fakat bugün bu tür çabalar meşk kabul edilecek türden değil. Meşk aslında bir tâbir. Bir müzik öğrenim metodu olarak meşk kavramını kullanabilirsiniz elbette. Ben bugün bu kavramın istismâr edildiğinden yakınıyorum.

Ben meşki, tıb ilmi ile örneklersem, bir asistanın hocası ile ameliyata girebilmesi şeklinde görüyorum. Yani anatomi bilmesi bile yeter şart değil.

Efendim, usul vurunca meşk olur, vurmayınca olmaz. Bu da doğru değil. Aruz veznini bilmiyorsan istediğin kadar usûl vur,  bir anlamı yoktur. Sadece dizini dövmüş olursun. Usûl olmayınca meşk olmazmış… Yahu, usûl olmayınca Türk müziği olmaz zaten!..

Artık konservatuarlarda repertuar dersi yok. Veya, bazı konservatuarlarda sadece belli bir sınıftan sonra başlıyor. Varın gerisini siz düşünün..

Nasıl olur?..

Eskiden, yani benim 1978’de başlayan konservatuar talebeliğimde repertuar derslerinde  usûl vurulurdu. Diyeceğim, şimdi meşkin içi iyice boşaltıldı.

Vezin bilmezseniz Türk müziği söyleyemezsiniz. Usûl bilmezseniz de söyleyemezsiniz. Pata küte usûl vurmanın tek başına bir mânâsı yok. O heceyi okurken, söylerken, veznin hangi kalıbına ve hangi hecesine geldiğinin de idrâkinde olarak usûl vuracaksınız. Yoksa yaptığınız teknik olarak bir müzik olur da, Türk müziği olmaz.

Peki, bugün vezin bilen kaç ses sanatkârı var? Doğrusu merak ettim…

Ben vezinle okuyan, önem veren, profesyonel, yani medâr-ı mâişeti müzik olan pek tanımıyorum, fakat vardır mutlaka diye düşünüyorum. Meraklılar var elbette. Özellikle bazı talebeler var ki onlarla vezin tartışıyoruz. Hatta araştırmalarından öğreniyoruz bile.

Vezin bileceksiniz ki hangi darbın hangi heceye, hangi notaya denk geldiğini anlayıp nota yazımında bir yanlışlık varsa tesbit edip düzeltebilesiniz. Vezin bilerek usûl vurursanız, o meşk ettiğiniz eseri de unutmazsınız. Bu eserler bize sözlü gelenekle intikal etmiş eserler. Yazılı aktarım bizde çok geç gelişti. İnsan hâfızası malûm, sınırlı. Yenileri eklendikçe eskiler siliniyor. Hâfız Post döneminden kalma cönklere baktığınız zaman aynı güftenin tekrar tekrar bestelendiğini anlıyorsunuz. Meselâ, 17. yüzyılda bestelenmiş bir güfte, 18. yüzyılda bir başka biçimde tekrar bestelenmiş. Bu konuya, buna mümasil, başka biçimlerde de birçok emsal gösterebiliriz.

Burada bir muhâfaza problemi de ortaya çıkıyor anladığım kadarıyla. Bugün yaşanan mahfûzat problemleri neler? Sizin bir musıkî eserinin bugüne aktarılabilmiş bütün versiyonlarına aynı hassâsiyet ve titizlikle yaklaştığınızı, dinleyicileriniz de, talebeleriniz de iyi bilirler. Bir şarkının on versiyonu varsa, siz onunu da bilir, okur ve öğretirsiniz. Niçin?

Sözlü gelenekle günümüze intikal etmiş eserlerin çok değişik versiyonlarının bulunması normal bir hadisedir. Batıda Mozart’ın el yazısından mendiller yapıyorlar. Beethoven’ın el yazısı ellerinde. Bizde Dede Efendi’nin el yazısı yok. 19. yy ilk çeyreğine kadar günümüze intikal eden bütün eserler sözlü gelenekle ulaştı bize. Zenginliğimiz sayılacak versiyonların en önemli sebebi de budur zaten. Avrupa’da gittiğim bir konserde Avrupalı bir müzisyen arkadaşıma espri olsun diye “Sizde Mozart’ın kaç versiyonu var?” şeklinde bir soru yönelttim. Aldığım cevap benim için çok şaşırtıcıydı. “Yüzelli adet versiyon var” dedi. “Nasıl olur? Mozart’ın el yazısı elinizdeyken” dedim. Bazı üst düzey icrâcılarına icrâda farklılık hakkı tanındığını anlattı. Dinleyicileri musıkîye vâkıf her şeyden önce. Herkes kafasına göre bir şeyler çalıp söylerse konser salonları boş kalır. Ehil olana o hak tanınmıştır ve dinleyici de bunu bilir. Batıda sanatçıyı devlet beslemiyor. Çeşitli localarla ayakta duruyorlar. Dolayısıyla dinleyici tutumu çok önemli. İcrâda farklılık sadece bazı sanatçıların hakkı. Bu da, yüksek sanat seviyeli versiyonların doğmasına ve müziğin giderek daha da zenginleşmesine sebebiyet veriyor.

Müceddid olanların…

Evet. Müceddid olanların. Bizde de durum esasında kendiliğinden öyle. Münir Bey’in kayıdları var elimizde. Aynı şarkıyı değişik zamanlarda farklı farklı okumuştur. Ama o,  Münir Bey. “Hasretle bu şeb kâh uyudum, kâh uyandım” diye bir müstezad var. Bekir Bey’in de bu eserin serbest kısımlarını farklı okuduğu üç ayrı kayıd var elimizde. Yapabilir. Çünkü her iki ses sanatkarı da hâfızlık geleneği ile yetişmiş, tanbur çalan, gelenekli tavrı iyi öğrenmiş ve uygulayan; bestekâr ve mâhir sanatkârlar. Yorgo’nun icrâları keza. Adam çalarken farklılıklar yapıyor. Bizde o farklılıklar kaydedilip saklanmak yerine Cüneyd Orhon’un Müzik Müdürlüğü zamanında İstanbul Radyosu’nda tamim çıkartılmıştır, notadaki gibi çalınıp söylenme zorunluluğu getirilmiştir. Bizde böyle, ne yapacaksınız. Muhafaza adına yapılmış bir tahribat var. Fakat Batıda icrâda küçücük bir farklılığı bile kaydedip saklıyorlar. Bizde bu farklılıklar da kaynakları ile saklanmalıydı. Sadece sözlü gelenekle hafızalarda yaşıyor. Ya bunu bilenler ölünce!?.. Ben hâlâ Ûdî Hasan Erkoç’dan sağlığında alamadığım fasıl aranağmelerine yanar dururum. Hüsnü Anıl’a sormuştum da o da Hasan Ağabey’i söylemişti. Hayfa ki o da almamış. Varın görün halimizi. Halbuki bunlar yazılı saklansaydı, şimdi çalıyorduk.

Batı klasik müziğinin canlılığını, bizim klasik müziğimize göre daha ziyade muhafaza ediyor olmasının sebeplerinden biri kabul edilebilir mi bu söylediğiniz?

Evet. Adamlar icrâda küçük bir farklılık için bile eseri baştan sona tekrar yazıp, kaydedip saklıyorlar. Müziğin önünü açıyorlar bir manâda. Bizde ise meselâ, Dede’nin talebelerinin aktarımlarıyla günümüze intikâl etmiş farklı; faraza beş versiyon bire indiriliyor. Halbuki Dede’nin şâkirdlerinden Dellalzâde, Eyyûbi Mehmed Bey, Zekâi Dede, Nikoğos Ağa, Fahreddin Dede, Dede’nin gramafonu denilen Mutafzâde’den Sadettin Arel farklı versiyonları notaya almıştır. Bu muhteşem bir zenginliktir. Bestekârı aynı beste şâkirdlerine küçük nüanslarını değiştirerek geçmiş olabilir pekâlâ. O eserler icrâcıların elinde de küçük değişikliklere uğramış olabilir. Bu eserleri tektipleştirmek yerine hepsini bilip muhafaza etmek gerekir. Tabi ehil kişilerin elinden olmak kaydıyla.

TRT’de bir tasnif heyeti kurulmuş, Dârülelhan Tasnif Heyeti’nden bahsetmiyorum, eserleri tek tipe indirmek için çalışmış bu heyet… Ben canlı programlarımda TRT’nin belirlediği versiyonu icrâ ediyorum, fakat özel programlarımda bütün versiyonları okuyorum. Bir programımda birini, diğerinde başka birini… Hiç olmazsa bir kaydı bulunsun diye…

Şarkı okumak nasıl bir iştir? Siz, sözgelimi, curcuna usûlünde bestelenmiş küçük bir şarkıda “Hülyâ-yı visâlin ile var dilde bin efkâr/ Aşkın ile mihnetlere ettin beni dûçar” derken, hülyâda, içimizdeki hülyâları kanatlandırabiliyor, mihnet kelimesini okurken de sıkıntı denen hâleti, kalbimizi daraltarak hissettirebiliyorsunuz. Bunu bilhassa ritmik bir şarkıda yapabilmek zor olsa gerektir. Nasıl yaklaşıyorsunuz, okumak istediğiniz bir şarkıya?

Bir kere bu benim değil, bestekârın mârifeti. Çünkü mânâ prozodisi denen hadise, şarkıda tam yerine oturmuş. “Hülyâ-yı visâlin…” derkenki müzik cümlesi, bu kavuşmanın hayâlini anlatabilecek nitelikte. Eserin curcuna olması dezavantaj gibi görülse bile aslında müzikal yapı içeresinde bu, hanendenin ağzında avantaja da dönüşebilir.

Doğru okuyan fakat bu tesiri uyandıramayan çok ses sanatçısı var…

Ben bir şarkıyı söylemeden önce, onun güftesini anlamaya çalışırım. Şarkı okumak hemen öyle güfteyi elinize aldığınızda yapabileceğiniz bir iş değil. Güfte şairini bilmeniz lâzım. Varsa, güftenin ve bestenin ortaya çıkış hikâyelerini bilmeniz lâzım. Bunlar sizi şairin ve bestekârın hâlet-i rûhiyesine yaklaştırır. Sonra güfteyi ve besteyi yorumlarsınız. Şair ve bestekâr çağdaşlar mı, şayet öyle ise aralarında dostluk var mı? Bunlar dahi, bir şarkının yorumunda belirleyici rol oynayabilir. Şarkı söylerken güfte şairinin müzikle söylediğini konuşur gibi söylemek lazım. Yoksa bülbül de çok güzel nağmelerle şakır ama bir şey söyleyemez.

Müzik bir meslek olmanın ötesinde bir yaşam tarzıdır. Tanburi Cemil niçin Tanburi Cemil’dir? Hâfız Sâmi niçin Hâfız Sâmi’dir? Münir Nurettin niçin Münir Nurettin’dir? Niçin Safiye Ayla diğerlerinden farklıdır? Çünkü şarkıyı okurken yaşar. Bu sanatkârların hepsi müziği icrâ etmekle kalmamış, yaşamışlardır. Münir Bey bütün hayatını, yemesini içmesini, konuşmasını, iyi musıkî icrâsına imkân tanıyacak şekilde tanzim etmiştir. Niyazi Sayın’ı tanıdım; konservatuarda ney hocamdı. O da öyledir. Musıkî bu sanatkârlar için de elbet medâr-ı maişet sebebi olmuştur. Fakat medâr-ı maişet için müziğe ihanet etmemişlerdir.

Bir şarkının güftesinin söylediğini müzikle ifade edebilmek için o şarkıyı yaşamak lâzım. Ben merhum Bekir Sıdkı Sezgin’in derste bir şarkıyı tarif ederken ağladığına çok şahid olmuşumdur. Derste kendi ağlardı, konserlerde de dinleyicilerini ağlatırdı. Alâeddin Yavaşça Hocam da, Zeki Arif Bey için; “bazen bir eser meşk ederken sayha atar ve hıçkırarak ağlardı” der.

Peki, müziği söylediğiniz gibi yaşamak, bu modern zamanlarda çok zor değil mi? Âhengin erbâbından, güzel sesle icrâ edilen bir mesleğin erbâbından olmak, gürültünün hâkimiyetini giderek artırdığı bugünün dünyasında nasıl bir durumu ifade ediyor? Böyle bir zamanda ses sanatkârı olmanın iyi ve kötü yanları neler?  Gördüğümüz, işittiğimiz, hissettiğimiz her şeyi kargaşa kelimesinin oburca yutup tüketebildiği böyle bir zamanda…

Zor elbette. Çünkü müzik tek başına vâr olan, yaşayan bir hadise değil. Müzik insanla yaşayan bir hâdise. Sosyolojinin, ekonominin müzik üzerinde büyük etkisi var. İnsan ahlâkının büyük etkisi var. Bireysel ve toplumsal ahlâkın. Teknolojinin etkisi var. Bugün, bütün bunlarla; yaşadığımız bu şartlarla, hâl-i pür melâlimizi düşününce, müziğimizin olması gereken yerde olduğunu anlarsınız. Gelenekli Türk Müziği yani klasik müziğimiz bugün, tam da hak ettiği yerdedir. Türk müziği şimdi genel itibariyle çöplükte eşeleniyor. İnsanlar ellerindeki hazineden bî-haber; onca kıymetli mücevheratı, altın külçeleri bırakıp,  çöplükte teneke ile uğraşıyorlar; iş yapıyorlar. Benim için bu durum zor mu? Hayır değil. Ben dış dünya ile ilgilenmiyorum. Duymuyor muyum? Duyuyorum elbette. Arabeskin de pop müziğin de en kötüsünü duyuyorum. Sevdiğim müzikler de sevmediğim müzikler de var.

Niçin olmasın…?

Bilhassa iyi Arap müziği dinliyorum. Ümmü Gülsüm koleksiyonum var. Ben kötü müziklerin beni etkilemesine izin vermiyorum sadece. Kendimi korumayı biliyorum. Kendi müziğimi bildiğim yolda yapmaktan geri durmuyorum. Beni herhangi bir popüler sanatçının yaptığı kötü müzik açıkçası hiç ilgilendirmiyor. Ona karşı kalkanım var. Fakat Türk müziği camiasının rezilliğine, evet, içerliyorum.  O beni üzüyor. Beni yolumdan alıkoymuyor fakat her seferinde ayağıma çelme takıyor. Her seferinde düşüyorum fakat tekrar kalkıp yoluma devam ediyorum.

Müziğin, “sükûnetin çiçeklendiği yer” olarak tarif edildiği bir dönemin üstünden esasında çok zaman geçmedi. Fakat çok şey (şeyi “her şeyi tutan bir şey” olarak söylüyorum) geçti. Sizce bugün de o sükûneti bulan hakîkî musıkîşinaslar var mı? Yoksa ısrarla musıkîmizin peşinden gidenler, o sükûneti sadece arayanlar ve tâlib olanlar mı? İcrâcı ve dinleyici açısından bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Bugün o sükûneti ararsınız fakat yazık ki artık bulmanız mümkün değildir. Müzik sosyolojik, ekonomik, ahlâkî bir hadise. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaşadığı dönemle bu dönem bir değil. Türkiye on sene önceki Türkiye bile değil. Fakat Yahya Kemal’in dediği gibi mâziye bağlı âti olmak; çalışmak lâzım. Mâzini bileceksin, gelecekten korkmayacak, akıllı olacaksın. Zamanını yaşamayı da öğreneceksin. Geçmişi aynen sürdürmekte ısrar edemezsiniz, çünkü öyle bir dünya yok. Sahip çıkmak başka, korumak adına durmadan eskiyi empoze etmeye çalışmak başka. Bir ayağımız gelenekte olarak inkişâfı için çalışacağız. Tarihte bunun örnekleri var mı? Var. Tanburi Cemil Bey sempozyumları düzenliyoruz, iyi, güzel. Vefalı olalım, analım elbette. Fakat bir Tanburi Cemil Bey çıkaramadığımız için üzülelim, utanalım aynı zamanda.

Türk müziği camiasında bugün yaşanan en büyük problem ne biliyor musunuz? Sanatçıların sadece medâr-ı maişet derdinde olmaları. Yani daha çok dinleyiciye ulaşmak, üç kuruş daha çok kazanmak için düştükleri ve müzik sanatını düşürdükleri durum. Kolaycılık, çalışmamak, şöhret için tavizler vermek falan… Esasında sesleri güzel, kabiliyetleri yüksek olan birçok müzisyenin müzik ahlâkları yok. Esas sorunumuz budur. Bekir Hoca, “ağzınızla kuş bile tutabilirsiniz, ama müzik ahlâkınız yoksa hiçbir şeysiniz” derdi. Bekir Hoca, Maltepe’de kirada oturduğu evinden Nişantaşı’ndaki okula dolmuşla gelir giderdi. Kâni Karaca, Münir Bey, Alâeddin Yavaşça…  Bu cefâkâr sanatkârların mâişet derdi yok muydu sanıyorsunuz. Hepsi de para kazanmak için çaba sarf etti. Fakat hiçbiri sanatkârlıklarından taviz vermedi; müziğinin para için aşağı görülmesine vesile olmadı.

Bugünün zemininde iyi müzik yapmaya çalışmak zor kısacası fakat imkânsız değil. Gayret gerekiyor.

İmkânsız olmadığına inandığım bir başka meseleyi de konuşalım istiyorum sizinle… Dinî mekânlar ve dinî müzik, bütün dünya müzikleri için ana menfez ve ana ray niteliğinde idi mâlûm. Fakat ben husûsen İslâm coğrafyası için sormak istiyorum, bu ray bugün hâlâ kullanılabilir yahud aktive edilebilir bir ray mıdır? Din ve sanat birlikteliği milletler irtibâtında siyaset dilinden, sosyo ekonomik dilden vs.den çok daha kestirme bir dil değil midir? Bu dil harekete geçirilebilir mi?

Doğru projelerle, doğru sanat hareketleri ile, gayret edildiğinde, elbette bu ray aktive edilebilir, bu dil harekete geçirilebilir. Fakat maalesef bu tür azamî ehemmiyet arz eden kültür-sanat faaliyetlerinde, şahsî çıkar peşinde koşan bazı sanatçılar, siyasîlerle veya üst düzey bürokratlarla yakınlıklarını kullanarak müziğimizi hem yurtta hem de yurtdışında kötü temsil ediyorlar. Meselâ bir workshop’a kocaman bir müzik topluluğu ile giden, iki kişinin yapacağı işi çok fazla kişi ile yapan gruplar var. Maliyet devlete fatura ediliyor fakat o harcama oranında sanat aktarımı yapılmıyor, performans üretilmiyor. Devleti yönetenlerin başında çok büyük dertler var. Büyük bir emperyalist kuşatma ile karşı karşıyayız. Böyle projelerde hassasiyet ve doğruluk analizi yapmaları güç elbette. Bu durumda pek tabii olarak bu tür organizasyonları sanatkârlara ihale ediyorlar. Dolayısıyla iyi müzik ve insani ahlâka sahip sanatçılara bu mânâda büyük iş düşüyor. Elmanın kurdu içinde yani, kim ne yapsın. El-insaf…

Müzik meselelerinin bir de dinleyici ayağı var şüphesiz. Kulaklar eskiye göre oldukça kirli. Bilerek dinleyen az. Ses sanatkârlarının artık dinleyici kulağını terbiye etmek gibi fazladan bir görevleri de var zannımca. Ve bu mesele halledilmedikçe, musıkîmizin geleceğinden bahsetmek, pek de mânâ dâhilinde olamayacak. Ne dersiniz?

Dinleyicinin, “ağzınıza sağlık” sözünden hazzetmiyorum. Bizim ihtimamla gerçekleştirdiğimiz konserimizi beğenip, sonra berbat bir icrâyı da aynı coşkuyla alkışlayan bir dinleyici ile karşı karşıya olmak pek sevinilecek bir durum değil doğrusu... Bizi dinliyorsan, kötü icrâyı dinleyemiyor olman, şayet o icrâyı beğeniyorsan da bizi dinlemeye tahammül edememen lâzım. Zira biz, Alâeddin Yavaşça, Bekir Sıdkı Sezgin, Münir Nureddin Selçuk ve Kâni Karaca’dan aldığımızı yansıtıyoruz. Bizde bir şey yok yani. Biz aracıyız. Bizden ancak kendi şahsiyetimiz ve kabiliyetimiz kadar bir katkı vardır, lâkin o da bu büyük ustaların koruması altındadır. Bu sebeple şükrederiz ve fütursuz konuşabiliriz. Türk müziği dinleyicisi genel olarak seçici değil maalesef. Bir de müdahil üstelik… Bu durumun örneği başka bir millette yok. Bu da ister istemez müziğin icrâsını, üretimini, aktarımını çoğu kez menfi etkiliyor. Bazı istisnalar var elbette, onları tenzih ederim.

Hâsılı, musıkîmizd  ciddiyetle, vatan-millet mes’elesi olarak kabul edilip ele alınması, üzerinde çalışılması gereken çok konu var.

 

Röportaj: Nuran Ürkmez





Yorum
Anlayana
Haldun Türker
Ufuk açıcı ve büyük bir istifade bu röportaj. Müzikle uğraşanlardan politika üretenlere herkese hatırlattığı bir gerçek var. Kaybedilen değerler; vatan millet meselesi ciddiyetiyle ele alınmalıdır... Eksik olmayın...
27/02/2017, 14:02

İlgili Konular